Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İsrail’e yönelik silah ambargoları ne kadar işe yarıyor?

Yayınlanma

Gazze’deki operasyonlar nedeniyle en az yirmi ülke İsrail’e silah satışını sınırladı ancak bu adımlar İsrail’in askeri kapasitesini zayıflatmıyor. İsrail’in en büyük konvansiyonel silah ithalatının yüzde 99’unu karşılayan ABD ve Almanya’nın tam kapsamlı bir ambargo uygulamaması, diğer ülkelerin getirdiği kısıtlamaların etkisini sınırlı kılıyor.

Gazze’deki soykırım harekatı nedeniyle en az yirmi ülke İsrail’e yönelik silah satışlarına kısıtlama getirdi.

İsrail’in operasyonlarına karşı küresel tepki büyüdükçe, bu kısıtlamaların sayısı da yıl boyunca istikrarlı bir şekilde arttı.

Mevcut ateşkes yürürlüğe girdiğinde altı ülke silah sevkiyatını tamamen yasaklamıştı.

Son olarak İspanya, İsrail’e silah, askeri teçhizat ve ilgili teknolojilerin satışını yasaklayarak kapsamlı bir ambargo uygulayan ülke oldu.

Diğer bazı hükümetler ise doğrudan ambargo yerine, yalnızca Gazze’deki operasyonlarla bağlantılı ihracatları sınırlamayı tercih etti.

Bazı liderler, bu ihracat kısıtlamalarını İsrail’in Gazze’de soykırım işlediği yönündeki suçlamalarla ilişkilendirdi.

Bağımsız bir BM komisyonu, soykırım araştırmacılarından oluşan bir dernek ve çeşitli İsrailli ile uluslararası insan hakları örgütleri de bu sonuca varmıştı.

Buna karşılık İsrail Dışişleri Bakanlığı, geçen ay yayımlanan BM komisyonu raporunu “yalanlara dayanan sahte bir rapor” olarak niteleyerek bulguları reddetti.

Yasakların etkisi neden sınırlı kalıyor?

Ancak artan diplomatik baskıya rağmen kısıtlamaların İsrail’in askeri kapasitesini zayıflatması beklenmiyor.

The Washington Post gazetesinin araştırması da bu yasakların etkisinin sınırlı kalacağını ortaya koyuyor.

Silah sevkiyatlarını izleyen Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI), İsrail’in “büyük konvansiyonel silah” ithalatının yüzde 99’unun ABD ve Almanya’dan geldiğini bildiriyor.

İtalya ise bu iki ülkenin çok gerisinde üçüncü sırada yer alıyor. Bu yoğunlaşma, genellikle küçük tedarikçilerden gelen yeni yasakların İsrail’in ağır silah kaynaklarını kayda değer biçimde etkilemediği anlamına geliyor.

Almanya ve İtalya kısmi kısıtlamalar uygularken, Politico dergisine göre bazı üst düzey Alman yetkililer ateşkesin yürürlüğe girmesiyle bu önlemlerin geri çekilmesi çağrısında bulundu.

ABD ise İsrail’e silah satışlarını kısıtlamaya yönelik hiçbir işaret vermedi.

SIPRI verilerinin kapsamadığı silahlar

SIPRI’nin verileri askeri uçaklar, zırhlı araçlar, savaş gemileri, güdümlü füzeler, torpidolar, güdümlü bombalar gibi büyük mühimmatlar, hava radarları, hava savunma sistemleri ve 100 milimetre üzeri topçu sistemlerini kapsıyor.

Veritabanı, bu sistemlerin devletler, silahlı örgütler ve uluslararası kuruluşlar arasındaki yasal satış veya hibe işlemlerini kaydediyor.

Bununla birlikte küçük konvansiyonel silahlar, makineli tüfekler, hafif silah mühimmatı ve bazı mühimmat türleri bu verilerin dışında tutuluyor.

Ayrıca İsrail ordusunun Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria’da yoğun biçimde kullandığı insansız hava araçları da kapsam dışı bırakılıyor.

Bu eksiklik, İHA’ların son operasyonlardaki merkezi rolü düşünüldüğünde önem taşıyor.

İsrail savunma sanayii, 7 Ekim 2023’ten sonra rekor düzeyde ihracat geliri elde etti. İsrail Savunöa Bakanlığı, geçen yıl savunma ihracatının 14,8 milyar dolara ulaştığını ve bu miktarın yarısından fazlasının Avrupalı alıcılara gittiğini açıkladı.

Ülkelerin attığı adımlar

Belçika: 2009’dan bu yana İsrail’e silah ihracatını yasaklayan Belçika, temmuz ayında bu yasağın kapsamını genişletti. Brüksel mahkemesi, İsrail’e giden askeri teçhizatın Belçika limanlarından geçişini de yasakladı. Hükümet, kuralı ihlal eden taşıyıcılara konteyner başına 50 bin avro ceza uygulayacak.

Birleşik Krallık: Londra, Gazze’de kullanılan uçak, helikopter ve İHA parçalarının uluslararası hukuku ağır şekilde ihlal etme riski taşıdığı gerekçesiyle İsrail ordusuna tedarik sağlayan 30 firmanın ihracat lisansını askıya aldı. Askıya alınan lisanslar, Birleşik Krallık’ın İsrail’e verdiği izinlerin yaklaşık yüzde 8’ini oluşturuyor. Yasak, doğrudan İsrail’e gönderilmedikçe F-35 savaş uçakları için üretilen parçalara otomatik olarak uygulanmıyor. Öte yandan İskoçya, İsrail’e silah sağlayan şirketlere kamu fonu desteğini durdurdu. İskoçya Başbakanı John Swinney, “Savaş sürerken ve soykırım iddiası geçerliliğini korurken, Birleşik Krallık hükümeti İsrail’le askeri işbirliğini sonlandırmalı” diye konuştu.

Kanada: Kanada hükümeti, Ocak 2024’te İsrail’e tüm silah sevkiyatlarını durdurduğunu açıkladı. Arms Embargo Now adlı bir sivil toplum grubu ise Ekim 2023 ile Temmuz 2025 arasında ticari sevkiyat kayıtlarında olası transferler tespit ettiğini bildirdi. Ottawa yönetimi, Gazze’de kullanılabilecek hiçbir yeni iznin verilmediğini ve ihracat kurallarını ihlal edenlere “ağır hukuki yaptırımlar” uygulanacağını belirtti.

Almanya: İsrail’in ikinci büyük silah tedarikçisi olan Almanya, Gazze kentine planlanan saldırı öncesinde ağustos ayında silah transferlerini “Gazze’de açıkça kullanılabilecek” teçhizatla sınırlayarak kısmen durdurdu. Parlamento belgelerine göre Almanya, fiilen silah sevkiyatını büyük ölçüde durdurdu. SIPRI verileri, 1 Ocak 2024 ile 26 Haziran 2025 arasında Almanya’nın İsrail’e yaklaşık 292 milyon dolarlık silah transferine onay verdiğini gösteriyor. Almanya geçmişte savaş gemileri ve Merkava tankları için motor parçaları tedarik etmişti.

Lahey Grubu: Güney Afrika, ocak ayında sekiz ülkeyi bir araya getirerek İsrail’e ihracat kısıtlaması taahhüdü veren Lahey Grubu’nu kurdu. O tarihten bu yana Türkiye, Irak, Libya, Umman ile Saint Vincent ve Grenadinler de gruba katıldı. Yaz aylarında ise 32 ülkenin lideri, Bogota’da düzenlenen toplantıda savaşın durdurulmasına yönelik yeni adımları görüştü.

İrlanda: 7 Ekim 2023 öncesinde de ihracatı sınırlayan İrlanda, Ağustos 2024’te İsrail’le silah alımını ve silah transferini yasaklayan kararı açıkladı. Bu kararla İrlanda, Avrupa Birliği’nde bu yönde adım atan ilk ülke oldu.

İtalya: İtalya, 7 Ekim 2023’ten sonra silah sevkiyatlarını durdurduğunu duyurmuştu. Ancak Roma, savaş öncesinde imzalanan bazı sözleşmeleri yerine getirmek için sınırlı sayıda sevkiyata izin verdi. Önceki teslimatlar arasında deniz topu sistemleri ve AW119 Koala helikopterleri bulunuyor. SIPRI, 2022-2023 döneminde kısmi teslimatlar kaydetti. Başbakan Giorgia Meloni üzerindeki iç baskı artarken ülke genelinde kitlesel protestolar düzenlendi ve Ravenna limanında işçiler İsrail’e gönderilen yükleri yüklemeyi reddetti. İtalya yasaları, savaş halindeki veya uluslararası insani hukuku ihlal eden ülkelere silah ihracatını yasaklıyor.

Hollanda: Hollanda, 7 Ekim 2023’ten sonra silah ihracatını durdurdu ancak İsrail’in F-35 programı için parça tedarik etmeyi sürdürüyor. Ayrıca İsrailli firmalar, kasım ayında yapılacak ülkenin en büyük askeri fuarına katılamayacak.

Slovenya: Slovenya, 7 Ekim’den sonra tam ambargo uygulayan ilk AB ülkesi oldu. Ancak SIPRI verileri, ülkenin son dönemde İsrail’e tedarikçi olmadığını gösteriyor.

İspanya: İspanya, geçen hafta İsrail’e yönelik tam kapsamlı silah ambargosunu yürürlüğe koydu. Başbakan Pedro Sanchez, kararı “Gazze’deki soykırımı durdurma girişimi” olarak niteledi. Yasak yalnızca silahları değil, askeri uçaklarda kullanılan havacılık yakıtının transitini ve Batı Şeria’daki yerleşimlerden yapılan ithalatı da kapsıyor. Sanchez, “Bu, meşru müdafaa değil. Hatta saldırı da değil. Bu, savunmasız bir halkın yok edilmesi. İnsanî hukuk kurallarının tümünü çiğniyor” dedi.

Ambargo siyasetinin sınırları

Tüm bu önlemler, Gazze’deki askeri harekâta karşı artan uluslararası tecridi ve ahlaki kınamayı ortaya koyuyor.

Ancak en ağır ve gelişmiş silah sistemlerinin tedariki birkaç ülkenin elinde yoğunlaştığı için, bu adımların fiili etkisi sınırlı kalıyor.

ABD veya Almanya daha sert önlemler almadıkça, İsrail’in ana cephaneliği büyük ölçüde etkilenmeyecek.

Bu arada İsrail’in silah ihracatçıları yeni pazarlar bulmayı sürdürüyor.

SIPRI gibi veri kaynaklarında İHA’ların ve küçük çaplı silahların dışlanması ise askeri ticaretin ve sahadaki operasyonel sonuçlarının tam olarak anlaşılmasını güçleştiriyor.

Ortadoğu

İran, ABD’yi taviz vermeye zorlamak için baskı kampanyasını nasıl genişletiyor?

Yayınlanma

Körfez yetkilileri ve analistlere göre İran, Orta Doğu’daki ticaret yollarını, deniz taşımacılığı güzergâhlarını ve enerji altyapısını, çatışmanın maliyetini düzenli biçimde artıran baskı noktalarına dönüştürerek Washington’dan daha uzun süre dayanabileceği hesabını yapıyor.

Tahran, tam kapsamlı bir savaşı tetiklemeden çatışmayı lehine çevirmek amaçlayan kontrollü bir tırmanma stratejisi izliyor.

Yetkililere göre bu stratejinin amacı, ABD ile müttefiklerini, krizi kontrol altında tutmanın İran’ın Hürmüz Boğazı’na ilişkin taleplerini kabul etmekten daha maliyetli olduğuna ikna etmek.

Tahran’ın Washington’a verdiği mesaj, İran’a Hürmüz’de daha büyük bir rol tanıyan yeni bir statüko kabul edilmediği takdirde çatışmanın Körfez’in ötesine yayılabileceği yönünde.

İran, birden fazla deniz geçiş noktasını ve enerji tesisini risk altına sokarak gelecekteki olası müzakerelerde elini güçlendirebileceğine inanıyor.

Washington Enstitüsünden Michael Knights, Reuters’a yaptığı açıklamada, “İran en başından beri, tırmanma seçeneklerini zamana yayarak ABD’den daha ileri gitmeye çalıştı. Böylece her hafta gündeme getirebileceği yeni bir unsuru oldu: yeni bir coğrafya, yeni bir silah türü, yeni bir hedef türü,” dedi.

Knights, “İran’ın en büyük avantajı Amerika’ya ya da İsrail’e zarar verebilmesi değil. Asıl büyük avantajı, bölge ülkelerine ve küresel ekonomiye zarar verebilmesi” diye ekledi.

Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişliyor

Savaş öncesinde küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği aksatabildiğini gösteren Tahran, hiçbir stratejik deniz geçiş noktasının dokunulmaz olmadığı mesajını verdi.

Kızıldeniz’e ve Suudi Arabistan’ın enerji altyapısına yönelik tehditler, Washington’ın kesintilere ne ölçüde tahammül edeceğini sınarken küresel ticareti korumanın maliyetini artırmaya dönük daha geniş bir çabaya işaret ediyor.

İran’ın yaklaşımı, bir Körfez kaynağının Devrim Muhafızları komutanları arasında hâkim olduğunu söylediği, “daha fazlasını elde edebilecekleri” inancını yansıtıyor.

İranlı yetkililer, ABD Başkanı Donald Trump’ın kasım ayındaki ara seçimler öncesinde Orta Doğu’daki yeni bir çatışmaya derinlemesine sürüklenmek istemediğini düşündükleri için bir fırsat gördüklerine inanıyor.

Reuters’a konuşan Körfez kaynağı, “İranlılar, savaşı genişleterek ve baskıyı artırarak Trump’ın sonunda geri adım atacağına inanıyor,” dedi.

Financial Times: İran, ABD karşısında inisiyatifi ele geçirdi

Taviz koparmak için tırmandırma

Analistlere göre, Tahran’ın müzakere stratejisinin temelinde bu hesap yatıyor.

Trump, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını sağlayacak bir anlaşma umuduyla yakın bir saldırıyı iptal ettiğini söylemesinin ardından, İran’la görüşmelerin pazartesi günü yapılacağını açıkladı. Ancak Tahran, şu anda ABD ile görüşme yürütmediğini bildirdi.

Üst düzey bir İranlı kaynak, Tahran yönetiminin daha önce sergilediği esnekliğin Washington’dan yalnızca daha fazla baskı getirdiği sonucuna vardığını söyledi. Bu değerlendirme, anlamlı müzakereler başlamadan önce güçlü bir pazarlık kozunun oluşturulması gerektiği görüşünü pekiştirdi.

Kaynağa göre Tahran, Trump’ın verilen tavizleri zayıflık olarak yorumladığını ve yalnızca baskıya karşılık verdiğini düşünüyor.

Washington Enstitüsü kıdemli uzmanı Michael Singh, Trump yönetiminin askeri açıdan ne kadar ileri gitmeye hazır olduğu konusunda kararsız görünmesinin de etkisiyle Tahran’ın hâlâ inisiyatifi elinde tuttuğuna inandığını söyledi.

Singh, “İranlılar avantajlarını sonuna kadar kullanmaya çalışıyor,” dedi. “Boğaz üzerinde egemenlik kurmak ve suyolu üzerinde seçici denetim uygulamak istiyorlar.”

Eski ABD diplomatı ve İran uzmanı Alan Eyre, Tahran’ın Washington’ı ablukayı kaldırmaya ve askeri saldırıları durdurmaya zorlamayı amaçlayan bir caydırıcılık stratejisi izlediğini söyledi.

Eyre, “Olayların hızını ABD’nin belirlemesini istemiyorlar,” dedi.

Anlaşmazlığın merkezinde Hürmüz Boğazı’nın gelecekte nasıl yönetileceği bulunuyor. Bölgesel kaynaklara göre Umman, suyolunun yönetilmesine ilişkin Körfez ülkelerinin desteklediği ve gönüllü kullanıcı ücretlerini de içeren bir öneriyi İran’a sundu.

Ancak Tahran, boğaz üzerinde idari yetki ve gemilerden hizmet bedeli tahsil etme hakkı istiyor. Washington ise her türlü ücreti reddederek Hürmüz’ün İran’ın denetiminden uzak, uluslararası bir suyolu olarak kalması gerektiğini savunuyor.

Dayanıklılık üzerine kurulu kumar

İran’ın kampanyası, izlediği stratejinin mantığını yansıtan bir sonuç doğurdu. Tehditler Hürmüz’ün ötesine genişledikçe, bölgesel ve Batılı güçler İran üzerindeki baskıyı artırmak yerine ticaret yolları ile enerji altyapısını korumaya giderek daha fazla odaklanmaya başladı.

Suudi Arabistan öncülüğünde şekillenen deniz koalisyonu bu yönelimin bir örneğini oluşturuyor. Körfez kaynakları koalisyonu, İran’la doğrudan karşı karşıya gelmek yerine ticari gemilere refakat etmeye, istihbarat paylaşımına ve deniz yollarını korumaya odaklanan savunma amaçlı bir yapı olarak tanımlıyor.

Knights, bu girişimi Avrupa’nın Kızıldeniz’deki Aspides misyonuna benzetiyor. Söz konusu misyon, askeri dengeyi değiştirmekten ziyade ticari gemi trafiğini korumak amacıyla kurulmuştu.

Bu dinamik Tahran açısından belirli ölçüde başarı anlamına geliyor. İran, ABD’nin askeri gücüyle doğrudan boy ölçüşemese de hükümetleri ve donanmaları savunma pozisyonuna geçmeye zorlayarak maliyet yaratabiliyor.

Hürmüz’de, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan Babülmendep’te ya da başka yerlerde ortaya çıkan her yeni tehdit, küresel ticaretin akışını sürdürmek için gereken kaynakları artırıyor.

Mücadelenin özünde bir dayanıklılık yarışı bulunuyor. İranlı liderler, ekonomik baskıya, ABD öncülüğündeki bir koalisyonun küresel ticaret ve enerji piyasalarındaki sürekli kesintilere tahammül edebileceğinden daha uzun süre dayanabileceklerine inanıyor gibi görünüyor.

Bu stratejinin diplomatik bir amacı da var. Tahran, gerektiğinde krizi genişletebileceğini göstererek gelecekte yapılabilecek müzakerelerin şartlarını şekillendirmeyi umuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığında İran konusunda eski danışmanlardan olan ve Dış İlişkiler Konseyinde görev yapan Ray Takeyh, “Müzakereler olacaksa şartları onlar belirleyecek,” dedi.

Öte yandan Washington ile Tahran birbirlerinin kararlılığını sınamayı sürdürürken, pazarlık gücünü en üst düzeye çıkarmak amacıyla tasarlanan bu stratejinin, iki tarafın da tamamen kontrol edemeyeceği bir çatışmaya dönüşme riski devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.

“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.

Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.

ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.

Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.

Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.

Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.

Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.

BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.

Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.

ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.

Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.

Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.

Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.

Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.

Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.

Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.

Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Yayınlanma

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.

Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.

Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.

İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.

Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.

Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:

“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”

Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.

Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.

Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.

İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.

Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.

Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.

Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.

LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:

“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”

Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.

Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.

İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.

Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.

Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:

“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”

Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.

Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.

Bu oran 2020’de %10,6’ydı.

Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English