Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İsrail’in çıkmazı: ‘Tartıldın, ölçüldün ve eksik bulundun’

Yayınlanma

İsrail’in Hamas’ın operasyonuna yanıt olarak Gazze’ye düzenlediği şiddetli saldırılar binlerce Filistinlinin hayatını kaybetmesine yol açarken İsrail’in abluka altındaki bölgeye kara harekatı düzenleyip düzenlemeyeceğine ilişkin tartışmalar da sürüyor. Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, İsrail’in saldırılarındaki üç temel hedefi anlatırken bu hedeflere ulaşmasının neden mümkün olmadığını da açıklamaya çalışıyor. Makalenin yazarı Suudi siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler uzmanı Hesham Alghannam’a göre İsrail’in saldırıların ilk hedefi caydırıcılığını yeniden tesis etmek. Ancak İsrail’in içinde bulunduğu çıkmaz da tam olarak bu ilk hedefte. Çünkü, Gazze’yi yok etmek ve halkını vahşice öldürmek İsrail’in 7 Ekim’de kaybettiği caydırıcılık gücünü geri getirmeyecek.

Yazar bölgede gerçek barışın bu çatışmaya adil bir çözüm bulunarak sağlanabileceğini düşünüyor: “Bunun için Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın harekete geçirilmesi ve Türkiye, Rusya ve Çin de dahil bölgede adil ve istikrarlı bir barışın sağlanmasına yatırım yapan tüm ülkelerle yakın işbirliği içinde İsrail-Filistin ihtilafının çözümüne yönelik siyasi girişimlerde bulunulması ve Gazze’de devam etmekte olan çatışmanın sona erdirilmesi için açık bir siyasi diyaloğun sürdürülmesi gerekiyor.”

***

7 Ekim Sonrası: İsrail’in kaybettiği caydırıcılığını geri kazanmak için acımasız arayışı

İsrail’in Gazze’ye yönelik yeni savaşındaki hedefleri üzerine bir okuma

Hesham Alghannam

7 Ekim’de Gazze’deki yüzlerce Filistinli savaşçı, İsrail’in kendisi hakkında yaydığı uzun süreli efsanelere meydan okumayı ve bu efsaneleri ortadan kaldırmayı başardı.

Sadece üç saat içinde, İsrail’in yenilmez ordusu, her şeyi bilen istihbaratı ve bağımsız kalırken başkalarına yardım sağlayan özgüvenli devlet efsanelerini paramparça ettiler.

Bu mitlerin kesin bir şekilde yıkılması, İsrailli liderleri açıkça aşırılık yanlısı ve kana susamış bir retorik benimsemeye teşvik etti. Aksa Tufanı savaşının başlamasının ardından Başbakan Binyamin Netanyahu “Gazze’ye karşı savaşın uzun süreceğini” ilan ederek Ortadoğu’yu temelden değiştireceğine söz verdi.

Dahası, Savunma Bakanı Yoav Galant Filistinlileri “hayvan” olarak nitelendirdi ve “Gazze Şeridi’ne tam bir abluka uygulandığını” ilan etti: “Elektrik yok, yiyecek yok, gaz yok. Her şey engellenmiş durumda. İnsansı hayvanlarla savaşıyoruz.”

Dikkat çekici olan “Yeni Orta Doğu” kavramının 2003 yılında Amerika’nın Irak’ı işgalini çağrıştırması.

Ancak işgalin tek sonucu Irak’ın yıkıma uğraması ve milyonlarca insanın yerinden yurdundan olması, ülkenin kalıcı bir kaosa sürüklenmesi oldu. Daha sonra ABD nihayetinde geri çekildi ve Irak mücadele etmeye devam ediyor.

İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşının üç temel hedefi olduğu söylenebilir:

İlk olarak İsrail, Filistinli savaşçıların Gazze’ye başarılı bir şekilde sızdığı, 11 askeri üs ve 20 yerleşimi ele geçirdiği ve yüzlerce askeri öldürdüğü ya da esir aldığı 7 Ekim baskınından sonra kaybettiği caydırıcı gücünü geri kazanmayı amaçlıyor.

İsrail on yıllar boyunca, her türlü düşmanı alt edebilecek müthiş bir askeri ve istihbarat aygıtına sahip, yenilmez bir devlet olduğu imajını özenle yarattı. Ancak bu imaj 7 Ekim’de paramparça oldu ve özündeki sahteliği ortaya çıktı.

Kaybettiği statüsünü geri kazanmak isteyen İsrail, Gazze’deki sivillere verdiği zarar kadınlara ve çocuklara karşı saldırgan imajını daha da pekiştirse de acımasızlığını göstermek için tüm yıkıcı yeteneklerini ortaya koyuyor. Caydırıcılığı yeniden tesis etmek, bedeli ne olursa olsun İsrail’in öncelikli hedefi olmaya devam ediyor.

İkinci olarak İsrail, Gazze’deki militan grupların liderlerini, üyelerini ve silahlarını ortadan kaldırarak onları yok etmek için durmaksızın çaba sarf ediyor. Bu niyet Savunma Bakanı Yoav Galant’ın ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin ile birlikte yaptığı “İsrail Gazze’yi Hamas’ın pençesinden kurtaracak” açıklamasında açıkça ortaya çıktı.

Hükümet, misillemenin ötesinde, silahlı gruplar Gazze’yi kontrol ederken geri dönmeyecek olan yasadışı yerleşim sakinleri arasında güveni yeniden tesis etmeyi amaçlıyor.

Bu bağlamda, İsrail’in 1982 yılında “Celile Barış Operasyonu” kapsamında Lübnan’ı işgal ettiğini hatırlamak önemli. Bu askerî harekât, Filistinli direniş güçlerinin Lübnan’dan Celile bölgesine başlattığı ve bölge sakinlerinin birçoğunu tahliyeye zorlayan saldırılarla tetiklenmişti.

Üçüncüsü, İsrail Filistinlilerin bilincini değiştirerek onları silahlı direnişle özgürlük ve bağımsızlık elde edilemeyeceğine ikna etmek istiyor.

Bunun yerine Filistinliler İsrail’in “sunduklarını” kabul etmeli. İsrail, 7 Ekim’den sonra Gazze’deki grupların kontrolü devam ettirmesi halinde Batı Şeria ve Kudüs’te direnişin cesaretlenmesinden korkuyor. Bu grupların ezilmesi, silahlı direnişin İsrail’in kaynaklarını ve kararlılığını sürekli olarak tüketen kalıcı bir kültür haline gelmesini önler.

Gazze’deki bu savaş, Hamas’ın 2007’de kontrolü ele geçirmesinden bu yana yaşanan önceki beş savaştan farklı.

Geçmişte İsrail ateşkesle sonuçlanan caydırıcı savaşlar yaşadı ve yıllar süren göreceli bir sükûnet sağladı. Hamas mallar, fonlar ve İsrail’de sınırlı çalışma izni gibi imtiyazlar elde ederken İsrail de huzura kavuştu.

Ancak bu savaş farklı çünkü hedeflerine ulaşmak için Gazze Şeridi’nin kapsamlı bir kara işgaline uğraması gerekiyor. Bu yaklaşım kaçınılmaz olarak binlerce Filistinlinin hayatını kaybetmesine ve yüz binlercesinin yerinden edilmesine yol açacak; tüm bunların amacı ise savaşçılara ulaşmak, onları etkisiz hale getirmek ve silah depolarını dağıtmak.

Geçmişte İsrail, Gazze Şeridi’ne yönelik bir kara harekâtından, beraberinde getireceği büyük insani ve siyasi maliyetler nedeniyle kaçındı. On binlerce askerin bulunduğu Gazze’yi yeniden işgal etmek şüphesiz İsrail ordusunda önemli kayıplara yol açacaktı ki bu İsrail’in düşünmek istemediği ve İsrail toplumunun kabul etmeye hazır olmadığı bir ihtimaldi.

Öte yandan, bir kara harekâtı on binlerce olmasa bile binlerce Filistinli sivilin hayatını kaybetmesine yol açacaktı ki bu da uluslararası toplum tarafından kabul edilemez bir ihtimal olarak görülüyordu.

Buna ek olarak, İsrail cevaplayamadığı temel bir soru nedeniyle Gazze’yi yeniden işgal etmekte tereddüt etti: “İşgalin ikinci gününde ne olacak?” Başka bir deyişle, işgalden sonra iki milyondan fazla Filistinlinin hayatını kim yönetecekti?

Ancak İsrail’in 7 Ekim saldırıları sırasında subayları, askerleri ve yerleşimcileri dahil olmak üzere verdiği insan kayıpları, aşağılanma duygusu ve caydırıcı gücünün büyük ölçüde aşındığı korkusuyla birleşince tüm bu engeller ortadan kalktı.

Yetkililerin açıklamalarına göre İsrail, askerleri arasında önemli kayıplara bile katlanmaya hazır görünüyor. Dahası İsrail, Gazze’nin kontrolünü geri almak için ABD ve diğer Avrupa ülkelerinden istediği siyasi ve askeri desteği sağlamış durumda.

Şu anda, Gazze’nin işgalinin ardından ne olacağı sorusu, özellikle de Batı’nın desteğini aldıktan sonra, hesaplamalarında öncelikli bir endişe kaynağı gibi görünmüyor.

Katar Dışişleri Bakanı ile düzenlediği basın toplantısında bu konudaki sorulara yanıt veren ABD Dışişleri Bakanı, “Şu anda öncelik Hamas’ın İsrail’e karşı oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak” dedi.

Bu açıklama Lloyd Austin’in Gallant ile yaptığı basın toplantısında vurguladıklarını tekrarlıyor: “ABD ordusu İsrail’e sağladığı güvenlik yardımları ve silahlar konusunda ya da bunların nasıl kullanılacağı konusunda herhangi bir koşul öne sürmemekte.”

İsrail ve Batı, Filistinlilerin yerlerinden edilmesi ve bölgesel çatışma riski anlamına gelse bile Gazze’deki militan grupların kökünü kazımaya kararlı görünüyor.

Çatışmanın tırmanması halinde İsrail’i desteklemek üzere ABD bir uçak gemisi konuşlandırdı ve bir tane daha gönderebilir. İngiltere İsrail’e Kraliyet Donanmasına ait gemiler, helikopterler ve gözetleme uçakları gönderirken Almanya da iki adet Heron insansız hava aracı gönderdi.

Bu savaşın bölgesel bir savaşa dönüşüp dönüşmeyeceğine dair spekülasyonlardan uzak olarak, bu savaş Suudi Arabistan Krallığı’nın defalarca vurguladığı şeyin altını çiziyor: İsrail-Filistin çatışması çözülmeden Orta Doğu’da barış ve istikrar mümkün değil.

Bölgedeki çatışmanın özünü teşkil eden bu mesele, bölge devletleri ve halkları için büyük önem taşıyor. İşte tam da bu nedenle Krallık, İsrail ile ilişki kurma kararını İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne yönelik önemli ilerlemeler kaydedilmesine bağladı.

Krallık, Filistinli savaşçıların askeri operasyonunu kınamadı. Açıkça tüm sivillerin korunması çağrısında bulunarak, mevcut durumun “İsrail’in devam eden işgali ve Filistinlilerin haklarını inkâr etmesinden kaynaklandığını” belirttiği bir açıklama yayınladı ve uluslararası toplumu iki devletli çözümün uygulanmasına yol açacak güvenilir bir barış süreci başlatmaya çağırdı.

Yine de Batı, İsrail’in anlatısını tüm kalbiyle benimsiyor; İsrail’in, ölenler arasında en az 268 subay, asker ve 97 tutuklu olduğunu kabul etmesine rağmen (bu rakamlar İsrail’in güncellenmesiyle değişebilir) 7 Ekim’i 11 Eylül’e benzer bir terörizm olarak tasvir ediyor.

Dahası Batı, Filistinli silahlı grupları IŞİD’le bir tutarak şeytanlaştırıyor; öyle ki ABD Başkanı Biden başlangıçta Filistinli savaşçıların “erkeklerin, çocukların ve kadınların kafalarını kestiğini” gösteren videoları izlediğini iddia etti. Ancak Beyaz Saray daha sonra bu iddiayı yalanlayarak Başkan’ın bu videoları bizzat izlemediğini ancak İsrailli liderler tarafından bilgilendirildiğini açıkladı.

Özetle, Batı’da 7 Ekim’de yaşananların bir İsrail 11 Eylül’ü olduğu ve silahlı Filistinli grupların IŞİD’den farklı olmadığı yönünde bir söylem hâkim.

Sonuç olarak, birçok Arap ülkesi üzerinde, Filistinli savaşçıların eylemlerini kınama ve İsrail’in Filistinlilere karşı işlediği katliamları durdurma yönünde baskı yapmalarını engelleme yönünde benzeri görülmemiş bir baskı var.

Bu misyon ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’ı bölgeye getirdi ve Blinken İsrail ziyaretine “buraya sadece ABD Dışişleri Bakanı olarak gelmediğini, aynı zamanda dedesi ölümden kaçan bir Yahudi olarak geldiğini” ifadeleriyle başladı. Tüm bunlar doğal olarak Arapların tutumları üzerinde önemli bir baskı oluşturuyor.

Bu bağlamda iki önemli hususu göz önünde bulundurmak zorunlu:

Birincisi, İsrail’in Gazze’deki hedeflerine ulaşması İsrail-Filistin çatışmasını sona erdirmeyecek, aksine gerilimi daha da artıracak. İsrail, Filistinlilere önemli tavizler vermeyi reddederek askeri zaferini siyasi bir zafere dönüştürecektir.

Hatta Batı Şeria’daki (topraklarının %60’ını temsil eden) C Bölgesi’nin tamamını ilhak etmeye bile çalışabilir. Aynı zamanda, Filistin cephesinde kayda değer bir siyasi ilerleme olmamasına rağmen Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi için Batı’dan baskı gelmeye devam ediyor.

İkinci olarak, İsrail’in Gazze’yi başarılı bir şekilde işgal etmesi halinde yönetmek gibi bir niyeti yok; bölgeyi hızla terk etme ve Birleşmiş Milletler ile Arap dünyasının uğraşması için harabeye çevirme eğiliminde.

Bu uzun süreli çatışmayı bölgesel barışın sağlanması için bir fırsata dönüştürmek İsrail’in mevcut arayışlarında başarısız olmasını gerektiriyor.

Ancak o zaman Batı, İsrail’e aldığı koşulsuz desteğe ve tüm arzularının karşılanmasına rağmen kendi güvenliğini sağlayamayacağını anlatacak.

Karşılığında İsrail, Filistinlilerle barışçıl bir çözümü benimsemek zorunda kalacak. Bu çözüm, İsrail’in 1967’de işgal ettiği Filistin topraklarından çekilmesi karşılığında güvenlik düzenlemelerini içerecek.

Eğer bu analiz doğruysa, ki ben öyle olduğuna inanıyorum, bölgesel barış arayışı, İsrail’in Filistinlileri ezme ve onlara karşı zafer ilan etme çabalarındaki başarısızlığına bağlı.

Bu iki yolla gerçekleşebilir: ya İsrail’in zafer arayışını engelleyen bir Filistin direnişi ya da hem Filistin hem de İsrail tükenme noktasına geldiğinde İsrail saldırganlığını engellemek için devreye girecek bir Batı müdahalesi.

Her iki senaryoda da Suudi Arabistan’ın aktif diplomasisi için fırsat var ve bu da esasen Batı’ya sürekli olarak Filistin-İsrail çatışmasının Araplar için birincil mesele olmaya devam ettiği mesajını yinelemeyi içeriyor. Bölgede gerçek barış ve istikrar ancak bu çatışmaya adil bir çözüm getirilerek, Filistinlilerin kendi kaderlerini tayin etme ve kendi devletlerini kurma haklarının sağlanmasıyla elde edilebilir.

Bunun için Arap Ligi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın harekete geçirilmesi ve Türkiye, Rusya ve Çin de dahil bölgede adil ve istikrarlı bir barışın sağlanmasına yatırım yapan tüm ülkelerle yakın işbirliği içinde İsrail-Filistin ihtilafının çözümüne yönelik siyasi girişimlerde bulunulması ve Gazze’de devam etmekte olan çatışmanın sona erdirilmesi için açık bir siyasi diyaloğun sürdürülmesi gerekiyor.

Sonuç olarak İsrail, Gazze’yi yok etmenin ve halkını vahşice öldürmenin 7 Ekim’de kaybettiği caydırıcılık gücünü geri getirmeyeceğini anlamalı.

İsrail’in içinde bulunduğu çıkmaz, Amerikan filmi “A Knight’s Tale” de kahramanın böbürlenen rakibi Kont Adhemar’ı tek bir darbeyle alaşağı ettikten sonra şöyle dediği sahneye benziyor: “Tartıldın, ölçüldün ve eksik bulundun.”

Ortadoğu

BAE, veri merkezi planlarını revize ediyor

Yayınlanma

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD dışında gerçekleştirilecek en büyük projelerden biri olan 5 gigawatt’lık yapay zeka veri merkezi projesinin planlarını sessizce revize ediyor.

BAE, İran savaşı sonrasında kritik altyapının nasıl ve nerede inşa edilmesi gerektiğine dair yeniden değerlendirme sürecine girdi.

Konuya yakın altı kaynağın Reuters’a verdiği bilgiye göre, başlangıçta Abu Dabi’de 26 kilometre kare büyüklüğünde bir kampüs olarak tasarlanan projenin, artık BAE genelinde yayılmış bir veri merkezi ağından oluşması muhtemel.

Kaynaklara göre, proje bu bakımdan yeniden şekillenecek.

Yetkililer, hava savunma sistemleri ve bazı tesislerin yer altına inşa edilmesi dahil olmak üzere, tesisleri insansız hava araçları ve füze saldırılarından daha iyi korumanın yollarını da değerlendirdiklerini belirttiler.

Amerikalı teknoloji şirketleriyle ortaklaşa inşa edilen BAE-ABD Yapay Zeka Kampüsü’ne ilişkin planlar, geçen yıl Başkan Donald Trump’ın zengin Körfez ülkesine yaptığı ziyaret sırasında duyurulmuştu.

Proje, ekonomisini petrolden uzaklaştırmaya çalışan BAE’nin küresel bir yapay zeka gücü olma hedeflerinin merkezinde yer alıyor.

Proje, BAE ulusal güvenlik danışmanı ve cumhurbaşkanının kardeşi Şeyh Tahnun bin Zayed el Nahyan’ın kontrolündeki yapay zeka şirketi G42 tarafından yürütülüyor.

Nvidia yapay zeka çiplerine ve diğer gelişmiş ABD teknolojilerine erişim karşılığında BAE, Çin ile yapay zeka alanındaki bağlarını kesmeyi ve Stargate girişiminin ABD’deki veri merkezlerine yatırım yapmayı kabul etmişti.

Stargate, OpenAI, Oracle ve SoftBank arasında yapay zeka altyapısı kurmak amacıyla kurulan bir ortak girişim.

Reuters, BAE yetkililerinin yeni bir ana planı sonuçlandırmaya ne kadar yaklaştığını veya önerilen değişikliklerin inşaat maliyetlerini ve zaman çizelgelerini ne ölçüde etkileyebileceğini belirleyemedi.

Stargate UAE olarak bilinen, 30 milyar dolarlık ve 1 gigawatt kapasiteli bir hesaplama kümesinden oluşan projenin ilk aşamasının inşaatı geçen yıl başladı.

İlk 200 megawattlık kapasitenin bu yıl devreye girmesi planlanıyor.

Projede G42 ile ortaklık yapan Oracle’ın Yönetim Kurulu Başkanı ve Teknoloji Direktörü Larry Ellison’a göre, proje tamamlandığında BAE’deki tüm devlet kurumlarını ve ticari kuruluşları dünyanın en gelişmiş yapay zeka modellerine bağlayacak yeterli kapasiteye sahip olacak. 

Projede olası revizyonlara ilişkin Reuters’ın sorularına yanıt veren G42, yapay zeka kampüsü çalışmalarının planlandığı gibi ilerlediğini belirtti.

Şirket, ayrıntılara girmeden, “Projenin ayrıntıları, bu ölçekteki kritik altyapılardan beklenen güvenlik, dayanıklılık ve operasyonel standartlar doğrultusunda sürekli olarak gözden geçiriliyor,” dedi.

OpenAI, yapay zeka vizyonunu gerçekleştirmek için BAE ile birlikte çalıştığını ve “bunu hayata geçirmek için gerekli altyapı ve benimseme öncelikleri konusunda iyi ilerleme kaydettiğini” belirtti.

Kaynaklar Reuters’a, Tahran’ın İran’a yönelik ABD ve İsrail hava saldırılarına misilleme olarak, Amerikan kuvvetlerini barındıran Körfez komşularına füze ve insansız hava araçları fırlatmaya başlamasının hemen ardından Birleşik Arap Emirlikleri yetkililerinin yapay zeka altyapı planlarını gözden geçirmeye başladığını bildirdi.

Mart ayında gerçekleşen saldırılarda Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki iki Amazon Web Services (AWS) veri merkezi ile Bahreyn’deki bir veri merkezi hasar gördü.

Şirketin web sitesindeki son güncellemelere göre, bölgedeki bulut bilişim hizmetleri hâlâ kesintiye uğramış durumda.

Nisan ayında İran silahlı kuvvetleri, Stargate UAE’nin de potansiyel bir hedef olduğu yönünde bir uyarı videosu yayınladı.

Videoda, kompleksin inşa edildiği yeri gösterdiği iddia edilen bir harita yer alıyordu ve altında “Hiçbir şey gözümüzden kaçmaz” yazıyordu.

Konuya aşina iki kaynak, daha önce kamuoyuna açıklanmamış olan Al ⁠Dhafra Hava Üssü yakınlarındaki bir şantiyenin konumunu doğruladı.

Abu Dabi’nin dış mahallelerinde bulunan üs, ABD askerlerine ev sahipliği yapıyor ve Şubat ayında başlayan savaş sırasında hedef alınmıştı.

Başkan Joe Biden döneminde ABD Dışişleri Bakanlığı Arap Yarımadası İşlerinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapan Daniel Benaim, uzun süredir kendilerini güvenli liman olarak pazarlayan Körfez ülkeleri için bu çatışmanın bir “iktisadi deprem” olduğunu söyledi.

Washington merkezli bir düşünce kuruluşu olan Orta Doğu Enstitüsü’nde araştırmacı olan Benaim, “Kritik altyapıyı güçlendirmek için değişiklikler hayati önem taşıyor. Bölgedeki her ülke, riski azaltmak ve uluslararası ortakları ile yatırımcıları güvence altına almak için neler yapabileceğini değerlendirecek,” dedi.

Sektörden bir yönetici ve konuyla ilgili bilgilendirilen bir başka kişiye göre, BAE’deki yapay zeka kampüsünün inşaatının ilk aşamasının, tesisi hava saldırılarından korumak için bazı değişiklikler yapılsa da planlandığı gibi devam etmesi bekleniyor.

Projenin geri kalan kısmının muhtemelen birden fazla lokasyona yayılacağını belirttiler.

İki kaynağa göre, yetkililer yeraltında inşaat yapmanın yanı sıra, ordunun kullandığı veriler gibi en hassas verileri barındıran tesisleri dağların içine yerleştirmeyi de değerlendiriyor.

ABD, Çin ve Avrupa’da veri merkezleri, kullanılmayan madenlerin, Soğuk Savaş döneminden kalma sığınakların veya mağaraların içine inşa ediliyor.

BAE, çoğunlukla düz, çöl arazisinden oluşuyor. Fakat Res’ül Hayme ve Fuceyre emirliklerinin kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde uzanan dağ sıraları bulunuyor.

Üç kaynağın belirttiğine göre, yeniden tasarım sürecine hava savunma sistemleri dahil ediliyor.

Bunlara insansız hava aracı ve füze önleyiciler ile elektronik sinyal bozma ekipmanları da dahil.

Bir başka kaynak ise, diğer olası önlemler arasında patlamaya dayanıklı beton kullanımı ile yedek güç ve soğutma sistemlerinin eklenmesinin yer aldığını belirtti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İran depoladığı parçalarla balistik füze montajını canlandırıyor

Yayınlanma

İran, İsrail ve ABD’nin aksi yöndeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde depoladığı parçalarla balistik füze üretimine yeniden geçti. Wall Street Journal gazetesinin eriştiğini iddia ettiği istihbarat raporları, nisan ayındaki ateşkes sürecinde tünel girişleri açılan Hocir gibi merkezlerde hareketliliğin sürdüğünü belgeliyor.

İran, İsrail ve ABD makamlarının bu kapasitenin tamamen ortadan kaldırıldığı yönündeki açıklamalarına karşın yer altı tesislerinde balistik füze üretimine yeniden başladı.

The Wall Street Journal gazetesinin ABD’li ve Ortadoğulu yetkililere dayandırdığı haberine göre Tahran yönetimi, üretim sürecinde önceden depoladığı parçalardan yararlanıyor.

Yetkililer, savaşın başlangıcında füze sahalarına ve sanayi tesislerine düzenlenen saldırılara rağmen İran’ın hem katı hem de sıvı yakıtlı füzelerin montajına devam ettiğini aktarıyor.

İstihbarat verileri, ülkenin güneydoğusundaki Hocir kompleksi de dahil çok sayıda yer altı merkezinde hareketlilik olduğunu ve yeni hava saldırılarından korunmak amacıyla ilave yer altı montaj noktaları oluşturulmaya çalışıldığını gösteriyor.

ABD ve İsrail operasyonlarının bazı tesisleri tahrip etmesi ve deniz ablukasının katı yakıt bileşenleri ile parça ithalatını zorlaştırması nedeniyle, mevcut montaj işlemleri savaş öncesine kıyasla daha düşük hacimlerle sürdürülüyor.

ABD merkezli Füze Savunma İttifakı kıdemli analisti Tal Inbar, sürece ilişkin değerlendirmesinde tesislerin hedef alınmadığı anlarda hasarlı altyapının onarılabileceğini, diğer ülkelerden parça temin edilerek buralarda saklanabileceğini vurguladı.

Inbar, İran’ın füze üretim kapasitesini yeniden inşa etmediğini düşünmenin saflık olacağını kaydetti.

Tesislerin imha edildiğini ve Tahran’ın ciddi biçimde güç kaybettiğini savunan yetkili, İran’ın şu anda hiç olmadığı kadar zayıf bir durumda kaldığını, ABD Başkanı Donald Trump’ın bu ülkenin nükleer silaha ulaşmasına asla müsaade etmeyeceğini söyledi.

Pentagon Sözcüsü Sean Parnell, ABD’nin İran’a ait insansız hava aracı, balistik füze ve donanma sanayi altyapısının yüzde 90’a varan kısmını yok ettiğini, Tahran’ın füze ve İHA fırlatma kabiliyetini büyük ölçüde zayıflattığını dile getirdi.

Bir diğer ABD hükümet yetkilisi, Tahran yönetiminin haziran ortasında Hürmüz Boğazı’nın açılması ve savaşın sonlandırılmasına dair Trump yönetimiyle yürüttüğü ön müzakerelerin ardından üretimi düşük ölçekte de olsa yeniden canlandırmış olabileceğine işaret etti. Yetkili, mevcut stoklarla en az iki yüz füzenin monte edilebilecek durumda olduğunu belirtti.

CNN televizyonunun mayıs sonundaki haberinde, ABD ve İsrail’in maliyetli mühimmatlarla vurduğu yer altı füze sığınaklarının Tahran yönetimi tarafından buldozer ve damperli kamyonlar kullanılarak yeniden açılmaya çalışıldığı aktarılmıştı.

Nisan ayındaki ateşkes kararının ardından kazı faaliyetleri hız kazandı; 18 farklı noktada isabet alan 69 tünel girişinden 50’si yeniden ulaşıma hazır hale getirildi.

Uzmanlar, sadece tünel girişlerini bombalayarak füze gücünü yok etmenin imkansız olduğunu, bunun bombardımanların sınırını ortaya koyduğunu vurguladı.

ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth nisan ayında İran’ın füze programını fiilen bitirdiklerini iddia etmişti. Ancak NBC News’ün haberinde, Tahran’ın ateşkes sürecini askeri gücünü toparlamak amacıyla değerlendirdiğine dikkat çekilmişti.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Pakistan: Husilere yönelik misillemeyi henüz görüşmedik

Yayınlanma

Pakistan, Yemen direnişinin Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarına yanıt olarak Mekke Anlaşması kapsamında İslamabad’dan gelecek bir askeri tepki konusunda herhangi bir görüşme yapılmadığını belirtti.

Öte yandan Pakistan Dışişleri, “zamanı geldiğinde” Pakistan’ın harekete geçeceğini de ekledi.

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Saccad Haydar Han, haftalık basın toplantısında, İslamabad’ın Türkiye ve Suudi Arabistan ile imzalanan ortak savunma anlaşması kapsamındaki yükümlülüklerini nasıl yerine getirmeyi planladığına dair bir soruya yanıtladı.

Han, “Şu anda bu konuda herhangi bir görüşme yok… Zamanı geldiğinde anlaşma kapsamında harekete geçeceğiz,” dedi.

Geçen ay imzalanan ortak savunma anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, üçüne de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngörüyor.

Bu soru, Yemen’deki Husilerin (Ensarullah) bu hafta Suudi şehirlerine ve enerji ⁠altyapısına saldırması üzerine gündeme geldi.

Reuters, İslamabad’ın Tahran’ı, “Suudi Arabistan’a yönelik saldırılarını yoğunlaştıran Yemenli Husi müttefiklerini dizginlemesi konusunda uyardığını” bildirdi.

Yine Reuters‘ta yer alan habere göre, ​Suudi yetkililer ile Pakistan ve Türk ordularından üst düzey temsilciler, Husi saldırılarına verilecek yanıtı koordine etmek üzere Riyad’da bir araya geldi.

Taraflar, birliklerinin Yemen’e girmemesi ve verilecek herhangi bir yanıtın Suudi Arabistan topraklarından başlatılması konusunda anlaştı.

ABD ile İran arasındaki çatışmada arabuluculuk da yapan Pakistan, bu saldırıları kınadı fakat savunma anlaşmasının hükümleri uyarınca nasıl tepki verebileceğine dair ayrıntı vermedi.

Han ayrıca, Washington’un küresel enerji arzını da aksatan bölgesel kargaşayı kontrol altına almakta zorlanırken, Mekke İttifakı’nı genişletmeye yönelik herhangi bir planın bulunmadığını belirtti.

Bu arada Ensarullah, Yemen’in güney batısında, Bab el-Mendeb boğazına yakın sahil kenti Muha’yı ele geçirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English