Amerika
‘Küba’nın cani komşusuyla başı yine dertte’

Editörün notu: Küba, 1959’daki devrimden bu yana ABD’nin baskıcı politikalarıyla mücadele ediyor. ABD, Küba’ya uyguladığı iktisadi, ticari ve finansal ablukalarla ada ülkesini siyasi ve iktisadi olarak zayıflatmayı hedefliyor. Bu abluka, Küba’nın sağlık, eğitim ve diğer temel haklarına erişimini ciddi biçimde engelleyerek, ülkeye doğrudan ve dolaylı olarak büyük zararlar veriyor. BM ve uluslararası toplumun yıllık olarak tekrarladığı kınama ve yaptırımları kaldırma çağrılarına rağmen, ABD bu politikaları sonlandırmayı reddediyor ve hatta daha da sertleştiriyor.
Küba, tüm bu baskılara ve saldırılara rağmen bağımsız duruşunu koruyarak ABD’nin müdahaleci politikalarına karşı direnmeye devam ediyor. Washington yönetiminin bu politikalarının soykırım girişimi olarak değerlendirilmesi gerektiğini savunan uluslararası hukukçular ve çeşitli bağımsız kuruluşlar, ABD’nin Küba’ya verdiği zararı tazmin etmesi gerektiğini ifade ediyor.
Edgar Göll, NachDenkSeiten
27 Ekim 2024
Şöyle bir senaryo düşünün: Erken bir sabah saatinde, bir adam Havana’daki ABD Büyükelçiliğinin önünde duruyor, yanında getirdiği Amerikan bayrağını benzinle ıslatıyor ve onu ateşe vermeye çalışıyor. Ardından, otomatik bir silahla elçilik binasına tam 23 el ateş ediyor. Tutuklandıktan sonra verdiği röportajda, eğer büyükelçi ya da başka biri binadan çıksaydı, onlara da tereddütsüz ateş edeceğini itiraf ediyor. Bu durumda ABD hükümetinin “küresel” çapta bir kınama kampanyası başlatması, CNN gibi kanalların olayı gün boyu ekranlara taşıması, Küba’nın sert eleştirilerle hedef alınması, yaptırımlar uygulanması ve Küba devletinin elçiliğin güvenliğini sağlama sorumluluğunu yerine getirmediği gerekçesiyle dava edilmesi gayet net olurdu.
Ama gerçek tam tersiydi ve çok daha farklı gelişti: Bu türden bir terör saldırısı ABD’nin başkenti Washington DC’de, Küba Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliğine yönelik gerçekleşti! 30 Nisan 2020’de, Küba doğumlu 42 yaşındaki Alexander Alazo, ABD bayrağına bürünmüş halde elçilik önünde saldırıya geçti. Önce, üzerinde “Trump 2020” yazılı bir Küba bayrağını yakmaya çalıştı. Ardından, otomatik bir tüfekle Küba’nın diplomatik temsilciliğine tam 32 el ateş etti. O esnada elçilik binasında yedi kişi bulunuyordu. ABD makamları, daha önce Alazo’ya siyasi sığınma hakkı tanımıştı. Yakalnmasının ardından, Columbia Bölgesi Mahkemesinden Yargıç Michael Harvey, Alazo’nun “toplum için bir tehdit oluşturduğunu” belirterek onu cezaevine gönderdi. Buna karşın, Miami merkezli çevrim içi portal ADN Cuba gibi aşırı sağcı sürgün Kübalıların medya organları bu açıkça tehlikeli saldırganı savunmaya kalktı. Alazo, bu saldırıdan önce bölgede yaşayan sağcı sürgün Kübalılarla doğrudan bağlantıya geçmişti. Onlar, Alazo’nun “akli dengesinin bozuk” olduğunu ve bu nedenle suçsuz sayılması gerektiğini iddia etti.
Şimdi, dört yıl sonra, ABD yargısı bu şaibeli iddiayı resmi olarak kabul etti. Eylül 2024’ün sonunda, Bölge Yargıcı Amy Berman Jackson, Alazo’nun 15 Ekim itibarıyla serbest bırakılmasına karar verdi. Alazo, şu anda bir haftadır serbest ve herhangi bir kısıtlamaya tabi değil. Yargıç, Alazo’nun eşine hitaben, “Uzun vadeli amacımız, onun iyileşmesi ve sizinle ve çocuklarınızla birlikte yaşamasıdır,” dedi. Alazo’ya “pro bono” (ücretsiz) vekalet eden eski federal savunma avukatı Sabrina P. Shroff ise, Washington Post‘a açıklamalarda bulunarak “Bay Alazo bu suçu işlerken iyi durumda değildi. Ona karşı hiçbir şekilde dava açılmamalıydı. (…) Tedavi gördüğü sürece Bay Alazo kimse için bir tehdit oluşturmaz,” diye konuştu.
Küba’nın net tepkisi
Bu olayın ardından Küba Dışişleri Bakanlığı, ABD hükümetini bir kez daha “Küba’ya karşı terör ve şiddet eylemlerinin hoşgörülü bir suç ortağı” olmakla suçladı. 4 Ekim’de yayımlanan açıklamada, “ABD’nin başkentindeki merkezi bir caddede bir diplomatik misyona yönelik bu saldırı, başka herhangi bir ülkede terör eylemi olarak sınıflandırılırdı,” ifadesine yer verildi. Ancak ABD hükümeti, “bu eylemi terör saldırısı olarak nitelendirmeyi reddetti ve failin ABD yasalarına göre açıkça terörist olarak tanımlanabilecek eylemlerine rağmen onu bu şekilde yargılama niyetini hiçbir zaman taşımadı.” Ayrıca, yargı makamlarının, “Alazo’nun Güney Florida’da yerleşik, daha önce de defalarca Küba’ya karşı saldırgan tutum sergileyen ve şiddet ile terörizmi teşvik eden gruplarla bağlantılarına dair delilleri” göz ardı ettiği belirtildi.
Küba Dışişleri Bakanlığı ayrıca, ABD topraklarından finanse edilip yürütülen organize terörün bir kurbanı olduğunu bir kez daha delilleriyle birlikte hatırlattı. 1959’dan bu yana sosyalist Küba’ya karşı düzenlenen terör saldırıları ve gizli operasyonlar sonucunda 3 bin 478 Kübalı hayatını kaybetmiş, 2 bin 99 kişi ise sakat kalmış veya yaralanmıştı. Küba hükümeti, bu tür bir eylem Küba büyükelçiliğine ve orada görev yapan personele karşı işlendiğinde, ABD hükümetinden ciddi, sorumlu ve dürüst bir tutum talep ettiğini defalarca dile getirdi; fakat bu çağrılar hiçbir zaman karşılık bulmadı.
Durumu daha da acı kılan şey ise, Küba’nın bu protesto notunu, 6 Ekim 1976’da bir sivil yolcu uçağına yönelik gerçekleştirilen terör saldırısının yıl dönümünden iki gün önce iletmiş olması. Eski CIA casusları Luis Posada Carriles ve Orlando Bosch’un talimatıyla, iki Venezuelalı paralı asker o tarihte uçağın kokpitine patlayıcılar yerleştirmişti. Barbados’tan kalkışından hemen sonra bu patlayıcılar infilak etti. Bu sivil uçak kazasında 57 Kübalı, beş Kuzey Koreli ve Guyana’dan 11 yolcu yaşamını yitirdi. ABD’de –yani saldırının faillerinin yaşadığı ülkede– ve diğer Batılı ülkelerde bu vahşi terör saldırısı bilinçli olarak unutturulmuşken, geride kalanlar ve mağdurlar bu trajediyi asla unutamıyor.
Daha da üzücü olan, bu terör saldırısından sorumlu şahısların, ölüm günlerine dek ABD’de hiçbir engellemeyle karşılaşmadan yaşamlarını sürdürmüş olmalarıydı. Bu nedenle, müteakip pazar günü Küba, Barbados, Guyana ve Trinidad ve Tobago’nun başkentlerinde –yani Havana, Bridgetown, Port of Spain ve Georgetown’da– düzenlenen etkinliklerle bu olayda hayatını kaybedenler anıldı. Anma törenleri sırasında, Barbados Dışişleri Bakanı Sandra Husbands, Trinidad ve Tobago Dışişleri Bakanı Amery Browne ve Guyana Dışişleri Bakanı Hugh Todd, ABD’ye Küba’yı “terörün sponsoru” olduğu iddiasıyla hazırlanan kara listeden nihayet çıkarması ve ada ülkesine 60 yılı aşkın süredir uygulanan iktisadi, ticari ve finansal ablukayı sona erdirmesi çağrısında bulundular. Bu yetkililer, bu tür terör saldırılarının, ABD’nin Küba’ya yönelik genel olarak suç teşkil eden ve terörist unsurlar içeren politikasının aşırı bir örneği olduğunu ve bu politikaların artık sona ermesi gerektiğini açıkça ifade ettiler.
ABD ablukası: Küba halkına karşı girişilmiş bir soykırım teşebbüsü
Küba’ya uygulanan ablukaya dönük benzer bir net değerlendirme, yaklaşık bir yıl önce, uluslararası hukuk profesörü Prof. Norman Paech’in koordinasyonuyla Avrupa Parlamentosu’nda gerçekleştirilen uluslararası bir mahkemeden geldi. Bu mahkemenin kararında şöyle denildi:
“Abluka, doğrudan ve dolaylı olarak çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine yol açtı ve ABD’nin, Küba halkı boyun eğmeye karar vermediği sürece bu ablukayı sürdürme kararı, ABD’nin Küba halkının en azından bir kısmının fiziksel olarak yok edilmesini amaçlayan önlemleri devam ettirme konusunda kararlı olduğunu gösteriyor. Bu tür bir tutum, soykırım suçunun unsurlarını taşıyor olabilir.”
Brüksel mahkemesinin bu kararına göre BM kararları, uluslararası ve ulusal kuruluşların sayısız çağrıları ve bilimsel analizler tamamen doğrulandı:
“Çok sayıda yaptırım ve bunlara temel oluşturan ABD yasaları hukuka aykırıdır ve kaldırılmalıdır. ABD, Küba devletine, şirketlerine ve vatandaşlarına verdiği zarardan sorumlu tutulmalıdır.”
Geçtiğimiz günlerde, Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez Parrilla, ABD ablukasının sonuçlarına dair güncel raporu sundu. Bu rapor, Mart 2023 ile Nisan 2024 arasındaki dönemde Küba’da meydana gelen maddi zararları ve kısıtlamaları kapsıyor.
Rapora göre, söz konusu dönemde meydana gelen zararlar beş milyar ABD dolarını aştı. Raporda ayrıca, özellikle Batı Avrupa’da olmak üzere dünya çapında Küba ile işbirliği yapan aktörleri ve işbirliklerini etkileyen “sınır ötesi etkiler” de ele alındı. Bu rapor, BM Genel Kurulu’nun 30 Ekim’de New York’ta oylayacağı ablukanın kaldırılmasına yönelik yeni bir BM kararı için temel teşkil ediyor.
İmparatorluğun cehaleti ve kibirli tavrı
Her yıl yapılan bu BM oylamalarında, ABD hükümeti sürekli olarak tüm dünyadan izole olmuş bir şekilde eleştirilerin hedefi oluyor. Buna rağmen, ABD, Küba’ya yönelik yaptırımlarını azaltmak ya da durdurmak bir yana, tam tersine daha da sertleştirdi. Öyle ki, Başkan Trump döneminde, Küba keyfi bir şekilde “Terörizmin Devlet Sponsorları” (State Sponsors of Terrorism, SSoT) listesine alındı. Bu durum, Küba’yı ve onunla iş yapan herkesi sert tek taraflı yaptırımlara maruz bıraktı. Şimdi ise Birleşmiş Milletler’den bir uzman grubu, ABD yönetimini bu tutumu gözden geçirmeye çağırdı. ABD’nin “terör destekçisi” olarak damgaladığı devletler ve bu ülkelerin halkları, bu listeye alınmaları nedeniyle zaten uygulanmakta olan yaptırımlara ek olarak daha da fazla zarar görüyor. BM uzman grubu, SSoT listesine alınmanın, gıda hakkı, sağlık hakkı, eğitim hakkı, iktisadi ve sosyal haklar, yaşam hakkı ve kalkınma hakkı dahil olmak üzere temel insan haklarını ciddi biçimde olumsuz etkilediğine dikkat çekti. Bu nitelendirme, tamamen ABD hükümeti tarafından tek taraflı olarak yapılıyor ve bu duruma BM uzmanları, “devletlerin egemen eşitliği, devletlerin içişlerine müdahale etmeme ve uluslararası anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesi” gibi uluslararası hukukun temel ilkelerine aykırıdır,” yorumunu yaptı.
Küba’nın bu listeye alınması nedeniyle, Ocak 2021’den Şubat 2024’e kadar, yabancı bankalar yaklaşık 1064 kez Küba kuruluşlarına hizmet vermeyi reddettiklerini bildirdi. Küba Devlet Başkanı Diaz-Canel, Prensa Latina haber ajansına yaptığı açıklamada, ABD’nin bu eylemlerinin, aslında “terörizmin devlet sponsoru” (SSoT) niteliğini taşıyan bir tutum olduğunu –yani ABD hükümetinin tamamen keyfi ve asılsız bir şekilde Küba’ya atfettiği suçlamanın bizzat kendisi olduğunu– belirtti. Buna karşılık Washington’dan gelen yanıt ise şu şekilde oldu: Reuters haber ajansına konuşan bir ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “ABD kolluk kuvvetleri, ABD yasaları çerçevesinde bireyleri takip eder ve yabancı hükümetlerden talimat almaz,” dedi.
Küba sayısız kesin kanıt sunuyor ve görmezden geliniyor
1990’lı yıllarda, Doğu Avrupa’daki reel sosyalist ülkelerle işbirliğinin sona ermesinden sonra Küba’nın yaşadığı zorlu “Özel Dönem” sürecinde, Küba’ya yönelik terörist eylemler giderek tırmandı. Bu gelişmeler karşısında Küba makamları, bu suçların ABD’den desteklendiğini kanıtlamak amacıyla FBI’a çok sayıda dosya dolusu bilgi ve belge sundu.
Bu belgeler, ulusal elektrik şebekesine, kamu sağlık hizmetlerine ve ulaşım altyapısına yönelik ekonomik zararlar veren ve insan hayatını tehlikeye atan sabotaj ve vandalizm eylemlerini içeriyordu. Örneğin, Havana’daki tesislere molotof kokteylleri atılması, Mayıs 2019’da Mariel’deki konteyner terminalinden çıkan bir yük treninin raydan çıkarılması, otobüslerin taşlanarak veya yakılarak tahrip edilmesi, içme suyu kaynaklarının zehirlenmesi, devlet kurumlarına saldırılar, radyo istasyonlarının işgal edilmesi, diplomatik temsilciliklere ve Küba tesislerine yönelik saldırılar ve bir askeri birliğe baskın yaparak silahlarını ele geçirme planı gibi olaylar yaşandı.
Küba İçişleri Bakanlığı’ndan Víctor Álvarez Valle bu konuda şunları söyledi:
“Bu eylemlerin ortak noktası, adi suçlardan sabıkalı ve toplum dışı kabul edilen Kübalı vatandaşlar tarafından gerçekleştirilmiş olmalarıdır. Bu şahıslar, ABD’de yerleşik ve oradaki aşırı sağcı örgütlerle bağlantılı şahıslar tarafından devşirilmiş, yönlendirilmiş ve finanse edilmiştir. Yürütülen soruşturmalar neticesinde, ABD’de yaşayan iki Küba vatandaşı tarafından tertip edilen bu eylemlerin, Küba’da korku salmayı ve ülkede bir istikrarsızlık görüntüsü yaratmayı amaçladığı tespit edilmiştir.”
Yoğun soruşturmalar sonucunda Küba İçişleri Bakanlığı, Aralık 2023’te bir rapor yayımladı. Bu raporda, ABD merkezli 61 kişi ve 19 örgütün adı geçiyor ve Küba hükümeti bu kişileri terörizme destek sağlamakla suçluyor. Bu listede, “La Nueva Nación Cubana en Armas” (Silahlı Yeni Küba Ulusu) adlı örgüt de yer alıyor. Listedeki şahıslar hakkında soruşturmalar başlatılmış olup, bu kişilerin kendi ülkelerinde veya başka ülkelerde terörist faaliyetlere teşvik, planlama, organizasyon, finansman, destek sağlama veya bu tür eylemlere katılma suçlarından arandıkları belirtiliyor. “La Nueva Nación Cubana en Armas” örgütünün, Pinar del Río eyaletindeki ofisler, şeker kamışı tarlaları ve tütün fabrikalarına yönelik saldırılardan sorumlu olduğu, ayrıca Havana eyaletindeki San Miguel del Padrón bölgesinde anaokulları, okullar, poliklinikler ve Organización Básica Eléctrica (Temel Elektrik Organizasyonu) tesislerine yönelik saldırgan eylemler düzenlediği bildiriliyor. Álvarez Valle, bu konuda şu açıklamayı yaptı:
“Bu şahıslar, Kuzey Amerika topraklarında cezasız bir şekilde faaliyet göstermeye devam ediyor; şiddet yanlısı örgütleri finanse ediyor, organize ediyor ve destekliyorlar, böylece ülkemizin iç düzenini zayıflatmaya çalışıyorlar.”
Kasvetli öngörüler: Vahşi Batı’dan Küba’ya bakış
5 Kasım’da ABD’de düzenlenecek olan başkanlık seçimlerinde, her iki adaydan da Küba’ya dönük daha medeni ve uluslararası hukuka uygun bir politika beklemek mümkün görünmüyor. Kamala Harris’in açıklamaları muğlak ve çelişkili. Daha da kötüsü, Donald Trump ve başkan yardımcısı adayı Vance’in olası Küba politikası tam anlamıyla felaket olabilir. Trump, bir seçim mitinginde başkan olması durumunda “Küba’nın yakında çok farklı görüneceğini” iddia etti.
Bu askeri süper gücün dış politika elitleri, politikalarını yürütürken son derece acımasız ve yıkıcı bir tavır sergiliyor; BM Şartı, uluslararası hukuk, Uluslararası Adalet Divanı (UAD) ve tüm dünya toplumunun iradesini hiçe sayıyor. Bu bağlamda, Guantánamo Körfezi’nde kurulan ve 700’e yakın tutuklunun bulunduğu yasa dışı, barbarca bir ABD işkence kampına dönüştürülen üssü hatırlatmak yeterli olacaktır, bu üs, 1902’den beri ABD ordusu tarafından uluslararası hukuka aykırı bir şekilde işgal edilmiş Küba toprağı olarak değerlendiriliyor.
Küba, “İmparatorluğun” saldırganlığını ve suçlarını, ABD destekli diktatör Batista’ya karşı 1959’da gerçekleştirdiği başarılı devrimden bu yana, yani tam 65 yıldır çekiyor. O dönemde, bugün hâlâ geçerliliğini koruyan bir doktrin ortaya konmuştu. ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları ile CIA tarafından 1959 sonbaharında hazırlanan ve Başkan Eisenhower ile halefi John F. Kennedy tarafından onaylanan ABD işgal planının ilk cümlesi şöyleydi:
“Burada sunulan programın amacı, Castro rejimini ABD için daha kabul edilebilir bir rejimle değiştirmektir; ancak bunu yaparken ABD müdahalesi izlenimi yaratılmamasına dikkat edilecektir.”
Amerika
JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.
İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.
Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.
Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.
Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.
Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.
Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.
Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.
Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.
Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.
Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.
Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.
JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.
5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.
Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.
Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.
Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.
2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.
Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.
Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor
Amerika
S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.
Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.
S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.
ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.
Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.
Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.
Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.
Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.
Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.
Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.
Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.
Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.
Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.
Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.
Amerika
Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.
Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.
Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.
Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.
Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.
Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.
Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.
Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.
Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.
Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.
Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.
Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.
Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.
Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.
Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.
Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.
Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.
O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.
Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.
Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.
Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.
Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.
Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.
AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.
Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.
PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.
Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.
JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi
JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.
JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.
Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.
Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.
Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.
Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.
Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı
Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.
Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.
ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.
Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.
Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.
BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:
“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”
Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.
Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.
Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.
Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.
Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.
Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.
O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.
COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.
2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.
Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.
Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.
Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.
Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.
Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı
Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.
Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.
Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.
St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.
Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.
Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.
Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.
Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.
Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.
ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.
Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.
Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.
Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.
Warsh “daha az müdahale”den yana
Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.
Warsh şöyle konuşmuştu:
“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”
Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.
Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.
Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.
Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya7 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını6 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








