Ortadoğu
İsrail, Suriye politikasını yeniden düzenliyor

İsrail, Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği saldırının ardından Türkiye ve Suriye ile gerginliği azaltma yönünde adımlar atıyor.
Al-Monitor’a konuşan bir İsrailli siyasi kaynak, Mossad Başkanı Roman Gofman’ın bu çabaların öncülüğünü yapmakla görevlendirildiğini bildirdi.
İsrailli siyasi kaynak, İsrail’in sert tutumunda görünen bu değişikliğin, İsrail-Suriye anlaşması için baskı yapan ABD Başkanı Donald Trump’ı yatıştırma arzusunu yansıtıyor olabileceğini söyledi.
İddiaya göre bu, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun yeniden seçilme çabasına Trump’ın desteğini kazanma umudundan kaynaklanıyor olabilir.
Yine de bu belirgin değişiklik henüz resmi söylemlere yansımadı. Savunma Bakanı Israel Katz salı günü yaptığı açıklamada, “İsrail cihatçı tehditlerle karşı karşıya olduğu sürece” İsrail ordusunun Şeyh (Hermon) Dağı’ndan veya Esad hükümetinin düşüşünün ardından ele geçirdiği diğer mevzilerden çekilmeyeceğini söyledi.
Suriye’nin güneyindeki İsrail birliklerini ziyaret eden Katz, ordunun “İsrail’in güvenlik çıkarlarını tehlikeye atan, Türkiye’nin Suriye’de bir dayanak noktası oluşturma girişimine karşı harekete geçtiğini” belirtti.
Katz, “Tutumumuzu açıkça ortaya koyduk ve gelecekte de bu tutumumuzdan sapmayacağız,” diye konuştu.
Mossad şefi Gofman, Suriyeli bakan Şeybani ile görüştü
Katz’ın Şam’a karşı sergilediği sert tutuma rağmen, Suriye devlet haber ajansı SANA’nın haberine göre, Gofman pazar günü ABD’nin arabuluculuğunda Ürdün’de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile bir araya geldi.
İsrailli bir siyasi kaynak Al-Monitor’a, her ne kadar bu görüşmelerin niteliğini belirtmemiş olsa da, iki ismin son haftalarda daha önce de temas halinde olduğunu söyledi.
Reuters, Gofman ve Şeybani’nin, İsrail’in hava saldırısından dört gün önce telefonla görüştüğünü bildirmişti.
Reuters, ikilinin Suriye topraklarında bir Türk askeri konuşlandırılması olasılığını tartıştıklarını aktarmıştı.
Pazar günü Ürdün’de yapılan görüşmelerde, geçen yıl başlayan ama 28 Şubat’ta İsrail’in İran’a saldırmasının ardından durma noktasına gelen, sınır boyunca güvenlik düzenlemelerine ilişkin tarihi İsrail-Suriye görüşmelerinin yeniden başlatılması konusu da ele alındı.
SANA’nın haberine göre, yetkililer ayrıca, sırasıyla Suriye’nin güney ve kuzey komşuları olan İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliklerin Suriye topraklarına sıçramasını önlemek için, bu iki ülke arasındaki farklılıkların giderilmesinin önemini de tartıştılar.
Al-Monitor’a göre bu üst düzey temaslar, İsrail’in daha önceki saldırgan tutumundan vazgeçtiğini gösteriyor.
İsmini vermek istemeyen üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi Al-Monitor’a aktardığına göre bu tutum, bölgedeki Türk etkisini sınırlamak amacıyla Suriye-Türkiye ittifakını engellemeye odaklanmıştı, diye konuştu.
İsrail’den “yumuşama” sesleri de geliyor
2018’de emekli olana kadar 25 yıl boyunca İsrail güvenlik kurumlarında üst düzey istihbarat ve stratejik planlama görevlisi olarak çalışan Udi Evental, Netanyahu yönetimine gerilimi azaltma çağrısı yapan isimlerden biri.
Evental, perşembe günü X platformunda yayınlanan bir köşe yazısında Türkiye’nin İsrail’in düşmanı olmadığını belirtti.
Evental, İsrail’de şu anda yürütülen Türkiye karşıtı kampanyanın, 27 Ekim seçimleri öncesinde hükümetin sert tutumunu öne çıkarmak ve sağcı seçmenlerin gözüne girmek amacıyla tasarlandığını savundu.
Evental, Türkiye’nin İsrail’in rakibi olduğunu, fakat düşmanı olmadığını yazdı.
Ankara’nın bölgesel nüfuz ve hegemonyayı hedeflediğini ve çıkarlarının bazen İsrail’inkilerle çatıştığını belirtirken, Türkiye’yi düşman olarak görmenin “siyasi bir aptallık” olacağını savundu.
Suriye ile geçici anlaşma mı?
İsrail’in üst düzey bir güvenlik yetkilisi, Suriye konusunda İsrail güvenlik çevreleri içinde görüşlerin bölündüğünü belirtti.
Ordu, Türklerin söz konusu tesiste yer aldığına dair istihbarata dayanarak Suriye tesisine saldırılmasını tavsiye etse de, Evental’in görüşleri, Suriye ile yapılacak bir anlaşmanın İsrail’in çıkarlarına hizmet edeceğini düşünen İsrailli güvenlik yetkilileri arasındaki bir eğilimi yansıtıyor.
Bununla birlikte, yetkili, Şam ile ilerleme sağlanmasını savunanların bile Suriye ile kapsamlı bir anlaşmanın şu anda mümkün olmadığını düşündüğünü belirtti.
Yetkili şöyle konuştu:
“Bunun yerine, İsrail’in güvenliğini artıracak ve şu anda yoğun asker ve kaynak konuşlandırması gerektiren en az bir cepheyi kapatacak, Amerikan ve uluslararası garantilere dayalı bir geçici anlaşmaya odaklanmalıyız. Tarafların ikisinin de böyle bir anlaşmadan kaybedecek hiçbir şeyi yok; sadece kazanacakları var.”
Yetkili, böyle bir anlaşmanın İsrail’den maliyetli tavizler gerektirmeyeceğini savundu. Buna, Aralık 2024’te Esad yönetiminin devrilmesinin ardından İsrail’in işgal ettiği sınır bölgesi mevzilerinden çekilme de dahil.
Yetkili, “Suriye tarafında ele geçirdiğimiz beş noktaya da, Hermon Dağı’nın zirvesine de aslında ihtiyacımız yok. Geçmişte onlar olmadan da gayet iyi idare ettik,” dedi.
Yetkili, Lübnan sınırında Hizbullah milislerinin oluşturduğu tehdidin aksine, İsrail’in gerekirse Suriye sınırındaki yerleşimlerini Suriye toprakları içindeki mevzilerini korumadan da savunabileceğini savundu.
Yetkili şunları ekledi:
“Şara, Şam ile İsrail sınırı arasındaki bölgeden ağır silahları kaldırmaya hazır; dolayısıyla böyle bir geçici anlaşmanın İsrail için faydaları oldukça büyük. Bu anlaşma aynı zamanda tüm Orta Doğu’da, Türklerle ilişkilerde ve genel ortamda geniş ve derin bir etki yaratacaktır. Bunu yapmamak için hiçbir neden yok.”
Tel Aviv, Tom Barrack konusunu da yeniden düşünecek
İsrail, geçen hafta ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’a karşı kamuoyu önünde sergilediği düşmanca tavrını da yeniden gözden geçiriyor olabilir.
İsrailli yetkililer, Barrack’ı “Türkiye yanlısı bir önyargıya sahip olmakla” suçlamıştı.
Geçen cuma Mario Nawfal’ın podcast’inde konuşan Barrack, İsrail’i Suriye’de askeri saldırılar düzenlemeden önce Washington veya Şam’ı uyarmamakla suçlamıştı. ABD özel temsilcisi ayrıca İsrail’in saldırısını “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirmişti.
Cumartesi günü X’te bir paylaşımda bulunan İsrail Savunma Bakanı Israel Katz, Barrack’ın açıklamalarını “yanlışlarla dolu” olarak kınadı ve özel temsilcinin Golan Tepeleri konusundaki tutumunun Trump’ın kendi politikasıyla çeliştiğini savundu.
Üst düzey bir İsrailli diplomatik kaynak ise, “Barrack bizim için mükemmel bir seçim olmayabilir, fakat o Trump’ın adamı ve onunla uzun süredir bir ilişkisi var. Yerine başka biri getirilmeyecek. Buna karşı çıkmak yerine, durumu lehimize çevirmeliyiz. Barrack sorun değil, çözüm olmalı,” dedi.
Diplomatik kaynak, Barrack’ın İsrail-Suriye anlaşmasının arabuluculuğunu üstlenmeyi hedeflediğini ve hem Suriye ile hem de Türkiye’yi de içeren mutabakatlar yoluyla böyle bir anlaşmaya varılma ihtimalinin, riskten çok bir fırsat olduğunu belirtti.
İsrail, Suriye anlaşmasına Türkiye’yi de dahil etmek isteyecek
Kaynak, İsrail’in şimdi Suriye ile bir saldırmazlık anlaşmasına varmak için çalışması gerektiğini savundu.
Böyle bir anlaşma, İsrail-Suriye sınır bölgesinin askerden arındırılması da dahil olmak üzere güvenlik düzenlemelerinin yanı sıra ABD’nin garantilerini de içerecek.
Kaynak, anlaşmanın Türkiye ile de mutabakatlar içerebileceğini öne sürdü:
“Türkiye’nin NATO üyesi olduğunu unutmamalıyız. Türkiye ile bir savaş çıkma ihtimali yok denecek kadar az. İsrail, taktiklere odaklanmak yerine, böyle bir anlaşmanın bölgesel istikrar açısından neler sağlayabileceğini, sınır boyunca büyük çaplı asker konuşlandırma ihtiyacını nasıl azaltabileceğini ve İsrail’in uluslararası itibarını nasıl güçlendirebileceğini stratejik olarak düşünmeli.”
Yetkili, bununla birlikte, böyle bir dönüşümün “sorumlu bir siyasi liderlik gerektireceğini” de kabul etti.
“Seçimler öncesi Netanyahu taviz verme lüksüne sahip değil”
Netanyahu’nun yakın bir çalışanı Al-Monitor’a verdiği demeçte, “7 Ekim’den sonra kamuoyu duyarlılığının sağa kayması ve İsrail’in seçimlere yaklaşmasıyla birlikte Netanyahu, herhangi bir taviz verme lüksüne sahip değil,” diye konuştu.
Aynı zamanda Netanyahu, bu ihtimal giderek belirsizleşse de hâlâ Trump’tan destek almayı umuyor.
Kaynak, “Netanyahu, Suriye meselesini gündeme alırsa, Şara ile bir anlaşmaya varılmasına yönelik çabalara işbirliği yaparsa ve savaş çığırtkanı değil de istikrar ve sükunet unsuru olarak gösterilirse, bu durum Trump’ı da etkileyebilir,” dedi.
Bu kaynağa göre İsrail’in tutumundaki böyle bir değişiklik, Barrack’ı Netanyahu için bir yük olmaktan çıkarıp bir avantaja dönüştürmeye de yardımcı olabilir.
Washington “diyalog” ve “itidal” istiyor
ABD, son dönemde bölgede yaşanan gerginlikler karşısında İsrail, Türkiye ve Suriye ile görüşmelerini sürdürüyor.
Washington, daha fazla tırmanmayı önlemenin en iyi yolunun “itidal ve diyalog” olduğunu belirtti.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maariv gazetesine yaptığı açıklamada, “Başkan Trump, müreffeh bir Ortadoğu ve kendi içinde ve komşularıyla barış içinde yaşayan istikrarlı bir Suriye için net vizyonunu ortaya koydu. İsrail, Türkiye ve Suriye ile görüşmelerimizi sürdürüyoruz,” dedi.
Sözcü, “[ABD] Başkanı [Donald] Trump’ın Orta Doğu’daki liderliğinin, Suriye’nin egemenliğine ve istikrarına saygı gösterilmesine, İsrail’in güvenlik tehditlerine karşı kendini savunma hakkının desteklenmesine ve her iki ülkenin refahının artırılmasına odaklanan verimli görüşmelerin yapılmasını sağladığını” belirtti.
Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, ABD’nin “itidal ve diyaloğun ileriye dönük en iyi yol olduğuna inanmaya devam ettiğini” de sözlerine ekledi.
İsrail, Suriye’nin güneyindeki işgalini derinleştiriyor
Öte yandan, İsrail güçleri Suriye’de işgal ettikleri bölgelerde şüphelileri gözaltına alıyor, askeri yollar inşa ediyor ve tarım arazilerine erişimi izne tabi kılıyor.
Ynet’te yer alan habere göre 22 Ağustos’ta Beyt Cin yakınlarında bir İsrail insansız hava aracı bir araca saldırdı.
Yerel haberlerde Ammar Said Hamada olarak tanımlanan Suriyeli bir erkek yaralandı.
İsrail ordusu, Hamada’yı saldırı hazırlığının son aşamalarında olan ve askerleri için acil bir tehdit teşkil eden “terörist” olarak nitelendirdi. Fakat bu tanımlamayı destekleyen kanıtları kamuoyuna sunmadı.
Suriyeli haber kuruluşu Enab Baladi’nin aktardığı bir yerel güvenlik kaynağına göre, Hamada askeri bir görev yerine özel işleriyle uğraşıyordu.
Suriye basını, saldırı sonucunda Hamada’nın elinin ağır şekilde yaralandığını bildirdi.
Suriye Dışişleri Bakanlığı, bu saldırıyı Suriye’nin egemenliğine yönelik bir ihlal olarak kınadı.
Hamada, Kasım ayında Beyt Cin’de düzenlenen bir İsrail operasyonu sırasında gözaltına alınan Muhammed Hamada ve Ali Kasım Hamada’nın kuzeni.
Ali daha sonra serbest bırakılırken, Muhammed halen gözaltında tutuluyor.
22 Ağustos’taki hava saldırısı, üç gün içinde bildirilen iki köy baskınının ardından gerçekleşti.
Sakinlerin ifadesine göre, 19 Ağustos’ta gece yarısından kısa bir süre sonra yaklaşık 100 İsrailli asker, Kuneytra vilayetindeki Cubata el-Haşab köyüne girerek üç kardeşin evlerini aradı.
Askerler, yaklaşık iki saat sonra erkeklerin iki oğlunu da yanlarına alarak bölgeden ayrıldı. 26 yaşındaki Kuteybe Süleymann o sabah serbest bırakılırken, yaklaşık 32 yaşındaki Muaz Süleyman ise halen gözaltında tutuluyor.
Suriye devlet televizyonu El İhbariye, 20 Ağustos’ta Cubata el-Haşab’ın güneyindeki tarlalarda bir İsrail top mermisi ve işaret fişeklerinin yangına neden olduğunu bildirdi.
Yangının, ateşkes hattı ile Sofa 53 arasında genişlediği bildirildi. Sofa 53, İsrail’in 2022’den beri Kuneytra üzerinden bir set ve hendek eşliğinde inşa ettiği askeri yolun yerel adı.
Suriyelilerin ifadesine göre, İsrail’in mühendislik çalışmaları, bölgede hareket etme şekillerini değiştiriyor.
Sakinlerin aktardığına göre, ekipler 22 Temmuz’da Cadi al-Rakad’ın kuzeyindeki eski bir yolu yeniden açtı ve bu yolu Ma’ariya’nın karşısındaki eski bir gözetleme noktası olan el-Kulla’ya doğru uzattı. Yol, 3 Ağustos’ta yeniden asfaltlandı ve şu anda su yoluna kadar uzanıyor.
Sakinler, ordunun bu yolu diğer taraftaki yollara bağlamayı planladığına inanıyor ama İsrail yetkilileri bu bölgeyle ilgili niyetlerini henüz açıklamadı.
Köylüler ayrıca, 8 Ağustos’ta buldozerlerin başka bir yolu tahrip ettiğini ve el-Samdaniye el-Garbiye’nin Han Arnabe’ye giden yolunu kestiğini belirtti.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika7 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor










