Dünya Basını
Libya’da yeni bir “uzlaşı hükümeti” ne kadar gerçekçi?

Libya’da Trablus merkezli Devlet Yüksek Konseyi ve Tobruk merkezli Temsilciler Meclisi’nin altışar üyesinden oluşan Seçim Yasalarını Belirleme Komitesi geçici bir uzlaşı hükümeti kurulmasını öngören bir plan sundu. Plan, Trablus ve Bingazi’deki iki hükümetin birleştirilmesi ve temel görevi ülkeyi seçime götürmek olan yeni bir hükümet kurulmasını öngörüyor. Ancak Ulusal Birlik Hükümeti Başkanı Abdülhamit Dibeybe ve Birleşmiş Milletler dahil birçok iç ve dış aktör yeni bir geçici hükümetin kurulması planını reddediyor.
Dibeybe, planı hazırlayan Temsilciler Meclisi ile Libya Yüksek Devlet Konseyi’ni, iktidar sürelerini uzatmaya çalışmakla suçluyor. Seçimlerin gerçekleşmesinin tek yolunun istikrar olduğunu söyleyen Dibeybe, “Yeni bir geçiş dönemi ya da paralel hükümetler olmayacak. Yeni geçiş dönemleri icat ederek daha uzun süre iktidarda kalmaya çalışmak, seçim sürecini akamete uğratır. Bizim tek bir hedefimiz var o da seçimlerdir ve bu hedef gerçekleşinceye kadar görevimizin başındayız” diyor.
BM Libya Özel Temsilcisi Abdoulaye Bathily de “Libya’da yeni geçiş süreçleri veya yeni geçici hükümetleri talep edenler ise pastanın bölünmesini istiyorlar ve tarih de onları hatırlayacaktır” diyerek plana karşı çıkıyor.
Ayrıca, Kahire’nin ön ayak olduğu ve desteklediği bu plana giden süreci Devlet Yüksek Konseyi adına Halid el-Mişri ve Temsilciler Meclisi adına Akile Salih yürütmüştü. Devlet Yüksek Konseyi, 6 Ağustos’ta Halid el-Mişri yerine Konsey’in başkanlığına Muhammed Tekele’yi seçti. Her iki ismin de Adalet ve İnşa Partisi’nden olmasına rağmen Tekele’nin, Dibeybe’ye daha yakın durduğu belirtiliyor. Dolayısıyla bu değişiklik sonrası hali hazırda üyelerinin ezici çoğunluğunun karşı olduğu planda Devlet Yüksek Konseyi’nin ısrar edip etmeyeceği belirsiz.
Uluslararası Kriz Grubu, konuyla ilgili yayınladığı bir analizde, tüm eksikliklerine ve önündeki engellere rağmen yeni birlik hükümetinin ülkedeki ihtilafa şimdilik en iyi alternatif olduğu görüşünde: “Plan Libya’nın siyasi krizinden çıkışı için en ideal yol olmayabilir ancak şimdilik ülkeyi yeniden birleştirmek için tek gerçekçi yol.” Dolayısıyla analiz uluslararası aktörlerden bazı şartlar karşılığında bu planı desteklemelerini istiyor.
Ancak Dibeybe hükümetinin de Devlet Yüksek Konseyi ve Temsilciler Meclisi’nin onayı ile kurulduğu ve görevinin ülkeyi seçime götürmek olduğu hatırlandığında, Kriz Grubu’nun destekleme çağrısı yaptığı planda, seçimlerin yapılma ihtimali ne kadar güçlü? Yoksa bu planın asıl amacı Dibeybe’nin iddia ettiği gibi Konsey ve Meclis’in görev sürelerini uzatmak mı?
Soru işareti çok olsa da planın ayrıntılarını ele alan söz konusu analizi dikkatinize sunuyoruz:
***
Birlik Hükümeti Kurmak Libya’daki İhtilafı Çözmek için En İyi Seçenek Olabilir
Claudia Gazzini
Libyalı siyasetçiler geçici bir hükümet kurmak için bir plan ortaya koydular. BM ve diğer dış aktörler ülkedeki siyasi çıkmazı kırmaya yönelik bu adımı desteklemeli.
Libya’daki siyasi kriz, ülkenin doğusundaki Tobruk kentinde bulunan Temsilciler Meclisi’nin, genel seçimlere giden yol haritasının bir parçası olarak ülkenin iki paralel yönetimini yeniden bir araya getirecek bir geçici hükümet planını onaylamasının ardından yeni bir dönemece girdi. Meclis üyeleri bu kararı Trablus merkezli rakip kurum Devlet Yüksek Konseyi temsilcileri ve doğu merkezli askeri diktatör Mareşal Halife Hafter’in desteğiyle aldı. Yeterli desteği bulması halinde plan, Libya’yı son on yılın büyük bir bölümünde iki ayrı otoritenin bölünmüş idaresi altına sokan çatlağı iyileştirme yolunda önemli bir adım olabilir. Ancak hem Libya içinde hem de dışında etkili eleştirmenlerle birlikte plan hala önemli engellerle karşı karşıya.
Muhalifler, planın seçimlerin yapılmasına yönelik halihazırda aksayan gündemini baltaladığını ve ülkedeki derin bölünmelere rağmen bir yıldır devam eden barışı bozma riski taşıdığını söylüyor. Batılı hükümetler ve bazı Libyalılar Libya’da hükümet kurulmadan önce genel seçimlerin yapılmasını istiyor, BM de öyle. Ancak hem Meclis hem de Konsey üyeleri tarafından oluşturulan ve yeni seçimlere giden yol haritasının yanı sıra bu seçimleri yönetecek yasaları hazırlamakla görevli 6+6 Komitesi ile anlaşmazlığa düştüler. BM, yeni seçim hazırlıklarına yardımcı olması için Komiteye destek verdi. Ancak BM’nin bir hükümet kurulmadan önce seçimlerin yapılması konusundaki ısrarına rağmen- ki bu da iki paralel yönetimi şimdilik yerinde bırakacaktır- 6+6 Komitesi, müzakerelerinde geçici bir birlik hükümetinin gerekli bir ilk adım olduğu sonucuna vardı. Bu doğrultuda bir plan taslağı hazırladı ve bu plan Meclis ve Konsey tarafından kabul edildi.
Planın savunucuları, yönetim iki rakip oluşum arasında bölünmüşken seçim yapmanın zorlukları (bazıları imkânsız olduğunu söylüyor) göz önüne alındığında, çabalarının ülkeyi yeniden bir araya getirmenin en umut verici yolu olduğu konusunda sağlam bir iddia ortaya koyuyorlar. Ancak planlarının uygulanabilir olup olmadığı henüz belli değil- bu da kısmen dış desteğe bağlı olacak. Eğer bu hükümeti kuracak başbakanın seçilme süreci açık ve şeffaf olursa, BM de dahil uluslararası aktörler, Libya’nın içinde bulunduğu siyasi çıkmazı aşmak için somut bir yol sunan bu adımı desteklemeli.
Yeni Birlik Hükümetine Doğru mu?
Yeni planla ilgili tartışmaların merkezinde Libya’nın yeniden birleşmesi gibi çözülmemiş bir mesele yer alıyor. Uluslararası bir koalisyonun 2011 yılında Muammer Kaddafi rejimini devirmesinden bu yana Libya bir çıkmazdan diğerine savruldu. 2014 yılında yapılan tartışmalı parlamento seçimleri ülkeyi ikiye böldü ve bir güç merkezi başkent Trablus’ta, diğeri ise Tobruk’ta oluştu. İki kamp arasında aralıklı olarak çatışmalar çıktı ve Hafter’in komutasındaki güçler Nisan 2019’da Trablus’u kuşattı. Bir sonraki Ekim ayında yapılan ateşkes, birleşik geçici bir hükümetin kurulmasını sağladı. Ancak bu birliktelik uzun sürmedi. Şubat 2022’de, iki ay önceki başarısız seçimlerin ardından, Meclis ve Konsey arasında Trablus merkezli Başbakan Abdülhamid Dibeybe hükümetinin yerini almak üzere yapılan anlaşma çöktü ve Meclis Fethi Başağa’dan paralel bir hükümet kurmasını istedi.
Ülke o tarihten bu yana iki rakip yönetim arasında bölünmüş durumda ve bu yönetimlerin nasıl bir araya getirileceği konusunda ülke içinde ve dışında çok az mutabakat var. Trablus’ta, Aralık 2021’de yapılması planlanan seçimleri gerçekleştirememesine rağmen uluslararası tanınırlığa sahip olan ve batı Libya’nın çoğunu kontrol eden Dibeybe hükümeti bulunuyor. Rusya’nın memnuniyetle karşıladığı ancak hiçbir hükümetin tanımadığı paralel otorite ise Libya’nın doğusunu Sirte’den yönetiyor ve Tobruk’taki Meclis’in yanı sıra Hafter tarafından da destekleniyor. Mart ayında Meclis, Başağa’yı görevden alarak yerine vekaleten Maliye Bakanı Usame Hamad’ı getirdi.
Yerel ve uluslararası aktörler ülkeyi yeniden tek bir hükümet altında toplamanın en iyi yolunun yeni seçimler mi, güç paylaşımı anlaşması mı ya da yeni bir anayasa mı olduğu konusunda görüş ayrılığı yaşamaya devam ediyor. Seçimlere öncelik veren yaklaşım, BM Güvenlik Konseyi’nin “Libya halkının seçimler yoluyla kendilerini kimin yöneteceği konusunda söz sahibi olma arzusunu tanıyan” 2656 (2022) sayılı kararında yer alıyor- bu dil, BM’nin bir birlik hükümeti kurulmasına yönelik mevcut muhalefetini kısmen açıklıyor.
Aynı şekilde, yeniden birleşme çabalarına kimin öncülük etmesi gerektiği konusunda da sürekli görüş ayrılıkları var: rakip meclisler, sahadaki başlıca siyasi aktörler ya da BM öncülüğündeki yeni bir forum. BM destekli 2015 Libya Siyasi Anlaşması, ülkenin rakip meclislerinin ülkenin siyasi geleceğiyle ilgili her türlü önemli karar üzerinde anlaşması gerektiğini belirtiyor. Ancak 2021’de Dibeybe’yi geçici başbakan olarak seçen, iki meclisin üyeleri ve Libya’daki grupların diğer temsilcilerinin yer aldığı BM öncülüğündeki bir organ oldu.
Bugün gelinen noktaya yönelik adımlar, 6+6 Komitesi’nin müzakereleriyle mayıs ayı sonlarında atılmaya başlandı. Mart ayı başında kurulan Komite, Temsilciler Meclisi’nden (Libya’nın 2014 yılında seçilen parlamentosu) altı ve Trablus merkezli Devlet Yüksek Konseyi’nden (Libya’nın 2012 yılında seçilen Kaddafi sonrası ilk meclisinin üyeleri tarafından 2016 yılında oluşturulan bir danışma organı) altı üyeden oluşuyor. İki ay sonra, seçim için yol haritası ve destekleyici mevzuat üzerinde anlaşmaya varıldığını açıkladı. 6+6 Komitesi’nin görevinin seçimlere giden yolu açmak olduğunu düşünenleri şaşırtacak şekilde, iki meclisin seçim yasalarını onaylamasını bir birlik hükümetinin önceden atanması şartına bağladı.
Geçici bir birlik hükümeti kurulması yönündeki çağrılar yeni değildi. Meclis Başkanı Akile Salih ve Konsey Başkanı Halid el-Mışri önceki aylarda bu fikri açıkça desteklemişlerdi. Bir zamanlar birbirlerine düşman olan bu iki isim ve rakip meclislerdeki müttefikleri, Dibeybe’nin yerine yeni bir başbakanın geçmesi gerektiği konusunda hemfikirdi. Ancak onları harekete geçiren şeyin seçimleri organize edecek birleşik bir hükümet için gerçek bir heves mi yoksa 2021’in sonlarında Meclis üyelerinin ve 2023’ün başlarında da Konsey’in desteğini kaybeden Dibeybe’ye karşı duyulan düşmanlık mı olduğu belirsiz. 16 Haziran’da Hafter, ülkenin seçimleri denetlemek ve ülkeyi birleştirmek için teknokratlardan oluşan geçici bir hükümete ihtiyacı olduğunu söyleyerek tartışmaya katıldı.
6+6 Komitesi, başkanlık ve parlamento seçimlerinin sırası ve başkan adayları için uygunluk şartları gibi kilit anlaşmazlıkları çözdüğü için geçici birleşik hükümeti kurma zamanının geldiğini söylüyor. Bu iddia sadece kısmen doğru. Komite üyeleri bu konularda hemfikir, ancak ne Meclis ne de Konsey, komitenin hazırladığı seçim yasası önerilerini kabul etti. Komite, seçim yasaları için 6 Haziran’da Fas’ta bir imza töreni planlamıştı; Komite üyeleri kapalı kapılar ardında müzakereler yürütüyordu; her iki meclisin başkanları da Fas’a gitti ancak son anda iptal edilen törene katılmadı.
Meclis Başkanı Salih daha sonra Kriz Grubu’na, Komite’nin, bir adayın ilk turda oyların yüzde 50’sinden fazlasını alması halinde bile başkanlık seçiminin ikinci tura kalmasını zorunlu kılan hükmüne karşı çıktığını açıkladı. Diğer siyasetçilere göre bir başka tartışma konusu da başkan adayının ikinci bir vatandaşlıktan (Hafter’in ABD vatandaşı olduğu bildirildiğinden potansiyel bir sorun) feragat etmesi gerekip gerekmediği ve ne zaman gerekeceği. Bu meseleler hala çözüme kavuşturulmadığı için her iki meclis de Komite’nin sunduğu seçim yasalarını henüz resmen onaylamadı, ancak Komite bu konuda kararlı görünüyor. Görünüşe göre bu aksaklıkları atlayan 6+6 Komitesi yine de devam etti ve seçim için yol haritasının bir parçası olarak yeni bir geçici hükümetin görev tanımını ve seçim sürecini ortaya koyan ayrı bir belge hazırladı. Meclis üyelerinin 25 Temmuz’da ön onay verdikleri metin işte bu yeni metin (Konsey ayın başlarında bu metni onaylamıştı).
Onaylanan bu birlik hükümeti kurma önerisi, geçici başbakanın seçiminde iki rakip meclis arasında tam bir işbirliği öngörüyor. Adayların en az on beş Meclis ve on Konsey üyesinden resmi onay alması gerekecek. Ardından, Meclis ve Konsey üyeliklerinin her biri listedeki adaylar için oy kullanacak. Kazanan adayın toplamda en yüksek oyu alması gerekecek.
Plan yine de değişebilir. Bazı Meclis üyeleri, Konsey’in sadece bir danışma organı olduğu gerekçesiyle bu düzenlemenin bir parçası olmaması gerektiğini söyledi. Bazıları da hükümet seçiminin ancak Meclis’in Konsey’in desteğiyle seçim yasalarını resmen onaylamasından sonra yapılması gerektiğini savundu. Dolayısıyla planın yasal geçerliliğini sorguladılar. Buna cevaben ve Meclis üyelerini rahatlatmak amacıyla Meclis Başkanı, Konsey’in geçici başbakan adayını seçme sorumluluğunu paylaşacağını, ancak seçilen adayı onaylama ya da reddetme yetkisinin sadece Meclis’e ait olacağını, çünkü Libya yasalarına göre bir hükümete sadece Meclis’in güvenoyu verebileceğini savundu.
Bu noktada, Meclis üyelerinin açıklamaları ve oylama usullerine ilişkin planda yapılacak olası değişiklikler ışığında hem Meclisin hem de Konseyin planın güncellenmiş bir versiyonunu başka bir zaman onaylaması gerekip gerekmeyeceği belirsiz. Her iki meclisin de seçim sürecinin hangi oylama usulleri ve nisap sayılarına göre gerçekleşeceğini netleştirmesi ve yeni başbakanın görevinin bir parçasının da yeni seçimlere hazırlanmak olduğunu açıklığa kavuşturması gerekiyor.
Pratik bir mesele olarak, Komite’nin planının geçici bir birleşik hükümeti hayata geçirebilmesi için üç koşul gerekli. İlk olarak, iki meclisin, detayları henüz belirlenmemiş olan başbakan seçim prosedürü konusunda iyi niyetli işbirliğini sürdürmesi gerekecek. İkinci olarak, hareketin halk desteğine ihtiyacı var. Birçok Libyalı seçimlerden önce bir birlik hükümeti kurulması fikrini benimsiyor ki buna seçimlerin sadık savunucuları olan ve başkanlık yarışında aday olan siyasi şahsiyetler de dahil. Ancak bu planı onaylamaları, seçim prosedürünün geçerliliğine ve geçici başbakanın güvenilirliğine bağlı. Üçüncü olarak, planın uluslararası tanınırlığa ve BM desteğine ihtiyacı var ki bu olmadan Dibeybe’nin görevinden ayrılma ihtimali zayıf.
Potansiyel Engeller
Planın esası ne olursa olsun, iki meclisin anlaşmalar yapıp sonra geri adım atma sicili var ve bunun yanı sıra başka potansiyel engeller de söz konusu.
Bunlardan ilki, Dibeybe ve destekçilerinin seçim yapılmadan Dibeybe’nin başbakanlıktan indirilmesine karşı çıkabilecek olmaları. Trablus’taki silahlı müttefiklerini onu iktidarda tutmak için seferber edebilirler. Bunu yaparlarsa, Dibeybe destekçileri ile muhalifler arasında çatışmalar çıkabilir ya da Dibeybe’nin yerine geçme çabalarıyla bağlantılı kişiler kaçırılabilir ki bu Libya’da siyasi muhalifleri susturmak için yaygın olarak kullanılan bir taktik. Bu olaylardan herhangi biri seçim sürecini durdurabilir ve istikrarı bozucu etkilere yol açabilir.
İkinci olası engel ise şu ana kadar Libya’daki başlıca uluslararası aktörlerin Meclis ve Konsey tarafından bir birlik hükümeti seçilmesine yönelik hamleyi desteklemiyor görünmesi. Daha önce de belirtildiği üzere BM, seçimlerin önünü açmaya yönelik BM destekli çabalara ters düştüğünü söyleyerek bu fikre açıkça karşı çıktı. Libya’daki BM Destek Misyonu 26 Temmuz’da yaptığı bir açıklamada bunu halkın seçim talebini hiçe sayan “tek taraflı bir girişim” olarak nitelendirdi ve “Libya için ciddi sonuçlar doğurabileceği ve daha fazla istikrarsızlık ve şiddeti tetikleyebileceği” uyarısında bulundu. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi ise sert bir dille verdiği yanıtta BM’yi planı “tek taraflı” olarak niteleyerek Libya kamuoyunu yanıltmakla suçladı ve önerilen seçim sürecinin, önemli siyasi kararlar için her iki meclisin de onayını gerektiren 2015 Libya Siyasi Anlaşması ile uyumlu olduğunu iddia etti. Komite teknik olarak haklı, ancak BM iki meclisin mutabakatının yetersiz olduğuna ve meşruiyetin seçim yanlısı ve muhtemelen Dibeybe taraftarı gruplar da dahil daha fazla katılım gerektirdiğine inanıyor gibi görünüyor.
Diğer dış aktörlere gelince, onların görüşleri de farklı. BM gibi Batılı başkentler de geçici hükümet planına mesafeli yaklaşıyor. Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere ve ABD 27 Temmuz’da yaptıkları ortak açıklamada “seçim çerçevesinin tartışmalı tüm unsurlarının ele alınması” gerektiğinin altını çizerek Libya liderlerinin odak noktasının “Libya halkının ulusal başkanlık ve parlamento seçimlerinin bir an önce yapılması yönündeki sürekli taleplerine” yanıt vermek olması gerektiğini savundular. Geçici birlik hükümeti kavramına değinmeyen açıklama, bu başkentlerin geçici hükümeti desteklemeyeceklerini ortaya koydu. Bu tutum şaşırtıcı değil: bu ülkelerin yetkilileri bir sonraki adımın başkanlık ve parlamento seçimleri olması ve ardından yeni başkanın mevcut yasal çerçeveye dayalı bir hükümet kurması gerektiği konusunda kararlı. Bir birlik hükümetinin atanmasında fayda görmüyorlar ve (pek de makul olmayan bir şekilde) ülkenin iki rakip hükümet iş başındayken de kolayca seçimlere gidebileceğini iddia ediyorlar. Bazı Libyalılar bu tür tutumları, bu ülkelerin birçoğu ile yakın ilişkilere sahip olan Dibeybe hükümetinin zımnen onaylanması olarak yorumluyor.
Ortadoğulu aktörler farklı bakış açılarına sahip. Mısır Dışişleri Bakanlığı “Libya kurumlarının rolüne saygı gösterilmesi” ve “herhangi bir tarafın diktasından veya dış müdahaleden” kaçınılması çağrısında bulundu. Bunu yaparken Kahire’nin, genel seçimlerden önce bir hükümet atanması için defalarca yaptığı çağrılar ve iki meclis arasındaki müzakerelere uzun süredir verdiği destekle tutarlı olarak, geçici bir hükümet kurulması planının arkasında durduğunu ima eder gibiydi. Buna karşılık Birleşik Arap Emirlikleri bir görüş belirtmedi ancak 6+6 Komitesinin planının arkasında durması da pek olası görünmüyor. Muhtemelen ileriye dönük en iyi yol olarak Dibeybe ve Hafter arasında bir anlaşmaya sıcak bakıyor. Abu Dabi geçen yıl, iki güç simsarı arasında bir anlaşma sağlamaya çalıştı ve Emirlik yetkilileri Kriz Grubu’na bu yolu tercih ettiklerini belirtti. Katar’daki yetkililer Dibeybe-Hafter anlaşması konusunda daha az hevesli, ancak bunu Dibeybe’nin devrilmesini gerektirecek diğer seçeneklerden daha gerçekçi buluyorlar. Ancak pek çok Libyalı, Hafter ve Dibeybe’nin başta petrol sektörü olmak üzere pek çok konuda işbirliği yapıyor gibi görünmelerine rağmen, bir birlik hükümetinin kurulmasına yol açabilecek siyasi bir pazarlık yapma şanslarının çok az olduğunu düşünüyor.
Çıkmaza Son Vermek için Fırsat mı?
Seçim ihtimalinin her zamankinden daha uzak olduğu bir ortamda, BM ve yabancı hükümetlerin gerekli ilk adım olarak bir birlik hükümeti kurulması fikrine karşı çıkmakta fazla katı davranıyor olmaları mümkün. Elbette Libya’daki başlıca taraflar seçimler konusunda anlaşabilselerdi, seçim sandığı ileriye dönük en iyi yol olurdu. Ancak 2021 seçimlerini torpilleyen aynı konularda, yani başkan adayları için uygunluk kriterlerinin belirlenmesi ve başkanlık ve yasama seçimlerinin sırası konusunda bölünmüş durumdalar. 6+6 Komitesi’nin nasıl yapılacağına dair fikirlerine rağmen bu anlaşmazlıkların üstesinden gelme şansı şu anda çok düşük. Libyalı siyasetçiler seçimlere destek verdiklerini açıkça ifade etme ancak anketlerin kendi siyasi emellerini tehdit ettiğinden şüphelendiklerinde bunu yumuşatma veya geri çekilme eğilimindeler.
BM ise Libyalı taraflara farklı bir çözüm dayatacak konumda değil. Şubat ayı sonlarında BM özel temsilcisi Abdoulaye Bathiliy, BM’nin seçim için yol haritasını tamamlamak üzere bir Libya Yüksek Düzeyli İdari Paneli kurmayı önerdi. Ancak iki meclisin itiraz etmesi ve Mısır’ın BM Güvenlik Konseyi’nde bu fikre karşı lobi yapması üzerine Bathily geri adım attı. BM’nin rolü, Libya’nın siyasi liderlerinin ülkenin geleceği hakkında kendi kararlarını verme arzusunu yansıtacak şekilde o zamandan beri azaldı.
BM’nin bu şekilde kısıtlandığı ve uygulanabilir bir alternatifin sunulmadığı bir ortamda, Libya’nın istikrar ve iyi yönetişim yolunda ilerlemesiyle ilgilenen dış aktörler, seçimlerden önce geçici bir birlik hükümeti kurulmasına yönelik muhalefetlerini yumuşatmalı. Ayrıca, iki meclisin bir başbakan seçmek için açık ve şeffaf prosedürler üzerinde anlaşması ve yeni yürütmenin yetkilerinin seçim hazırlıklarını destekleyecek şekilde açıkça tanımlanması halinde bu fikrin arkasında durabileceklerini açıkça belirtmeliler. Dolayısıyla her iki organ da onaylanan plana eklemeler yapmalı, daha fazla taahhütte bulunmalı ve iç oylamayı nasıl organize edeceklerine ilişkin ayrıntılar sunmalı. Meclis ve Konsey ayrıca seçim sürecinin özgür ve adil olmasını sağlamak için BM’yi süreci denetlemeye davet etmeli; BM’nin katılımı, 2022’de Başağa hükümetinde olduğu gibi, Dibeybe destekçileri de dahil diğer Libyalıların sonuca itiraz etme ihtimalini azaltacak. Bir birlik hükümeti kurulduktan sonra, her ne kadar hâlâ zorluklarla dolu olsa da yeni seçimlere gitme ihtimali çok daha yüksek olacak.
Dış aktörler bu yolun izlenmesinde riskler görmekte haklılar, ancak iki meclis yukarıda önerilen değişiklikleri ve taahhütleri yerine getirirse, bu riskler alınmaya değer olacak. Meclis tarafından 25 Temmuz’da onaylanan plan Libya’nın siyasi krizinden çıkış için en ideal yol olmayabilir, ancak şimdilik ülkeyi yeniden birleştirmek için tek gerçekçi yol.
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”











