Ortadoğu
İsrail’in Güney Lübnan’da “ekolojik soykırımı”
Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, İsrail’in fosfor bombalarıyla hedef aldığı Güney Lübnan’a odaklanıyor. Haberde o bombalardan etkilenen Lübnanlıların ve uzmanların görüşlerine yer veriliyor:
***
İsrail’in yakıp yıkma politikası Güney Lübnan’ı sert vurdu
İsrail, Lübnan’ın güneyindeki tarım arazilerini dünyanın en tehlikeli silahlarından biri olan beyaz fosforla tahrip ediyor.
JOUDY EL-ASMAR
Ali Surour’un Lübnan’ın güneyindeki Ayta ash Shab’da 80 zeytin ağacından oluşan bir bahçesi var. Zeytinler genellikle her sezon yaklaşık 100 litre yağ üretiyor, ancak bu yıl öyle olmadı.
“Ya bombardımandan zarar görmüşler ya da fosfor bombalarıyla kirlenmişler” diyor: “Onları hasat edecek cesareti kendimde bulamadım.”
O yalnız değil. Komşularının hepsi benzer sorunlar yaşıyor. Tam hasat mevsimi başlamak üzereyken savaş patlak vermiş, “Bizi geçim kaynağımızı terk etmeye zorladı” diyor Ali.
“Geri dönene kadar hasarın tam boyutunu bilemeyeceğiz.” Bunun ne zaman olacağını ise söyleyemiyor.
Uluslararası Af Örgütü Kriz Kanıt Laboratuvarı kısa süre önce, 10 Ekim’den bu yana Ayta ash Shab’ın beyaz fosforla kasıtlı olarak hedef alındığını gösteren görüntüleri yayınladı.
Askerlerini ve yedeklerini Gazze’de büyük bir kara saldırısına hazırlayan İsrail, kuzeyde Hizbullah’a karşı “ikinci bir cephe” açılmasını önlemek için her şeyi göze almıştı.
Ali ve diğerlerinin de tanıklık edebileceği gibi, bunu engellemek için kelimenin tam anlamıyla “yakıp yıkmak” da dahil elinden geleni yaptı.
Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi himayesindeki Ulusal Erken Uyarı Platformu, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırıları ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında İsrail’in güney Lübnan’a yönelik iki bin 447 saldırısını belgelemiştir.
Bu süre zarfında İsrail ordusunun 800 hektarlık alanı yaktığı bildiriliyor. Gezegendeki en tehlikeli silahlardan biri olan fosfor kullanımı özellikle korkunç. Arazi ve toprağın iyileşmesi yıllar alacak.
Zeytinler ve mezarlıklar
Üç ay önce, bombalar düşmeye başladığında, Ali ve kız kardeşi Sayda şehri yakınlarındaki Kaouthariyet el Saiyad köyünde bir daire kiraladılar.
Köy sakinlerinin köylerine dönmeleri yasak, bu nedenle Ali ve kız kardeşi kendi topraklarını tam olarak değerlendiremiyorlar. Evlerine sadece cenazeler için gidebiliyorlar. “Mezarlığa yakınlığı nedeniyle araziyi kısaca kontrol edebiliyorum” diyor.
Ali iyimser. Başkalarının durumunun daha kötü olduğunu biliyor. “Sayısız çiftçi, özellikle tütün yetiştiriciliğinde feci kayıplar yaşıyor” diye açıklıyor:
“Köyümüzün ekonomisi tütüne dayanıyor. Çiftçiler Aralık ve Ocak aylarında tütün fidanlıklarına bakıyorlar. Yerinden edilme nedeniyle bu artık imkansız. Yerimizden edilmemiş olsak bile herkes bizi toprak kirliliğinin tehlikeleri konusunda uyarıyor.”
Aitaroun köyünden yerinden edilen Moussa Toubah için koşullar hiç de iyi değil. Sayda yakınlarındaki Zrariyeh kasabasında diğer dört aileyle birlikte yaşamak mümkün değil.
Zeytin, keçiboynuzu ve incir ağaçlarından oluşan meyve bahçesini, iki bin avokado fidesini, 15 dönümlük (3,7 dönüm) buğdayını ve arı kovanlarını kaybeden Musa’nın teselli bulması için hiçbir neden yok.
“Yerimizden edildiğimizden beri kasabaya geri dönemedim” diyor: “Hala savaşta olup olmadığımızın belli değil. Savaş zamanında kimin yaşayıp kimin öleceğine kader karar verir. Hayatlarımız belirsizlik içinde. Kayıplarımızı kimin ve ne zaman telafi edeceğini bilmiyoruz.”
Saldırılar, ülkenin tarımsal üretiminin %37’sini karşılayan güney Lübnan’ın geniş alanlarını tahrip etmeye devam ediyor.
Bu bölgenin önemi öncelikle onu Lübnan’ın en çeşitli tarım bölgesi haline getiren çeşitli topografyasından kaynaklanıyor.
Muz ve narenciye bahçeleriyle zengin olan güney kıyı kuşağı, Lübnan kıyı şeridi boyunca tarımın son kalesi olmaya devam ediyor.
İç kesimlerde sınıra doğru çiftçiler, özellikle Cebel Amil’in dağlık bölgelerinde tütün, zeytin ve incir yetiştiriyor.
Direniş Ülkesi
Filistin’e çok yakın olan Güney Lübnan ‘direnişin ülkesi’. Burada güçlü bir kültürel kimlik var. İnsanlar, kimliklerinin büyük bir parçası olan topraklarından hem maddi hem de sembolik sermaye elde ediyorlar.
Bunu dikkate alarak, ekolojik tahribat sadece fiziksel belirtileriyle sınırlı kalmıyor. Güney Lübnan halkının kalbine kadar iniyor.
İsrail bombaları şu ana kadar 24 hektarlık zeytin bahçesine ve bazıları 150 yaşından büyük beş bin ağaca zarar verdi. Yaklaşık 23 hektarlık muz ve narenciye tarlası daha zarar gördü.
En büyük tahribat ise 343.9 hektarlık olgun çam ormanlarında meydana geldi. İsrail bombardımanı, hava saldırıları (iki bin 200 olay), yangın bombaları (107) ve fosfor bombalarını (73) içerdi.
Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi Genel Sekreteri Dr. Tamara el-Zein, Güney Lübnan’daki durumu “ekolojik soykırım” olarak tanımlıyor.
İsrail’in bölgeyi insan yerleşimi ya da tarımsal kullanım için uygun olmayan çorak bir savaş alanına dönüştürmek istediğini söylüyor.
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu ‘yakıp yakılmış toprak’ politikasını, kuvvetler bir bölgede ilerlerken ya da çekilirken düşmana yardım edebilecek her türlü potansiyelin kasıtlı olarak yok edildiği bir askeri strateji olarak tanımlıyor.
Zehirli toprak
Dr. el- Zein, Majalla’ya verdiği demeçte Güney Lübnan’daki toprak kirliliğinin boyutunun şu anda belirsiz olduğunu söyledi.
Ne toksinlerin konsantrasyonu ne de zaman içinde değişen doğası paylaşıldı. Yağış miktarı cevapları etkileyebilir.
Yeşil Güneyliler Derneği’nden Dr. Hisham Younis, beyaz fosforun çevreye salındıktan sonra toprakta birkaç aya kadar aktif kaldığını söyledi.
Yakın zamanda bir meslektaşı, beyaz fosfora maruz kaldıktan 20 gün sonra yeni bozulan bir toprak örneğinden duman çıktığını gözlemledi. Ne yazık ki, bu durum meslektaşının zehirlenmesine neden oldu!
Beyaz fosfor, azot bağlanması ve fosfor mineralizasyonu gibi besin geri dönüşüm süreçleri için gerekli olan mikroplar ve mikro organizmalar gibi hayati toprak bileşenlerini etkileyerek toprak sağlığına önemli ölçüde zarar veriyor.
Toprağın fosforla kirlenmesi, bu kritik besin geri dönüşüm süreçlerini bozarak toprak verimliliğinin ve kalitesinin düşmesine neden oluyor.
Toprakta fosforik asit birikimi, güney Lübnan’daki toprak ekosistemini olumsuz etkileyerek bileşenlerini zehirliyor.
Toprağın saldırılardan önceki durumuna getirilmesi geniş bir alanda uzun ve zorlu bir süreç olacak. Fosfor bombardımanı 8-23 Ekim tarihleri arasında 100 kilometrekareden fazla sınır bölgesini etkiledi.
Younis, dört ay boyunca fosfor bombardımanı altında kalan Labbouneh ormanını, ekosistemi yok etmek ve ağaçların yeniden büyümesini engellemek veya önlemek için kasıtlı bir girişim olarak gösteriyor.
Geçmişteki çatışmalarda güney Lübnan’da misket bombaları, seyreltilmiş uranyum ve fosfor kullanılmıştı.
Son Temmuz savaşı sırasında dört milyondan fazla misket bombası kullanıldı. Bir milyondan fazla patlamamış mühimmat 15 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor ve 150’den fazla köyü etkiliyor.
Büyük ve küçük canlılar
Younis, zararın sadece ormanlara ve tarlalara değil, yeraltı suyu rezervlerinin kirlenmesine ve su kirliliği riskine de yol açtığını söylüyor.
Bu kirlilik nehirlere ve mevsimsel göletlere kadar uzanabilir ya da bataklıklarda ve kayalık su havzalarında birikebilir ki bunların hepsi, bazıları çok nadir bulunan hayvanların ve kuşların su ihtiyacı için hayati önem taşıyor.
Younis, “Şu anda bu fosfor kampanyasının hayvan yaşamı üzerindeki etkisine dair kesin verilere sahip değiliz” diyor: “Ancak bir dizi yırtıcı hayvan, memeli hayvan ve hem yerli hem de göçmen kuşlar üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söyleyebiliriz.”
Kayıplar arasında kızıl tilki, Avrasya porsukları ve 1970’lerde Lübnan’da ortadan kaybolan ve yakın zamanda güney sınırı ile kuzey Filistin arasında hareket etmeye başlayan dağ ceylanları da var.
Özellikle Naqoura bölgesindeki Güney Afrika damanı kolonileri, sarı çakallarla birlikte bulunuyor. Her ikisi de yırtıcı etoburlardır ve özellikle aktif olabilirler.
Kemirgenler, sürüngenler ve böcekler de etkilendi. Birçoğu tünellere sığınıyor. Eğer beyaz fosfora maruz kalmışlarsa, ya boğularak ya da korkunç yanıklarla ölecekler.
Younis, göçmen kuşların mevsimsel göçlerinin “savaşın patlak vermesiyle aynı zamana denk gelmesi” nedeniyle çatışmadan etkilendiğini söylüyor.
Bu kuşlar tipik olarak Lübnan’dan Filistin’e, oradan da Mısır’a ve nihayetinde Orta Afrika’ya doğru bir rota izliyor, ancak fosforun bu göçmen kuşların havadaki rotasını etkilemiş olması muhtemel.
Kimliğin kaynağı
Güney Lübnanlılar için toprak onların tarihi, bağlamı ve tanımlayıcı özelliği.
Toprağı sulamak, zeytin toplamak, buğday harmanlamak ya da sadece nar ağaçlarının altında ateşin etrafında toplanmak olsun, toprağın döngülerine derinden bağlıdırlar.
Toprak sığınak, rızık ve geçim kaynağı. Ancak aynı zamanda savaş alanı da olabilir. Dolayısıyla manzara sadece fiziksel değil duygusal da.
Sosyolog Dr. Saeed Najdi, Lübnan’ın başta Lübnan Dağı, kuzey ve güney olmak üzere dağlık arazisinin şekillendirdiği bir dizi tarımsal topluluktan ortaya çıktığını düşünüyor.
Najdi, “Güney bölgesi, toprakla olan bağı aracılığıyla kimliğini korumaya ve güçlendirmeye devam ediyor” diyor.
Najdi, “Modern Lübnan devletinin oluşumunda Cebel Amil’in uzun süreli tarihi bağları ve rolü bulunuyor” diyor.
“Bu ilişki güney halkı ile Lübnan devleti arasındaki bağı vurguluyor.”
“Güney toplumunun sadakati, başlangıcından bu yana Suriye ile Lübnan arasındaki yerleşim tercihlerini ya da Akka vilayetine bağlılığı kapsayan Cebel Amil’in mirasından etkilendi. ”
“Dahası, güney tarihsel olarak Cebl Amil’in Filistin’e açılan ticari kanalı olarak işlev gördü. Güney Lübnan’ın, Lübnan içindeki mezhepsel bölünmelerin ortasında, işgal altındaki Filistin’e sınır olması nedeniyle stratejik konumu çok önemli.”
Lübnan’da güç ve kalkınma Beyrut ve Lübnan Dağı’nda yoğunlaşıyor ve dini grupların aracı olarak hareket etmesini sağlıyor.
Bu durum güney halkı ile Lübnan devleti arasındaki ilişkiyi, dolayısıyla topraklarına bağlılıklarını ve toprak işgali ve ihlallerine karşı koymayı amaçlayan hareketlerin ortaya çıkışını etkiliyor.
Necdi, güneydeki “direniş” kavramının derinlere kök saldığını ve Lübnan sınırları dışından ideoloji ve kavramları benimseyerek alternatif bir güney kimliği oluşturmaya yönelik daha geniş çabaları yansıttığını belirtiyor.
Bu durum, güney Lübnanlıların neden çeşitli şekillerde Arap milliyetçiliği, sol ideolojiler ya da İran’dan etkilenen siyasal İslam ile aynı çizgide yer aldıklarını açıklamaya yardımcı oluyor.
Benzer “aidiyet krizleri”, mezhepsel ve bölgesel çizgide bölünmüş parçalanmış bir devlet olan Lübnan’ın her yerinde görülüyor.
Necdi’ye göre güney halkı, tazminat ya da hükümetin rehabilitasyon planı olmasa bile, toprakla olan bağları nedeniyle tarihsel olarak olduğu gibi bu çatışmadan sonra da köylerine geri dönecek.
İsrail’in attığı fosforun yarattığı serpintiyle başa çıkacaklar, tıpkı yakın tarihin önlerine çıkardığı diğer her şeyle başa çıktıkları gibi.
Ortadoğu
İran Dışişleri: Savunma ve füze kapasitemiz hiçbir zaman müzakere konusu olmayacak

İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme dair kritik açıklamalarda bulunarak, ABD ve İsrail saldırılarında zarar gören askeri ve nükleer tesislere yönelik herhangi bir uluslararası denetim planı bulunmadığını bildirdi. ABD ile İsviçre’de yürütülen müzakerelerin detaylarını paylaşan Sözcü Bekai, Washington yönetiminin taahhütlerini yerine getirmesi konusundaki kararlılıklarını vurguladı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, başkent Tahran’da yerli ve yabancı gazetecilerin katılımıyla düzenlediği haftalık basın toplantısında, ülkesinin dış politika gündemi, nükleer programı, ABD ile yürütülen dolaylı müzakereler ve bölgesel güvenlik konularına ilişkin açıklamalarda bulundu.
Sözcü Bekai, ülkesinin egemenlik haklarını ve ulusal çıkarlarını koruma konusundaki kararlılığını yinelerken, bölgesel aktörlere ve Batılı devletlere yönelik net mesajlar verdi.
Toplantının açılışında konuşan İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, Kerbela ve Aşure kültürünün İran halkının zorlu sınavlardaki direncine olan etkisine değindi.
Bekai, “Aşure, bir savaşı anlatmaktan ziyade, insanın kendi onur ve haysiyetini korumak için gösterdiği direnişin öyküsüdür. Bu mesaj, tarihsel dönüm noktalarında İran halkının davranış ve kültüründe açıkça görülebilmektedir” ifadelerini kullandı.
İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen diplomatik temaslara değinen Bekai, İran heyetinin bu süreçte Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Başkanı Rafael Mariano Grossi ile herhangi bir görüşme gerçekleştirmediğini açıkladı.
“Hasar gören tesislere yönelik herhangi bir denetim planımız bulunmuyor”
Gazetecilerin, ABD ve İsrail’in askeri saldırılarında zarar gören İran askeri ve nükleer tesislerinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı müfettişleri tarafından denetlenip denetlenmeyeceğine yönelik sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, bu konuda kesin bir tavır ortaya koydu.
Bekai, “ABD ve Siyonist rejimin askeri tecavüzleri sırasında zarar gören tesislerimizde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının herhangi bir denetim yapması yönünde bir planımız bulunmamaktadır. Esas itibarıyla bu alanda tanımlanmış bir uygulama yönergesi veya protokol de mevcut değildir” dedi.
Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması kapsamındaki yükümlülüklerine sadık kaldıklarını belirten Bekai, “Biz, bu antlaşmanın sorumlu bir üyesi olarak kendi olağan işleyişimizi sürdürüyoruz ve bu olağan sürecin sınırları son derece nettir” değerlendirmesinde bulundu.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Yönetim Kurulunda İran aleyhine alınan karara da değinen Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, oylamada sorumlu davranarak hayır oyu veren veya çekimser kalan ülkelere teşekkür etti.
Bölgedeki bazı ülkelere yönelik kırgınlıklarını dile getiren Bekai, “ABD’nin bölgedeki eylemlerine ve işlediği suçlara doğrudan tanıklık etmelerine rağmen bu karar tasarısı lehinde oy kullanan bazı bölge ülkelerinden son derece şikayetçiyiz” şeklinde konuştu.
“Avrupalı aktörler kendi sorumsuz davranışları nedeniyle tamamen kenara itildi”
Fransa Dışişleri Bakanı’nın, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kapsamında İran’a yönelik yaptırımların sürdürülmesinde Avrupa ülkelerinin oynayabileceği rollere ilişkin açıklamalarına sert tepki gösteren Sözcü İsmail Bekai, kendi düşen ağlamaz atasözünü hatırlattı.
Bekai, “Kendi eden bulur; Avrupalılar son bir iki yıldır sergiledikleri tutum ve davranışlar nedeniyle kendilerini sürecin dışına itmiş ve marjinalleştirmiştir. Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nın geri döndürme mekanizması olarak bilinen süreçte, Avrupalı tarafların hiçbir irade gösteremediğini ve son derece sorumsuz davrandığını unutmamalıyız” ifadelerini kullandı.
Avrupa’nın geçmişteki tutumlarını eleştirmeye devam eden İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, sözlerini şöyle sürdürdü:
“İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik dayatılan savaşlar döneminde de çok yakışıksız ve haksız pozisyonlar aldılar. Tüm dünya bu tavırlara şahittir. Bu sorumsuz yaklaşımlar, Avrupalı tarafların uluslararası alandaki güvenilirliğini ve konumunu kesinlikle artırmayacaktır. Avrupa, küresel meselelerde yeniden etkin bir rol oynamak istiyorsa, öncelikle mevcut yaklaşımlarını değiştirmeli, bağımsız ve sorumlu bir aktör gibi davranmaya karar vermelidir. Sadece sızlanıp şikayet ederek Avrupa’nın uluslararası konumunu değiştirmesi mümkün değildir.”
Fransa’nın Birleşmiş Milletler yaptırımlarının kaldırılması konusundaki tek taraflı onay şartı iddialarına Mevlana’nın dizeleriyle karşılık veren Bekai, “Bu iddialar, kendi sahasının dışında boş konuşmaktan ve gürültü patırtı yapmaktan ibarettir. Bazı Avrupalı ülkeler ne yazık ki bir yandan kendilerini küresel süreçlerin dışına iterken, diğer yandan yürüyen her olumlu süreci sabote etme ve engelleme alışkanlığı edinmiştir. Bu tarz yaklaşımların Fransa gibi bir devlete yakışmadığı kanaatindeyim. Fransa, uluslararası alanda sorumluluk sahibi ve saygın bir aktör olarak kabul görmek istiyorsa, bu söylemleri bir kenara bırakıp bölgemizdeki gelişmelere karşı daha mantıklı ve yapıcı bir politika benimsemelidir” dedi.
Avrupa ülkelerinin son bir yıldır kendi savundukları temel değerlerle çeliştiğini belirten Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Avrupalı devletler, tekeline aldıklarını iddia ettikleri hukukun üstünlüğü, uluslararası hukuka saygı, Birleşmiş Milletler Şartı’nın temel ilkeleri ve insan hakları gibi değerleri bizzat kendileri ayaklar altına almıştır” eleştirisinde bulundu.
“Dondurulmuş varlıklarımızı dilediğimiz gibi kullanma konusunda hiçbir kısıtlama yok”
İran’ın serbest bırakılan finansal varlıklarının kullanım alanlarına ve bu kaynaklarla yalnızca ABD’den tarım ürünü satın alınabileceğine dair uluslararası basında yer alan iddiaları yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, bu durumu ironik bir dille eleştirdi.
Bekai, “Daha önce bu savaşın amacının İran medeniyetini yok etmek ve ülkemizi çökertmek olduğunu iddia edenlerin, bugün bu hedefi Amerikalı çiftçileri zenginleştirme seviyesine kadar indirgemiş olmalarını oldukça manidar ve ilginç buluyoruz. Biz, serbest bırakılan finansal varlıklarımızı ülkemizin çıkarları, faydası ve ihtiyaçları doğrultusunda nasıl uygun görüyorsak o şekilde harcarız. Tarım Bakanlığımız ve ilgili diğer kurumlarımız, ithal edilecek ürünler ve yapılacak alımlar konusunda kendi değerlendirmelerine göre özgürce karar verecektir. Bu alanda üzerimizde hiçbir kısıtlama bulunmamaktadır” açıklamasını yaptı.
Finansal süreçlerin teknik detaylarına değinen Bekai, “İran’ın petrol satışına yönelik lisans ve izinler dün itibarıyla yürürlüğe girmiş ve uygulanmaya başlanmıştır. Bloke edilen veya kullanımı sınırlandırılan varlıklarımızın harcanması konusundaki diğer tüm başlıklar da aynı şekilde bu kapsamdadır. Merkez Bankası Başkanımız dün bu konuda oldukça detaylı ve açıklayıcı bilgiler paylaştı. Burada en temel husus, dondurulan varlıklarımızın İran’ın serbest kullanımı altında olması ve ülkemizin ihtiyaç duyduğu ürünlerin tedarik edilmesi amacıyla dilediğimiz şekilde erişilebilir hale getirilmiş olmasıdır” dedi.
Bloke edilen varlıkların serbest bırakılmasına yönelik teknik bir takvim veya çalışma grubunun olup olmadığı sorusunu da yanıtlayan Bekai, “Tarafların taahhütlerini yerine getirmesini denetleyen genel bir komitemiz zaten mevcut. Ancak varlıklarımızın serbest bırakılması özelinde asıl kriter, Merkez Bankamızın bu kaynakları ülkemizin belirlediği öncelikli alımlar için herhangi bir engelle karşılaşmadan, tamamen özgürce harcayabilmesidir” bilgisini paylaştı.
“Mesafe koyma kararımızın ardından ABD ile dolaylı mesajlaşma sürdürüldü”
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in, İran heyetinin Donald Trump’ın tehditlerine rağmen müzakere masasını terk etmediği yönündeki iddialarını yalanlayan Sözcü İsmail Bekai, Cenevre’deki görüşmelerin perde arkasını gerçeklere dayanarak anlattı.
Bekai, “Ben her zaman kişisel yorumlar veya anlatılar değil, doğrudan somut gerçekleri aktaracağımızın sözünü verdim. İran, ABD ve iki arabulucu ülkenin katılımıyla gerçekleştirilen ortak toplantı yerel saatle öğleden sonra 15.00’te başladı. Yaklaşık bir buçuk saat süren bu oturumun ardından, yarım saatlik kısa bir ara verilmesi ve sonrasında görüşmelere devam edilmesi kararlaştırıldı. Tam bu ara sırasında, ABD’li yetkililerin ve bizzat ABD Başkanının ülkemize yönelik hakaretamiz ve tehditkar açıklamaları kamuoyuna yansıdı. Bu gelişmenin ardından dörtlü ortak oturum bir daha toplanmadı. Sürecin devamında yürütülen temaslar, yalnızca arabulucular vasıtasıyla gerçekleştirilen karşılıklı mesaj değişiminden ibaret oldu” dedi.
Tehditlerin ardından ABD tarafıyla doğrudan bir temas kurmadıklarını belirten İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Bekai, “Müzakereleri dörtlü formatta durdurma kararımızın ardından, ABD’li tarafla hiçbir doğrudan temasımız olmamıştır. Tabii ki İran’ın ulusal çıkarlarını korumak ve ülkemizin belirlediği hedeflere ulaşmasını sağlamak adına her türlü diplomatik aracı kullanırız. O anki koşullar çerçevesinde en doğru ve maslahata uygun adım, mesaj alışverişini arabulucular üzerinden sürdürmekti ve bunun somut sonuçlarını da hep birlikte gördük” ifadelerini kullandı.
“Saldırılara kolaylık sağlayan bölge ülkelerinden tazminat talep edeceğiz”
ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği askeri saldırılarda Ürdün ve Kuveyt gibi bölge ülkelerinin ABD güçlerine lojistik ve askeri kolaylık sağladığı yönündeki iddiaları değerlendiren Sözcü İsmail Bekai, bu durumun hukuki ve diplomatik sonuçları olacağını vurguladı.
Bekai, “Bazı bölge ülkelerinin, maalesef ülkemize yönelik gerçekleştirilen bu askeri tecavüz ve saldırılarda aktif bir rol oynadığını, hava sahası veya askeri üs kullandırdığını kanıtlayacak yeterli kanıt, belge ve bulguya sahibiz. Bu konuyu görmezden gelmemiz veya geçiştirmemiz kesinlikle söz konusu olamaz. Bu ihlallerin hukuki takibini yapacak, gerekli tüm belgeleri arşivleyecek ve sorumlulardan hesap soracağız” uyarısında bulundu.
Saldırılara zemin hazırlayan ülkelerin uluslararası hukuk açısından sorumlu olduğunu hatırlatan Bekai, şunları kaydetti:
“ABD’li yetkililerin de bu işbirliğini açıkça itiraf etmiş olması, söz konusu bölge ülkelerinin sorumluluğunu katbekat artırmaktadır. ABD ve Siyonist rejimin İran topraklarına saldırması uluslararası hukuka göre açık bir suçtur. Bu suça ortak olan, askeri kolaylık sağlayan veya destek veren her aktör uluslararası hukuk önünde doğrudan sorumludur. Biz bu konunun takipçisi olmak ve sorumlulardan hesap sormak için her türlü diplomatik ve hukuki platformu sonuna kadar değerlendireceğiz.”
İran’ın komşularıyla ilişkilerinde barışçıl bir süreç hedeflediğini ancak güvenliğin ihlal edilmesini kabul etmeyeceklerini belirten Bekai, “Bölgemizin geleceği ve komşularımızla olan ilişkilerimiz, şüphesiz son aylarda yaşanan bu kritik gelişmelerden etkilenecektir. Bazı komşu ülkelerin saldırgan güçlerle işbirliği yapması nedeniyle ciddi güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kaldık. Bu durum İran halkının ortak hafızasında derin bir iz bırakacaktır. ABD ve İsrail ile işbirliği yapan ülkelerin, verdikleri bu zararları telafi etmek için her fırsatı değerlendirmesini bekliyoruz. Biz ilişkilerimizin iyi komşuluk ve karşılıklı saygı temelinde ilerlemesini istiyoruz ancak ülkemize yönelik askeri tecavüze ortak olunmasını da asla unutmayacağız” dedi.
“Savunma gücümüz ve füze programımız hiçbir şekilde müzakere edilemez”
Müzakereler kapsamında İran’ın askeri kapasitesi ve füze programının gündeme gelip gelmediği yönündeki sorulara net bir yanıt veren Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai, bu alanların kırmızı çizgileri olduğunu belirtti.
Bekai, “Ülkemizin savunma kapasitesi ve füze programı kesinlikle hiçbir diplomatik görüşmenin parçası olmamıştır ve gelecekte de hiçbir şekilde müzakere masasına getirilmeyecektir” dedi.
Katar Dışişleri Bakanı’nın bölge ülkeleriyle İran arasında geniş kapsamlı bir güvenlik toplantısı düzenleneceği yönündeki açıklamalarını da değerlendiren Bekai, bölgesel güvenliğin ancak bölge aktörleri tarafından sağlanabileceğini yineledi.
Bekai, “Güvenliğin dışarıdan ithal edilemeyeceğini, bölge ülkelerinin ortak bir güvenlik mekanizması kurması gerektiğini her zaman savunduk. Bu ilkeye sonuna kadar bağlıyız ve geçmişte bu doğrultuda somut öneriler sunduk. Yabancı askeri güçlerin müdahalesi olmaksızın, bölgede kolektif güvenliği güçlendirecek her türlü yapıcı girişimi memnuniyetle karşılar ve komşularımızla bu konuları görüşmeye her zaman hazır olduğumuzu belirtiriz” şeklinde konuştu.
“Cenevre’ye basına gösteri yapmak için gitmedik”
İsviçre’deki müzakereler sırasında basın mensuplarının salondan çıkarılması ve görüşmelerin basına kapalı gerçekleştirilmesi kararına değinen Sözcü İsmail Bekai, diplomasinin ciddiyetine vurgu yaptı.
Bekai, “Biz İsviçre’ye medyaya yönelik bir gösteri yapmak, propaganda yürütmek veya reklam yapmak için gitmedik. Bizim oradaki amacımız son derece net ve somuttu; ülkemizin haklarını savunmak, taleplerimizi doğrudan muhataplarımıza iletmek ve karşı tarafın taahhütlerini yerine getirmesini sağlamaktı. Bu temel amacımızı gölgeleyecek veya dikkatleri başka yöne çekecek hiçbir uygulamaya izin veremezdik. Bu nedenle kapsamlı bir medya kampanyasına veya basın şovuna ihtiyaç duymadık” açıklamasında bulundu.
ABD’de yapılan ve Amerikan halkının büyük çoğunluğunun İran ile olası bir savaşa karşı olduğunu gösteren kamuoyu araştırmalarını da değerlendiren Bekai, savaşların halklara yıkım getirdiğini belirtti.
Bekai, “Bu savaş, ABD ve Siyonist rejimin hem İran’a hem de tüm bölgeye zorla dayattığı bir süreçtir. Bu çatışmalar Amerikan halkına, bölgemize ve ülkemize çok ağır maliyetler yüklemiştir. Amerikan vatandaşlarının bu hukuksuz ve saldırgan politikalara karşı çıkması, kendi hükümetlerinin savaş yanlısı tutumunu desteklememesi son derece doğaldır. Sadece Amerikan halkı değil, tüm dünya kamuoyu ABD’nin militarist politikalarına karşı sesini yükseltmektedir” dedi.
“Nükleer süreç ve yaptırımların kaldırılması altmış günlük takvime bağlıdır”
Cenevre’deki diplomatik temaslarda nükleer programın kapsamının ele alınıp alınmadığı sorusunu yanıtlayan Sözcü İsmail Bekai, sürecin hukuki çerçevesini anlattı.
Bekai, “Mutabakat metni uyarınca, nükleer dosya ve yaptırımların kaldırılması başlıkları birbirine paralel olarak 60 günlük bir zaman dilimi içinde ele alınacaktır. İlgili mutabakat belgesinin hükümleri bu konuda son derece açıktır; bu iki temel başlıkta müzakerelerin fiilen başlayabilmesi, önceden belirlenmiş bazı özel maddelerin taraflarca eksiksiz şekilde uygulanmasına bağlıdır. Biz şu an bu ön koşulların ve hazırlık adımlarının tamamlanması için çalışıyoruz. Belirlenen maddelerin bir kısmı hayata geçirildi, bir kısmının uygulanmasına ise devam ediliyor. Cenevre’de ABD tarafıyla nükleer konularda genel pozisyonların karşılıklı beyan edilmesi dışında herhangi bir detaylı veya teknik görüşme gerçekleştirmedik. Onlar kendi yaklaşımlarını sundu, biz de gerekli yanıtlarımızı verdik. Yaptırımlar konusunda da durum aynı şekildedir, konular yalnızca genel hatlarıyla ele alınmıştır. Sürecin nasıl ilerleyeceğini, mutabakat metnindeki takvimin nasıl işleyeceğini hep birlikte göreceğiz” değerlendirmesinde bulundu.
İran ile ABD arasındaki diplomatik ilişkilerde güvensizliğin aşılmasının zaman alacağını belirten Bekai, “Geleceğe yönelik aceleci adımlar atmak yerine bugünün sorumluluklarına odaklanmalıyız. ABD’nin geçmişteki güvenilmez ve düşmanca politikaları nedeniyle önümüzde yürünmesi gereken çok uzun ve zorlu bir yol bulunmaktadır. Dolayısıyla şu aşamada öncelikli hedefimiz olan savaşın tamamen durdurulması ve ABD’nin mutabakat metnindeki yükümlülüklerine harfiyen uymasının güvence altına alınması konularına yoğunlaşmayı tercih ediyoruz” dedi.
Yaptırımların kaldırılması sürecinin teknik ayrıntılarını paylaşan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün yayımlanan karar, İran’ın petrol, petrokimya ve petrol türevlerinin satışı ile bu ticaretin yürütülmesi için gerekli olan sigorta, taşımacılık, lojistik ve bankacılık işlemlerinin önündeki engelleri kaldıran resmi izindir. Diğer yaptırımların kaldırılması konusu ise mutabakat metninde ABD’nin üstlendiği temel taahhütler arasındadır ve önümüzdeki 60 gün içinde müzakere edilecektir. ABD’nin gerek birincil gerek ikincil yaptırımları, gerekse uluslararası organizasyonlar nezdinde İran’a uygulanan tüm kısıtlamaları kaldırma taahhüdü son derece nettir. Bu konular önümüzdeki günlerde kurulacak çalışma masalarında ayrıntılı olarak ele alınacaktır” şeklinde konuştu.
“Hürmüz’ün güvenliği için Umman ile koordinasyon halindeyiz”
Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Umman’a gerçekleştirdikleri resmi ziyaretlerin amacına değinen Sözcü İsmail Bekai, iki ülkenin bölgesel güvenlikteki ortak sorumluluğuna dikkat çekti.
Bekai, “İran ve Umman, Hürmüz Boğazı’na kıyısı olan iki egemen devlettir. Boğaz’daki deniz trafiğinin, sivil ve ticari gemilerin güvenli geçişinin sağlanması adına iki ülkenin sürekli koordinasyon ve işbirliği içinde çalışması yasal bir zorunluluktur. Bu alandaki teknik görüşmelerimiz ve ortak çalışmalarımız kesintisiz sürmektedir. Meclis Başkanımızın Maskat ziyaretinde de bu hayati konu detaylıca ele alınmıştır. Umman ile ilişkilerimiz her zaman çok üst düzeyde ve örnek niteliktedir. Ülkemize yönelik saldırılar sırasında Umman hükümetinin sergilediği sorumlu duruşu takdirle karşılıyoruz. Umman, son yirmi yılda bölgesel gerilimlerin azaltılması ve diplomasinin işletilmesi konusunda çok yapıcı roller üstlenmiştir” dedi.
İran’ın diplomatik temaslar kapsamında ABD’den herhangi bir ayrıcalık veya taviz almadığını belirten Bekai, “Biz kimseden bir lütuf veya ayrıcalık talep etmedik. Yürüttüğümüz kararlı diplomasi sayesinde, İran halkının gasp edilmiş olan meşru haklarının bir kısmını geri almayı başardık. Serbest bırakılan varlıklarımız veya deniz ticareti üzerindeki hukuksuz ablukanın kaldırılması birer taviz değil, halkımızın zaten hakkı olan unsurlardır. ABD’nin yıllardır uyguladığı hukuksuz deniz ablukası gayrimeşru bir zorbalıktı ve bu durumun sona erdirilmesi uluslararası hukukun bir gereğidir” şeklinde konuştu.
“Bölgedeki yabancı askeri varlığı tamamen sona ermelidir”
Müzakerelerin en kritik başlıklarından biri olan ABD askeri güçlerinin bölgeden çekilmesi konusuna değinen Sözcü İsmail Bekai, takvimin net olduğunu belirtti.
Bekai, “Mutabakat metninde bu konuda iki temel ve bağlayıcı madde yer almaktadır. Birincisi, nihai anlaşmanın imzalanmasını takip eden 30 gün içinde, bölgedeki tüm ABD askeri güçlerinin İran’ın çevre coğrafyasından tamamen çekilmesi gerekmektedir. Anlaşmanın dördüncü maddesinde yer alan bu çekilme takviminin teknik detayları, önümüzdeki müzakerelerde ayrıntılı olarak müzakere edilecektir. İkinci taahhüt ise ABD’nin müzakerelerin devam ettiği süre boyunca bölgedeki mevcut askeri gücüne, personeline veya teçhizatına kesinlikle hiçbir ekleme yapmamasını öngörmektedir. Biz her iki maddenin de sahada nasıl uygulandığını çok yakından ve titizlikle takip ediyoruz” dedi.
İsviçre’de kurulan denetim komitelerinin çalışma usullerini anlatan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, “Dün itibarıyla teknik heyetlerimizin katılımıyla, taahhütlerin uygulanmasını denetleyecek alt komitelerin kurulması yönünde mutabakata vardık. Bu kapsamda dört ayrı teknik çalışma grubu oluşturulmuştur. Bu gruplar mutabakat metnindeki maddelerin sahada eksiksiz uygulanıp uygulanmadığını her gün denetleyecektir. Üst düzey takip komitesi ise İran, ABD ve arabulucu ülkeler olan Pakistan ve Katar temsilcilerinden oluşmaktadır. Bu mekanizma çalışmalarına dün itibarıyla başlamıştır” bilgisini verdi.
ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve diğer üst düzey yetkililerin bölge ülkelerine yapacağı ziyaretlerin yeni bir bölgesel güvenlik paktı kurma çabası olup olmadığı yönündeki soruyu yanıtlayan Bekai, “Bu çabaların amacını bizzat ABD’li ve ilgili bölge ülkelerinin yetkililerine sormak gerekir. Bizim açımızdan net olan husus, bölgemizin güvenliğinin dış güçlerin askeri varlığıyla değil, yalnızca bölge ülkelerinin karşılıklı anlayış, diyalog ve işbirliği temelinde kuracağı ortak yapılarla sağlanabileceğidir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığının bugüne kadar yıkım, bölünme, istikrarsızlık ve güvensizlikten başka hiçbir sonuç doğurmadığı tarihi bir gerçektir. Bölge ülkelerinin bu acı tecrübelerden gerekli dersleri çıkardığını umuyoruz. Aynı hataları tekrarlayarak farklı sonuçlar beklemek büyük bir yanılgı olacaktır” uyarısında bulundu.
Sözcü Bekai, savaşta hayatını kaybeden İran vatandaşlarının haklarının korunması konusunda ise şu güvenceyi verdi:
“Savaşın sona erdirilmesine yönelik diplomatik mutabakatlar, şehitlerimizin kanının ve ailelerinin çektiği acıların hukuki takibinin yapılmasına asla engel teşkil etmez. Biz, bu saldırılarda zarar gören her bir vatandaşımızın hakkını savunmak, devletimizin uğradığı maddi ve manevi zararların tazmin edilmesini sağlamak adına uluslararası tüm hukuki mekanizmaları sonuna kadar işleteceğiz. Bu süreç, sadece Dışişleri Bakanlığının değil, yargı organlarımızın ve ilgili diğer devlet kurumlarımızın da ortak sorumluluğundadır ve bu davanın takipçisi olma konusundaki kararlılığımız tamdır.”
Ortadoğu
Güney Lübnan’da bina hasarının ilk maliyeti açıklandı

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, uydudan elde edilen verilere dayanarak güney Lübnan’daki bina hasarına ilişkin ön değerlendirme raporunu yayımladı. Rapora göre, incelenen bölgelerde tamamen yıkılan 11 binden fazla binanın ilk hasar maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı. Uzmanlar, altyapı ve saha verilerinin eksikliği nedeniyle gerçek zararın çok daha yüksek olduğunu belirtiyor.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) ve Lübnan Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi, Lübnan’ın güneyindeki bina hasarına ilişkin hızlı değerlendirme raporunu açıkladı.
El-Ahbar gazetesinin aktardığına göre uydu görüntüleri ile coğrafi yapay zeka (GeoAI) teknolojilerine dayandırılan çalışmada, 23 Ekim 2025 ile 29 Nisan 2026 tarihleri arasında güney sınırlarında meydana gelen ve dışarıdan tespit edilebilen bina hasarları ele alındı.
Rapora göre, incelenen bölgelerde toplam 11 bin 95 binanın tamamen yıkıldığı belirlendi. Tamamen yıkılan bu binaların, ortalama 150 metrekarelik daire büyüklüğü varsayımıyla teorik olarak 17 bin 891 konuta karşılık geldiği tahmin ediliyor.
Bölgede oluşan enkaz miktarının ise 3 milyon 107 bin 756 metreküp düzeyinde olduğu öngörülüyor.
Değerlendirme sonuçlarına göre, tamamen yıkılan binaların yanı sıra 2 bin 242 binada kısmi, 9 bin 311 binada ise hafif düzeyde hasar saptandı.
Konut bazındaki hesaplamalarda ise tamamen hasar gören yaklaşık 17 bin 891 ünitenin yanında, 5 bin 219 konutun kısmen hasar gördüğü, 18 bin 282 konutun ise hafif hasarlı olduğu tahmin edildi.
Raporda, konut sayılarına ilişkin verilerin doğrudan saha sayımına değil, ortalama metrekare üzerinden yapılan matematiksel modellemelere dayandığı ve teorik bir tahminden ibaret olduğu vurgulandı.
Bina hasarlarının ön maliyeti 1,38 milyar dolar olarak hesaplandı
Raporda, tespit edilen bina hasarlarının yenileme maliyeti, metrekare başına standart 450 dolarlık bir birim değer esas alınarak hesaplandı. Buna göre toplam ön hasar maliyeti 1 milyar 384 milyon dolar olarak tahmin edildi.
Bu hasarın coğrafi dağılımında Nebatiye vilayeti 1 milyar 53 milyon dolar ile ilk sırada yer alırken, Güney vilayetindeki zarar 331 milyon dolar olarak belirlendi.
İlçeler düzeyinde yapılan hesaplamalarda ise ön maliyet Bint Cübeyl’de 688 milyon dolar, Mercayun’da 333 milyon dolar, Sur’da 315 milyon dolar, Nebatiye ilçesinde 32 milyon dolar ve Sayda’da 16 milyon dolar oldu.
Raporda, bu rakamların yalnızca binaların dışsal fiziksel hasarını kapsadığı, yeniden imar sürecinin nihai maliyetini ya da savaşın yol açtığı toplam ekonomik kaybı yansıtmadığı önemle belirtildi.
İlçelerdeki yıkım yoğunluğuna bakıldığında Bint Cübeyl ilçesinde Aytarun’da 1658, Bint Cübeyl kent merkezinde 1076, Ayta el-Şaab’da 539, Beyt Lif’te 371, Yarun’da 242 ve Aynata’da 227 binanın yıkıldığı belirlendi.
Mercayun ilçesinde ise Meys el-Cebel’de 969, El-Taybe’de 824, Hula’da 285, Merkaba’09da 199, Blida’da 184 ve Deyr Siryan’da 174 yıkık bina saptandı.
Nebatiye ilçesinde Yahmar el-Şakif’te 71, Zotar el-Şarkiye’de 69 ve Kefr Sir’de 37 bina yıkıldı. Sur ilçesinde Burç el-Şimali’de 370, Nakura’da 216, Abbasiye’de 162, Sur kent merkezinde 80 ve El-Mansuri’de 65 binanın tamamen yıkıldığı kayda geçti. Sayda ilçesinde ise yıkım daha çok 65 bina ile Zırariye ve 62 bina ile Arzi beldelerinde yoğunlaştı.
Yayımlanan raporda, elde edilen verilerin kesin bir nihai bilanço olarak kabul edilmesini engelleyen önemli kısıtlamalara yer verildi.
Çalışma, idari sınırların tamamını kapsamak yerine yalnızca uydulardan net görüntü alınabilen alanlarla sınırlı tutuldu.
Bu doğrultuda, Litani Nehri’nin güneyi ana odak noktası olurken, nehrin kuzeyindeki bölgelerden kısıtlı veriler dahil edildi. İlçelerdeki belediyelerin bir kısmında tam tarama gerçekleştirilirken, bazılarında yalnızca belirli bölümler incelenebildi.
Örneğin Bint Cübeyl ilçesindeki tüm tapu alanları taranırken, Sur’da 75 tapu bölgesinin 74’ü tamamen, 1’i kısmen kapsama alındı.
Mercayun’da 33 bölgeden 17’si tamamen, 21’i kısmen taranırken; Nebatiye’de 52 bölgeden yalnızca 4’ü tamamen, 15’i kısmen analiz edilebildi. Sayda’da ise 77 bölgeden hiçbirinde tam tarama yapılamadı, yalnızca 5 bölge kısmi olarak çalışmaya dahil edildi.
Raporda yer alan diğer kısıtlayıcı unsurlar şu şekilde sıralandı:
- Karayolları, köprüler, elektrik, su ve telekomünikasyon gibi kritik altyapı tesislerindeki hasarlar değerlendirmeye dahil edilmedi.
- Binaların yer altı sığınakları, bodrum katları ve görünmeyen iç kısımlarındaki hasarlar saptanamadı.
- Binaların konut, ticari veya sınai işlevlerine göre net bir ayrım yapılamadı.
- Hafif hasarlı binalar, enkaz hacmi ve maliyet hesaplamalarının dışında tutuldu.
- Yapıların yoğunluğu, gölgeler ve dar sokaklar gibi fiziksel etkenler uydu analizlerinde hata payı oluşturdu.
Çalışmanın doğrulanması aşamasında saha ziyaretleri veya yerinde incelemeler yapılmadı; analizler tamamen masa başında, uydu fotoğraflarının incelenmesiyle gerçekleştirildi.
Yıkımın büyüklüğü ve kullanılan metodolojiye olan güven gerekçesiyle Lübnan Ordusu veya Birleşmiş Milletler Güvenlik ve Emniyet Dairesi (UNDSS) ile yerinde teyit süreçleri işletilmedi.
UNDP, çalışmadaki verilerin planlama amaçlı ön bulgular olduğunu, ilerleyen süreçte yeni uydu görüntüleri ve saha verileri eklendikçe kapsamın genişletileceğini açıkladı.
Yetkililer, dışarıda bırakılan kalemler ve altyapı kayıpları da hesaba katıldığında, Lübnan’ın güneyindeki gerçek faturanın rapordaki tahminlerin çok üzerinde olduğunu belirtiyor.
Ortadoğu
ABD ve İran talimatları Hürmüz’de kafa karışıklığı yarattı

ABD ve İran arasında varılan mutabakatın ardından Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiği yeniden başlasa da tarafların çelişen rota ve izin talimatları gemi sahiplerini büyük bir belirsizliğe sürüklüyor. İran boğazdan geçiş için kendi kurduğu idareden onay alınmasını ve İran kıyılarının kullanılmasını şart koşarken, ABD ve Batılı sigorta şirketleri ise koruma eşliğinde Umman rotasının tercih edilmesini istiyor.
Hürmüz Boğazı üzerinden gemi trafiği yeniden başlamış olsa da gemi sahipleri İran, ABD ve Batılı sigorta şirketlerinden gelen çelişkili talimatlar nedeniyle derin bir kafa karışıklığı yaşıyor.
Financial Times gazetesinin haberine göre İran, önceden izin almayan ve kendi kıyılarına yakın rotayı seçmeyen gemileri para cezasıyla tehdit ediyor.
Tahran yönetimi, boğazı geçmek isteyen gemilerin, mayıs ayında kurulan ve o tarihten bu yana ABD yaptırımları listesinde bulunan Basra Körfezi Geçidi İşleri İdaresinden izin alması gerektiğinde ısrar ediyor.
Üç nakliye şirketi yöneticisinin aktardığı bilgilere göre ABD ve bazı Batılı sigorta şirketleri ise gemilere, Amerikan kuvvetlerinin hava koruması altında boğazın Umman tarafındaki rotayı izlemelerini tavsiye ediyor. Bu da armatörlerin hangi yolu seçecekleri konusunda kararsız kalmasına neden oluyor.
Şirketler yaptırım ve müdahale riski arasında kaldı
ABD merkezli denizcilik şirketi Safesea Shipping’in başkanı Dr. S.V. Anchan konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Gemi sahipleri ve işletmeciler zor bir durumda kaldı. Sigortacıların ve ABD makamlarının talimatlarına uyup Umman’a daha yakın bir rota izlerlerse, İran makamlarının müdahalesi, alıkoyması veya potansiyel düşmanca eylemleriyle karşı karşıya kalma riski taşıyorlar” dedi.
Anchan, gemilerin İranlıların talimatlarına göre hareket etmesi ve İran kıyıları boyunca ilerlemesi durumunda ise yaptırımlarla ilgili potansiyel sorunlarla karşılaşabileceğini sözlerine ekledi.
Bir yük sigortası brokeri, “İranlılar gemilerin İran rotasını kullanması ve geçiş ücreti ödemesi konusunda ısrar ediyor. ABD ise gemilere Umman rotasını izlemelerini söylüyor ve onlara havadan eşlik ediyor. Tüm süreç kötü koordine edilmiş durumda ve bu durum kötü sonuçlanacak” ifadelerini kullandı.
Tanker sektörü temsilcilerinden biri, Batılı nakliye şirketlerinin Umman rotasını kullanmaya istekli göründüğünü ancak birçoğunun İran seçeneğini de değerlendirdiğini belirtti.
DryDel Shipping Genel Müdürü Kostas Delaportas da “Önerilen transit rotaları ile çeşitli taraflardan gelen talimatlar arasında bir belirsizlik olduğu görülüyor” diyerek, sahiplerin, işletmecilerin ve sigortacıların güvenlik ile kurallara uyum arasında bir denge bulmaya çalıştıklarına dikkat çekti.
Trafik mutabakat sonrasında arttı
Hürmüz Boğazı’ndaki hareketlilik, ABD ve İran arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından hafta sonu itibarıyla yeniden başladı.
Birleşik Krallık Deniz Ticareti Operasyonları dairesinin verilerine göre, Londra saatiyle pazartesi günü saat 12.00’den önceki 24 saatlik süre içinde boğazdan 30’dan fazla gemi geçti.
Bu rakam, çatışmanın başladığı 28 Şubat tarihinden bu yana kaydedilen en yüksek günlük geçiş seviyesini temsil ediyor.
Gelişmelere ilişkin açıklama yapan İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, bu rotanın hiçbir zaman savaştan önceki eski durumuna dönmeyeceğini ifade etti.
Galibaf, “Elbette uluslararası yasalara uyulmaktadır ve Hürmüz Boğazı’nın yönetimi bu yasalar çerçevesinde, İran ile yapılan anlaşmalar doğrultusunda gerçekleştirilecektir” dedi.
Amerika6 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya7 gün önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4











