Ortadoğu
İsrail’in Güney Lübnan’da “ekolojik soykırımı”
Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, İsrail’in fosfor bombalarıyla hedef aldığı Güney Lübnan’a odaklanıyor. Haberde o bombalardan etkilenen Lübnanlıların ve uzmanların görüşlerine yer veriliyor:
***
İsrail’in yakıp yıkma politikası Güney Lübnan’ı sert vurdu
İsrail, Lübnan’ın güneyindeki tarım arazilerini dünyanın en tehlikeli silahlarından biri olan beyaz fosforla tahrip ediyor.
JOUDY EL-ASMAR
Ali Surour’un Lübnan’ın güneyindeki Ayta ash Shab’da 80 zeytin ağacından oluşan bir bahçesi var. Zeytinler genellikle her sezon yaklaşık 100 litre yağ üretiyor, ancak bu yıl öyle olmadı.
“Ya bombardımandan zarar görmüşler ya da fosfor bombalarıyla kirlenmişler” diyor: “Onları hasat edecek cesareti kendimde bulamadım.”
O yalnız değil. Komşularının hepsi benzer sorunlar yaşıyor. Tam hasat mevsimi başlamak üzereyken savaş patlak vermiş, “Bizi geçim kaynağımızı terk etmeye zorladı” diyor Ali.
“Geri dönene kadar hasarın tam boyutunu bilemeyeceğiz.” Bunun ne zaman olacağını ise söyleyemiyor.
Uluslararası Af Örgütü Kriz Kanıt Laboratuvarı kısa süre önce, 10 Ekim’den bu yana Ayta ash Shab’ın beyaz fosforla kasıtlı olarak hedef alındığını gösteren görüntüleri yayınladı.
Askerlerini ve yedeklerini Gazze’de büyük bir kara saldırısına hazırlayan İsrail, kuzeyde Hizbullah’a karşı “ikinci bir cephe” açılmasını önlemek için her şeyi göze almıştı.
Ali ve diğerlerinin de tanıklık edebileceği gibi, bunu engellemek için kelimenin tam anlamıyla “yakıp yıkmak” da dahil elinden geleni yaptı.
Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi himayesindeki Ulusal Erken Uyarı Platformu, 7 Ekim 2023’teki Hamas saldırıları ile 1 Ocak 2024 tarihleri arasında İsrail’in güney Lübnan’a yönelik iki bin 447 saldırısını belgelemiştir.
Bu süre zarfında İsrail ordusunun 800 hektarlık alanı yaktığı bildiriliyor. Gezegendeki en tehlikeli silahlardan biri olan fosfor kullanımı özellikle korkunç. Arazi ve toprağın iyileşmesi yıllar alacak.
Zeytinler ve mezarlıklar
Üç ay önce, bombalar düşmeye başladığında, Ali ve kız kardeşi Sayda şehri yakınlarındaki Kaouthariyet el Saiyad köyünde bir daire kiraladılar.
Köy sakinlerinin köylerine dönmeleri yasak, bu nedenle Ali ve kız kardeşi kendi topraklarını tam olarak değerlendiremiyorlar. Evlerine sadece cenazeler için gidebiliyorlar. “Mezarlığa yakınlığı nedeniyle araziyi kısaca kontrol edebiliyorum” diyor.
Ali iyimser. Başkalarının durumunun daha kötü olduğunu biliyor. “Sayısız çiftçi, özellikle tütün yetiştiriciliğinde feci kayıplar yaşıyor” diye açıklıyor:
“Köyümüzün ekonomisi tütüne dayanıyor. Çiftçiler Aralık ve Ocak aylarında tütün fidanlıklarına bakıyorlar. Yerinden edilme nedeniyle bu artık imkansız. Yerimizden edilmemiş olsak bile herkes bizi toprak kirliliğinin tehlikeleri konusunda uyarıyor.”
Aitaroun köyünden yerinden edilen Moussa Toubah için koşullar hiç de iyi değil. Sayda yakınlarındaki Zrariyeh kasabasında diğer dört aileyle birlikte yaşamak mümkün değil.
Zeytin, keçiboynuzu ve incir ağaçlarından oluşan meyve bahçesini, iki bin avokado fidesini, 15 dönümlük (3,7 dönüm) buğdayını ve arı kovanlarını kaybeden Musa’nın teselli bulması için hiçbir neden yok.
“Yerimizden edildiğimizden beri kasabaya geri dönemedim” diyor: “Hala savaşta olup olmadığımızın belli değil. Savaş zamanında kimin yaşayıp kimin öleceğine kader karar verir. Hayatlarımız belirsizlik içinde. Kayıplarımızı kimin ve ne zaman telafi edeceğini bilmiyoruz.”
Saldırılar, ülkenin tarımsal üretiminin %37’sini karşılayan güney Lübnan’ın geniş alanlarını tahrip etmeye devam ediyor.
Bu bölgenin önemi öncelikle onu Lübnan’ın en çeşitli tarım bölgesi haline getiren çeşitli topografyasından kaynaklanıyor.
Muz ve narenciye bahçeleriyle zengin olan güney kıyı kuşağı, Lübnan kıyı şeridi boyunca tarımın son kalesi olmaya devam ediyor.
İç kesimlerde sınıra doğru çiftçiler, özellikle Cebel Amil’in dağlık bölgelerinde tütün, zeytin ve incir yetiştiriyor.
Direniş Ülkesi
Filistin’e çok yakın olan Güney Lübnan ‘direnişin ülkesi’. Burada güçlü bir kültürel kimlik var. İnsanlar, kimliklerinin büyük bir parçası olan topraklarından hem maddi hem de sembolik sermaye elde ediyorlar.
Bunu dikkate alarak, ekolojik tahribat sadece fiziksel belirtileriyle sınırlı kalmıyor. Güney Lübnan halkının kalbine kadar iniyor.
İsrail bombaları şu ana kadar 24 hektarlık zeytin bahçesine ve bazıları 150 yaşından büyük beş bin ağaca zarar verdi. Yaklaşık 23 hektarlık muz ve narenciye tarlası daha zarar gördü.
En büyük tahribat ise 343.9 hektarlık olgun çam ormanlarında meydana geldi. İsrail bombardımanı, hava saldırıları (iki bin 200 olay), yangın bombaları (107) ve fosfor bombalarını (73) içerdi.
Ulusal Bilimsel Araştırma Konseyi Genel Sekreteri Dr. Tamara el-Zein, Güney Lübnan’daki durumu “ekolojik soykırım” olarak tanımlıyor.
İsrail’in bölgeyi insan yerleşimi ya da tarımsal kullanım için uygun olmayan çorak bir savaş alanına dönüştürmek istediğini söylüyor.
Uluslararası İnsan Hakları Federasyonu ‘yakıp yakılmış toprak’ politikasını, kuvvetler bir bölgede ilerlerken ya da çekilirken düşmana yardım edebilecek her türlü potansiyelin kasıtlı olarak yok edildiği bir askeri strateji olarak tanımlıyor.
Zehirli toprak
Dr. el- Zein, Majalla’ya verdiği demeçte Güney Lübnan’daki toprak kirliliğinin boyutunun şu anda belirsiz olduğunu söyledi.
Ne toksinlerin konsantrasyonu ne de zaman içinde değişen doğası paylaşıldı. Yağış miktarı cevapları etkileyebilir.
Yeşil Güneyliler Derneği’nden Dr. Hisham Younis, beyaz fosforun çevreye salındıktan sonra toprakta birkaç aya kadar aktif kaldığını söyledi.
Yakın zamanda bir meslektaşı, beyaz fosfora maruz kaldıktan 20 gün sonra yeni bozulan bir toprak örneğinden duman çıktığını gözlemledi. Ne yazık ki, bu durum meslektaşının zehirlenmesine neden oldu!
Beyaz fosfor, azot bağlanması ve fosfor mineralizasyonu gibi besin geri dönüşüm süreçleri için gerekli olan mikroplar ve mikro organizmalar gibi hayati toprak bileşenlerini etkileyerek toprak sağlığına önemli ölçüde zarar veriyor.
Toprağın fosforla kirlenmesi, bu kritik besin geri dönüşüm süreçlerini bozarak toprak verimliliğinin ve kalitesinin düşmesine neden oluyor.
Toprakta fosforik asit birikimi, güney Lübnan’daki toprak ekosistemini olumsuz etkileyerek bileşenlerini zehirliyor.
Toprağın saldırılardan önceki durumuna getirilmesi geniş bir alanda uzun ve zorlu bir süreç olacak. Fosfor bombardımanı 8-23 Ekim tarihleri arasında 100 kilometrekareden fazla sınır bölgesini etkiledi.
Younis, dört ay boyunca fosfor bombardımanı altında kalan Labbouneh ormanını, ekosistemi yok etmek ve ağaçların yeniden büyümesini engellemek veya önlemek için kasıtlı bir girişim olarak gösteriyor.
Geçmişteki çatışmalarda güney Lübnan’da misket bombaları, seyreltilmiş uranyum ve fosfor kullanılmıştı.
Son Temmuz savaşı sırasında dört milyondan fazla misket bombası kullanıldı. Bir milyondan fazla patlamamış mühimmat 15 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor ve 150’den fazla köyü etkiliyor.
Büyük ve küçük canlılar
Younis, zararın sadece ormanlara ve tarlalara değil, yeraltı suyu rezervlerinin kirlenmesine ve su kirliliği riskine de yol açtığını söylüyor.
Bu kirlilik nehirlere ve mevsimsel göletlere kadar uzanabilir ya da bataklıklarda ve kayalık su havzalarında birikebilir ki bunların hepsi, bazıları çok nadir bulunan hayvanların ve kuşların su ihtiyacı için hayati önem taşıyor.
Younis, “Şu anda bu fosfor kampanyasının hayvan yaşamı üzerindeki etkisine dair kesin verilere sahip değiliz” diyor: “Ancak bir dizi yırtıcı hayvan, memeli hayvan ve hem yerli hem de göçmen kuşlar üzerinde olumsuz etkileri olduğunu söyleyebiliriz.”
Kayıplar arasında kızıl tilki, Avrasya porsukları ve 1970’lerde Lübnan’da ortadan kaybolan ve yakın zamanda güney sınırı ile kuzey Filistin arasında hareket etmeye başlayan dağ ceylanları da var.
Özellikle Naqoura bölgesindeki Güney Afrika damanı kolonileri, sarı çakallarla birlikte bulunuyor. Her ikisi de yırtıcı etoburlardır ve özellikle aktif olabilirler.
Kemirgenler, sürüngenler ve böcekler de etkilendi. Birçoğu tünellere sığınıyor. Eğer beyaz fosfora maruz kalmışlarsa, ya boğularak ya da korkunç yanıklarla ölecekler.
Younis, göçmen kuşların mevsimsel göçlerinin “savaşın patlak vermesiyle aynı zamana denk gelmesi” nedeniyle çatışmadan etkilendiğini söylüyor.
Bu kuşlar tipik olarak Lübnan’dan Filistin’e, oradan da Mısır’a ve nihayetinde Orta Afrika’ya doğru bir rota izliyor, ancak fosforun bu göçmen kuşların havadaki rotasını etkilemiş olması muhtemel.
Kimliğin kaynağı
Güney Lübnanlılar için toprak onların tarihi, bağlamı ve tanımlayıcı özelliği.
Toprağı sulamak, zeytin toplamak, buğday harmanlamak ya da sadece nar ağaçlarının altında ateşin etrafında toplanmak olsun, toprağın döngülerine derinden bağlıdırlar.
Toprak sığınak, rızık ve geçim kaynağı. Ancak aynı zamanda savaş alanı da olabilir. Dolayısıyla manzara sadece fiziksel değil duygusal da.
Sosyolog Dr. Saeed Najdi, Lübnan’ın başta Lübnan Dağı, kuzey ve güney olmak üzere dağlık arazisinin şekillendirdiği bir dizi tarımsal topluluktan ortaya çıktığını düşünüyor.
Najdi, “Güney bölgesi, toprakla olan bağı aracılığıyla kimliğini korumaya ve güçlendirmeye devam ediyor” diyor.
Najdi, “Modern Lübnan devletinin oluşumunda Cebel Amil’in uzun süreli tarihi bağları ve rolü bulunuyor” diyor.
“Bu ilişki güney halkı ile Lübnan devleti arasındaki bağı vurguluyor.”
“Güney toplumunun sadakati, başlangıcından bu yana Suriye ile Lübnan arasındaki yerleşim tercihlerini ya da Akka vilayetine bağlılığı kapsayan Cebel Amil’in mirasından etkilendi. ”
“Dahası, güney tarihsel olarak Cebl Amil’in Filistin’e açılan ticari kanalı olarak işlev gördü. Güney Lübnan’ın, Lübnan içindeki mezhepsel bölünmelerin ortasında, işgal altındaki Filistin’e sınır olması nedeniyle stratejik konumu çok önemli.”
Lübnan’da güç ve kalkınma Beyrut ve Lübnan Dağı’nda yoğunlaşıyor ve dini grupların aracı olarak hareket etmesini sağlıyor.
Bu durum güney halkı ile Lübnan devleti arasındaki ilişkiyi, dolayısıyla topraklarına bağlılıklarını ve toprak işgali ve ihlallerine karşı koymayı amaçlayan hareketlerin ortaya çıkışını etkiliyor.
Necdi, güneydeki “direniş” kavramının derinlere kök saldığını ve Lübnan sınırları dışından ideoloji ve kavramları benimseyerek alternatif bir güney kimliği oluşturmaya yönelik daha geniş çabaları yansıttığını belirtiyor.
Bu durum, güney Lübnanlıların neden çeşitli şekillerde Arap milliyetçiliği, sol ideolojiler ya da İran’dan etkilenen siyasal İslam ile aynı çizgide yer aldıklarını açıklamaya yardımcı oluyor.
Benzer “aidiyet krizleri”, mezhepsel ve bölgesel çizgide bölünmüş parçalanmış bir devlet olan Lübnan’ın her yerinde görülüyor.
Necdi’ye göre güney halkı, tazminat ya da hükümetin rehabilitasyon planı olmasa bile, toprakla olan bağları nedeniyle tarihsel olarak olduğu gibi bu çatışmadan sonra da köylerine geri dönecek.
İsrail’in attığı fosforun yarattığı serpintiyle başa çıkacaklar, tıpkı yakın tarihin önlerine çıkardığı diğer her şeyle başa çıktıkları gibi.
Ortadoğu
Büyükelçi Barrack: Türkiye, hiçbir zaman İsrail ile savaş arayışında olmadı

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’a bölgedeki son askeri ve diplomatik gelişmeleri değerlendirdi. İsrail’in Suriye’ye yönelik hava saldırılarını ve Türkiye ile yaşanan gerilimi ele alan Barrack, Şam ve Beyrut hatlarındaki müzakere süreçlerinin perde arkasını paylaştı.
ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack, yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak bölgedeki askeri hareketliliği, diplomatik girişimleri ve doğrudan çatışma risklerini değerlendirdi.
Barrack, Ortadoğu genelindeki gerilimlerin düşürülmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini belirtti.
İsrail ile Suriye arasındaki sınır ilişkilerinin tarihsel arka planına değinen Barrack, iki ülke arasındaki temasların her zaman çalkantılı olduğunu hatırlattı. Barrack, 1923, 1949 ve 1974 yıllarındaki sınır mutabakatlarına işaret ederek, “1974 yılındaki mutabakat ve Birleşmiş Milletler Ateşkes Gözlem Gücü misyonu sonrasında, İsrail ile Suriye sınırı arasında zaman içinde üzerinde uzlaşılan çok sayıda sınır çizgisi belirlendi. İsrail o dönemde de sınırlarını koruma ve bu alanlarda ne tür askeri personelin ya da teçhizatın kullanılabileceği konusunda haklı bir endişe taşıyordu. Bu doğrultuda, zaman zaman her iki taraftan 5 kilometrelik alanı da kapsayan 90 kilometrelik bir hat tanımlandı ve tampon bölgenin korunması amacıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü devreye girdi” dedi.
“Suriye yönetimi İsrail’e karşı hasmane bir tutum içinde olmadığını açıkça belirtti”
Şam’da 8 Aralık tarihinde göreve gelen Ahmed eş-Şara liderliğindeki yeni hükümetin ardından İsrail tarafında yeni yapının niteliğine dair soru işaretleri doğduğunu ifade eden Barrack, sürecin 7 Ekim sonrasında daha da hassaslaştığını dile getirdi.
Barrack, “İsrail Başbakanı, sınırlarımızdan gelebilecek agresif veya belirsiz hiçbir saldırı riskini kabul etmeyeceğim açıklamasında bulundu. Suriye ise saldırgan bir tutum sergilemedi. Lübnan’da güney bölgesi ve İran’ın uzantısı olan Hizbullah varlığı nedeniyle durum farklıydı ancak Şam’daki yeni yönetimle böyle bir sorun yaşanmadı. Yeni yönetim, İsrail’e karşı hiçbir şekilde saldırgan veya hasmane olmadıklarını akıllıca ve sağduyuyla ifade etti” şeklinde konuştu.
Suriye tarafının talebi üzerine beş resmi ve birkaç gayriresmi arabuluculuk oturumuna ev sahipliği yaptıklarını aktaran Barrack, “Gazze meselesi sürerken ve Filistin meselesi çözümsüz kalmışken Suriye, tıpkı Suudi Arabistan gibi İbrahim Anlaşmaları müzakerelerine girmekte zorlandı. Ancak sınır hattında gerilimi düşürme anlaşması yapmaya, sınırları barışçıl yöntemlerle denetlemeye ve bu hatlardaki mekanizasyon ile kullanım koşullarını ele almaya istekliydiler. Müzakereler son derece olumlu ilerliyordu” ifadelerini kullandı.
Barrack, 8 Aralık’taki iktidar değişimi sırasında sahada yer alan ve İsrail tarafından disiplinsiz görülen yabancı savaşçı unsurların varlığının güvenlik endişelerini artırdığını söyledi.
Süveyda bölgesindeki Dürzilerin durumunun da hassasiyet yarattığını belirten Barrack, “İsrail’in tutumu daha büyük bir İsrail kurma arayışından kaynaklanmıyordu. Karşılarında nasıl bir yapının olduğunu görmek ve zaman kazanmak istiyorlardı. Bu esnada Suriye tarafı da Kürtlerle ve Suriye Demokratik Güçleri ile uğraşıyordu” dedi.
“General Mazlum Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini duyurdu”
ABD’nin IŞİD ile mücadele sürecinde Suriye Demokratik Güçleri ile birlikte hareket ettiğini hatırlatan Barrack, Kürt unsurların Şam yönetimine entegrasyon sürecinin başlatıldığını vurguladı.
Barrack, “General Mazlum zorlu bir dönemde bizlere yardımcı oldu. Dün kendisi Suriye Demokratik Güçleri’nin lağvedildiğini ve kuzeydoğudaki yapının askeri açıdan Suriye ordusuna tam entegrasyonunu duyurdu. Siyasi ve eğitimsel boyutlar üzerindeki çalışmalar ise sürüyor” açıklamasını yaptı.
Bölgedeki IŞİD varlığına ve tutukluların durumuna ilişkin kapsamlı veriler paylaşan Barrack, “Suriye genelindeki cezaevlerinde haklarında hiçbir resmi iddianame, dosya veya adli süreç bulunmayan 9 bin 400 IŞİD tutuklusu yer alıyor. 14 yıllık süreçte toplanan bu kişiler herhangi bir stratejik çözüm planı olmaksızın cezaevlerinde tutuldu. Bundan daha vahimi ise Hol ve Roj kamplarında bulunan ve bu tutukluların aileleri olan 75 bin kadın ve çocuktur. Sivil toplum kuruluşları ve Birleşmiş Milletler insani koşulları iyileştirmeye çalışsa da ortada kesin bir çözüm süreci bulunmuyor” dedi.
Türkiye’nin güney sınırındaki güvenlik yapılanmasını da değerlendiren Barrack, Ankara’nın PKK ile 40 yılı aşkın süredir mücadele yürüttüğünü anımsattı.
Barrack, “Kürt savaşçıların IŞİD ile mücadeledeki gücü nedeniyle ABD geçmişte bu yapının bir kısmını YPG olarak adlandırdı ve Suriye Demokratik Güçleri bünyesine katarak ayrı bir yapı kurdu. Türkiye de sınırlarını ve güvenliğini korumak amacıyla kuzeydoğu hattında derinlemesine kontrol noktaları ve askeri üsler kurdu; sınır boyunca binlerce asker konuşlandırdı” diye konuştu.
“İsrail Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını devre dışı bıraktı”
İsrail’in 8 Aralık’taki rejim değişikliğinin hemen ertesinde 9 Aralık tarihinde Suriye’deki askeri hedeflere geniş çaplı hava harekatı düzenlediğini hatırlatan Barrack, “İsrail risk almak istemedi ve Suriye hava kuvvetlerinin neredeyse tamamını vurdu. Geriye yalnızca 14 veya 15 uçak kaldı ve askeri havaalanlarının büyük kısmı kullanılamaz hale geldi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü harekatlarda kendisine engel oluşturabilecek herhangi bir savunma radarı veya saldırı kabiliyeti istemiyor. Suriye hava sahasını İran’ı vurmak için temiz ve açık bir şekilde kullanmayı hedefliyor” dedi.
Bu süreçte taraflar arasında koordinasyon sağlamak amacıyla Ürdün’ün başkenti Amman’da teknik heyetlerden oluşan bir temas merkezi kurulduğunu açıklayan Barrack, Türkiye, İsrail ve Suriye arasında her akşam IŞİD teröristlerinin takibine dair istihbarat koordinasyonu yürütüldüğünü bildirdi.
İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik son hava saldırısına değinen Barrack, saldırının arka planına dair üç ihtimal üzerinde durulduğunu belirtti.
Barrack, “İlk ihtimal sahada Türk askeri unsurlarının veya varlıklarının bulunduğu yönündeki istihbarattı ancak yaptığımız incelemelerde bunun doğru olmadığını tespit ettik. İkinci ihtimal İsrail istihbaratının derhal harekete geçmeyi gerektiren anlık bir hareketlilik tespit etmiş olmasıydı. Üçüncü ve en güçlü ihtimal ise Türkiye’nin bu tesiste bir eğitim programı planladığına dair istihbarat konuşmalarının yakalanmış olmasıdır” ifadelerini kullandı.
Türkiye’nin Suriye’nin egemenliğini desteklediğini vurgulayan Barrack, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki bir diyaloğu şu sözlerle aktardı:
“Başkan Trump daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, 8 Aralık’ta madem bu kadar etkiliydiniz neden Suriye’yi doğrudan kontrolünüz altına almadınız sorusunu yöneltti. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ‘Çünkü biz orayı istemiyoruz. Suriye’nin bu zorlu coğrafyada egemen ve bağımsız bir ülke olarak kalmasını istiyoruz’ cevabını verdi.”
İsrail sınırına 85 kilometre mesafede bulunan T4 ve Palmira üslerine ilişkin daha önce de temaslar yürütüldüğünü belirten Barrack, Türk tarafının hiçbir zaman İsrail ile çatışma arayışında olmadığını ve sakin bir tutum izlediğini ifade etti.
“Türk ordusu ve istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir”
Saldırı öncesinde Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile yeni Mossad Başkanı arasında cuma günü iki saatlik verimli bir doğrudan görüşme yapıldığını kaydeden Barrack, sahadaki komutanların yanlış değerlendirmelerle pistleri hedef almış olabileceğini belirtti.
Barrack, “Türk ordusu ve Türk istihbaratı son derece güçlü ve yetkindir. Sınıra doğru yaklaşan uçakları gördüklerinde kendi jetlerini havalandırma aşamasına geldiler. Sağduyulu aktörlerin anlık müdahalesi sayesinde doğrudan bir askeri çatışmanın eşiğinden dönüldü” dedi.
Barrack, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun sürekli temas ve diplomasi kanallarını açık tutma yönündeki çabalarının hayati önem taşıdığını ifade ederek, Tel Aviv Büyükelçisi Mike Huckabee ve bölgedeki diğer temsilcilerin koordinasyon içinde çalıştığını aktardı.
Lübnan’daki duruma da geniş yer ayıran Barrack, sivil yerleşim yerlerinin yıkılmasına ve masum sivillerin ölümüne şahsen ve ilkesel olarak kesinlikle karşı olduğunu vurguladı.
Barrack, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, Başbakan Nevvaf Selam, Meclis Başkanı Nebih Berri ve ABD’nin Beyrut Büyükelçisi Michel Issa’nın zor şartlar altında yürüttüğü çalışmaları takdir ettiğini söyledi.
İsrail’in Lübnan köylerindeki tünel ağlarına dair endişelerine işaret eden Barrack, “Hizbullah, Gazze’deki taktiklere benzer şekilde yerleşim yerlerinin altına geniş tüneller inşa etti ve bu tünellerde on binlerce roket ve füze barındırıyor. Ancak sivillerin evlerinin yıkılması ve köylerin yok edilmesi kabul edilemez. Lübnan ordusu ekonomik sıkıntılar nedeniyle zor durumda bulunuyor. Bir Hizbullah mensubu ayda 2 bin 400 dolar gelir elde ederken Lübnan ordusundaki bir asker yaklaşık 300 dolar alıyor” dedi.
“İran Hizbullah’a her ay yaklaşık 90 milyon dolar aktarıyor”
Lübnan’daki krizin çözümünde Hizbullah’ın silahsızlandırılması kadar ekonomik alternatiflerin üretilmesinin de şart olduğunu belirten Barrack, “İran geleneksel olarak örgüte ayda yaklaşık 90 milyon dolar mali kaynak aktarıyor. Bu finansman akışı kesilmeden ve askerlere alternatif bir yaşam sunulmadan yalnızca silah bırakmalarını istemek gerçekçi bir sonuç üretmiyor” değerlendirmesinde bulundu.
İsrail’in Lübnan topraklarını kalıcı olarak ilhak etme ihtimalinin düşük olduğunu belirten Barrack, “İsrail yönetimi böyle bir adıma uluslararası alanda ve ABD nezdinde izin verilmeyeceğini biliyor. Başkan Trump gerilimi düşürme çizgisini net bir şekilde ortaya koydu. Ancak Golan Tepeleri’ndeki işgal durumu uluslararası kararlara rağmen devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Steve Witkoff ve Jared Kushner’ın İran ile yürütülen dolaylı müzakerelerde büyük gayret gösterdiğini dile getiren Barrack, İran’ın Lübnan’ı kendi etki alanında tutma çabalarına karşı Lübnan hükümetinin bağımsız kalma isteğini desteklediklerini belirtti.
Ortadoğu’daki tarihsel ve inançsal dinamiklere de değinen Barrack, “Başkan Trump’a bölgenin karmaşıklığını anlatırken şu ifadeyi kullandım: Musevilik ve Hristiyanlık tarihine bakıldığında 57 peygamberin tamamı bu coğrafyaya gönderildi. İslamiyet’e bakıldığında binlerce peygamber yine bu dar coğrafyada yer aldı. Bu coğrafyanın çözümü sabır ve sürekli diplomasi gerektiriyor” dedi.
Trump yönetiminin bölgesel aktörlere kendi güvenlik sorumluluklarını alma çağrısı yaptığını hatırlatan Barrack, ABD’nin artık tüm dünyanın tek güvenlik garantörü rolünü üstlenemeyeceğini ifade etti.
Barrack; Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın arabuluculuk çabalarının önemine değinirken, Türkiye’nin jeopolitik konumuna dikkat çekti:
“Türkiye sekiz komşusu, dört denizi, Orta Asya ve Hazar bağlantılarıyla güçlü, modern ve etkin bir güç merkezidir. Bölgedeki tüm zorluklara rağmen diplomasi ve sağduyunun hakim olacağına inanıyorum.”
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı










