Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Jeffrey: Uluslararası güçler Suriye için “asgari davranış standartlarını” belirleyecek

Yayınlanma

ABD’li emekli diplomat James Jeffrey, Şam ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında imzalanan anlaşmadan sonra Suriye’nin geleceğini yazdı.

Al Majalla için bir yazı kaleme alan ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi ve eski Suriye Özel Temsilcisi Jeffrey, Suriye’nin yeni bir iç savaşa düşmeyecek şekilde birliğinin sağlanması gerektiğini savundu.

Jeffrey’e göre bu, Şam’ın ülkenin çeşitli etnik ve dini azınlıklarına el uzatması ve şiddet içeren hükümet baskısından kaçınması ile mümkün.

Jeffrey ayrıca, kültürel ve siyasi haklar, yetkililerin seçimi ve polislik ve kamu maliyesinin demokratik denetimi dahil olmak üzere, yerel ve bölgesel özyönetim biçimlerini yürürlüğe koyması gerektiğini de belirtti:

“Bu tür bir yol haritası Orta Doğu’da pek yaygın olmasa da, Irak anayasasında yer alıyor ve 2006 yılından bu yana Kürtlerin yaşamadığı bölgelerde önemli ölçüde işe yarıyor (Irak’ın kuzeyindeki Kürdistan Bölgesel Yönetimi, bu anayasanın farklı hükümlerine göre çalışıyor ve Suriye’ye pek uygulanabilir değil).”

Bu noktada “uluslararası toplum”un yardımcı olabileceğine işaret eden Jeffrey, ABD’nin bölgesel ve uluslararası güçleri bir araya getirerek, Şam’a sağladıkları iktisadi yardım ve diplomatik desteği “yerel yönetişim ve insan hakları sorunlarının çözümü” ile ilişkilendirebildiği durumda, Şam’deki yönetimin işbirliği yapmasının muhtemel olduğunu savundu.

Jeffrey, Kürtlerin “tam entegrasyonuna” yönelik ilerlemenin, sadece Suriye’deki en önemli proje olmakla kalmayıp, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze barış planının ikinci aşamasının uygulanması ve İran ile görüşmelerle birlikte Orta Doğu’daki en önemli proje olarak da öne çıktığını yazdı.

ABD önderliğindeki uluslararası güçlerin yapması gerekeni “koşullu destek, kolektif baskı” diye özetleyen emekli diplomat, ABD’nin egemen devletlerin iç dinamiklerine çözüm dayatamayacağını öğrendiklerini vurguladı.

Öte yandan hem ABD’nin hem de uluslararası ortaklarının, “kabul edilemez konularda” tek ses olarak konuşabileceklerine işaret eden Jeffrey, “Bu, merkezi hükümet ile yerel milisler arasında yeniden başlayan çatışmaların kesin bir şekilde reddedilmesiyle başlar. Örneğin, geçen yaz Dürzi çoğunluklu bir eyalet olan Suveyda’da yaşanan kanlı çatışmalar gibi,” dedi.

“Uluslararası toplum”un, azınlık bölgelerinde merkezi hükümetin güvenlik varlığının azaltılması ve yerel olarak kontrol edilen polis güçlerinin kurulması için baskı yapabileceğine işaret eden Jeffrey, buna karşılık, Kürtler, Dürziler ve diğer azınlık gruplarının, ağır ve mürettebatlı silahları hizmet dışı bırakmayı taahhüt etmesini ve bu bölgelerde yerel koordinasyonun ardından merkezi hükümet güçlerinin hareket özgürlüğüne izin vermesini tavsiye etti.

Jeffrey şöyle devam etti:

“Bunun ötesinde, uluslararası toplum iç ilişkiler konusunda önerilerde bulunabilir, fakat hiçbir dış aktör kendi fikirlerine destek veren bir oyun planının uygulanmasında ısrar etmemeli. Uluslararası toplum, özellikle azınlıklara ve vatandaşlara karşı haksız güç kullanımı konusunda asgari davranış standartları konusunda ısrarcı olmalı. Bu standartlara uyum, dış yardımla bağlantılandırılmalı ve tüm uluslararası destekçiler tarafından toplu olarak uygulanmalı.”

ABD’nin Suriye’ye yapabileceği diğer yardım ise, yine Jeffrey’e göre, ülkede asker ve nüfuz sahibi yabancı güçler: İran, Rusya, İsrail ve Türkiye.

Jeffrey’e göre Beşar Esad devrildikten sonra İran’ın etkisi artık göz ardı edilebilir. Ona göre İran’ın Suriye’ye her açıdan dönüşünü engellemek Suriye’nin ve bölgenin en önemli önceliği olmalı.

Yeni Suriye yönetiminin zaten böyle bir isteğinin olmadığını kaydeden Jeffrey, İsrail ve Türkiye’nin de İran’ın Suriye’ye geri dönüşüne karşı olduğunu hatırlattı.

Rusya’nın askeri varlığının ABD için öncelikli olmadığının, İsrail ile Türkiye’nin de Rus varlığını birbirine karşı denge unsuru olarak gördüğünün altını çizen diplomat, esas izlenmesi gereken meselenin İsrail ile Türkiye olduğunu belirtti.

Jeffrey, Türkiye hakkında şunları yazdı:

“Ankara’nın Şam’daki güçlü konumu, bundan sonra olacaklar konusunda belirli bir sorumluluk anlamına geliyor. En acil sorun, başarısızlıkla sonuçlanabilecek Kürt entegrasyonu. Eğer bu başarısız olursa ve Şam, Ankara’daki bazı kesimlerin teşvikiyle SDG’ye yönelik saldırılarına yeniden başlarsa, Türkiye suçlanacaktır. Bu suçlama ise, IŞİD’in yenilmesinde merkezi bir rol oynadığı için SDG’yi seven Türkiye’nin Avrupa’daki ticaret ve NATO ortaklarıyla ve Washington ile ilişkilerini zedeleyecektir. Dahası, güçlü ve askeri açıdan başarılı bir Türkiye, Suriye’de aynı derecede zafer kazanmış İsrail ile yan yana durmakta ve Gazze gibi diğer ikili sürtüşmelerin Suriye’ye sıçrama riski bulunmaktadır.”

Ortadoğu

Suudilerin hava savunma sistemleri işe yaramıyor

Yayınlanma

Yemen direnişinin Riyad’daki Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na düzenlediği başarılı saldırılar, hava savunma sistemleri hakkındaki soru işaretlerini artırdı.

Eski ABD Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığının yanı sıra güvenlik stratejisi ve teknolojisi alanlarında önde gelen bir uzman olan Stephen Bryen, kişisel Substack hesabından yayınladığı analizde, mevcut teknolojiye dayanan en iyi hava savunma sistemlerinin bile kilit varlıkları hasar veya yıkımdan korumadığının giderek daha açık hale geldiğine dikkat çekiyor.

Yemen saldırısında kamikaze dronların, seyir füzelerinin ve balistik füzelerin bir arada kullanıldığına dikkat çeken uzman, fırlatış sıralamasının dronlar-seyir füzeleri-balistik füzeler şeklinde olduğunu belirtiyor.

Saldırı yaklaşık 45 dakika sürdü. En ağır hasar, başlangıçta Kudüs seyir füzeleriyle (her biri 150 kg yük kapasiteli) vurulan 401 ila 403 numaralı kapılarda görüldü.

Bryen’e göre durumu daha da karmaşık hale getiren bir diğer unsur ise, Patriot füzelerinin parçalarının terminallere düşmesi sonucu yangın çıkması ve şarapnel oluşmasıydı.

Hava saldırısı sirenlerinin çalınmadığına ve saldırıya ilişkin herhangi bir erken uyarı yapılmadığına dikkat çeken yazar, havalimanında sivil savunma sistemi, sığınaklar ve duyurulmuş tahliye prosedürleri bulunmadığına işaret etti.

Ensarullah’ın, “Yemen’deki hükümet güçlerine verdiği destek nedeniyle Suudi Arabistan’ı cezalandırmak amacıyla kitlesel can kaybına yol açmayı amaçladığının” açık olduğunu savunan yazar, “Husi milislerinin niyetleri konusunda kamuoyuna defalarca uyarıda bulunduğunu”, tek hedefleri olmasa da Riyad’daki havalimanını kapatmayı amaçladıklarını açıkça ortaya koyduklarını söyledi.

Bryen şöyle devam etti:

“Modern radarlar ve havadan uyarı sistemlerine rağmen, insansız hava araçları, seyir füzeleri ve balistik füzelerin fırlatılması tespit edilemedi. Suudi Arabistan’ın elinde beş adet E-3A AWACS uçağı, modern AESA radarlarına sahip 2 adet SAAB 2000 Erieye AWACS uçağı (E-3A radarı daha eski bir darbe doppler sistemidir) ve bir dizi diğer özel taktik keşif platformu (RE-3A, RE-3B) bulunmaktadır. Bu sistemler ve kıyı radar tesisleri, Patriot, THAAD ve kısa menzilli balistik füzeler (SRBM’ler), seyir füzeleri, uçaklar ve insansız hava araçlarına (İHA’lar) karşı alt kademe hava savunması için kullanılan en fazla 10 bataryaya sahip Kore yapımı KM-SAM Block-II (Cheongung-II) gibi hava savunma sistemlerine bağlanan merkezi bir savunma ağına entegre edilmiştir.”

Başka ülkelerin, özellikle ABD ve İsrail’in, Yemenlilerin füze fırlatmalarını tespit ettiklerine ya da tespit etseler bile Suudi Arabistan’ı uyardıklarına dair herhangi bir rapor bulunmadığına dikkat çeken ABD’li uzman, insansız hava araçları ve seyir füzelerinin fırlatılmasının “kolayca gizlenebilir” olduğunu hatırlattı ve bu tür operasyonları tespit etmek için iyi istihbarat (genellikle insan kaynaklı istihbarat) gerektiğini yazdı.

“Suudi Arabistan’ın, ABD’yi dışlayarak ve Washington’un İbrahim Anlaşmaları’nı Krallık’a genişletme çabasını boşa çıkararak Pakistan ve Türkiye ile “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” … adlı bir girişim kurması, ABD’nin Krallık’a Husiler ve Yemen meselesinde yardım etme konusundaki ilgisini azaltmada rol oynamış olabilir,” iddiasında bulunan Bryen, Washington’un şimdi müdahale edip etmeyeceğinin belirsizliğini koruduğunu savundu.

Ensarullah saldırısının, “İran’dan gelen ve belki de Rusya ile Çin’in desteğiyle geliştirilmiş” yeni veya iyileştirilmiş teknolojinin kullanıldığı yoğun bir saldırı olduğunu vurgulayan yazar şunları söyledi:

“Husilerin kullandığı intihar insansız hava aracı Samad-3’tü. Samad-3, arkaya monte edilmiş itici pervaneyi tahrik eden 2 zamanlı çift silindirli pistonlu motorla (genellikle 3W110i B2 veya DLE 170 sınıfı model olarak tanımlanır) çalışan, menzili uzatılmış bir kamikaze insansız hava aracıdır. Uzun menzilli operasyonlar sırasında (1.500 ila 2.600 km’yi aşan uzun uçuşlar gibi), yakıt tasarrufu sağlamak için genellikle 148 ila 185 km/h (80 ila 100 knot veya yaklaşık 92 ila 115 mph) gibi daha düşük bir ortalama seyir hızında uçar. Batı’daki uzmanlar, en son modellerin parazite daha dayanıklı uydu bağlantıları ile geliştirilmiş olmasına rağmen, Samad-3’ün çok isabetli olduğunu düşünmemektedir. Kral Halid Havalimanı’na düzenlenen art arda saldırılarda 30 ila 40 adet Samad kullanılmıştır.”

Kudüs seyir füzesinin daha ölümcül olduğunu, daha büyük bir savaş başlığı taşıdığını, gelişmiş elektronik sistemlere sahip bulunduğunu ve ticari Çek PBS TJ100 turbojet motorunun bir kopyasıyla çalıştığını hatırlattı ve bu kopyanın İran’da üretildiğine dikkat çekti.

Kudüs-2’nin uydu destekli navigasyon (GPS/GNSS) ve atalet navigasyon sistemlerini (INS) kullandığının altını çizen Bryen, “Alçaktan uçan bir seyir füzesi olarak, standart radar kapsama alanını ve hava savunma sistemlerini atlatmak için araziye kamufle olabilir. Kudüs seyir füzelerinin 3 ve 4 numaralı terminalleri başarıyla vurması, etkili bir güdüm ve sinyal bozma önleyici elektronik sistemlere sahip olduğunu göstermektedir,” dedi.

Suudi yetkililer, Burkan balistik füzelerinin bir kısmını Patriot sistemleri ile düşürdüklerini öne sürmüştü. Bryen’e göre Burkan füzeleri havalimanına esas zarar veren unsurlar değildi.

Yazar, Burkan balistik füzeleri hakkında şunları yazdı:

“Burkan, modernize edilmiş bir balistik füzedir. Fırlatılmasının ardından itme aşaması tamamlandığında, füzenin savaş başlığı gövdeden ayrılır. Yüksek hızda hareket eden savaş başlığının tek başına radar tarafından tespit edilmesi zordur. Burkan-2H ve Burkan-3, İran’ın Qiam-1 ve Shahab-3 tasarımlarından miras alınan, ayrılabilir, üç konik (‘bebek biberonu’ şekilli) bir savaş başlığına sahiptir. Ayrılan savaş başlığında, MIM-104 Patriot gibi önleme füzelerine karşı kaçınma manevraları veya son aşama yönlendirme değişiklikleri gerçekleştirmek için aktif kontrol yüzeyleri (ızgara kanatçıkları veya iticiler gibi) bulunmamaktadır. Buna rağmen, füze gövdesi savaş başlığıyla aynı yörünge boyunca ilerler ve bu da Patriot gibi sistemler için ayırt etme ve hedefleme sorunları yaratır.”

Yazar, Ensarullah saldırısının Kral Halid Uluslararası Havalimanı’na verdiği hasarın, 2020 yılında İran’ın Irak’taki el-Esad hava üssünü vuran “Şehit Süleymani” operasyonu ile başlayan ve bir dizi ABD ve İsrail üssüne yönelik İran saldırılarıyla aşağı yukarı eşdeğer olmasının “dikkat çeki” olduğunu düşünüyor.

Bryen’e göre tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç, “ciddi istihbarat eksiklikleri, radarlar da dahil olmak üzere sensörlerin yetersiz entegrasyonu.”

Bu sensörlerin bir kısmının İran tarafından hedef alınıp imha edildiğini hatırlayan yazar, bu hedefleri şöyle listeliyor: Mart 2026’da Muvaffak Salti’de bulunan yarım milyar dolarlık THAAD radarı (AN-TPY-2) ve Katar’ın kuzeyinde El Hor yakınlarında bulunan ve ABD ile Katar’ın balistik füze izleme çalışmalarını destekleyen AN/FPS-132 Blok 5 yükseltilmiş Erken Uyarı Radarı (UEWR), BAE’deki diğer erken uyarı radarları ve önemli hasarı önleyecek kadar iyi işleyen hava savunma sistemleri.

Yazar, hava savunma sistemlerinin ve Amerikan üs planlarının tamamen yeniden kurgulanması gerektiğini savunarak yazısını bitirdi:

“ABD, Patriot gibi eski sistemleri iyileştirmeye odaklanmış ve NASAMS gibi bazı ara sistemler devreye sokmuştur ama bunun dışında yeni hava savunma çözümleri bulmaya önem vermemiştir. THAAD ve Donanma’nın SM-3’ü gibi sistemler de rol oynayabilir fakat bunların kullanışlılığı sınırlı kalmıştır. Riyad saldırısında THAAD kullanılmamıştır.

Husi milisleri ve İranlılar, ABD ve müttefiklerinin hava savunma ağlarını aşabilirlerse, sistemin tamamının ciddi şekilde iyileştirilmesi gerekecektir. Orta Doğu’daki üslerden çekilmek gerçek bir çözüm değil, sadece kısa vadeli bir geçici önlemdir. Birleşik Krallık’tan çıkarılmak bile, üs savunmalarının yeniden düşünülmesinin acil bir ihtiyaç olduğu konusunda bir uyarı olmalı.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Suudi Arabistan’da 18 kişinin öldüğü saldırı öncesi halk uyarılmadı

Yayınlanma

Suudi Arabistan yönetimi, Riyad havalimanını hedef alan ve en az 18 kişinin öldüğü, 300’den fazla kişinin yaralandığı saldırılardan hemen önce halka yönelik erken uyarı bildirimlerini durdurdu. Körfez ülkeleri siren ve telefon mesajlarıyla önlem alırken Suudi makamlarının günlük yaşamın aksamaması gerekçesiyle ikazları kestiği belirtiliyor.

Suudi Arabistan yönetiminin, Riyad havalimanını hedef alan ve en az 18 kişinin ölümüne, 300’den fazla kişinin yaralanmasına yol açan saldırılardan günler önce halka yönelik erken uyarı bildirimlerini durdurduğu ortaya çıktı.

Hükümet, son bir haftada havalimanına düzenlenen dört saldırı öncesinde kamuoyuna neden ikaz gönderilmediğine dair resmi bir açıklama yapmadı.

Reuters ajansına konuşan bölgedeki dört Batılı ve Arap yetkili ile siyasi analistler, saldırılar sırasında devreye sokulmayan uyarıların Suudi Arabistan’ın savunma kapasitesini tartışmaya açtığını aktardı.

Uzmanlar, uygulamanın Yemen operasyonları sürerken hem ülke içine hem de dış dünyaya “hayatın olağan akışında ilerlediği” mesajını verme çabasından kaynaklandığını değerlendiriyor.

Ortadoğu Politikaları Konseyi kıdemli araştırmacısı Sultan el-Amer, Riyad yönetiminin bir yandan askeri harekat yürütürken diğer yandan topluma ve küresel aktörlere güven aşılama ikilemi yaşadığına dikkat çekti.

İçişleri Bakanlığına bağlı Sivil Savunma İdaresi ile hükümetin medya ofisi, uyarıların durdurulma gerekçesine ilişkin soruları yanıtsız bıraktı.

Körfez genelinde alarmlar çalarken Suudi Arabistan sessiz kaldı

Şubat ayında patlak veren ABD-İran savaşından bu yana Körfez ülkeleri düzenli olarak füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalıyor.

Katar İçişleri Bakanlığı temmuz ayındaki saldırılar dahil olmak üzere tehdit anlarında vatandaşların cep telefonlarına pencerelerden uzak durma ve evde kalma çağrısı iletti; Bahreyn ve Kuveyt ise halkı sığınaklara yönlendiren sirenleri devreye soktu.

Suudi Arabistan mayıs ayında faaliyete geçirdiği ulusal erken uyarı ağını son haftalarda devre dışı bıraktı.

Sivil Savunma İdaresinin paylaşımlarına göre son askeri tehdit uyarısı 29 Eylül’de güneydeki Necran bölgesi için yayımlandı.

Kurum, füze tehditleri karşısında sessiz kalırken yağmur ve sel gibi olumsuz hava koşullarına yönelik duyurularını sürdürdü.

Aynı kurum pazartesi günü yayımladığı mesajda, mart ayında yürürlüğe giren düzenlemeleri hatırlatarak halktan önleme faaliyetleri ile vurulan noktalara dair görüntü ve bilgi paylaşmamasını istedi.

“Vatandaşlar gece uyandırılmaktan şikayetçi oldu” savunması

Doğrudan bilgi sahibi iki yetkilinin aktardığına göre, havalimanı saldırılarından önce Riyad ile müttefik bir Batılı ülke, uyarıların kesilme nedenini Suudi makamlarına sordu.

Suudi yetkililer, gece gönderilen ikazların günlük yaşamı aksattığını ve çok sayıda vatandaşın uykusunun bölünmesinden şikayet ettiğini öne sürdü.

Eski ABD Büyükelçisi Michael Ratney, yönetimin sivil hayatın aksamasını önleme çabasının sahada tam tersi bir kaygı yarattığını belirtti.

Ratney, “Ensarullah’a karşılık vermeleri gerekiyor ama bunun toplumsal hayatı aksatmasını istemiyorlar. Ancak yaklaşan saldırılara dair uyarı yapılmaması, engellemeye çalıştıkları endişeyi daha da körüklüyor” değerlendirmesinde bulundu.

Sivil Savunma İdaresi, 29 Eylül’den bu yana ilk kez pazartesi günü Riyad ve güney kentleri için yeniden tehdit bildirimi yayımladı. Uyarılara dönüşün ölümcül havalimanı saldırılarıyla bağlantılı olup olmadığı teyit edilemedi.

“Her tesisi koruyacak hava savunma mühimmatı yok”

Suudi yönetimine yakınlığıyla bilinen analist Ali Şihabi, erken uyarılar sağlansa dahi ülkenin geniş coğrafyası nedeniyle tüm altyapıyı korumanın teknik sınırları olduğunu vurguladı:

“Suudi Arabistan’da korunması gereken havalimanları, boru hatları ve petrol tesisleri var. Devasa bir ülke. Her noktayı aynı anda savunacak yeterli Patriot sistemi, önleyici füze ve batarya mevcut değil.”

Güvenlik risklerine karşın Riyad’da düzenlenen Dünya Petrol Konseyi Enerji Kongresi’ne katılan Suudi Arabistan Enerji Bakanı Abdülaziz bin Selman, risklerin sürdüğünü kabul etti ancak ekonomik vizyondan geri adım atmayacaklarını duyurdu.

Zirveye bazı küresel petrol şirketlerinin yöneticileri katılmazken Suudi Bakan, “Burada bir araya gelmemiz, riskin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor” ifadelerini kullandı.

Yabancı misyonlar kendi personelini uyardı

Halka bildirim yapılmayan dönemde Riyad’ın onlarca kez hedef alındığı bildirildi.

Reuters’ın ulaştığı belgeler ve konuyu bilen kaynaklar, Batılı elçiliklerin ABD, müttefik istihbaratları ve Suudi makamlarından gelen verileri birleştirerek kendi çalışanlarına düzenli füze ve İHA uyarıları geçtiğini ortaya koydu.

Geçen haftaki ilk iki saldırıda diplomatik personele tahliye ve sığınma ikazı ulaştırıldı.

Öte yandan en az 18 kişinin hayatını kaybettiği cumartesi günkü son havalimanı saldırısı öncesinde yabancı elçiliklere de herhangi bir istihbarat veya ikaz iletilmedi. Saldırı öncesindeki istihbarat boşluğunun gerekçesi aydınlatılamadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail hava sahasını 31 ülkenin uçuş personeline kapattı

Yayınlanma

İsrail, diplomatik ilişkisi olmayan 31 ülkenin vatandaşlığını taşıyan pilot ve kabin görevlilerinin hava sahasına girişini yasakladı. United Airlines ile Air France’ın benimsediği karar, FlyDubai seferindeki şüpheli uçak kaçırma iddiasının ardından alındı.

İsrail, diplomatik ilişkisi olmayan ülkelerin vatandaşlığını taşıyan yabancı havayolu mürettebatının hava sahasına giren uçuşlarda görev almasını yasakladı.

İsrail Ulaştırma Bakanlığı bünyesindeki Havacılık Güvenliği Operasyon Merkezi tarafından yayımlanan güncellenmiş güvenlik talimatı, çifte vatandaşlığı olan personeli de kapsıyor.

Haaretz gazetesinin duyurduğu güvenlik kısıtlamaları, geçen ay Tel Aviv seferini yapan bir yolcu uçağında Ummanlı yardımcı pilotun kontrolü ele geçirmeye çalıştığı iddiasına dayanıyor.

İsrail kamu yayıncısı KAN’ın aktardığı bilgilere göre United Airlines ve Air France yeni kuralları kabul ederek çalışanlarına tebliğ etti.

Yasak 31 ülkeyi kapsıyor

Düzenleme; Suudi Arabistan, İran, Malezya, Venezuela, Pakistan ve Umman dahil 31 ülkenin vatandaşlarını etkileyecek nitelik taşıyor.

Uygulama, çoğunluğu Müslüman olan bu ülkelerin pasaportuna sahip pilot ve kabin görevlilerinin İsrail varışlı seferlerde çalışmasını fiilen engelliyor.

Kararın uluslararası havayolu şirketlerinde çalışma hukuku sorunları doğurabileceği belirtiliyor.

Air France bünyesinde görev yapan çok sayıda Fransız çalışan, İsrail ile diplomatik bağı olmayan Tunus ve Cezayir vatandaşlığına da sahip.

Fransız şirketin kısıtlamaları yürürlüğe koymasının Fransa’da hukuki itirazlara yol açabileceği değerlendiriliyor.

Öte yandan İsrail merkezli Kanal 13 televizyonu, ülkedeki en az bir havayolu şirketinin yerel havacılık sektöründe görev yapan yaklaşık 2 bin 500 uçuş personeli hakkında güvenlik ve geçmiş araştırması başlattığını aktardı.

FlyDubai seferindeki iddia tartışma yarattı

Güvenlik tedbirlerine gerekçe gösterilen olay, 30 Eylül’de FlyDubai’nin 1073 sefer sayılı uçuşunda kayıtlara geçti.

İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) makamları, Ummanlı yardımcı pilot Hammam el-Hammami’nin acil durum baltasıyla kaptan pilota saldırdığını ve uçağı düşürerek İsrailli yolcuları hedef almayı amaçladığını ileri sürdü.

Resmi anlatıda yer alan bazı ayrıntılar ise olayın İsrail’in kamuoyu yönlendirme girişiminin parçası olabileceği yönünde şüpheler uyandırdı.

Uçaktaki 50 yaşındaki İsrailli tesisat şirketi sahibi Yaniv Hayun, havacılık eğitimi olmamasına karşın kokpite girerek yardımcı pilotu etkisiz hale getirdiğini savundu.

Uçak kazalarıyla ilgili bir televizyon belgeselinden öğrendikleri sayesinde 20 bin fit irtifa kaybeden uçağı yeniden dengeye kavuşturduğunu öne süren Hayun, 170’ten fazla kişinin hayatını kurtardığını iddia etti.

CNN’e değerlendirmede bulunan bir pilot, söz konusu irtifa kaybı iddiasını sorgulayarak “Aktarılan bazı rakamlar hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü bu kadar hızlı alçalsaydınız uçak tamamen parçalanırdı” dedi.

Hızlı irtifa kaybı iddialarına rağmen yolcuların kokpitteki durumu izlemek için koridorda ayakta durduğunu ve yürüdüğünü gösteren video kayıtları da resmi anlatıdaki çelişkileri artırdı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English