Dünya Basını
İsrail’e Gazze’de neden hayırlı seçenekler yok?

Çevirmenin notu: Filistinli grupların 7 Ekim’deki Aksa Tufanı saldırısından sonra yıllardır abluka altında olan Gazze Şeridi yoğun bombardıman altında. Önceki günlerde İsrail’in kara harekâtı —hava 20 derece olmasına rağmen— “hava muhalefeti nedeniyle” ertelendi. Saldırının başlayıp başlamayacağına dair net bir bilgi olmasa da Gazze ahalisi tehcire zorlanıyor.
Öte yandan kara harekâtı, İsrail açısından büyük risklere gebe. Almanya merkezli düşünce kuruluşu Le Beck’in istihbarat araştırmacısı Michael Horowitz’in yorumu.
İsrail’e Gazze’de neden hayırlı seçenekler yok?
Michael A. Horowitz
26 Ekim 2023
Netanyahu ilk konuşmalarından birinde İsrail’in vereceği karşılığın “Orta Doğu’yu değiştireceğini” söylemişti. Bu kesinlikle doğru: İsrail ve diğer herkes için çok ama çok daha kötü hale getirebilir.
Hamas’ın 1400 İsraillinin ölümüne yol açan eşi benzeri görülmemiş saldırısının ardından İsrail makamları, Gazze’de ne tür bir karşılık vermeyi ve ne tür hedeflere ulaşmayı planladıkları konusunda çeşitli beyanlarda bulundu.
Tüm bunlar, İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı ve halihazırda Filistinlilerin devasa çaptaki kayıplarına, yerlerinden edilmelerine ve yıkıma yol açan hava harekatının sadece bir başlangıç olduğunu gösteriyor. Fakat İsrail makamları, Hamas’ın saldırılarına duygusal tepkiler verirken bazı kesimler de Gazze’ye ciddi bir plan olmadan girmenin felakete yol açabileceği uyarısında bulundu.
ABD’nin 11 Eylül’e verdiği karşılık ile İsrail’in 7 Ekim saldırılarına vereceği karşılık arasında paralellikler kuruldu, pek çok yorumcu ve yetkili (başta Başkan Biden olmak üzere) kolaylıkla hata yapılabileceği ve bu hataların bedelini büyük olasılıkla sivillerin ödeyeceği uyarısını yaptı.
Bu da İsrail’in beyanların ve bunların esasında ne anlama geldiğinin incelenmesini mecburi kılıyor. İsrail’deki çatışma genelde her iki tarafın da birbirini suçladığı bir anlatı düzeyinde tartışılıyor. Ancak her iki tarafın da salahiyeti açısından bu en karanlık zamanda bile geleceğin ne getireceğine dair vizyonun tartışılması gerek.
Netanyahu artan kamuoyu baskısıyla karşı karşıya
Anlaşılması gereken hususlardan biri, İsrail’de kamuoyu baskısının en üst düzeyde olduğu. Televizyon kanalları hala 7 Ekim’de yaşananlara dair tanık ifadeleri gösteriyor ve görüntüler servis edilmeye devam ediyor.
Çocuklar televizyonda ebeveynlerinin yasını tutuyor; bazıları tüm ailelerini kaybetti, yanmış kurbanların vücut parçaları hala analiz ediliyor ve insanlar hala kayıp. Yaşanan şok ne sindirilebildi ne de çoğu insan tarafından tam olarak anlaşılabildi. İsraillilerin çoğunun hükümetlerine karşı duydukları aşırı güvensizlik de bu durumu daha da derinleştiriyor.
Netanyahu, 7 Ekim’den önce hiçbir ölçüye göre destek görmüyordu. Fakat anketler popülaritesinin iyice çöktüğünü gösteriyor: İsrailli haber kuruluşu Ma’ariv tarafından yapılan kamuoyu yoklaması, Netanyahu’nun partisinin daha önce görülmemiş seviyelere gerileyeceğini ve bugün seçimler yapılsa koalisyonunun kesin olarak mağlup olacağını gösterdi.
Netanyahu’nun uzun süredir rakibi olan Benny Gantz (kamuoyu yoklamalarına göre krizden en kârlı çıkan şahsiyet) hükümete katılmış olsa da İtamar Ben Gvir ya da Bezalel Smotriç gibi aşırılıkçı isimlerin yer aldığı bir hükümette olmayı reddeden diğer bazı isimler nedeniyle bu hiçbir şekilde gerçek bir “birlik” hükümeti değil.
Başka bir deyişle, bu hükümet krize ispatlaması gereken her şeyle ve son derece düşük bir kamuoyu güveniyle giriyor. Yine de bu hükümet hem İsrail ve Filistin’de hem de ötesinde bölgenin akıbetini etkileyecek kararlar alabilecek bir hükümet.
Kara harekâtı: Gerçek bir plan var mı?
İsrailli yetkililer, 7 Ekim’den bu yana Gazze’ye yönelik olası kara harekâtının hedefi hakkında çeşitli beyanlarda bulundu. İlk günlerde Savunma Bakanı Gallant, ülkenin “Hamas denen bu şeyi yok edeceğini” söyledi, örgütü IŞİD’e benzetti ve tekrar “yeryüzünden silineceğini” dile getirdi.
Bu türden Hamas’ı Gazze’den “temizlemeye” dönük bir harekatın spesifik parametrelerini ya da böyle bir planın yol açacağı muazzam can kaybı sayısını dikkate almadan, Irak ve Suriye’deki IŞİD karşıtı harekâtı ya da Afganistan’daki Taliban karşıtı harekât gibi dünyanın başka yerlerinde yürütülen tüm silahlı kalkışma karşıtı harekâtlarda “zaferin” zor olduğunu kanıtladığını belirtmek isterim.
Militan örgütler güvenlik kampanyaları yoluyla zayıflatılabilir ama Gallant’ın öne sürdüğü gibi “mutlak” bir şekilde yenilgiye uğratılmaları nadiren mümkündür.
Siyasi ve devlet inşası bileşeni olmayan herhangi bir ciddi güvenlik kampanyası, radikal örgütlerin yenilgiye uğratılmasına yönelik önceki harekâtlardan çıkarılan derslere de aykırı olacaktır. Bu tür silahlı kalkışmayla mücadele harekâtlarının yıllar almasından bahsetmiyorum bile.
İsrail daha önce hiç böyle bir harekât düzenlememişti ve ciddi hazırlıklar yapmadan, sürpriz bir saldırıyla bu tür bir harekata girişmek en hafif tabirle akılsızlık olur.
Hamas’ın alaşağı edilmesi
İsrailli yetkililerin sözünü ettiği ikinci hedef ise Gazze’deki Hamas rejiminin “alaşağı edilmesi”. Hamas bir diktatörlük gibi davrandı, Gazze’deki her türlü huzursuzluğu bastırdı ve uluslararası yardımı başka yöne çekti. Bu durum bölgeyi bölgesel bir savaşın eşiğine hiç olmadığı kadar yaklaştırdı.
Gazze’yi ortadan kaldırmak İsrailliler açısından mantıklı bir hedef gibi görünse de bunun nasıl yapılacağına dair gerçekler çok daha az önemsiz sayılıyor. Özellikle Gazze’deki olası savaşın ardında bırakacağı (ve halihazırda bırakmakta olduğu) muazzam yıkım göz önüne alındığında, bunun için gerçekçi bir alternatif ve gerçekçi bir devlet inşası yolu gerekiyor.
Hamas’ı destekleyerek ve Filistin Yönetimi’ni marjinalleştirerek uzun süredir “böl ve yönet” arayışında olan Netanyahu liderliğindeki hükümet, şimdi aniden Mahmud Abbas’ın Gazze’nin kontrolünü geri almasına yardım etmeye hazır mı?
Durum böyle olsa bile —ki Netanyahu’nun sicili göz önüne alındığında buna pek ihtimal vermiyorum— İsrail, Gazze’yi “ele geçirdiğinde” Filistin Yönetimi ölmüş olabilir. Otorite, 7 Ekim’den önce bile uzun ve köklü bir kriz yaşıyordu; Filistinlilerin gözünde meşruiyetini kaybetmiş ve hatta Batı Şeria’nın bir kısmının kontrolünü de fiziksel olarak kaybetmişti.
Abbas hiç sevilmiyor ve Gazze adına bir şeyler yapabilecek gücü yok. Ramallah’taki hükümet Mukata’dan güçlükle çıkabiliyor. Ama esasında onun kaderi Gazze’nin kaderine bağlı. Gazze’deki El Ehli Hastanesine yapılan saldırının ardından Ramallah da dahil pek çok Filistin kentinde spontane protestolar patlak verdi.
Sloganlar yalnızca İsrail’e değil Abbas’a da yönelikti. Hamas bayrakları ve sloganları işitildi. Bu yeni bir olgu değil: Aynı eğilime 2021’deki Gazze savaşı esnasında da şahit olmuştuk. Eğer Gazze’de bir ay, hatta yıllar sürecek bir harekata tanık olacaksak, bu sloganlar daha da artacaktır.
İsrail’in Gazze’de “ortadan kaldırmaya” çalıştığı şey, yakında Batı Şeria’da da karşısına çıkabilir. Bölgesel kırılganlıklar çatırdayabilir ve Ürdün ve Mısır da dahil ılımlı Arap devletleri de İsrail’in Gazze’yi ele geçirme teşebbüsünün artçı şoklarını hissedecektir.
Filistin Yönetimi’nin geleceği
Filistin Yönetimi sağ kalırsa, Gazze ve Batı Şeria’yı yönetmekten aciz bir kabuk haline gelecektir. Bu “en iyi senaryoda” İsrail, Gazze’de (ve muhtemelen Batı Şeria’da da) şu anda Lübnan’da Hizbullah ile karşı karşıya olduğu durumla —kendisini durdurmaya gücü yetmeyen bir hükümetin arkasına saklanan militan bir örgütle— karşı karşıya kalacaktır.
Hamas isyancı bir örgüt olarak kökenine geri dönecektir. Başlangıçta bazıları tarafından örgütün değiştiği, 1967 sınırı boyunca bir İsrail devletini (ihmal ederek) kabul ettiği düşünülüyordu. Fakat 2023 saldırıları bu sözüm ona değişimin bir yanılsama olduğunu ve Gazze’deki örgütün daha da radikalleştiğini gösteriyor.
Daha da önemlisi, Hamas hedeflerinden birini gerçekleştirmiş olacak: Gazze’den İsrail’e ateş açabilecek ve 2007’de ele geçirdiğinden beri İsrail ablukası altında olan Gazze’nin 2 milyondan fazla sakinine bakabilecek sorumlu bir hükümet gibi davranmak gibi ağır bir sorumlulukla uğraşmak zorunda kalmayacaktır.
Aslında örgüt geçtiğimiz yıllarda, Gazze’deki Filistinlilerle ilgilenmek zorunda kalmadan İsrail’in işgaline karşı “direnişin” yüzü olma kabiliyetini sürdürme niyetinde olduğu için Filistin Yönetimi’nin Gazze’nin kontrolünü geri almasını istediğinin sinyallerini vermişti.
Örgüt sivil işlerle ilgilenmek istemiyor ve militan kimliğini her zaman ön planda tutacaktır. İsrail saldırısından sonra da varlığını sürdürürse, Filistin bölgesini istikrara kavuşturmaya yönelik her türlü çabayı engellemeye çalışacaktır.
Filistin Yönetimi’nin yeniden iktidara gelmesi için Mısır’ın yönetimi devralması ya da Abbas’ın uzun zamandır ezeli rakibi olan Muhammed Dahlan’ın hükümeti gibi başka alternatifler de araştırılıyor. Ancak bunların hiçbiri gerçekçi değil: Mısır, kendi içinde devasa sorunlarla karşı karşıyayken Gazze’nin sorumluluğunu yeniden üstlenmeye hiç de hevesli değil.
Birleşik Arap Emirlikleri’nde (BAE) sürgünde olan Dahlan, yıllardır Gazze’de değil ve 2007’de Gazze’yi Hamas’a kaptıran şahsiyet. En iyi ihtimalle Hamas ile ilişkileri net olmayan, karanlık ve fırsatçı bir figür. Gazze’nin başına yeniden getirilirse ya güçsüz bir figüran olacak ya da kendi bekası için anlaşmalar yapmaya —gerekirse Hamas ile de— devam edecek.
İsrail tarafından yönetime getirilen herhangi birinin Filistinlilerin gözünde gayri meşru bir figür olarak kariyerine başlayacağından bahsetmiyorum bile.
Nekbe 2.0
Filistinlilerin kesinlikle korktuğu diğer alternatif ise yeni bir “Nekbe”, yani Filistinlilerin Gazze’den sürülmesi. Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Meyr Ben Şabat’ın başında bulunduğu marjinal bir düşünce kuruluşu da dahil İsrail’deki bazı isimler bu ihtimalden bahsetmiş olsa da İsrail’in planının bu olması pek mümkün değil.
İsrail bunu yaparak Arap dünyasında —özellikle de Mısır’da— büyük bir şok dalgası yaratacak ve birlikte çalışabildiği bir devleti ölümcül bir düşmana dönüştürecektir. Bu da sadece yılların değil, on yılların ilerlemesini geriye götürecektir.
Gazze’deki Filistinlilerin böyle bir senaryodan neden korktuklarını ve İsrail’in bunu düşünebileceğine neden inandıklarını anlasam da İsrail’de bunu savunan herkes, diğer İsrailli figürler ve ABD de dahil ülkenin müttefikleri tarafından tehlikeli bir aptal olarak görülecektir.
Bibi liderliğindeki hükümet aptallığın fıtratında olduğunu göstermiş olsa da şimdi bu tür eylemleri onaylamayacak “odadaki diğer yetişkinlerin” vesayeti altında.
Hamas’ın askeri kabiliyetlerini yok etmek
Son olarak İsrailli makamları, “Hamas’ın askeri kapasitesini yok edeceklerini” de iddia ettiler. Görünürde bu kesinlikle daha gerçekçi bir plan gibi duruyor. Fakat bu hedef bile zorlayıcı olacaktır.
Kapsam hakkında bir fikir vermesi açısından Rakka’yı IŞİD’den geri almaya yönelik harekât beş ay sürmüştü. Musul’u IŞİD’den geri alma harekâtı ise dokuz ay almıştı. Gazze çok daha büyük ve yoğun bir bölge.
Hamas’ın 30 binden fazla adamı olduğu düşünülüyor ki bu sayı IŞİD’den birkaç kat daha fazla; ancak İsrail de daha geniş bir gücü seferber etmiş durumda ve çok daha sağlam bir güç. Hamas, başta Gazze kenti olmak üzere Gazze Şeridi’nin orta kesimlerinde ve Han Yunus’un doğusunda bir yeraltı kenti inşa etmek üzere yıllardır beton harcıyor.
İsrail uçaklarının bazı tünelleri yok etmek için sığınak avcı uçaklarını kullanması gerekecek ve bu da muhtemelen içeride saklanan rehinelerin ölmesi riskini doğuracaktır. Gazze korkunç bir insani krizle karşı karşıyayken Hamas muhtemelen aylarca yetecek yakıt, gıda ve su depolamış durumda.
İsrail, savaş mühendisleri ve özel kuvvetler de dahil belirli birlikleri tünellerde savaşmak üzere eğitiyor ama bu, çok sayıda sivilin öldürüleceği ve Gazze’nin büyük oranda yıkılacağı zalim bir savaş olacak.
Şimdiye dek İsrailli liderlerin ve ortaklarının bu senaryoları akıllarında ve umarım yüksek sesle değerlendirmiş olmalarını bekliyorum. Odadaki daha soğukkanlı kişiler bu değerlendirmeleri yapmış olsa gerek; ki bunları önceden tahmin etmek hiç de kolay değil.
Umarım bazıları, İsrail’in Hamas’ın barbarlığına karşılık vermesi gerekirken, aynı zamanda destansı boyutlarda hatalar da yapabileceğini anlar. Bu hatalar, Filistinlilerin sefaletinden istifade etmekten ve bölgesel emellerini beslemek için daha fazla asker toplamaktan her zaman mutluluk duymuş bir ülke olan İran da dahil bölgedeki radikallerin işine gelecektir.
Netanyahu ilk konuşmalarından birinde İsrail’in vereceği karşılığın “Orta Doğu’yu değiştireceğini” söylemişti. Bu kesinlikle doğru: İsrail ve diğer herkes için çok ama çok daha kötü hale getirebilir.
İhtiyatlı olmak en önemli kelime olmalı. İsrail bir yandan Hamas’ı geriletecek gerçekçi ve kademeli hedefler belirlerken diğer yandan da çatışmanın gerçek anlamda çözüleceğine dair umut beslemeli.
Netanyahu’ya güveniyor olsaydım, harekâtın ilk parametreleri belirlendikten sonra, halkın öfkesinin bir kısmını absorbe etmek, halkın güveninin yeniden tesis edilmesine ve kararın daha meşru figürler tarafından verilmesine olanak sağlamak için istifa etmesini önerirdim.
Bunu yapacağından şüpheliyim. Fakat bir sürprizle karşılaşıldığında dikkatli davranmak gerekir. Ve bazen aptal olarak anılmak, aptal olmaktan daha iyidir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












