Bizi Takip Edin

Amerika

Latin Amerika ve Karayipler için 2024’teki dengeler ve 2025 öngörüleri

Avatar photo

Yayınlanma

Bir bölgenin tüm yıl boyunca yaşadığı en önemli meseleleri analiz etmek ve henüz başlamamış ya da yeni başlayan bir seyahatin hava tahminini yapmak kadar riskli bir iştir. Bu riskli görevi üstlenirken, bu incelemede pek çok önemli konunun dışarıda kalacağına dair bir kesinliğe sahibiz. Ayrıca 2025 boyunca gerçekleşebilecek -veya gerçekleşmeyebilecek- senaryoların olasılığı konusunda da uyarıda bulunuyoruz. Amacımız, zengin ve karmaşık bir bölge olan Latin Amerika’da, Siyasi, Ekonomik, Sosyal ile Güvenlik ve Savunma alanlarında öne çıkan bazı olaylara yaklaşık bir bakış sunmaktan ibaret.

Siyasi meseleler

2024, dünyanın en fazla seçmeninin sandık başına gittiği yıl oldu ve gerçekte, genel olarak Latin Amerika ve Karayipler’de, özelde ise Venezuela’da 2024’ün siyasi gündemi devlet başkanlığı seçimi ile şekillendi. Venezuela’nın (28 Temmuz) yanı sıra, El Salvador (4 Şubat), Paraná (5 Mayıs), Dominik Cumhuriyeti (19 Mayıs), Meksika (2 Haziran), Uruguay (27 Ekim ve 24 Kasım) genel seçimler gerçekleştirdi. Ekim ayında Brezilya ve Şili belediye seçimleri ve bölgesel seçimler düzenledi.

Böylece 2024 sonunda, Güney Amerika’nın siyasi haritası, en önemli 10 ülkenin 6’sının -Bolivya, Brezilya, Şili, Kolombiya, Uruguay ve Venezuela- farklı “sol” akımların yönetiminde olmasıyla şekillendi. Sağ ve aşırı sağ tarafından yönetilen ülkeler ise: Arjantin, Ekvador, Paraguay ve Peru (söz konusu ülkede, sol çizgide başlayan hükümet, Pedro Castillo’ya karşı yapılan darbenin ardından sağa kaydı). Bu listeye şu ülkeleri dâhil etmiyoruz: Guyana, Surinam, Trinidad ve Tobago, Aruba, Curaçao, Bonaire ve Fransız Guyanası. Zira bu ülkeler ve topraklar, güçlü şekilde Avrupa neokolonyalizmine ve Amerikan emperyalizmine tâbidir; dolayısıyla bölgede siyasi etkileri görece sınırlı.

Siyasi alanda, hiç kuşkusuz Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun yeniden seçilmesi Venezuela için en büyük kazanım; zira sürekli saldırılar ve darbe girişimlerine rağmen, 20. yüzyılın sonunda Devlet Başkanı Hugo Chávez’in Aralık 1998’de kazandığı zaferle başlayan ve sonrasında Bolivarcı Devrim’in kurulmasıyla devam eden siyasi proje, tehditlerle yüzleşmiş ve siyasi olarak zaferle çıkmayı başardı. 28 Temmuz’daki başkanlık seçimlerinde Maduro’nun liderliği bir kez daha teyit edildi. Chavismo hareketi, Yasama Organı’nda da çoğunluğa sahip.

Brezilya’da ise Lula hükümeti, hem içerde belediye seçimlerini büyük ölçüde kaybederek (ülkenin en önemli 15 şehrinin 13’ünün kontrolü sağa geçti) kırılganlığını gösterdi, hem de dışarda BRICS’in Rusya’nın Kazan kentindeki toplantısına sağlık sorunları nedeniyle katılmayarak ve özellikle Venezuela’nın çok taraflı ittifaka katılımına destek vermeyerek gücünü zayıflatmış oldu. Bu ve benzeri siyasi tutumlarıyla Lula, ne Venezuela’nın ne de Güney Amerika’daki başka bir ülkenin (çoğunlukla ilerici ya da sol, kimi zaman anti-kapitalist olmasalar bile emperyalizm karşıtı) “ağabeyi” konumunda olabileceğini gösterdi.

Öte yandan, Meksika’da MORENA Partisi, bir kez daha tarih yazarak ilk kez bir kadının devlet başkanı seçilmesini sağladı. 2024 Haziran seçimlerinde Claudia Sheinbaum, ülke demokrasi tarihinin en yüksek oy sayısıyla kazandı. Bu seçimlerde Senato, Temsilciler Meclisi ve diğer federal ve yerel makamlar için de yeni temsilciler seçildi. MORENA, müttefik partilerle birlikte, pozisyonların ve sandalyelerin çoğunluğunu elde etti.

Meksika, bölgesel siyasette son derece önemli bir rol oynuyor; Orta Amerika’da en büyük siyasi gerilimlerin yaşandığı El Salvador, Nikaragua, Kosta Rika ve Panama üzerinde etkisi bulunuyor. Ayrıca Meksika, Güney Amerika’da da ABD’nin çıkarlarına karşı siyasi bir denge unsuru hâline gelmiş durumda.

Arjantin ise 2024’te bölge açısından zıt kutupta yer aldı; zira Javier Milei’nin iktidara gelişiyle birlikte emperyalist emellere ve faşist, neo-faşist, hatta Nazizm’e meyleden hareketlere alan açılmış oldu. Bu akımlar, beyaz üstünlüğü fikrini ve Donald Trump’ın “Yeniden Büyük Ameirka” (MAGA) sloganını benimseyip, Milei tarafından “Yeniden Büyük Arjantin” olarak uyarlanan söylemi destekliyor. Ülke içinde ise Milei, kendi siyasi gücünü kanıtlamış ve olumlu imajla halk desteğini korumuş durumda. Parlamentoda çoğunluğu olmamasına rağmen, Arjantin Kongresi, devlet başkanına yasama yetkileri tanıyan ve süper güçlere ilettikleri ultra-liberal hükümet programını uygulamasına imkân veren yasaları kabul etti. Mevcut Arjantin lideri, ABD ve İsrail ile ilişkilerini şimdiye kadar hiçbir hükümetin yapamadığı kadar güçlendirdi.

2024’te Latin Amerika solunu bölen ve zorlayan bir diğer konu ise, Evo Morales ile Bolivya’nın mevcut Devlet Başkanı Luis Arce arasındaki çatışma oldu. Ekim ayı sonunda eski Devlet Başkanı, koka yetiştiricilerinin lideri ve o tarihe kadar devlet başkanı adayı olan Morales, Bolivya polisi ve ordusunun saldırısına uğradı ve hayatına kastedildi. Bolivya Yargısı, Morales’i Ağustos-Ekim 2025 devlet başkanlığı seçimlerine katılmaktan men etti. Evo yarışın dışında ve Arce de halk desteğinden yoksun kaldığı için, Bolivya’da sağın geri dönüşü neredeyse kaçınılmaz görünüyor.

İktisadi konular

Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’nun (CEPAL) verilerine göre, bölgemizdeki ekonomiler 2024 boyunca çıkılması zor bir tuzağa saplanmış durumda: Düşük büyüme kapasitesi. Latin Amerika’nın bu yılki GSYİH büyümesi yüzde 2,2 düzeyinde kaldı ve 2015-2024 on yıllık dönem baz alındığında yüzde 1’e geriledi. Bu da kişi başına düşen GSYİH’nin durgunlaştığını, kimi ülkelerde ise ekonomik durgunluk yaşandığını gösteriyor. En güçlü ülkelerden bazıları, farklı makroekonomik, mali ve parasal zorluklarla yüzleşti.

Brezilya: 2024’te Güney Amerika’nın devi, dünyanın en büyük para birimi devalüasyonlarından birini yaşadı. Brezilya para birimi Real, dolar karşısında yüzde 25-30 arasında değer kaybetti. Bunun fitilini ateşleyen, Lula yönetiminin sunduğu ve güven vermeyen mali uyum planı oldu. Lula karşıtları tarafından yerli malı tüketim olarak adlandırılan iktisadi politikaya rağmen, Brezilya hâlâ dünyanın en yüksek vergi yüklerinden birine sahip. Ayrıca Brezilya hükümeti, asgari ücreti önemli ölçüde artırmadı ve 2025’te asgari ücret 250 dolardan başlayacak. Pek çok ekonomi uzmanına göre Brezilya hükümetinin asıl düşmanı, “Brezilya hükümetinin ta kendisi,” zira giderek artan şey, devasa kamu yapısının işletme giderleri olmaya devam ediyor.

Meksika: Latin Amerika’nın ikinci büyük ekonomisi olan Meksika’da para birimi, Donald Trump’ın ABD’deki zaferinin öğrenilmesinin ardından 2024’te yüzde 3 oranında değer kaybetti. Trump, 20 Ocak 2025’te resmen Beyaz Saray’ı devralacak. Meksika pesosu, bir yıl içinde 16’dan 20 pesoya yükseldi. Ancak yalnızca birkaç haftada Meksika pesosu istikrar kazanmayı başardı. Yani bu hafif devalüasyona rağmen, Meksika parası bölgedeki diğer ülkelere kıyasla dolar karşısında hâlâ güçlü. Meksika, yüzde 5 ile Latin Amerika’nın en düşük enflasyon oranlarından birine ve yaklaşık 450 dolarlık en yüksek asgari ücretlerden birine sahip.

Arjantin: Javier Milei hükümetinin ilk yılı, Arjantin ekonomisi açısından tam bir şok terapisi niteliğinde geçti. Ultra-liberal (anarko-kapitalist eğilimli) yönetim, tüm mal ve hizmet fiyatlarını piyasanın insafına bırakınca, 2024’ün ilk yarısında nüfusun yüzde 50’sini aşan yoksulluk oranı ortaya çıktı. Enflasyon oranlarındaki düşüş, esas olarak talebin azalmasından, yani tüketim gücünün zayıflamasından kaynaklandı. Milei ayrıca, uluslararası spekülatif piyasaları kollamak adına koruyucu bariyerleri kaldırdı ve devlet şirketlerinin özelleştirme sürecini başlattı. Bu durum, dış piyasalarda hükümete duyulan “güveni” artırıp, dolar ile Arjantin pesosu arasındaki kur farkını düşürdü. Arjantin pesosu “güçlenirken” ülke de pahalılaştı. Sonuçta maaşlar aynı oranda yükselmedi. Kasım ayında bir Arjantin ailesinin yoksul sayılmamak için en az 1000 dolarlık gelire ihtiyacı vardı. Mevcut asgari ücret ise 280 dolar ile bölgenin en düşük seviyelerinden biri.

Venezuela: 2024’te ülke, petrol üretimini artırarak (yılın çeşitli aylarında günde bir milyon varili aştı) ekonomik konularda olumlu bir yıl geçirdi. Venezuela hükümeti enflasyonu kontrol altına almayı ve ekonomik faaliyetleri istikrarlı biçimde yeniden canlandırmayı başardı. Maaş meselesi ise hâlâ çözülmesi gereken bir konu. 1 Mayıs’ta (Venezuela ve dünyanın diğer ülkelerindeki İşçi Bayramı’nda) yapılan açıklama, dolarize olmuş ekonominin zorluklarıyla her gün yüzleşen işçi sınıfını tatmin etmedi. Bu noktada Venezuela’nın izlediği ekonomi politikasına da dikkat çekmek gerekiyor. Caracas’ta düzenlenen Özel Ekonomik Bölgeler ve Yeni Ekonomik Modellere Geçiş üzerine XXV Dünya Forumu, Çin’le yapılan iktisadi ve finansal yatırımları keşfetmek için özel olarak tasarlanmış bir alan oldu.

Çok taraflı düzeyde bu yıl, Mercosur ile Avrupa Birliği arasındaki anlaşma tamamlandı. 6 Aralık’ta Uruguay’ın Montevideo kentinde, 25 yıllık müzakerelerin ardından Güney Ortak Pazarı (Mercosur) ile Avrupa Birliği (AB), bir Serbest Ticaret Anlaşması’na (STA) giden yolun ön şartı olan bir “Niyet Mektubu” imzaladı. Anlaşma uyarınca, her üye ülke hangi ürünlerin gümrük vergilerinde değişime uğrayacağını ve hangilerinin etkilenmeyeceğini belirleyecek.

Sosyal meseleler

Döngüsel ilerlemeler ve gerilemeler, bölgede eşitsizliğin ısrarla varlığını sürdürmesine sebep oldu. Zengin-yoksul arasındaki uçurum derinleşerek sosyal ve siyasi gerilimleri besledi. Aşırı yoksulluk, pandemi döneminde yüzde 13’e çıkmışken 2023’te yüzde 10’a geriledi ama 2024’te yüzde 8,5’in üzerinde seyrediyor. Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu (CEPAL) verilerine göre, en düşük gelir dilimindeki her üç haneden biri, sosyal korumaya erişemiyor.

Latin Amerika ve Karayipler’de 172 milyon insan, temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetecek gelire sahip değil ve bu kişiler arasında 66 milyonu asgari gıda sepetini satın alamıyor. Bu veriler, “Latin Amerika ve Karayipler 2024 Sosyal Panorama Raporu”nda yer alıyor.

Pek çok Latin Amerika ülkesinde siyasi istikrarsızlık, tekrar eden bir olgu. İç çatışmalar, kurumsal krizler ve yolsuzluk, yönetişim ve demokratik istikrarı olumsuz etkileyen gerçeklikler. Bölgedeki ekonomik yavaşlama koşulları, bu durumu daha da ağırlaştırıyor.

Latin Amerika, hâlâ göçmenlerin ve mültecilerin köken, transit ya da varış bölgesi konumunda. Venezuela, Kolombiya, Nikaragua, Haiti, Kosta Rika, Honduras ve El Salvador gibi ülkelerdeki iktisadi, siyasi ve sosyal krizler, önemli bir göç akışına yol açarak sosyal katılım ve insan hakları konularında zorluklar yaratıyor.

Bölge içi göçün artışında en büyük pay, Venezuelalı göçmenlere ait. Haziran 2023’te, bölgede 6 milyondan fazla Venezuelalı göçmen ve mülteci bulunuyordu. Bunların çoğu Kolombiya, Peru, Ekvador, Şili ve Brezilya’da yaşıyordu. Venezuela ekonomisindeki iyileşme, Venezuelalı göçmenlerin ülkeye dönüşünü beraberinde getirdi. Venezuela hükümeti, yurt dışındaki Venezuelalıların bakımı ve “Vuelta a la Patria” (Memlekete Dönüş) programını güçlendirdi. Bolivarcı hükümet ayrıca, Venezuela Dışişleri Bakanlığı’na bağlı olan Göçten Sorumlu Bütüncül Bakım Viceministerliği’ni kurdu ve Büyük Memlekete Dönüş Misyonu’nu yeniden canlandırdı.

İklim değişikliğinin etkileri, Latin Amerika’da ciddi sonuçlar doğuruyor. Fakirlik ve sosyal dışlanmadan zaten etkilenen topluluklar, kuraklıklar, sel baskınları ve aşırı hava olaylarıyla gıda güvenliği, sağlık ve refah açısından daha da savunmasız hâle geldi.

Kovid-19 pandemisinin etkileri hâlâ sürüyor; salgın, Latin Amerika’yı halk sağlığı, ekonomi ve sosyal refah açısından yıprattı. Bu sağlık krizi, kamu sağlık sistemlerinin yetersizliğini, sosyal koruma ağlarının kırılganlığını ve en dezavantajlı kesimlerin ne kadar savunmasız olduğunu gözler önüne serdi.

Ulusal güvenlik ve savunma konuları

2024’te Latin Amerika ve Karayipler’de açık şekilde konvansiyonel savaş çatışması görülmedi. Fakat bölgesel gündemde, savaşa dönüşme ihtimali taşıyabilecek ve bölgenin güvenliğini tehdit edebilecek bazı konular yer aldı:

Sınır gerilimleri: Nikaragua ile Kosta Rika arasında San Juan Nehri bölgesine dair toprak anlaşmazlığı; Şili ile Peru arasında deniz sınırının çizilmesine dair yaşanan anlaşmazlık, Guatemala ile Belize arasındaki sınır ihtilafı, Arjantin ile Şili arasındaki Patagonya sınırının belirlenmesi konusunda yaşanan gerginlik ve Venezuela ile Guyana arasındaki Essequibo bölgesi ihtilafı. Tüm bunlar, bölgemizin doğal kaynaklarını kontrol etmek isteyen emperyal çıkarlarla da ilgili.

İç çatışmalar: Kolombiya’da FARC ve ELN ile imzalanan barış süreçlerine rağmen, çeşitli bölgelerde silahlı gruplar varlığını sürdürüyor; Venezuela’da son yıllarda ABD ve Avrupalı ülkelerin dayattığı tek taraflı yaptırımların ardından siyasi gerilimler öne çıktı. Bu yıl, 28 Temmuz seçim sonuçlarından sonra Maduro’ya bir darbe girişimi oldu; Haiti’deki kriz, ülkede siyasi ve sosyal istikrarsızlıkla birlikte şiddet dalgası yarattı; Bolivya’da ise Devlet Başkanı Luis Arce’nin deşifre ettiği darbe girişimi.

Emperyalist emeller: Trump, Meksika ve Panama’yı askerî olarak işgal etme niyetini dile getirdi. Bu durum, ABD’nin bölge üzerindeki tahakküm arzusunu açıkça gösteriyor. Ayrıca Küba, Nikaragua ve Venezuela ekonomilerini “yaptırımlar” adı altında tek taraflı zorlayıcı tedbirlerle istikrara kavuşturma iddiasında. Uluslararası hukuka göre, devletlerin egemen eşitliği ilkesi çerçevesinde hiçbir devletin bir başka devleti “yaptırım” adı altında cezalandırma yetkisi olmadığını hatırlamak önemli.

Aragua Treni (El Tren de Aragua): Bu sınır ötesi suç örgütü, özellikle ABD’de bölgesel güvenlik endişelerine neden oldu. Venezuela’da, adını aldığı Aragua eyaletinde kurulmuş olsa da hâlihazırda suç faaliyetlerini ülke dışında sürdürüyor. Trump, ABD’deki hemen hemen tüm suçlardan “Aragua Trenini” sorumlu tuttu. Bu iddiayı kanıtlamak ve inanmak zor olsa da Trump yönetiminin İç Güvenlik Gündemi’nde yer alması muhtemel.

Silahlanma yarışı: 2024’te Latin Amerika ve Karayipler hükümetlerinin millî savunma politikalarını güçlendirmek üzere yürüttüğü askerî politika, büyük ölçüde deniz ve hava kuvvetlerine odaklandı. Deniz kuvvetlerini güçlendiren ülkeler arasında Şili, Meksika ve Nikaragua yer alırken, Guyana İngiltere’den bir açık deniz devriye gemisi teslim aldı. Kolombiya, Peru ve Uruguay hava güçlerini CAZA marka uçaklarla güçlendirdi; Honduras 6 Airbus H145 helikopter satın aldı; Kosta Rika ise ABD tarafından hibe edilen iki insansız hava aracı (İHA) edindi. Bununla birlikte Statistica verilerine göre, Latin Amerika ve Karayipler’de en büyük askerî harcamaları yapan ülkeler, Brezilya, Meksika, Kolombiya, Şili ve Arjantin.

Ayrıca bölgede 2024’teki askerî ilişkiler, Meksika-Brezilya, Arjantin-El Salvador, Kolombiya-Birleşmiş Milletler (BM) gibi Güvenlik ve Savunma anlaşmalarına sahne oldu. Bölge dışı uluslararası aktörlerle de temaslar gerçekleşti; Trinidad ve Tobago-ABD arasında Güvenlik Anlaşması; Kolombiya ile Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) arasındaki müzakereler ve Arjantin’in NATO’ya katılma isteği bunlar arasında.

Venezuela ile sınır paylaşan ülkelerde, yine bölge dışı aktörlerle yapılan anlaşmalar veya operasyonlar dikkat çekiyor; bu da olası bir işgali teşvik edebilir. Kolombiya’nın NATO’ya giriş için müzakere yürütmesi, Venezuela’nın güvenliği açısından bir tehdit olarak görülüyor; Trinidad ve Tobago, ABD ile bir Güvenlik Anlaşması imzaladı; Guyana İngiltere’den devriye gemisi aldı.

ABD, Rusya ve Çin arasındaki rekabetin kızışmasıyla birlikte, Latin Amerika ve Karayipler yeniden stratejik bir öncelik hâline geldi. Mevcut ABD yönetiminin son belgeleri ve Trump’ın kamuoyu önündeki açıklamaları, bunu açıkça gösteriyor.

Bölgede en büyük dış askerî etkiyi, askerî üsleri, Ortak Operasyonları ve Güney Komutanlığı ile Birleşik Devletler sağlıyor. Ardından, silah ve askerî ekipman tedariki ve savunma sistemlerinin bakım ve modernizasyonuna teknik destek sunan Rusya geliyor (Küba, Venezuela, Nikaragua ve Arjantin gibi ülkelere). Üçüncü sırada ise Çin bulunuyor; ancak Çin’in bölge ülkeleriyle ilişkileri, ağırlıklı olarak ekonomik alanda seyrediyor.

2024’te Latin Amerika, silah alımında bir patlama yaşadı. Yeni bir silahlanma yarışı olan askerî sanayi, uzay yarışı ve nükleer gelişmeler gibi başka alanları da harekete geçiriyor. Bu son noktada Devlet Başkanı Milei, Arjantin’in dördüncü nükleer santralini inşa edeceğini ve ülkesinin, nükleer enerji alanında bölgesel ve küresel güç olmayı istediğini duyurdu.

Silah meselesine dair son bir hatırlatma: Bölge ülkeleri egemenliklerini elden çıkararak ABD ve Avrupa’dan askerî ve teknolojik bağımlılık satın almış oldular; zira süper güçlerin “artık” ya da eskimiş uçak ve silahlarını aldılar, en iyisini ve en modernini değil. Hatırlatmak gerekirse, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Amerikanlar ve Avrupalılar tarihsel müttefiktir; dolayısıyla herhangi bir savaş hâlinde, Latin Amerika’ya karşı birlikte hareket edip hayati tedarikleri, yedek parçaları, ekipmanları vs. kesmekten çekinmeyeceklerdir.

Öngörüler: 2025’te bizi neler bekliyor?

2025’te, takviye kuvvetler (Meksika ve Uruguay) gelse de, çoğu sol veya merkez sol yönetim, Donald Trump’ın 20 Ocak’ta Beyaz Saray’a dönüşüyle yüzleşmek üzere iç ve dış alanda kendisini güçlendirme çabası içinde olacak.

Trump’ın tehditlerinin çoğunun söylemsel ya da retorik düzeyde kalması olası, ancak gelecek belirsiz; Cumhuriyetçi lider, hem Latin Amerika’da hem de diğer bölgelerde sürpriz ya da ürkütücü gelişmelere yol açabilir. Şimdilik Trump’ın dönüşünden açıkça yarar sağlaması beklenen kişi Milei gibi görünüyor; zira Arjantin lideri, en başından beri Trump’a itaat ve övgü konusunda son derece ileri adımlar atıyor. Hatırlarsak, Brezilya Devlet Başkanı Lula, Kolombiya Devlet Başkanı Petro, Şili Devlet Başkanı Boric ve Cristina Fernández gibi pek çok Latin Amerikalı lider ve devlet başkanı, Demokrat Partili aday Kamala Harris’e desteklerini ifade etmişken, Milei ABD’de Trump’ı alenen destekledi. Bu, Cumhuriyetçi liderin kolay kolay unutmayacağı bir şey.

Bu anlamda 2025, Donald Trump’ın Meksika’yı (uyuşturucuyla mücadele bahanesiyle) ve Panama’yı (stratejik kanalı kontrol etme maksadıyla) işgal etme tehditlerini bekleyen bir Latin Amerika bulacak.

Ekonomi cephesinde, CEPAL 2025’te de bölgenin düşük büyüme tuzağından kaçamayacağını öngörüyor. Bölgenin zayıflığı, sadece elverişsiz ekonomik bağlamdan kaynaklanmıyor; aynı zamanda siyasî partilere ve geleneksel siyasî işleyişe yönelik giderek artan halk tepkisinden de besleniyor.

Latin Amerika ekonomileri, büyük ölçüde ticari ortaklarının sağlıklı işleyişine bağımlı. Bu açıdan 2025’te bölgesel ekonomiler, başta Çin ve ABD olmak üzere ana ticaret ortaklarının durumuna bağlı olacak. Örneğin Çin Ticaret Bakanlığı, Brezilya (yüzde 40) ve Arjantin (yüzde 15) menşeli sığır eti ithalatına dair yeni bir soruşturma başlattı. Çin’in atacağı herhangi bir ticari adım, bu Latin Amerika ekonomilerini doğrudan etkileyecek.

Mercosur-Avrupa Birliği Anlaşması: Bu iki kıta arasındaki anlaşmanın nereye varacağına dair öngörüde bulunmak için henüz erken. Daha önce belirttiğimiz gibi, Latin Amerika bir süredir ekonomik yavaşlama sürecinden geçiyor; pek çok ülke, yabancı yatırımı teşvik etmek adına zaten piyasa açılımına dair mali politikaları uyguluyor ama bu politikalar pek bir işe yaramadı. Dolayısıyla AB’nin Mercosur’a sağlayacağı ekonomik yatırım kapasitesi kısıtlı görünürken, Güney Amerika ittifakının aktif üyelerinin ekonomik büyümesini garanti edecek bir durum söz konusu değil.

Sonuç olarak, 2025 yılı, Latin Amerika ve Karayipler’de güç dengesinin sağ ve aşırı sağdan yana olmaya devam edeceği bir yıl olarak öngörülüyor.

Latin Amerika entegrasyonu, güçlü şekilde ABD hükümetinin etkisi altında olacağı için hâlâ üzerinde çalışılması gereken bir konu olarak kalacak. Bölge ülkeleri, uluslararası arenadaki iki güç bloğu arasında (Çin, Rusya ve müttefikleri ile ABD, AB ve müttefikleri) süren küresel dinamikler nedeniyle dış baskılara maruz kalacak.

Venezuela, Brezilya ve Kolombiya arasındaki açık yaralar, ABD bu üç ülkeye aynı anda baskı yaparsa iyileşmeye başlayabilir. Fakat Brezilya ve Kolombiya’nın ABD’ye karşı tavır almaya niyetli olmadığı görülüyor.

Bolivya meselesi gibi gelişmekte olan bölgesel çatışmalar da gerileyecek gibi görünmüyor. Öte yandan, Küba, Nikaragua ve Venezuela’ya yönelik emperyalist saldırıların sürmesine karşı teyakkuzda olmak gerekiyor. Trump, Venezuelalı petrol alımını tamamen durdurmakla ve tek taraflı zorlayıcı tedbirleri (“yaptırımları”) artırmakla tehdit etti.

Hatta Kuzey Amerikalı başkan Donald Trump, Edmundo González Urrutia’yı Venezuela’nın devlet başkanı olarak tanıyarak paralel bir hükümeti meşrulaştırmaya kalkabilir.

Sonuçlar

Bölgemize dair yapılacak her analizde şu gerçeği unutmamak gerek: Tıpkı dünyanın diğer bölgeleri gibi, Latin Amerika da ABD ile Çin arasındaki küresel hegemonya mücadelesinin ortasında veya bu mücadele tarafından kesintiye uğrayan bir coğrafya. Asya devinin, Amerikalıların yanlış şekilde “arka bahçe” olarak tanımladığı ABD’nin nüfuz alanında giderek güçlenmesi, bölgedeki politik tansiyonu artıran bir unsur.

Siyasi açıdan, Küba, Nikaragua ve Venezuela anti-emperyalist çizgiyi sürdürmeye devam ediyor ve bu nedenle ABD ve müttefiklerinin saldırılarının başlıca hedefi hâline geliyor. Özellikle Venezuela, Maduro yeniden seçilir seçilmez bir darbe girişimine maruz kaldı ve seçim süreci, müttefik sayılan ve kendi ülkelerindeki seçimlerde şüphe varken Venezuela’dan hemen tanınma almış olan bazı Latin Amerikalı liderler ve ülkeler tarafından sorgulandı.

Bu noktada, (sol adına acı bir durum olarak) Brezilya’da Lula, Arjantin’de Cristina Fernández, Kolombiya’da Gustavo Petro, Şili’de Gabriel Boric gibi siyasetçilerin oynadığı rolü özel olarak belirtmek gerek. Sözde “sol” olarak tanımlanan bu liderler, yalnızca halkların ve hükümetlerin emperyalizme karşı birleşmesi durumunda hem bölge hem de devletler olarak güçlü kalınabileceğinin bilincine varmış değiller gibi görünüyor.

Medya trendlerine ya da hatta yalan haberlere kapılmak, onların ilerici veya “solcu” çizgilerini zayıflatıyor. Bu anlamda, BRICS’e Venezuela’nın katılımını onaylamayı reddeden Lula’yı örnek gösterebiliriz; bu karar, Brezilya’daki ve Latin Amerika’daki en büyük toplumsal hareketlerden biri olan Topraksız Kır İşçileri Hareketi (MST) dâhil pek çok ilerici ve sol kesim tarafından tepkiyle karşılandı.

Başka bir açıdan bakarsak, düzensiz göç, suç oranlarındaki artış ve bölgesel silahlanma yarışı nedeniyle, güvenlik ve savunma açısından tehlike arz eden siyasi ve ekonomik gerilimler var. Ancak ABD, İngiltere ve hatta NATO’ya kapıları sonuna kadar açan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin rolü, Latin Amerika için eşi görülmemiş bir tehdit oluşturuyor.

Son olarak, Trump yönetiminin Latin Amerika’da ve Latin Amerika’ya karşı yaratabileceği etki ve müdahaleler büyük bir belirsizlik kaynağı. Bu kısmen, diğer küresel çatışmaların nasıl gelişeceğine ve ABD, Çin, Rusya, Türkiye, İsrail gibi aktörlerin bu çatışmalardaki rollerine de bağlı olacak. Tüm bu küresel kaos ortamında, Venezuela, halkların dayanışmasını isteyerek Latin Amerika ve Karayipler birliğini savunmaya devam edecek.

Amerika

ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

Yayınlanma

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.

ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.

ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.

Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.

Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.

Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.

Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.

İlk vakalar Küba’da kaydedildi

Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.

Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.

Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.

Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.

Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları

CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.

Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.

Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.

Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yayınlanma

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.

Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.

Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.

Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.

En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.

Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.

Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.

Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.

ABD’de veri merkezlerine “dur” deme arayışı

Pennsylvania

Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.

Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.

Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.

Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.

Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.

Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.

Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.

Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.

Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.

Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.

Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.

Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.

Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.

Texas

Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.

Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.

Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.

Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.

Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.

Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.

Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.

Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.

Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.

Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.

Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.

Georgia

Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.

Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.

Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.

Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.

Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.

Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.

Sektörün zorlu mücadelesi

Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.

Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.

Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.

Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.

Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.

ABD’de veri merkezleri hiç popüler değil

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English