Dünya Basını
Kamusal kemer sıkma ve özel lüks çağı

Amerika’nın neoliberal Yeni Soğuk Savaşı’nın ülkenin eski endüstriyel ve buna bağlı ekonomik gücünü geri getirebileceğine dair hiçbir işaret yok. Ekonomi, günümüzün borç yükü ortadan kalkmadığı sürece toparlanamaz. Borç ödemeleri, konut maliyetleri, özelleştirilmiş sağlık hizmetleri, öğrenci harçları ve çöken altyapı, Amerikan ekonomisini tepetaklak etti. Ancak, neoliberalizmin ekonominin ve yaşam standartlarının tamamen finansal yollarla, borçlanma ve şirket tekellerinin rant elde etmesiyle gelişebileceğine dair inancının doğasında var olan sınıf savaşına alternatif sunacak çok az “gerçekçi ekonomi” yaklaşımı var. ABD ise üretimini geri dönülemez bir şekilde rekabet edemez hale getirdi.
Rantiye sınıfı, Amerika’nın neoliberal özelleştirme ve finansallaşmasını geri döndürülemez kılmaya çalıştı. Bunu öylesine başardı ki, aksini talep eden hiçbir parti ya da seçmen grubu kalmadı.
Kamusal kemer sıkma ve özel lüks çağı
Melinda Cooper ile neoliberalizmin yakın tarihi ve yeni kitabı Counterrevolution: Extravagance and Austerity in Public Finance (Karşıdevrim: Kamu Maliyesinde Savurganlık ve Kemer Sıkma) üzerine mülakat.
Daniel Steinmetz-Jenkins, Kate Yoon, The Nation
Son on yılda neoliberalizmin tarihi, David Harvey’in Neoliberalizmin Kısa Tarihi’ndeki Marksist yorumundan Quinn Slobodian’ın neoliberalizmin Avrupa’nın yıkılan imparatorluklarının kalıntılarından doğduğunu savunan Küreselciler kitabına kadar büyük ilgi gördü. Daha pek çok kitap sıralanabilir, ancak en çok tartışılan ve son zamanlarda etkili olanlardan biri, Melinda Cooper’ın Family Values (Aile Değerleri, 2017) adlı kitabıdır. Bu eser, 1970’lerin neoliberal iktisadi söyleminin –kemer sıkma, mali sorumluluk ve enflasyonla mücadele tedbirleri talepleriyle– ahlaki kısıtlama, geleneksel aile değerleri ve Protestan çalışma etiği müjdesiyle dini sağ gibi sosyal muhafazakârlar tarafından nasıl benimsendiğini göstermeye çalışır. Cooper, bu benimsemeyi aynı dönemde ortaya çıkan kadın ve Black Power hareketleri gibi sol ilerici hareketlere bir tepki olarak görüyor ve sosyal muhafazakarların neoliberalizmin yükselişinde kayda değer bir rol oynadığını savunuyor.
Cooper’ın son kitabı Karşıdevrim: Kamu Maliyesinde Savurganlık ve Kemer Sıkma, Aile Değerleri’nin devamı olarak düşünülebilir. Kitap, 1980’’lerde neoliberalizme dönüşü, sol kamu maliyesi ajandasını kontrol altına almak amacıyla kamu maliyesinde –bütçe dengeleme, zenginler için vergi indirimleri, merkez bankası para politikası ve benzeri tedbirler yoluyla– bir tür karşı devrim olarak çerçeveliyor. Bu dönemi, “karşı devrim” olarak adlandırıyor, zira sadece Keynesyen refah devletinin değil, Keynesçiliğin kontrol altında tuttuğu sol sosyal güçlerin de altını oymaya çalışıyordu. Cooper’a göre Keynesçilik, hükümetin kamu hizmetlerini, sosyal yardımları ve ücretleri sübvanse etmesini sağladığı ölçüde, işçilerin daha yüksek ücret talep edebileceği ve politikacıların oy kazanmak için servetin yeniden dağıtılmasını isteyebileceği bir devrime açık kapı bıraktı. Başka bir deyişle, Cooper’a göre, “sosyal devletin kurumlarının aşağıdan ele geçirilmesi ve devlete bağımlı olanların yeni bir tür sosyal devrimin aracıları haline getirilmesi mümkündü”. Cooper, bu tür toplumsal devrimci güçlerin 1960’ların sonunda ABD’de ortaya çıkmaya başladığına inanıyor. Karşıdevrim, teknik ekonomik gerekçelerle uygulamaya konulan ancak yoksulları güçsüzleştirip zenginleri güçlendirmek gibi siyasi bir amaç güden “bütçe mekanizmalarını” uygulayarak bu güçleri engellemeyi amaçlamıştı. Cooper’a göre bu karşı devrimin üstesinden gelmenin tek yolu solun “para yaratma ve kamu harcaması sürecini kolektifleştirmesi”. Peki ama bunu nasıl başarabilir?
The Nation, Cooper ile karşı devrim, onun iktisadi pratiklerinin itici gücü olan politikalar, solun bu devrimin üstesinden gelmekte neden bu kadar zorlandığı ve gelecekte neler yapabileceği hakkında konuştu. Mülakatımız uzunluk ve anlaşılırlık açısından düzenlenmiştir.
***
Daniel Steinmetz-Jenkins: 1970’lerde kamu harcamalarında ve merkez bankası para politikasında ortaya çıkan “karşıdevrim” ile özellikle neyi kastettiğinizi anlatarak başlayalım.
Melinda Cooper: Benim temel argümanım Aile Değerleri’nde geliştirdiğim argümanla aynı. 1980’lerin başındaki neoliberal karşıdevrimin Keynesçiliğe karşı bir tepki olduğu fikrini sorguluyorum. Bunun yerine, 1960’ların sonu ve 70’lerin solcu toplumsal hareketlerine karşı bir tepki olarak görüyorum ki bu hareketler halihazırda var olan Keynesçiliğin bir tür içkin eleştirisiyle meşguldü.
Bu kitapta yeni olan, uzun neoliberal karşı devrimin mali ve parasal boyutlarına odaklanılması. Neoliberaller tarafından sol toplumsal isyanın vaatlerini dizginlemek, köreltmek ya da etkisiz hale getirmek için kullanılan çeşitli bütçe mekanizmalarının haritasını çıkarmaya çalışıyorum. Bu mekanizmalar arasında eyalet ve yerel yönetimler üzerindeki vergi ve harcama sınırlamaları, vergilendirmede oy çokluğu kuralları, federal düzeyde denk bütçe ideali, reel ücret enflasyonuna karşı merkez bankası tabusu ve varlık fiyatı enflasyonunun iyi niyetli bir şekilde ihmal edilmesi yer alıyor. Bunlar son derece teknokratik ve siyasi açıdan tarafsız araçlar gibi görünse de belirli toplumları haklarından mahrum etmek ve diğerlerini güçlendirmek için çok hedefli şekillerde kullanıldılar.
Benim temel argümanım, farklı çizgilerdeki neoliberallerin, bir yandan finansal varlık sahipleri için radikal bir harcama ve parasal savurganlık rejimi başlatırken, diğer yandan öncelikle ücret gelirine bağımlı olanlar için aşırı bir kamu harcaması kemer sıkma rejimi yaratmayı başardıkları. Denklemin sadece kemer sıkma tarafını görme eğilimindeyiz, dolayısıyla bunun tamamen devletin geri çekilmesiyle ilgili olduğu yanılsamasına kapılıyoruz. Fakat, finansal servetin devlet tarafından aktif olarak teşvik edildiği çeşitli yolları da anlamazsak, son on yıllarda meydana gelen aşırı servet yoğunlaşmasını izah etmek zor olur.
Kate Yoon: Karşıdevrim, 1970’lerde Keynesçiliğe karşı gerçek tepkinin iktisadi değil siyasi olduğunu öne sürüyor: “Kapitalist devletin karşı karşıya kaldığı şey, maliye ve para politikasına yönelik mutlak ekonomik sınırlar değil, kendi işleyiş biçimine yönelik siyasi sınırlardı,” diye yazıyorsunuz. Keynesyen devletin faydalanıcılarını beyaz erkek işçilerin ötesine genişletme talepleri nasıl bir karşı devrime yol açtı?
MC: Mali ve parasal politikanın iktisadi ve siyasi sınırları arasındaki farkta ısrar ediyorum, zira çok fazla insan 1970’lerde yeniden dağıtımın gerçek sınırlarıyla kolektif olarak karşılaştığımız fikrini kabul ediyor. Hâkim teşhis, ücret enflasyonu ve yeniden dağıtımcı kamu harcamalarının ekonomik felaket için bir reçete olduğuydu. Bu, yeni ortaya çıkan neoliberaller ve pek çok eski Keynesyen tarafından paylaşılan bir teşhisti. Tarihsel ve gelecekteki alternatiflerin karşı olgusal fikrini açık tutmak istiyorsak sorgulamamız gereken esas nokta budur. Durumun kapitalist devlet açısından facia olduğunu, ancak sol komünist bir alternatif için zorunlu olmadığını öne sürüyorum.
Muhafazakâr Avusturyalı iktisatçı Joseph Schumpeter, harcamaların iktisadi ve siyasi sınırları arasındaki bu ayrımı, devletlerin sosyal bütçelerini genişlettiği ve komünizmin hesaba katılması gereken gerçek bir güç olduğu I. Dünya Savaşı sonrasında ortaya koymuştu. Schumpeter’e göre refah devletinin genişlemesinin gerçek sınırı, sürdürülemez kamu borcunun varsayımsal bir devrilme noktası değil, işçi sınıfının yükselen siyasi gücüydü.
1940’larda Michal Kalecki soldan benzer bir noktaya değinmiş ve aynı zamanda 1970’lerde Keynesyen refah devletine karşı neoliberal tepkiyi öngörmüştü. Kalecki tam istihdam tehlikesinden bahsediyordu. Ancak 1970’lerin ortasındaki durgunlukta daha kötü bir şey oldu: İşsizlik yardımlarının yaygınlığı sayesinde işsizlerin sayısı, ücretler üzerinde belirgin bir disiplin etkisi olmaksızın arttı. Kalecki, refah devletinin genişlemesinin çalışma ahlâkının altını oyduğu anda hem sanayicilerin hem de finansal varlık sahiplerinin Keynesyen uzlaşıdan desteklerini çekeceklerini öngörmüştü. Arz yanlısı iktisatçı Martin Feldstein da 1970’lerin ortalarında temelde aynı durum teşhisini dile getirmişti, bu yüzden ona “Usta Sınıfının Kalecki’si” diyorum.
Tüm bunlar Keynesyen sermaye ve emek arasındaki arabuluculuk projesinin siyasi sınırlarının oldukça somut örnekleri. Fakat Kalecki, emek ve sermaye arasındaki anlık çatışmadan daha derine inmiyor, bu nedenle Keynesyen uzlaşının örgütlenmesinde aile ve ulusun oynadığı hayati rolü anlayamıyor. Yurttaşlığına ve kadın emeğine getirilen sınırlamalar, Keynesçiliğin devlet harcamalarının genişlemesini kısıtlayabilmesinin ve milli gelirdeki emek payını kontrol altında tutabilmesinin iki yoludur. Kalecki’nin teşhisinin genişletilmesi gerekiyor: 1970’ler yalnızca resmi ücretin değil, sosyal ücretin de enflasyonuna tanık oldu ve her iki hareket de Fordizmin marjinal işçileri –kadınlar, Afrikalı Amerikalılar ve diğer ırksal azınlıklar– ve Fordist işçi sınıfı tarafından desteklendi.
DSJ: Genelde bu karşı devrimin temelde kaçınılmaz olduğu varsayılır. Siz buna katılmıyorsunuz. O dönemde hangi uygulanabilir alternatif yollar mevcuttu?
MC: Karşı devrim ancak zenginliğin kolektifleştirilmesinin katı iktisadi sınırları olduğu önermesini kabul edersek kaçınılmazdır. Bu iktisadi “doğa kanunları” komünizmi sadece tehlikeli değil, aynı zamanda imkânsız kılıyor. Farklı çizgilerdeki iktisatçıların bu yasalar için farklı kelimeleri var. Neoliberaller arasında bu, gerçek ücret enflasyonunun iktisadi açıdan felaket olduğu ve hızlandırıcı olmayan işsizlik enflasyon oranı (NAIRU) olarak adlandırılan kasıtlı işsizlik yaratma yoluyla dizginlenmesi gerektiği fikridir. Keynesyenler arasında ise, milli gelirin sermaye ile emek arasında kâr artışından ödün vermeden paylaşılması gerektiği ve bunun da ancak milli hasıladaki sürekli büyüme ile sağlanabileceği fikri hâkim.
Her iki akım da servetin kolektifleştirilmesine bir sınır koyuyor: Kârlara oranla ücretlerde herhangi bir artış ya da finansal varlıkların değerini tehlikeye atan herhangi bir toplumsal servet yeniden dağıtımı gördüklerinde endişelenirler. Keynesyenlerin bu konuda daha esnek oldukları aşikâr ama bu esneklik milli hasıladaki sürekli büyümeyi sürdürebildikleri sürece geçerlidir. Büyümenin temelleri atıldığında ya da milli gelirdeki emek payı sermaye payından daha hızlı büyüdüğünde, sendikaların ve patronların ücret ve fiyat kontrolleri yoluyla kemer sıkmayı paylaşmayı kabul ettikleri korporatist stratejilere başvururlar.
Eğer bir komünist ekonomi örgütlenmesinin nasıl görüneceğini tahayyül etmeye başlamak istiyorsanız, ilk olarak neoliberal ve Keynesyen iktisatçılar tarafından farklı şekillerde dile getirilen servetin kolektifleştirilmesinin teknik sınırlarını anlamanız gerekir. Bu, iktisadi belirsizliğin, doğal kaynak kıtlığının veya zorunlu işlerin sıkıcılığının tamamen ortadan kalkacağı anlamına gelmez. Fakat ortadan kaldırılacak olan şey, günümüzde şirketlerin kârlarını veya özel serveti desteklemek için kullanılan kolektif kaynakların büyük ölçüde israf edilmesidir.
Bu durumda, iktisadi bir alternatif yaratmanın sadece teknik bir mesele olamayacağı bariz. Kolektif bir servet örgütlenmesinin nasıl görüneceğine dair mükemmel bir taslağımız olabilir ama bunu hayata geçirecek siyasi kaynaklara sahip olmayabiliriz.
Kalecki’nin (ve Schumpeter’in) sosyal devlet içinde ve ona karşı bir devrim vizyonunu gerçekleştirmeye en çok, 1970’lerin başında meydana gelen emek hareketleri ve toplumsal militanlığın birleşmesi yaklaşmıştı. En azından kısa bir süre için, kârların ve mali getirilerin, ücretlerin ve sosyal hakların genişlemesi karşısında gerçek bir tehdit altında olduğu bir durum yaşanmıştı. Bu noktaya vurgu yapıyorum, zira aksi takdirde solun yaşadığı yenilgilerin tarihini değerlendirmek için önemli olan karşı olguları gözden kaçırmış oluruz.
Ancak sermaye perspektifinden bakıldığında, bu durum bile gerçek bir sosyal devrimden oldukça uzaktır. Dolayısıyla, eğer devrim için başlangıç koşulları mevcutsa, olayların neden daha ileri gitmediğini anlamak önemlidir. Anlatımımda, işçilerin özel sektör, kamu sektörü ve sosyal yardımlardan faydalananlar arasında bölünmesinin bu dönemde sol için ölümcül olduğunu öne sürüyorum.
Ayrıca, soldaki çok az kişinin refah devleti ve kamu sektörü militanlığının devrimci bir toplumsal değişim stratejisine nasıl uyarlanabileceği konusunda net bir fikre sahip olduğunu da belirtmek gerekir. Bunun istisnaları arasında Nikos Poulantzas ve anarko-komünist Londra/Edinburgh Weekend Return Group gibi, geç dönem Keynesyen sosyal devlete karşı “içinde ve ona karşı” çalışma ihtimallerini araştıran insanlar sayılabilir. Siyaset teorisyeni ve tarihçi Katrina Forrester da bu konuda bir kitap üzerinde çalışıyor ve o dönemde İngiliz feministlerin kaynakların yeniden dağıtımını, genelde beraberinde gelen disiplin olmadan nasıl talep ettiklerini açıkça anlatıyor.
KY: Sizin anlatımınıza göre, muhafazakârlar —yani arz yanlısı iktisatçılar ve Virginia Okulu neoliberalleri— kamu harcamaları konusunda görünürde farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen bu karşı devrimde birleşiyorlar. Kitabınızın alt başlığında “Kamu Maliyesinde Savurganlık ve Kemer Sıkma” olarak vurgulanan bu potansiyel gerilimin ne anlama geldiğini ve iki taraf arasındaki yakınlaşmanın nasıl gerçekleştiğini izah edebilir misiniz?
MC: Virginia Okulu neoliberalizmi, özellikle James M. Buchanan’ın anayasa felsefesinde ortaya konduğu şekliyle, kemer sıkma politikalarının yerel, eyalet ve federal olmak üzere devletin tüm düzeylerinde uygulanması için ayrıntılı bir teorik gerekçe ve politika planı sunuyor. Buchanan’ın eserleri, devlet teorisi alanında bir başyapıttır ve devlet politikalarının şekillenmesinde Keynesçilik kadar etkili olmuştur. Yine de Buchanan’ın (ve öğrencilerinin) etkisi genellikle gözden kaçmıştır. Buchanan’ın, Güneyli Demokrat geleneğinden gelen kaynaklarına yakından bakmak, neoliberal bütçe politikalarının neden özellikle ırksal azınlıkları hedef aldığını anlamayı kolaylaştırır. Yerel vergi ve harcama limitlerinin veya federal Denk Bütçe Değişikliği’nin ırksal politikalarını anlamak için açık ırkçılık veya bilimsel ırkçılık teorilerinin ötesine geçmemiz gerekiyor. Cumhuriyetçi stratejist Lee Atwater’ın gözlemlediği üzere, sözüm ona tarafsız bütçe ve parasal mekanizmalar, ırk ayrımcılığı rolünü açık ırkçılıktan çok daha etkili bir şekilde oynayabilir.
Virginia Okulu neoliberalleri bütçe açıkları ve borç finansmanının kendi başına tehlikeli olduğuna inanırken, arz yanlısı iktisatçılar Cumhuriyetçi Hazine çevreleri ve tahvil piyasaları dünyasına daha yakın bir duruş sergileyerek 1980’lerde doların üstlendiği yeni küresel hegemonya biçimine uyum sağladılar. Robert Mundell, ABD’nin küresel bir tahvil ihraççısı olabileceğini ve düşük enflasyonu garanti ettiği sürece sürekli bir ticaret açığı verebileceğini fark eden ilk kişiydi. Bu durum, ABD hükümetinin finansal varlık sahiplerine (örneğin, sermaye kazançları vergisi avantajları şeklinde) teşvikler için savurganca harcama yapabileceği ve küresel tahvil piyasaları tarafından cezalandırılmayacağı gibi kışkırtıcı bir olasılığın önünü açtı. Fakat 1978’de yaşanan dolardan kaçış, hükümet çok fazla harcama yaparsa veya ücretlerin çok hızlı artmasına izin verirse küresel yatırımcıların dolardan kaçacağını gösterdi.
Arz yanlısı iktisatçılar, finansal varlık sahiplerine yönelik cömert kamu harcamalarından yanaydı ama söz konusu işçiler veya sosyal yardımlardan faydalananlar olduğunda kemer sıkma politikalarını savunuyorlardı. Bu bağlamda, savurganlık ekonomileri, temel konularda ciddi anlaşmazlıklar yaşamalarına rağmen Virginia Okulu neoliberalleri ile örtüşüyordu.
KY: Bu yakınlaşma, kısmen sabit sermaye varlıkları için hızlandırılmış amortisman programları gibi görünürde oldukça teknik araçlar aracılığıyla gerçekleşiyor. Hızlandırılmış amortisman programlarının arz yanlılarının savurganlığını nasıl örneklediğini açıklayabilir misiniz?
MC: Sermaye kazançlarının vergi kanunu aracılığıyla teşvik edildiği çeşitli yöntemleri ele almaya çalışıyorum. “Sermaye kazancı,” varlıkların değer kazanmasından elde edilen kazançlar için kullanılan bir vergi muhasebesi terimidir. Varlık fiyatlarının artışı yoluyla servet kazancını teşvik etmenin en bariz yolu sermaye kazancı vergisi avantajlarının kullanılmasıdır. Sermaye kazançları vergisinin azaltılması, 1970’lerin ortalarından günümüze kadar arz yanlı iktisadi düşüncenin temel direklerinden biri olmuştur.
Ancak aynı amacı taşıyan ve farklı isimlerle anılan başka vergi avantajları da vardır. Özel sermaye fonları, risk sermayesi ve serbest yatırım fonları gibi özel yatırım dünyasında, taşınan faiz muafiyeti, genel ortakların herhangi bir yatırımdan elde ettikleri getirilerin yaklaşık yüzde 20’sini emek geliri yerine sermaye geliri olarak talep etmelerine olanak tanır. Böylece, (genelde zaten) son derece yüksek olan yatırım getirileri, çok daha düşük olan sermaye kazancı oranında vergilendirilir.
Sermaye kazancı vergisi avantajına eşdeğer olarak işleyen bir başka vergi mekanizması da hızlandırılmış amortisman programıdır. Amortisman programları, başta sanayicilerin bina, makine ve ekipman gibi sabit sermaye varlıklarına uzun vadeli yatırım yapmalarını teşvik etmek amacıyla tasarlanmıştır. Klasik amortisman programı, “düz bir çizgi” şeklinde düzenlenmişti; yani, belirli bir yatırım için talep edilebilecek vergi indirimleri varlığın varsayılan ömrüne yayılmıştı. Sanayi üretimi için gerekli fiziksel varlıklar oldukları göz önüne alındığında, vergi kanunu bu varlıkların zamanla yıpranma ve değer kaybetme eğiliminde olduğunu ve eninde sonunda yenilenmeleri gerektiğini kabul ediyordu. Arz yanlıları, 1970’lerde sanayi kapitalistlerinin azalan yatırım oranlarını teşhis ettiklerinde, hızlandırılmış amortisman programlarının uygulanmasını önerdiler. Eğer kapitalistler bir yatırımın maliyetini daha erken silebilirlerse, riskten kaçınma eğiliminden kurtulabilecekleri ve yeniden inovasyona teşvik edilebilecekleri düşünülüyordu. Peşin bir vergi ertelemesi, uzun yıllara yayılan bir ertelemeden daha kıymetlidir, zira başlangıçta daha fazla yatırımı finanse etmek için kullanılabilir.
Sanayiciler işlerini her zamanki gibi sürdürmeyi planlasalardı, tüm bunlar mantıklı olabilirdi. Fakat Ronald Reagan, 1980’lerin başında hızlandırılmış amortisman programlarını uygulamaya koyduğunda, bu programlar öncelikle Donald Trump gibi gayrimenkule üretim faktörü yerine finansal bir varlık olarak yatırım yapan müteahhitler tarafından kullanıldı. Endüstriyel birikim rejiminde, ticari gayrimenkulün değeri büyük ölçüde içindeki üretim birimlerine bağlı olarak belirleniyordu ve fiziksel varlıklar olarak zamanla değer kaybediyordu. Buna karşın, 1980’lerin New York’unda bir otel ya da ofis binasının değeri üretimden çok piyasa değerlemesine dayanıyordu ve yıkılmaya yüz tutmuş bir bina bile her geçen yıl değer kazanabiliyordu. Bu durum, bir müteahhidin bir mülkü tamamen krediyle satın alıp, mülkün değeri amortismana tabi tutulmazken bile yatırım için peşin amortisman ödeneği talep edebileceği bir yapı yarattı. Bir müteahhit, birkaç yıl boyunca ipotek faizi ve amortisman üzerinden vergi indirimi talep edebilir ve ardından mülkü olağanüstü bir kârla satabilirdi. Bu kâr da düşük sermaye kazancı vergisi oranıyla vergilendirilirdi.
Donald Trump, hızlandırılmış amortisman konusunda oldukça uzmandı.
DSJ: Tüm bunlarda 1970’lerin dini sağının rolü nedir? Özellikle de bir önceki kitabınız Aile Değerleri bu konuda oldukça önemli bir rol oynamış gibi görünüyor.
MC: Yeni kitabımın son bölümü, dindar aşırı sağın üreme politikaları ile kamu borcu arasındaki ilişkiyi ele alıyor. Görünen o ki bu, Cumhuriyetçi sağın mali ve parasal politikalarında giderek daha önemli hale gelen ama sol analistler tarafından neredeyse tamamen görmezden gelinen bir unsur. 2010’larda Çay Partisi’nin en güçlü olduğu dönemde, Cumhuriyetçi Kongre üyeleri borç tavanının artırılmasına karşı çıkmalarını defalarca doğmamış çocukları savunma çabası olarak açıkladılar. Dini öğretilerle yoğrulmamış biri için bu, ilk başta anlaması zor bir durumdu; bütçe kararlarının gerçekten Hristiyan milenyarizmi ile motive olabileceğini söylemek güçtü.
Fakat dindar muhafazakârlar, uzun zamandır kürtaj ve kamu borcu konularını birbirinden ayrılamaz olarak görüyor ve bu bakış açısı, mali engelleme politikalarını anlamanın anahtarı. 1970’lerden itibaren Katolik ve Evanjelik muhafazakârlar, dalgalı döviz kuru sistemine geçilmesini, kürtajın yasallaşmasını ve ABD’nin artan kamu borcunu ulusal çöküşün birbiriyle ilişkili semptomları olarak görmeye başladılar. Dindar muhafazakârlar, ekonomik hayatın cinsel bilinçdışına doğrudan bağlı olduğuna inanırlar. Bu nedenle, daha ana akım neoliberaller refah harcamalarının artması ve ücretlerin enflasyona yol açmasından endişe ederken; daha ana akım muhafazakârlar ailenin çöküşü ve sosyal yardımlardan faydalanan evlenmemiş kadınların artışından şikâyet ederken, dindar muhafazakârlar meseleyi doğrudan cinsel kontrol kaybına –erkeklerin kadınlar üzerindeki kontrolünü yitirmesine– bağlarlar. Onlara göre, ülkenin mali ve parasal geleceği, kadınların fetüslerin gelecekteki yaşamına tabi kılınmasına dayanır. Bu nedenle, kamu borçlanmasına getirilen sınırlamaları kürtajı sınırlamanın bir yolu olarak görmeye başladılar ve bunun tersi de geçerli oldu.
Kitap boyunca ama özellikle bu bölümde göstermeye çalıştığım şey, kemer sıkma politikalarının genellikle düşündüğümüz ekmek ve tereyağı meselelerinin çok ötesine geçtiğidir. Roe v. Wade’e karşı mücadelede yargısal bir başarı elde etmeden çok önce, dindar muhafazakârlar kadınların kürtaj ve doğum kontrolüne erişimini mali yollarla sınırlamaya çalıştılar.
DSJ: Karşıdevrim ile Donald Trump’ın yükselişi arasında nasıl bir ilişki var? Örneğin, Trump’ın “neoliberalizmin kalıntıları” arasından çıktığını söyleyen Wendy Brown’ın görüşüne katılıyor musunuz? Yoksa karşıdevrimin kendisinde, doğası gereği “Önce Amerika” milliyetçiliği ile uyumlu bir şey mi var?
MC: Arz yanlı ekonominin uzun tarihine odaklanmam, Donald Trump’ın neoliberal olmadığı görüşünü savunmayı zorlaştırıyor. Trump’ın 2017 vergi yasası, pek çok yönden Reagan’ın 1981’deki gelir vergisi reformlarının bilinçli bir yeniden canlandırmasıydı ama emlak sektörüne çok daha cömert teşvikler içeriyordu.
Bunu söyledikten sonra, liberalizmin asla tek başına var olmadığını düşünüyorum; her zaman bir tür muhafazakarlıkla ittifak içinde bulunmuştur. Bu ittifak, Bill Clinton’ın Üçüncü Yol Demokratlığı’ndaki komüniteryen/neoliberal birliktelik ya da George W. Bush’un neo-muhafazakâr neoliberalizmi olabilir.
Bugün Cumhuriyetçi Parti’de neoliberal/paleomuhafazakâr bir ittifak görünüyor ve bu da kendi içinde karmaşıklıklar barındırıyor. Paleomuhafazakârlığın beyaz üstünlükçü ve teokratik aşırı sağla açık bağlantıları var; kendilerini, fazla laik, fazla liberal, fazla enternasyonalist ve fazla Yahudi olarak gördükleri neo-muhafazakârlara karşı tanımlarlar.
Fakat, paleomuhafazakârların yaptığı ekonomik ittifaklar çeşitlilik gösterir. Bir yandan, paleomuhafazakârlar sıklıkla Ludwig von Mises’in Avusturya Okulu neoliberalizminden etkilenen Murray Rothbard gibi radikal liberterlerle bir araya gelmiştir. Liberteryenler, enternasyonalist olmadan serbest ticareti savunurlar. Güney ayrılıkçılığına duydukları nostalji nedeniyle merkezi federal otoriteye karşıdırlar. Fed ve İç Gelir Servisi’nin kaldırılmasını isterler. Ancak hükümet içinde, Fed’in zenginler adına çalışmasını sağlayacak yollar da bulurlar (örneğin, eski Ayn Rand hayranı Alan Greenspan).
Öte yandan, Pat Buchanan gibi birini de liberteryen yerine neo-Hamiltoncu bir ekonomik milliyetçi olarak görebiliriz. “Önce Amerika” sloganını doğrudan ondan almıştır. Bu, neoliberal serbest ticaret pozisyonundan oldukça farklı ve pek çok kişi bu konuda heyecanlı görünüyor. Solun bazı kesimlerinde bile korumacılık ve merkantilizmin işçiler için daha iyi koşullar sağladığı yönünde yaygın bir varsayım var. Fakat bu, hiçbir zaman Pat Buchanan’ın “Önce Amerika” gündeminin bir parçası olmadı; burada gümrük vergileri ve katı sınır politikaları işçileri korumanın bir yolu olarak sunulurken, diğer yandan son derece gerici bir vergi sistemi teşvik ediliyordu. American Compass ve American Affairs’i, neoliberalizm karşıtı paleomuhafazakârlığın çağdaş temsilcileri olarak görüyorum. Şu anda yapılandırıldığı haliyle küresel para sisteminin ABD’yi net ithalatçı konumuna kilitlediği düşünüldüğünde, bu durum biraz karışık bir pozisyon oluşturuyor.
Çağdaş Cumhuriyetçi Parti’nin tüm bu akımlardan beslendiğini söyleyebilirim ve Trump, bunları diğerlerinden daha rastgele bir şekilde bir araya getiriyor. İlk seçim kampanyasında Trump, Pat Buchanan veya Steve Bannon’ın savunduğu türden paleomuhafazakâr korumacı politikaları benimsemiş gibi görünüyordu ve Çin ile ticaret konusunda bu politikaları uyguladı.
JD Vance de anti-neoliberal korumacı bir duruş sergiliyor gibi görünse de ultra-liberteryen Peter Thiel tarafından finanse edilen birkaç Cumhuriyetçi sağ operatörden biri. Bu insanları bir araya getiren şey, aşırı sağcı paleomuhafazakarlığa olan bağlılıkları ve özel yatırım dünyasıyla olan derin bağlantıları. Bu, bazen daha ilerici bir şirket karşıtı gündem kisvesine bürünen, son derece patrimonyal, otarşik ve atavistik bir bakış açısının temelini oluşturuyor.
DSJ: Peki ya Biden yönetimi?
MC: Bildiğiniz gibi, Biden, Trump’ın Çin ithalatına getirdiği gümrük vergilerinin neredeyse tamamını korudu ve kendi vergilerini de ekledi. Fakat bu adımı, açık bir sanayi politikasıyla da birleştirdi. Pratikte bu politikalar daha az iddialı olsa da kavramsal olarak Demokratların sol kanadı ve adil bir yeşil enerjiye geçiş vizyonu tarafından bir ölçüde şekillendirildiği görülüyor. Bunu kayda değer bir siyasi değişim olarak değerlendiriyorum. Solun karşılaştığı asıl zorluk ise bu politikaların aşağıdan gelen toplumsal hareketlerin baskısı veya içeriden gelen heterodoks politika uzmanlarının etkisi kadar, yaklaşan jeopolitik gerilimlerden de kaynaklanıyor olmasıdır. Bazı açılardan, bu durum, Soğuk Savaş döneminde Demokratlar tarafından uygulanan ve sanayi politikasının hedeflenen vergi harcamaları yoluyla yürütüldüğü, solun kendi mali hedefleri ile güvenlik devletinin çıkarları arasında sıkıştığı bir tür “arz yönlü liberalizme” geri dönüş gibi görünüyor.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









