Amerika
Maduro, ABD’li yargıçtan suçlamaları reddetmesini istedi

ABD tarafından kaçırılan Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro, egemen bir ülkenin başı olarak kovuşturmaya karşı dokunulmazlığa sahip olması gerektiğini savundu.
Çarşamba günü bir ABD’li yargıca çağrı yapan Maduro, kendisine yöneltilen uyuşturucu kaçakçılığı suçlamalarının reddedilmesini talep etti.
Manhattan federal mahkemesinde açılan bu davalar, 3 Ocak’ta ABD ordusunun Caracas’a düzenlediği baskın ve Maduro’nun kaçırılması için dayanak oluşturdu.
Yakalandığından beri Brooklyn’deki bir federal hapishanede tutulan Venezuela lideri, suçlamaları reddetti.
Davanın reddi talebinin başarısız olması halinde 1 Haziran 2027’de yargılamanın başlaması planlanıyor.
Görevdeki devlet başkanlarının yurtdışında yargılanmaya karşı dokunulmazlığa sahip olduğu ilkesi, diplomasinin temel taşlarından biri olarak görülen, uluslararası hukukun köklü bir ilkesi.
Maduro’nun, Manhattan’da görev yapan ABD Bölge Hakimi Alvin Hellerstein’i davayı reddetmeye ikna etme çabası, ABD mahkemelerinin ceza davalarında uluslararası hukuku uygulamaya yönelik genel tutumunu da sınayacak.
Maduro’nun avukatı Barry Pollack, müvekkiline yönelik iddianamenin reddedilmesi talebinde dokunulmazlık iddiasında bulundu.
Hellerstein, Pollack’a bu talebi sunması için Çarşamba gününe kadar süre vermişti.
Pollack, hem egemen devlet başkanlarının tam dokunulmazlığa sahip olması hem de Maduro’nun suçlandığı eylemlerin resmi görevlerinin bir parçası olması nedeniyle Hellerstein’ın yargı yetkisi olmadığını söyledi.
Pollack, “Bu eşi benzeri görülmemiş kovuşturma, devlet başkanlarının ve resmi sıfatlarıyla hareket eden yabancı yetkililerin yüzlerce yıldır sahip oldukları cezai yargı yetkisinden mutlak dokunulmazlığı ihlal etmektedir,” diye yazdı.
Pollack, Maduro’nun haksız yere suçlandığını ve iddiaları “şiddetle reddettiğini” belirtti.
Reuters’a konuşan hukukçular, Maduro’nun zorlu bir mücadeleyle karşı karşıya olduğunu belirttiler.
Washington, 2019 yılından bu yana Maduro’yu Venezuela lideri olarak tanımıyor ve mahkemeler, bir yabancı ülkenin lideri olarak kimin tanındığına dair anlaşmazlıklarda genellikle ABD başkanı ve kabinesinin görüşüne uyuyor.
Yabancı devlet başkanlarının dahil olduğu ABD ceza davaları son derece nadir ama emsaller Maduro için pek umut verici değil.
1990 yılında Miami’deki bir federal yargıç, eski Panamalı askeri lider Manuel Noriega’nın devlet başkanı dokunulmazlığını ileri sürme girişimini, kısmen hiçbir zaman resmi olarak devlet başkanlığı unvanını taşımamış olması nedeniyle reddetmişti.
ABD, 2018’deki seçimlerin hileli olduğunu iddia ettiği bir sürecin ardından Maduro’nun göreve başladığı 2019 yılında onu tanımayı durdurdu.
ABD, Maduro’nun 2024’teki yeniden seçilmesini de hileli olarak nitelendirdi. Maduro ise her iki seçimin de adil olduğunu savunuyor ve uzun süredir Washington’u, bu Güney Amerika ülkesinin petrol zenginliklerini kontrol altına almak için kendisini devirmeye çalışmakla suçluyor.
Pollack, Washington’un Maduro’nun meşruiyetten yoksun olduğu yönündeki değerlendirmesinin konuyla ilgisiz olduğunu yazdı.
Pollack, “Noriega vakasından farklı olarak, Yürütme Organı, Maduro’nun Venezuela’nın devlet başkanı olduğunu inkar etmiyor; bunun yerine, yalnızca 2019’dan sonra bu görevi meşru bir şekilde üstlenmediğini iddia ediyor,” diye yazdı.
Pollack, ABD’nin Maduro tarafından atanan Delcy Rodriguez’i tanırken Maduro’yu tanımamış olmasının “uyumsuz” olduğunu yazdı.
Ocak ve Şubat aylarında Rodriguez ile hükümetindeki yetkililer tarafından yapılan ve Maduro’yu hâlâ Venezuela’nın meşru devlet başkanı olarak gördüklerini gösteren açıklamalara dikkat çekti.
Rodriguez’in hükümeti o zamandan beri bu konuda sessizliğini koruyor. Son aylarda Caracas’taki bazı Maduro duvar resimleri üzerleri boyanarak silindi.
Savcılar, Maduro’nun iddianamenin reddi talebine 2 Ekim’e kadar yanıt vermek zorundalar ve Hellerstein, 17 Kasım’da iddianamenin reddi talebiyle ilgili bir duruşma düzenleyecek.
Amerika
ABD ve Çin, uzayda savaşa hazırlanıyor

Uzay, askeri güçler arasındaki rekabetin yeni çatışma alanına dönüşüyor. ABD ve Çin, diğer uzay araçlarına karşı faaliyet yürütebilecek ve onları hedef alabilecek uyduları test ediyor.
Uyduların yörüngedeki manevra kapasitesini artırmak amacıyla uzay boşluğunda yakıt ikmali denemeleri de yürütülüyor.
Benzer bir hatta hareket eden Rusya’nın ise uzayda nükleer silah kullanabilecek bir uydu geliştirebileceği yönündeki iddialar gündemde kalmaya devam ediyor.
Haziran ayında Çin’e ait gizli ve insansız bir uzay uçağından küçük bir araç fırlatıldı. Ticari ve askeri uyduların yoğun olarak bulunduğu yörünge bölgesinde başka bir Çin uydusunun etrafında tur atan bu araç, ardından üssüne döndü. Söz konusu misyon hakkında resmi düzeyde neredeyse hiçbir bilgi paylaşılmadı.
Ancak Reuters’ın aktardığına göre, ABD’nin envanterinde de küçük bir uzay mekiğini andıran benzer bir mürettebatsız araç, yani deneysel yörünge uçağı Boeing X-37 var.
Belge analizleri, uzay nesnelerinin takibi ile muvazzaf ve emekli askeri yetkililerle yapılan mülakatlar, her iki programın da Pekin ve Washington’ın uzayda olası bir askeri çatışmaya hazırlandığını gösteriyor.
Müttefiklerden Pekin’e stratejik sinyal
ABD ve İngiltere, bir yıl önce icra ettikleri ilk ortak operasyonla Çin’e yönelik kabiliyetlerini sergiledi. Casusluk amaçlı olduğu değerlendirilen bir Çin uydusu, bir İngiliz uydusuna uzay ölçeğinde oldukça yakın sayılan 83 kilometre mesafeden geçerken, ABD kendi uydusunu müttefikinin aracına doğru yönlendirdi.
Eski İngiltere Kraliyet Hava Kuvvetleri kıdemli subayı ve uzay danışmanı Andrew Turner, bu hamlenin müttefiklerin birliğini ve potansiyelini göstermeyi, aynı zamanda İngiliz uydusuna müdahale edilmesinin kabul edilemez olduğu yönünde uyarıda bulunmayı hedefleyen “neredeyse kesin bir stratejik sinyal” niteliği taşıdığını dile getirdi. İki askeri uzay uzmanı da benzer bir değerlendirmede bulundu.
Uydular uzun yıllardır yeryüzündeki askeri unsurlara iletişim, seyrüsefer ve istihbarat sağlıyor.
Ancak Reuters, bu sistemlerin artık manevra yapabilen, radyo parazitleri ya da lazerlerle hasım uyduların işleyişini bozan ve uzay araçlarını yakalayabilen aktif muharebe sistemleri olarak giderek daha fazla değerlendirildiğini aktarıyor.
Dönemin İngiltere Uzay Komutanı Tümgeneral Paul Tedman, Nisan ayında yaptığı bir değerlendirmede, uzayın sadece yeryüzündeki askeri harekatların desteklenmesi açısından değil, aynı zamanda bu harekatların sonucunun belirlenmesi bakımından da son derece kritik bir konuma ulaştığını söyledi.
Savunmadan taarruz hazırlığına
ABD Uzay Komutanlığı Komutanı General Stephen Whiting ise hasım ülkelerin, Dünya’da yaşanabilecek olası bir çatışmanın erken aşamalarında ABD’nin uzay unsurlarını vurabilecek kapasiteler geliştirdiği konusunda defalarca uyarıda bulundu.
Whiting, yalnızca Amerikan sistemlerini korumanın yeterli olmadığını, aynı zamanda hasım unsurları tehdit edebilecek ve gerektiğinde vurabilecek bir hazırlığa sahip olunması gerektiğini savunuyor.
Whiting konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı: “Uzaydaki bir çatışmaya karşı çok iyi hazırlanmalıyız. Caydırıcılık işe yaramazsa, savaşacağız ve kazanacağız.”
Çin ise hem uydu sayısını hem de misyonlarının karmaşıklığını hızla artırıyor. Çin uyduları, ABD’li askeri yetkililerin yörüngesel “it dalaşı” olarak adlandırdığı, birden fazla uydunun birbirine çok yakın mesafelerde eşgüdümlü manevralar yaptığı durumları sergiledi.
Bu araçlar ayrıca hizmet dışı kalmış uyduları yakalama ve başka bir yörüngeye çekme kapasitesini de ortaya koydu.
Bir ABD Uzay Kuvvetleri temsilcisi, Çin’in geçen yıl yörüngede yakıt ikmali yapmayı denediğinin anlaşıldığını söyledi. Uydular fırlatıldıkları andaki yakıt rezervine bağımlı olarak görev yapıyor.
Bu nedenle yakıtı yenileyebilme ve manevraları sürdürebilme kabiliyeti, bir uzay aracının “avcı” mı yoksa “av” mı olacağını belirleyen temel unsurlardan biri haline geliyor.
Yeryüzünden yürütülen hazırlıklar
Uydulara yönelik muharebe hazırlıkları yalnızca yörüngede değil, karadan da sürdürülüyor.
ABD Uzay Kuvvetleri, Haziran ayında L3Harris Technologies şirketi tarafından geliştirilen ve hasım uyduları devre dışı bırakmayı ya da işleyişini bozmayı hedefleyen karaya konuşlu elektromanyetik silah sisteminin devreye alındığını duyurdu.
ABD, Çin ve Rusya, diğer uzay araçlarına yaklaşabilen ve onları denetleyebilen manevra kabiliyetine sahip uyduları aktif olarak kullanıyor.
Bununla birlikte Washington, 2024 yılından bu yana Rusya’nın nükleer nitelikli bir uydu savar silah geliştirdiğini öne sürüyor.
ABD’nin bu yılın ilkbahar aylarında gerçekleştirdiği ilk tatbikatın sonuçları, söz konusu nükleer silahın kullanılmasının, Dünya’daki yapay uyduların büyük bölümünün yer aldığı 160 kilometre ile 2 bin kilometre arasındaki alçak Dünya yörüngesinde görev yapan uyduların yüzde 80’e varan kısmının tahrip olmasına ve zaman içinde işlevini yitirmesine yol açabileceğini ortaya koydu.
Amerika
ABD’de çocuklarını öldüren annenin davasında jüri uzlaşamadı

ABD’nin Massachusetts eyaletinde üç küçük çocuğunu öldürmekle suçlanan Lindsay Clancy’nin davasında jüri üyeleri, 28 saati aşkın müzakereye rağmen oybirliğine varamadı. Yargıç William Sullivan, kilitlenmeyi aşmak amacıyla jüriye özel bir hukuki talimat vererek müzakereleri sürdürmelerini istedi.
ABD’nin Massachusetts eyaletinde üç küçük çocuğunu öldürmekle suçlanan 36 yaşındaki Lindsay Clancy’nin davasına bakan yargıç, jürinin sanığın cezai ehliyeti konusunda oybirliğiyle bir karara varamaması üzerine çarşamba günü müzakerelere ara vererek üyeleri yeniden evlerine gönderdi.
Jüri üyeleri, çarşamba günü duruşma salonundan ayrılmadan önce 28 saati aşkın süredir müzakere yürütmesine rağmen kilitlenmiş durumdaydı.
Clancy, Massachusetts eyaletinin Duxbury kentinde bulunan aile evinin bodrum katında 5 yaşındaki Cora, 3 yaşındaki Dawson ve 8 aylık Callan’ın Ocak 2023’te gerçekleşen ölümleriyle bağlantılı olarak üç ayrı birinci derece cinayet suçlamasıyla yargılanıyor.
The Hill gazetesinin haberine göre Plymouth Üst Mahkemesi Yargıcı William Sullivan, tıkanıklığı aşmak amacıyla halk arasında “dinamit talimatı” olarak anılan ve hukuken “Tuey-Rodriguez talimatı” biçiminde bilinen yönlendirmeyi jüriye iletti.
Jüri üyelerinin müzakerelere perşembe günü devam etmesi öngörülüyor.
Yargıç Sullivan, çarşamba günü erken saatlerde jüriye metni okurken şu ifadeleri kullandı: “Bununla birlikte, birlikte müzakere ederken birbirinizin görüşlerine gereken saygıyı göstermeli ve birbirinizin argümanlarını açık fikirle dinlemelisiniz.”
Sullivan, yönlendirmesine şöyle devam etti: “Dolayısıyla, bir görüş ayrılığı olduğunda beraat yönünde oy kullanan jüri üyeleri, en az kendileri kadar dürüst, zeki olan, aynı delilleri gerçeğe ulaşma yönünde eşit bir arzu ve aynı niyetle dinleyen ve jüri üyesi olarak aynı yemini eden diğer kişilerin zihninde hiçbir etki yaratmıyorsa, kendi zihinlerindeki şüphenin makul olup olmadığını değerlendirmelidir.”
Sullivan jüriyi yeniden müzakerelere dönmeye teşvik etmeden önce, “Diğer taraftan, mahkumiyet yönünde oy kullanan jüri üyeleri, jürinin diğer üyeleri tarafından paylaşılmayan bir hükmün doğruluğundan makul ölçüde şüphe duyup duymayacaklarını ve diğer jüri üyelerini ikna etmekte yetersiz kalan delillerin ağırlığına veya yeterliliğine güvensizlik duyup duymamaları gerektiğini ciddi şekilde kendilerine sormalıdır” dedi.
Söz konusu talimat, Massachusetts Yüksek Yargı Mahkemesinin yargıçlara jüriyi müzakereye devam ettirme konusunda yasal yetki tanıdığı 1973 tarihli “Commonwealth v. Rodriguez” davasına dayanıyor.
Massachusetts’teki yargıçlar, bir jürinin karara varamadığı durumlarda çıkmazı aşmaya dönük son bir girişim olarak Tuey-Rodriguez talimatına başvuruyor.
Çocuklarının ölümünün ardından intihar girişiminde bulunan Clancy, bu olay sonucunda felç kaldı. Sanığın ilk duruşması, hastane yatağındayken Zoom üzerinden yapılmıştı.
Eski bir doğum ve kadın hastalıkları hemşiresi olan Clancy’nin avukatları, müvekkillerinin çocuklarını boğmadan önce doğum sonrası psikoz rahatsızlığı yaşadığını belirtti.
Clancy bu eylemi reddetmezken, savunma makamı söz konusu ruhsal durumun kendisini bu eylemlerden ötürü cezai olarak sorumsuz kıldığını savunuyor.
Dokuz kadın ve üç erkekten oluşan jürinin, Yargıç Sullivan’ın davanın hükümsüz kaldığını ilan etmesi durumunda görevine son verilecek. Bu durum, Clancy’nin durumunu belirlemek üzere yeni bir jürinin kurulmasının önünü açacak.
Jürinin uzlaşamaması ihtimali, Massachusetts’te yüksek profilli bir başka cinayet davasının hemen ardından gündeme geldi.
Boston Polis memuru olan erkek arkadaşı John O’Keefe’in 2022’deki ölümüyle bağlantılı olarak suçlanan Karen Read’in ilk yargılaması Temmuz 2024’te hükümsüzlükle sonuçlanmış, ancak Read Haziran 2025’teki ikinci yargılamada suçsuz bulunmuştu.
Clancy, akıl sağlığı gerekçesine dayanarak suçsuz olduğunu savundu.
Massachusetts yasaları, eylemlerinin yanlış olduğunu ya da hukuka uygun düşmediğini idrak etmelerini engelleyen bir “akıl hastalığı veya kusuru” bulunan sanıkların suçsuz bulunmasına olanak tanıyor.
The Boston Globe’un aktardığına göre, Clancy beraat etmesi halinde bir eyalet psikiyatri hastanesine sevk edilecek ve toplum içinde güvenli bir şekilde yaşayıp yaşayamayacağının tespiti amacıyla düzenli aralıklarla kontrolden geçirilecek.
Amerika
Kıyamete beş kala – 3: Kapitalizmin (önlenemeyen) ölümleri

Bir üretim biçimi kaç kez ölür, kaç kez dirilir? Feodalizmin tarihinde, “para ekonomisinin genişlediği” döneme işaretle “İkinci Feodal Çağ”; başta Bohemya (büyük oranda bugünkü Çekya), Polonya ve Rusya olmak üzere Orta ve Doğu Avrupa’da ihracat odaklı angaryanın yaygınlaştığı döneme de “ikinci serflik” dendiğini biliyoruz. Daha ileriye gidip antik dünyaya ulaşmak da mümkün: Kuzey Amerika’nın güneyli plantasyon sahipleri, köleliği kapitalist dünya piyasasının hizmetine sunmakta pek mahirlerdi. Artık emeğe el konuluş biçimlerinin yan yanalığı, üretim biçiminin genel görünümü bakımından önemsiz olmasa da, özünde bağlı kaldığı eğilimi değiştirmiyor.
Konumuz kapitalizm ve onun neye benze(me)diği. Bu, kapitalizmin ölüp ölüp dirilmesiyle de bağlantılı. Özellikle 2008 krizinden sonra kapitalizmin ölümü üzerine yazılanlar binlerce sayfa ediyor. Üstelik, bize verilen ölüm belgesi mi yoksa veraset ilamı mı, çoğunlukla anlamak mümkün olmuyor. Çünkü kapitalizmin ölümü ilk kez ilan edilmiyor. 1848 Avrupası, 1917 Rusyası, 1918 Almanyası ve Macaristanı, 1945-47 Fransa ve İtalyası, 1968-75 Güney Avrupa ve Güney Asyası gibi devrimci dönemleri bir kenara bırakıyorum. Kapitalizmin, bizzat kendi arızaları nedeniyle yerini başka bir üretim biçimine, hassaten sosyalizme bırakacağına ilişkin tahminler yalnızca Marx ve Engels’in 1848 öncesi iyimser haletiruhesine has değildi. 1848 Devrimleri sonrasında, ama özellikle işçi sınıfı hareketinin doruklara ulaştığı yüzyıl sonu Almanya’da “liberal hımbıllığın” dünyamızı sosyalizme götürdüğüne ilişkin kötümser görüş egemen sınıfların gayet ana akım entelektüellerinde bile hâkim durumdaydı. Tocqueville, Nietzsche, Kierkegaard, Pareto bunlar arasında sayılabilir. 20. yüzyılda ise başta Schumpeter olmak üzere bir dizi iktisatçı ve sosyolog, serbest rekabet kapitalizminin artık sona erdiğini; gelişmiş kapitalist ülkelerin tekellerin, devasa tröstlerin, planlamanın, sosyal yardımların ve üretim araçlarındaki “sosyalizasyonun” egemenliği altında “kapitalist olmayan” bir şekilde yönetildiğine, hatta bir tür sosyalizme doğru ilerlediğine inanıyordu.(1)
Meşrebinize ve iktisadi mezhebinize göre, bunu olumlayabilir veya kötüleyebilirdiniz; hatta bunun kaçınılmaz olduğunu bile savunabilirdiniz.(2) ABD’de New Deal’e yönelik liberteryen tepkilerde bile bunu hissetmek mümkündü: Hayek’in Kölelik Yolu kitabından bir yıl önce, Özgürlüğün Keşfi [The Discovery of Freedom] kitabının yazarı Rose Wilder Lane, Amerikan sınır zihniyetinin özgürlükçülüğünü övüyor, onların gittikçe genişleyen devlet bürokrasisine karşı savaşını övüyor ve bu ruhun, New Deal programına karşı mücadelelerinde kendi çağdaşlarına ilham verebileceğini söyleyip ekliyordu: “Sosyal Güvenlik, Nasyonal Sosyalizm’dir.”(3)
Yani aslında İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlayan ama savaş sonrasında Amerikan hegemonyası ve komünizmin etkisiyle yayılan “sosyal devlet”, kimileri için kapitalizmin sonuydu.(4) Tekrar olacak: Bunu olumlayarak söyleyenler olduğunu gibi, yukarıda adını geçirdiğimiz liberteryenler örneğinde gördüğümüz üzere, kınayanlar da vardı. Ama neredeyse herkes, kapitalizmin, laissez faire liberalizminin ya da “bildiğimiz dünyanın” sonunun geldiğine inanıyordu.
Wolfgang Streeck ile kapitalizmin sonu üzerine bir diyalog
Tarihin sonu fikrinin ilk bu dönemde yaygınlaştığı malum. Alexandre Kojève, Arnold Gehlen, Raymond Aron gibi farklı siyasi görüşlere sahip Avrupalı aydınlar benzer bir tema etrafında fikir üretmişlerdi. Sonrasında Frankfurt Okulu, hatta Postmodernizm ile Fredric Jameson aynı kavrayışın kültür alandaki izlerini araştırdı.(5)
Ne demek istiyorlardı? Özellikle Avrupa’da sosyal devlet, tam istihdam, işçi-sermaye-devlet uzlaşması, gelişen tüketim kültürü ve toplumu, demokratik kurumlar istikrar kazanmış, altına bağlı dolar sistemi ve IMF-Dünya Bankası-BM gibi kurumlar uluslararası ticareti ve güvenliği garanti altına almıştı. ABD ve Avrupa toplumları, sükunet içerisinde büyüyorlardı. Kapitalizmin tarihine damga vurmuş büyüme-balon-çöküş zinciri sanki kopmuştu.(6)
Elbette bu düzen ve istikrar görüntüsünün aldatıcı olduğunu düşünenler de vardı. Alman sosyolog Wolfgang Streeck, işe kendi tanıklığını da katarak, Adorno’nun kötümser haletiruhiyesi nedeniyle her zaman terazinin bozulacağına (veya bozulmuş terazinin tekrar dengeye gelmeyebileceğine) inandığını yazıyor. Kendisi de, toplumsal düzenlerin kırılgan ve istikrarsız olduğuna, “tatsız sürprizlerin” ise her an için ihtimal dahilinde gözüktüğüne inanıyor.
Streeck, kapitalizmin krizine ve bu krizden nasıl çıkılabileceğine ilişkin çokça kafa yoran birisi. Kapitalizm Nasıl Sona Erecek? isimli kitabının hemen girişinde şöyle yazıyor:
“Kapitalizm hep ihtimal dışı bir toplumsal formasyon oldu, çatışmalar ve çelişkilerle doluydu; o yüzden de daima istikrarsız ve değişkendi, ayrıca tarihsel bakımdan olumsal ve kırılgandı, destekleyici olduğu kadar kısıtlayıcı da olabilen olaylara ve kurumlara son derece bağımlıydı. Kapitalist toplum Adam Smith’teki ve aydınlanmadaki anlamıyla kestirmeden ‘ilerleyici’ bir toplum olarak tanımlanabilir – ‘ilerlemesi’ni sürekli ve sınırsız üretken sermaye üretimi ve birikimiyle bitiştiren, maddiyata yönelik açgözlülük denen özel günahı piyasanın görünmez eli ve devletin görünür eli aracılığıyla kamuya yararlı hale getiren bir toplum.”
Kapitalist “siyasal-iktisadi konfigürasyonun” gerilimleri ve çelişkilerinin, yapısal çöküş ve toplumsal kriz olasılığını hep gündemde tuttuğuna işaret eden Streeck, bu üretim biçiminde iktisadi ve toplumsal istikrarın sağlama alınmasının istisnai koşullara bağlı olduğunu tespit ediyor: Doğu zamanda teknolojik bir inovasyon ortaya çıkacak, iktisadi büyüme sürekli kılınacak, ve saire.
Bir başka kitabında (Satın Alınan Zaman), savaş sonrası oluşan düzeni “demokratik kapitalizm” olarak adlandıran Streeck, bu dönemi tavizlerle süren geçici ve bozulmaya her an hazır bir denge olarak resmediyor. Bu kapitalizm, geçicilikle malüldü ve krizini bağrında taşıyordu.(7) Modern kapitalizmin tarihini “krizler silsilesi” halinde yazmanın mümkün olduğunu söyleyen Alman yazar, sistemin bu krizleri ancak iktisadi ve toplumsal kurumlarının derinden dönüşümleri pahasına atlatabildiğine, “öngörülemez ve çoğunlukla da niyet edilmemiş yollarla” iflastan kurtulabildiğine işaret ediyor. Ona göre, “Bu açıdan bakıldığında, kapitalist düzenin hala var olması o kadar da etkileyici görünmeyecektir, zira çoğu zaman çöküşün kıyısında durmuş ve sürekli değişmek zorunda kalmış, içsel kaynaklarıyla harekete geçemediği konularda sıklıkla dışarıdan gelecek olumsal desteğe muhtaç olmuştur.” (Kapitalizm Nasıl Sona Erecek, s. 17)
Streeck, bu “demokratik kapitalizm”den neoliberalizme “tedricen ve 180 derecelik geri dönüşü” 1970’lerdeki krizin ve bu krize verilen tepkilerin sağladığını düşünüyor. Buraya geleceğiz ama birkaç itiraz sıralamam gerekiyor. Streeck’in kapitalizme savaş sonrası atfedilen “altın çağ” kavrayışında bir sorun var gibi görünüyor. Birincisi, altın çağın inişli çıkışlı seyrini gözden kaçırıyor, üniform bir hale sokuyor; oysa örneğin “Alman mucizesi” ancak 1950’lerde gerçekleşmiş, 1948’deki fiyat ve para reformu büyük bir işçi direnişi ile karşılaşmış, mucize ancak Kore Savaşı sayesinde realize olmuştu. İkincisi, birincisiyle bağlantılı olarak, Batı Avrupa’da komünizmin yaratabileceği kriz potansiyeline yönelik devletin teyakkuz halini unutuyor. Özellikle Fransa ve İtalya’da iktidarın eşiğinde duran silahlı komünist partilere yönelik yasal ve yasadışı yollardan yapılan müdahaleleri hatırlatmak isterim. Üçüncüsü, ABD’de 1968’den itibaren sönümlenmeye başlayan sivil haklar hareketi, 1950’lerin ikinci yarısında istim almış ve açıkça antikapitalist uçlar vermişti. Dördüncüsü, “üçüncü dünya” hareketleri ve dekolonizasyon dönemi, kapitalist krizden önce hem eski sömürgeleri hem de metropolleri sarsıyordu. Dolayısıyla, “istikrar” görüntüsünün ardında yer yer devrimci bir kaynama hali mevcuttu.(8)
Ne var ki, 1970’lerle birlikte bir şeylerin değiştiği açık. 1970’lerde iktisadi faaliyetlerdeki düzensizlik ve durgunlukların geri dönüşü, “altın çağ”ın istikrarlı görünümüne büyük bir darbe vurdu; göze soktu da diyebiliriz. Kapitalizmin 70’lerdeki krize yönelik tepkisi, Streeck’e göre “zaman satın alma” idi: İlkin enflasyon aracılığıyla, sonra devlet borcuyla (privatised Keynesianism), ardından özel borç piyasalarının genişlemesiyle ve en sonunda devlet ve banka borçlarının merkez bankaları üzerinden satın alınmasıyla. Bir başka deyişle, para karşılığında enflasyon, kamu borcu ve hanelere kredi yoluyla güvence altına alınan kitlesel sadakat satın alınıyordu. Kriz ile birlikte Keynesçilikten “Neo-Hayekçiliğe” dönüşüm yaşanıyordu. Apokaliptik terimlerle de konuşan Streeck, çağdaş kapitalizmin “kıyamet alemeti” üç atlısı olarak (iktisadi) durgunluk, borç ve eşitsizliği sıralıyor.
68 ve sonrasındaki grev-ücret artışı isyanına egemen sınıflar enflasyonist bir tepki verdi. Pasta, görünürde büyüdü (“para illüzyonu”). Enflasyon devam ettikçe parasal varlık sahipleri yatırım yapmaktan imtina etti veya başka döviz cinslerine kaçmaya başladı. 80’lerde ise parasal istikrarın sağlanması Reagan-Thatcher sertliği ile oldu: “Sağlam para” üretimi karşılığında kitlesel işsizlik ve sendikaların direnişinin ne pahasına olursa olsun kırılması.
Streeck, 1970’lerdeki krizin yaratıcısının ve esas tepki verenin emek değil, sermaye olduğunu öne sürüyor. Bu bana su götürür görünüyor. Nitekim Streeck’teki Adorno’dan mülhem bu kötümserlik, 2008 sonrası kapitalizmin kendi kendini yok edeceğine ilişkin bir tahmine de dönüşüyor. 60’ların sonunda kâr oranlarının düşmesi eğer “tepki veren” ve krizi yaratan unsur olarak sermayeyi öne çıkarmak anlamına geliyorsa buna bir itirazım yok. Fakat 1970’lerdeki kaynama halini, büyük bir karşı saldırı örgütleyerek püskürtenin, başta ABD olmak üzere egemen sınıflar olduğunu düşünürsek, tek kale maç fikrinden uzak durmamız gerekir. Emperyalist merkezler, hem Avrupa’da, hem ABD’de, hem de sömürge dünyada yaşananları göz önüne alarak kendi dünyalarının yok olabileceğine dair gerçek bir panik duyuyorlardı.
Son krizin uzun gölgesi
“Büyüme illüzyonları yaratarak meşruiyet krizlerine hakim olmak amacıyla başvurulan araçlar, bugün artık tüketilmiş görünüyor; özellikle de prangalarından kurtulmuş bir finans sanayiinin yardımıyla son yirmi yılda üretilmiş para büyüsü, en sonunda bir kez daha zaman satın almak için kullanmaya cesaret edilemeyecek kadar tehlikeli hale gelmiş durumda. Bir büyüme mucizesi daha gerçekleşmediği sürece geleceğin kapitalizmi, borçla finanse edilen bir tüketimcilik olmadan idare etmek zorunda kalacak. Günümüzdeki kriz yönetiminin ütopyası da zaten oldukça mesafe kat etmiş olan, politik ekonomiyi politikasızlaştırma sürecini politik araçlarla tamamlamak ve demokratik katılıma karşı yalıtılmış uluslararası hükümet ve finans diplomasisinin kontrolüne girmiş, uzun yıllar süren hegemonik yeniden eğitimin ardından, kendi haline bırakılmış piyasalardan ortaya çıkan bölüşüm sonuçlarını adil veya en azından alternatifsiz görmeyi öğrenmiş olması gereken halklarıyla birlikte yeniden örgütlenmiş ulus devletler içerisinde sımsıkı sabitlemektir.” (Satın Alınan Zaman, s. 85)
Borçla finanse edilen tüketimciliğin sona erişi; finans kapitalin emrine girerek “alıklaşan” halklarla birlikte yeniden örgütlenmiş ulus devletlerin sımsıkı kenetlenişi – 1970’lerdeki krize verilen tepki ve bu tepkinin dünya halklarına sunduğu politika seti, 2008 krizi ile birlikte sona gelmişti artık. Streeck, buna “uluslararası konsolidasyon devletine geçiş” diyor. Üstelik bu, eskiden yazılan kriz reçetelerinin aksine “anestezisiz” (s. 147) olacak. Mali konsolidasyon, devletin bu sayede piyasalara karşı dizginleri ele alacağına yönelik bir propagandayla paralel ilerler. Kemer sıkma ile simgelenen kriz sonrası Avrupa’sının egemenleri, uzak bir gelecekteki vaade işaret ederek rıza ister. Neoliberalizmin sözü budur: Mali konsolidasyon/disiplin, kemer sıkma, yüksek büyüme, makul enflasyon, nihayetinde “piyasaların tahakkümünden” kurtuluş. Kriz karşısında deregülasyon politikalarının avantajı da budur: Uzun vadeli vaatler; vaatlerin gerçekleşmemesi halinde ise “reel” dünyada deregülasyonun asla tam olarak uygulanmamasına neden olan yapısal engeller bahanesi…
Peki finansal krizin ardından “zaman satın almak” hâlâ mümkün mü? Streeck buna “borç kapitalizmine ikinci bir bahar bahşetmek” diyor ve yapay paraya dayalı kriz terapisine işaret ediyor. Sosyolog Randall Collins, Kapitalizmin Bir Geleceği Var Mı? (2013) isimli kitaba yaltığı katkıda, daha önce kapitalizmin kendisini kurtarmasını sağlayan beş “kaçış” yoluna işaret eder ve artık bu çıkışların kapandığını öne sürer: i) teknolojik ilerlemenin neden olduğu istihdam kaybının telafi edilmesi; ii) piyasaların genişlemesi; iii) finansın hem spekülatif hem de “reel” olarak büyümesi; iv) özel istihdamın geri kaldığı yerlerde devletin yardıma koşması; v) eğitimin yaygınlaşması ve “diploma”nın sınıfsal mobilizasyon işlevi görmesi. Collins’e göre bu beş kaçış yolu da artık kapalıdır ve kapitalizm ömrünün sonuna gelmiştir.
Streeck’in bunlara cevabı, çeşit çeşit kriz senaryolarından birini seçip onu diğerlerinden üstün tutmak yerine, “farklı düzensizliklerin bir arada var olduğu ve zaman zaman da birbirini desteklediği bir çoklu maraz teşhisi”dir. Günümüzde pek çok kırılganlığın aynı anda akut bir hal aldığını, pek çok çarenin de “ya tükendiğini ya yok olduğunu” savunan Streeck, “O yüzden kapitalizmin sonu binlerce kesik yüzünden ölmek ya da hepsi aynı anda tedavi talep ettiği için daha da tedavi edilemez hale gelen çok sayıda hastalık yüzünden ölmek gibi tahayyül edilebilir,” (Kapitalizm Nasıl Sona Erecek?, s. 29) diye yazıyor. Bu nedenle, kapitalizmi geriletecek bir devrimci alternatife veya kapitalizm sonrasındaki topluma dair ütopyacı vizyonlara gerek yok. Günümüzde kapitalizm, kendi kendine yok olmakta, iç çelişkileri yüzünden çökmektedir, zira tüm alternatiflerini yenmiştir!
“Nihai krizi içinde olan kapitalizmden sonra bana kalırsa sosyalizm ya da başka bir tanımlanmış toplumsal düzen değil, uzun bir fetret devri gelecek – Wallerstein tarzı yeni bir dünya sistemi dengesi değil, uzun döneme yayılan bir toplumsal entropi ya da düzensizlik (ve tam da bu sebepten bir belirsizlik ve kararsızlık dönemi). Bir toplumun önemli bir zaman boyunca toplumdan daha düşük bir şeye, tabiri caizse toplum sonrası topluma ya da geçici topluma dönüp dönmeyeceği ve nasıl döneceği, sonrasında da kendini toparlayıp yeniden tam anlamıyla toplum olup olamayacağı sosyolojik teori açısından ilginç sorular.” (s. 30)
Bir görüşe göre, kapitalizm kendisini öyle alternatifsiz kılmıştı ki, artık dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolaydı. Streeck bu fikri altüst ediyor ama düşündüğünüz şekilde değil: Kapitalizmin sonu ile toplumun sonunu eşitliyor. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü sonrasındaki “karanlık çağ” mitine benziyor. İşin ilginç yanı, Streeck’in bu uzun bir iç çekiş biçiminde gelen ölümü (ya da apokalipsi) geciktirmek için bulduğu çözüm (veya katechon), Batı medeniyetinin kurtuluşu için büyük egemenliklerin parçalanmasını önerenlerle (başka amaçlarla da olsa) Eski Kıta düzeyinde ortak: Avrupa Parasal Birliği’inden (EMU), daha bilindik adıyla, Avro bölgesinden çıkmak.
Zaten yazarın tahayyül ettiği postkapitalist (veya postapokaliptik) dünya da siberpunk-liberteryen fantezileri andırıyor. Ona göre postkapitalist fetret devrindeki bir toplum “kurumsallıktan arındırılmış veya yetersiz kurumsallaşmış bir toplum” olacak; “beklentiler ancak kısa süreliğine yerel doğaçlama yöntemiyle istikrar kazanabilecek”, “tam da bu yüzden söz konusu toplum temelde yönetilemez olacak.”
“Bu durumda çağdaş kapitalizm, sistem bütünleşmesi kritik ve geri dönüşsüz şekilde zayıflamış bir toplum gibi görünüyor; dolayısıyla sermaye birikiminin sürmesi –belirsiz bir orta vadede– toplumsal ve ekonomik statüleri üzerindeki arızi ve yapısal baskılara karşı kendilerini koruma mücadelesi verirken kolektif olarak aciz bırakılmış bireyselleştirilmiş bireylerin oportünizminden başka dayanak bulamayacaktır.” (s. 31)
Üstelik bu postkapitalist tahayyülde bile mikro düzeyde gündelik sosyal hayatı örgütleme yükü sadece bireyin sırtına binmek zorunda değil. Streeck, sadece bireyden bahsediyor ama ulus-altı muhtelif kurumları gözden kaçırıyor. Aile, din, cinsiyet, ırk gibi hiyerarşiler, çağrılan kıyamette yığınları örgütlemek için Silikon Vadisi türünden sermaye ve ideologları tarafından göreve çağrılıyor. Ama Streeck, doğru bir noktaya da parmak basıyor: Bu fetret devrinde toplum olmayan toplumun davranışsal programında, “rekabetçi kendini geliştirmenin neoliberal ethosu” artık kabullenilmiştir. Sosyal Darwinizmin fetret dönemi toplumunun kılcal damarlarına kadar sızması da diyebiliriz. Bireyden başlayan ve aile-din-cinsiyet-ırk ekseninde tarif edilen sözde-toplumsallık, kendisini iktisadi durgunluğun damga vurduğu sıfır toplamlı bir oyunda ancak diğerlerine göre daha rekabetçi kılarak yeniden üretebilir. Modern öncesi toplumsallıklar, kapitalizm sonrasının postpokaliptik dünyasında bireylerin “iktisadi zorunluluk” ilkelerine uyum sağlamasını kolaylaştırır. Fetret devrinin toplumsallığından soyundurulmuş kapitalizmi,” der Streeck, “yapısal olarak benmerkezci, toplumsal açıdan örgütsüz ve siyaseten yetkisizleştirilmiş bireylerin doğaçlama performanslarına bel bağlar.” (s. 67)
Finansallaşma neoliberalizme karşı
Ama fetret devri sonrası yeni düzen bir tür “hiper-liberalizm” ve Sosyal Darwinizm zemininde örgütleniyor olamaz mı? Egemen sınıfların kaçış rotaları arasında vaat sisteminin yerine hiper-finansallaşma ile şeker bulanmış bir tür kaybediş anlatısının yer alması mümkün değil mi?
Aris Komporozos-Athanasiou, Speculative Communities [Spekülatif Cemaatler] kitabında finans ile “popülizm”in nasıl olup da Trump veya Modi gibi liderlerde cisimleştiğini araştırıyor. Yazar, neoliberal teknokratik rasyonalitesine ve onun karar alma süreçlerindeki “liberal yavaşlığa” karşı hızlı hareket etmek ve “kaos ile idare etmek” düşüncelerinin merkezinde yer aldığı finansal spekülasyonun gücüne işaret ediyor. Max Weber’in yaptığı spekülasyon analizine atıf yapan Komporozos-Athanasiou, Alman sosyoloğun, spekülasyonu “ahlaksız kumar” olarak tamamen kınamadığını; onun, “homo economicus’un araçsal rasyonalitesini” hem içerdiğini hem de aştığını düşündüğünü aktarıyor:
“Spekülasyon, ilk bakışta kapitalizmin ‘taklitçi’, ‘atavistik’ ve ‘özsel irrasyonalitesinin’ somutlaşmış hali olarak görülebilir. Ne var ki Weber’e göre, spekülatör, hem geleneği hem de kişisel otoriteyi, hem tutkuları hem de çıkarları bir araya getiren, büyüleyici, ‘karizmatik’ ve toplumsal bağlamda yer alan bir varlıktır.”
Risk ve belirsizliğe yönelik olumlayıcı bakış, yazara göre spekülatif cemaatlerin ayırt edici bir özelliği. Louisiana’daki Çay Partisi destekçileri arasında yapılan bir araştırma da “avam” ile finans ve spekülasyon arasındaki ilişki hakkında önemli ipuçları veriyor. Parti üyeleri, kendi belirsiz geleceklerine yönelik bir yatırım biçimi olarak risk almayı öngören neoliberal mantığı reddediyor gibi görünüyorlarmış. Siyasi içgüdüleri, finansallaşma eleştirilerinde sıklıkla rastlanan, “atomize ve endişeli girişimci” bir öznellik anlatısıyla uyuşmuyor gibi görünüyormuş. Çay Partisi üyeleri, “risk kontrolü” ve “regülasyon”a yönelik müdahaleci hareketlere pek sempati duymasa da, yaşadıkları radikal belirsizliklere verdikleri tepkiler, tüm sorunların bir çözümü olduğu inancından sapıyormuş. Yazar, tüm sorunların bir çözümü olduğuna ilişkin inancı, “neoliberal aklın fantezisi ile uyumlu” sayıyor.
Dolayısıyla spekülasyon, kapitalist koşullarda iktisadi yaşamın belirsizliğine karşı karmaşık bir tepki olarak görülebilir: hem riskten korunma (hedging) hem de bahis (wagering) yoluyla belirsizliğe karşı koyuş. Türev ürünler ve piyasaları, bu bakımdan çok önemli görünüyor: Türev ürün, özünde bir taahhüt belgesi’dir; geleceğe dair vaatlere dayanan ve geleceğin öngörülemezliği ile ölçülemeyen bilinmeyenlere yönelik bilinçli bir beklentiyi yansıtan bir sözleşme. Bu bakımdan türev araçlar, “olasılıksal düşüncenin hapishanesinden” kurtulur ve “olumsallıkların” vahşi doğasına girer. Konumuz açısından en önemli nokta da burası: Türev piyasalarının yarattığı en önemli dönüşümlerden biri, neoliberalizmin kendi vaat mantığının tersine çevrilmesi. Komporozos-Athanasiou’dan olduğu gibi aktarıyorum:
“Siyasette de, türev piyasalarında da, gelecek artık genellikle şimdiki zamandaki fedakârlığı (kemer sıkma mantığı) meşrulaştıran bir kurtuluş vaadini barındırmaz; aksine, giderek artan bir şekilde yadsımanın zaman-mekânını ifade eder. Dolayısıyla spekülasyon, başarısız bir vaadi onaylama eylemi ya da başka bir deyişle, bilerek bozulmuş bir sözleşmeye girme eylemi olarak anlaşılabilir.”
Emeğin güvencesizleştirildiği, barınmanın gitgide imkânsızlaştığı, hem hanelerin hem devletlerin borçluluğun arşa yükseldiği, siyasi istikrarsızlığın norm haline geldiği bir dünyada bu “radikal belirsizlikler” yumağına karşı egemen sınıfların önerdiği kaçış finanstır. Ama görüldüğü üzere, ortada bir süreklilik de vardır. Zaten Komporozos-Athanasiou’ya göre günümüzde bu “aristopopülist” ittifak, finansın spekülatif tahayyülünün neoliberal teknokratik akıldan ayrışmasıyla mümkün hale gelmiştir. Belirsizlik duygusunun kolektifleşmesi, istikrar sağlayacak anlatıların ve güven verici siyasi mitlerin tekrar çağrılmasını sağlamıştır. Böylece nativizmin, ento-milliyetçiliğin, cinsiyet hiyerarşilerinin ortaya çıkışı ile finansal (ve dijital) teknolojilerin ilerlemesi ele ele gider. Geleceği bilemiyor olmamızı fetişleştirerek, risk iştahı ile kaderciliği astroloji ve rasyonel-dışı düşüncelerle birleştirmek de cabası.(9)
Hem geleceğe meftun olmak, hem de şimdiye mahpusluk. Neoliberalizmin kesin olarak öldüğünü, kapitalizmin ise en iyi ihtimalle can çekiştiğini hevesle ilan edenlerin bir kısmının insanlığa önderdiği bu. Samman ve Sgambati, “finansal eskatoloji” üzerine yaptıkları araştırmada, finans sermayesinin kendini sürekli tekrar eden dinamiklerinin, günlük yaşamın tam merkezine özel bir tür eskatoloji yerleştirdiğine işaret eder: Borcun sonsuz dolaşımı ve kaldıraç etkisine dayanan, finansallaştırılmış bir eskatoloji. Nihilist tekrarlama ve kıyametçi takıntı bu dinamikte iç içe geçmiş iki etkili dürtüdür. Komporozos-Athanasiou’ya benzer şekilde, belirsiz gelecek, “açıklık ve değişimin kaynağı” olarak hayal edilir ama her yerde “tutulmamış bir söz” haline dönüşür. Borçluluk ve borç döndürme, sonsuz bir döngüdür ve kıyameti çağırır. Uzun bir alıntı ama değer:
“Bir yandan, borcunu idare etme, borç yükümlülüğüne hizmet etme ya da ona yatırım yapma eğiliminin beraberinde getirdiği akılsız bir tekrarlama vardır; diğer yandan ise tüm bu girişimi ayakta tutan apokaliptik umut, yani yeterince kaldıraç uygulanan tüm borçların bir gün geri ödeneceği düşüncesi. Tarihsel açıdan bakıldığında, ortaya çıkan sonuç paradoksal bir zamansallıktır; burada finansal toplumun sonsuz ve döngüsel nitelikleri, çağdaş eskatolojik hayal gücünün bir ürünü haline gelir: finansın kendisinin sonuna dayanan sonsuz bir apokalips.”
Finans söz konusu olduğunda, hiçbir zaman “Kıyamet Şimdi” (Apocalypse Now) değil, “Kıyamet Daha Sonra”dır (Apocalypse Later). Ekonomi, artık Kutsal Kitap’ın dilinden konuşmak zorunda kalır. Ahir zaman beklentisi hem bugünde hem yarında egemen olduğu için, bilimin yerine eskatoloji geçer. Samman ve Sgambati, bu nedenle Streeck’in kapitalizmin sonu araştırmalarını aslında “eskatolojik hayal kırıklığı” olarak görerek Alman sosyoloğu haklı olarak eleştirir: Sanki sürekli “zaman satın alan” kapitalizm bir türlü sona ermediği için Streeck hüzünlüdür; ama “bu sefer” farklıdır, sistem yerini sosyalist olmasa bile “bir şeye” bırakacaktır. 1973’te patlak veren kriz ve uzatmalı 2008 krizi, uzun ve büyük bir bunalıma işaret etmektedir; kapitalizm can çekişmektedir.
Oysa yazarlara göre para, asla tasfiye edilemeyecek bir borcun eşzamanlı varlığı olmadan var olamaz. Mahsuplaşmanın, borçtan kurtulmanın, itfanın asla mümkün olmaması, hesap gününün sürekli ertelenmesi anlamına gelir. Yazarlar, ima ettikleri sonucun tüm yükünü sırtlanarak şu soruları sorarlar: “Ya çağdaş kapitalizm, daha da fazla borçlanarak uzun vadeli durgunluktan çıkmaya çalışmıyorsa? Ya küresel borcun muazzam artışı, çökmeye mahkum, iskambilden hassas bir ev değilse? Ya ‘sistemin sonbaharı’, kış vakti ölümü ve ilkbaharda yeniden doğuşu değil de, sonu gelmeyen bir kış, kalıcı borçluluğa mahkum karanlık bir çağ anlamına geliyorsa?”
Alacaklılar ile borçlular arasındaki “nihai hesaplaşma” daima “bugün” değil, “yarın” gerçekleşir. Yazarlara göre “bugün” daima “yarının arefesi” olduğu için, çağdaş finans mekanizması her gün apokaliptik düşünceden beslenir; “pek çok hayatın ve geçim kaynağının etrafında şekillendiği milyonlarca son ve bitiş noktası üretir ve planlar.” Yoksul yarın müflis şekilde ölmemek için bugün çalışmak ve bugün ödemek zorundayken, zengin bugün kazanacağı para için apokalipsin yarına ertelenmesini ister; ama aynı zamanda, servetinin ödünç alınmış zamana bağlı olduğunu biler ve bir gün, hatta belki yarından da yakın, hesap anının gelip çatabileceğini bilir. Ama asla ödeme yapmak istemezler. Bunun için uzaklara kaçar ya da yokoluş fantezisinin kendileri için yaratacağı fırsatı görürler: Kıyamet anında zenginlerin borçları silinecektir.(10)
Dolayısıyla, vaat vermekten vazgeçmek, hatta verilen sözün tutulmamasının bir başarı olarak görülmesi, Silikon Vadisi ve dijital teknolojilerdeki “çıkış” ideolojilerinin alametifarikasıdır. Ama bunu “marjlarda” kaldığı düşünülmesin: Tüm dünyada “neoliberalizm sonrası” siyasetçiler aynı yolu takip ediyorlar. Lynch ve Muñoz-Viso, blok zinciri teknolojilerinin ve liberteryen kaçışların “yeni kentleşme” yollarını incelerken, “tekno-siyasi başarısızlık” kavramına başvuruyor. Özellikle “charter city” veya “özgürlükçü şehir” projelerinde yaşanan fiyaskoları inceleyen araştırmacılar şu sonuca varıyorlar: Bu kaçışçı anlatılar arasında “egemen birey” ve “seçme hakkı devleti” kavramları yer alıyor ve bu kavramlar, daha geniş siyasi tartışmalarda normalleştirilip yerleşerek, “demokratik normları ve idealleri” aşındıran bir “gizli devrim”e katkıda bulunuyor. Bu nedenle, Tayland’da denizin ortasında inşa edilen bir “kent”in başarısızlığı, “başarılı bir başarısızlık” olarak nitelendiriliyor.
***
Bütün bunları, çıkış mümkün değil demek için anlatmıyorum. Bilakis, kapitalizmin kendi kendine çökeceği anlatısının kelimenin kötü anlamıyla ideoloji olduğuna işaret etmek istiyorum. Kapitalizmin, kendi iç çelişkilerinden kaynaklanan ama ona indirgenemeyecek bir altüst oluşla tarih sahnesinden çekilme ihtimali egemen sınıflar açısından daha korkutucu. Kapitalizmin deri değiştirmesi veya bu dönüşüm ihtimali, bir yandan ölüme yorulurken, diğer taraftan egemen sınıflar aslında bunu ezilenlere karşı silah olarak kullanıyor. Bu türden bir son duygusu, kaynakları sınırlı mülksüzlerin, egemen sınıfların “pastadan pay kapma” planlarına ortak olmasını sağlıyor. Nitekim, bu sistemin tepesindeki ABD’deki çıkış stratejisi arayışları tam da kendi kendini yiyip bitiren yılan modelini sarsıyor. Bir sonraki yazıda Amerikan kapitalizminin kıyametten kaçış planlarına, tarihte de gezinerek göz atacağız.
(1) Sombart, kapitalizmi dönemselleştirirken erken (tüccar), yüksek (sinai) ve geç kapitalizmi ayırıyor ve Ernest Mandel’in adlandırmasını çok daha önceden, 1920’li ve 30’lu yıllara çekiyor. Hilferding ise, sanayi kapitalizminden finans kapital egemenliğine geçişi, kapitalizmden başka bir şeye geçiş olarak görüyordu. James Burnham’ın ünlü Yönetsel Devrim incelemesi ise “örgütlü” kapitalizmin idarileşmesi ile birlikte artık kapitalizm olmadığına ilişkin tüm tezlere ilham kaynağı olacaktı.
(2) Bir sonraki yazıda ayrıntısıyla işleyeceğiz ama değinmeden geçemeyeceğim: ABD’deki güneyli (eski) köle sahipleri, desegregasyonu dünyanın sonu sayarken, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Porto Riko’nun “sosyal demokrat” anayasasını felakete çağrı gibi gören liberteryen yazarlar ve Kongre üyeleri de bu koroya dahildir.
(3) Lane ve Ayn Rand ile birlikte Amerikan liberteryenizminin üç silahşörlerinden Isabel Paterson’ın da sosyal güvenlik konusunda benzer düşüncelere sahip olduğunu biliyoruz. Paterson, minimal devlet taraftarı sınır adamı için aynı zamanda en iyi Kızılderilinin ölü Kızılderili olduğunu övünçle söyleyecek kadar açık sözlü biriydi.
(4) Yazı çok uzayacağı için son zamanların hararetli yeni-feodalizm tartışmalarına girmiyorum. Bu meseleyi daha sonra ele almayı umuyorum. Şimdilik, yeni-feodalizmin odağına aldığı iktisadi kategori olan rantı, örneğin sermayenin devir hızıyla karıştırıyor olabileceklerine işaret etmekle yetiniyorum.
(5) Kapitalizmin az gelişmişliğinin veya Kapital’deki analizle sermayeye reel tabiyetin [real subsumption] henüz gerçekleşmemesinin, bir başka deyişle, farklı üretim tarzlarının yan yana ama hiyerarşik bir düzende sıralandığı bir tarihsel dönemin devrimci sonuçlar üretmeye veya kapitalizmi aşmaya yönelik devrimci bir gelecek tahayyülüne yoll vereceği iması Jameson’da bulunabilir.
(6) Wolfgang Streeck, bu düzende iktisadi büyümenin toplam talebi sağlama almayla gerçekleştiğini öne sürüyor. Streeck, kriz için de bu yolu izleyerek eksik tüketimci bir modele ulaşıyor. Bu modele sağlam Marksist eleştirilern yapıldığını söylemeye gerek yok.
(7) Streeck’e göre 1968 döneminin neomarksist Frankfurt kriz kuramlarında bankalar ve finans piyasalarına yer verilmemişti çünkü hiçkimse “modern kapitalizmin finansallaşmasını” öngörememişti. Üstelik bu kuramlar, keynesçi aletlerle teknokratik yöntemleri fetişize ediyor, devletlerle şirketler arasında düzenliği bir işbirliği ile “dengeli ve krizlerden uzak bir şekilde işletilebilecek bir refah makinesi” öngörüyordu. Bu iddialar tutmadı:
“Kapitalist sanayi toplumunun maddi yeniden üretimi böylelelikle güvence altına alınmış ve kapitalist gelişmenin kriz eğilimleri bertaraf edilmiş görünürken, Ortodoksinin halen beklemekte olduğu işçi sınıfının ‘yoksullaştırılma’sının izine en uzun vadede bile rastlanmıyordu.” (Satın Alınan Zaman, s. 56)
(8) Sömürgelerdeki devrimciler, devrimci kurtuluş savaşlarını, İkinci Dünya Savaşı’ndaki antifaşist mücadelenin bir devamı olarak görüyor; İngiltere, Fransa ya da ABD’yi Nazi Almanyası ile bir tutuyorlardı.
(9) Komporozos-Athanasiou, JP Morgan gibi dev finansçıların astroloji, okültizm ve bilinemezci ideolojilerle ilişkisine işaret ediyor. Günümüzde de finansal ve dijital teknolojilerin en büyük yatırım alanları arasında astroloji uygulamaları yer alıyor. Büyük astroloji sitesi Co-Star, “Aşırı Kişiselleştirilmiş, Gerçek Zamanlı Burç Yorumları” lejandı ile yayınlanıyor ve “tekno-rasyonalist yaşam tarzımızı irrasyonalitenin işgal etmesi” ihtiyacından bahsediyor.
(10) Yaklaşan bir finansal krizden nasıl kâr edileceğine ilişkin liberteryen/neoliberal literatür epey yüklü. Daha önceki yazı dizisinde sıkça atıf yaptığım Quinn Slobodian Crack-Up Capitalism kitabında bunun örneklerini bolca veriyor. Biz de “shortlama”yı hatırlatalım: Bu, yalnızca fiyat volatilitesinden değil, borsaların çöküşünden de kâr edilebildiğini gösterdiği için kritik bir finansal araç.
Yazıda bahsi geçen kaynaklar:
Amin Samman ve Stefano Sgambati, “Financial Eschatology and the Libidinal Economy of Leverage”, Theory, Culture & Society, 40(3), 103-121.
Aris Komporozos-Athanasiou, Speculative Communities: Living with Uncertainty in a Financialized World, The University of Chicago Press, 2022.
Wolfgang Streeck, Satın Alınan Zaman Demokratik Kapitalizmin Gecikmiş Krizi, çev. Kerem Kabadayı, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016, İstanbul.
Wolfgang Streeck, Kapitalizm Nasıl Sona Erecek? Aksayan Bir Sistem Üzerine Yazılar, çev. Bülent Doğan, Tellekt, 2021, İstanbul.
Amerika2 hafta önceSteve Jobs’ı iflastan kurtaran gizli CIA anlaşması gün yüzüne çıktı
Dünya Basını1 hafta önceMilanovic uyardı: Dünya 1914 öncesine benzer bir uçurumun kenarında
Dünya Basını2 hafta önceAmerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler
Ortadoğu1 hafta önceMekke Anlaşması için İran iddiası: Tahran teklifi inceliyor
Amerika1 hafta önceKıyamete beş kala – 1: Thiel, Deccal’i arıyor
Rusya1 hafta önceTürkiye’den Rusya’ya ilk deniz yolu benzin sevkiyatı yola çıktı
Dünya Basını2 hafta önceRon Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor
Avrupa1 hafta önceAlman tarihçi Kittel, savaştan Hitler’i değil Stalin’i sorumlu tuttu









