Amerika
Mamdani vakası – 2: Partiler üstü Amerikan rüyası

Amerikan siyasetinin iki yakasını da birleştiren “orta sınıf”ın önemi meselesini hafife almamak gerekiyor. Zenginlerle yoksulların doğrudan karşı karşıya gelme ihtimali hoş karşılanmıyor. Amerikan iki partili sistemindeki çatallanma, buna verilecek cevapta ortaya çıkıyor.
İlk yazının başında değindiğim, Palantir CEO’su Karp’ı alıntılayan Wall Street Journal makalesi programlardan birini özetliyor. Yazar, üniversite mezunlarının öfkesini anladığını söylüyor. Ama ona göre, bu öfkeli gençler yanlış yere vuruyorlar: Asıl sorun “kapitalizmde” değil, “işgücü arzını bozan yüksek öğrenime yönelik devasa devlet sübvansiyonlarında.”
Trump’ın etrafında öbeklenen Silikon Vadisi-liberteryen-yeni muhafazakâr ittifakı krizden çıkış için, “Amerikan rüyasını” yenilemek için devletin (bir kez daha) küçültülmesini, sübvansiyonlardan kurtulmak için “geleneksel” değerlere dönüşü, devlet desteğinden “kurtulan” işçilerin yeniden istihdamını (sanayileşmeyi), yeniden sanayileşme için yapay zeka çılgınlığını istiyor. Yapay zeka, aynı zamanda görünürde işçiden kurtulma yolu olarak da tasarlandığından, renkli halkların mesken tuttuğu ABD’yi göçmen işgücünden kurtarmayı da hedefliyor. Yapay zeka “devrimi”, Silikon Vadisi zenginleri işçilerden (ve renkli halklardan) ırksal, cinsiyete dayalı ve coğrafi olarak ayırmanın bir yöntemi olarak kurgulanıyor; İç Savaş sonrasındaki Jim Crow döneminin “ayrı ama eşit” ilkesi, uluslararasılaştırılmak isteniyor.(1) ABD gibi, hem içeride hem de dışarıda sınıfsal hiyerarşilerin aile-ulus-cinsiyet-ırk eksenlerinde tahkim edildiği bir ülkede, yapay zeka çılgınlığının tüm bu hiyerarşileri yeniden üretip kesin çizgilerle ayıracağı endişesini taşımak kadar doğal bir şey yok.
Mamdani’nin burada da “arada derede” kaldığına işaret etmeliyiz. Büyük teknoloji şirketleri ve bankacılık tekellerinde yönetici pozisyonunda bulunanlar, yapay zekanın yayılması ve gelişmesi ile birlikte bildiğimiz beyaz yakalı işlerinin ortadan kalkacağına dair büyük bir panik yayıyorlar. Mamdani’nin oy aldığı kesim, ilk yazıda işaret ettiğimiz gibi, “laptop çalışanları” olarak da nitelendirilebilir. “Demokratik sosyalizm”, emek-güçlerinin değersizleşeceği bilgisiyle, emek sürecinin örgütlenmesindeki teknik kapasiteden kaynaklı imtiyazlarını geri isteyenlere ilaç gibi geliyor.(2)
Vermont Senatörü Bernie Sanders’ın uzun zamandır danışmanlığını yapan Faiz Shakir, yapay zeka meselesinin siyasetçilerin ana gündemlerinden biri olacağına işaret ediyor. Ona göre, yapay zekanın katacağı yeni değerlerin, istihdam ve geçim kaynakları, ilişkiler ve “hayatın anlamının bozulmasına” değip değmeyeceği konusunda çok daha fazla siyasi tartışma yapmak gerekiyor.
Üstelik Axios’un elde ettiği bir “salıncak eyaletler” anketine göre, yapay zekaya karşı güvensizlik ve endişe, iki partinin de ortak sorunu haline gelmiş durumda. Sekiz salıncak eyaletin her birinde seçmenlerin çoğunluğu, yapay zeka endüstrisine karşı olumsuz bir izlenime sahip olduklarını, bu sektörün enerji maliyetlerini artıracağını ve AI’ın kullanımının artmasının hayatlarını daha kötü hale getireceğine inandıklarını söylemiş.
Gelir ne kadar yüksekse, salıncak eyalet sakinleri yapay zekaya o kadar olumlu bakıyor ve yapay zekanın hayatlarını daha iyi hale getireceğine o kadar inanıyorlar. Bulgular, düşük gelirli çalışanların işlerini kaybetmekten korktuklarını gösteriyor.
Bazı eyaletlerde, Cumhuriyetçiler yapay zeka konusunda temelde ikiye bölünürken, bağımsızlar ve Demokratlar olumsuz görüşlere sahip.
Mamdani’nin baş stratejisti Morris Katz, Axios’tan Holly Otterbein’e verdiği demeçte, “tarihi gelir eşitsizliği ve sosyal kargaşanın yaşandığı bir dönemde, her adayın yapay zeka konusunda agresif bir vizyon benimsemesi gerektiğini” söylüyor.
Katz, “Bu yaklaşan krize karşı en iyi savunma hattı olarak kendilerini tanımlayabilen adaylar ve partiler, hem tarihin doğru tarafında olacak hem de seçimlerde güçlü bir konuma sahip olacaklar,” diye ekliyor. Axios, atmosferin, “Trump’a ve daha ana akım Demokrat ortodoksluğa karşı bir anti-AI sosyalistin ortaya çıkması için olgunlaşmış durumda” olduğunu savunuyor.
Yeni belediye başkanının bağışçıları
Bu nedenle, Büyük Teknoloji şirketlerinin orta ve alt kademelerinde çalışanların Mamdani’nin kampanyasına bağış yapmaları şaşırtıcı değil.(3) New York Post tarafından incelenen kampanya finans verilerine göre, Google’ın sıradan çalışanları 11 Temmuz’a kadar Mamdani’nin kampanyasına yaklaşık 40.500 dolar bağışladı. Bu, diğer tüm şirket ve kurumlardan daha fazla bir miktar.
Meta çalışanları 10.500 doların üzerinde bağış yaparak listede yedinci sırada yer alırken, onları yaklaşık 9.000 dolar bağışlayan Amazon çalışanları izledi.
Verilere göre, kampanya fonları ayrıca teknoloji ve medya şirketi Bloomberg (8.816 dolar), Spotify (7.415 dolar), Block (6.265 dolar), Squarespace (3.957 dolar) ve MongoDB (3.900 dolar) gibi New York City’nin önde gelen şirketlerinin çalışanlarından da geldi.
Teknoloji sektörü dışında Mamdani, New York’taki üniversiteler ve şehir kurumlarında çalışanlardan önemli destek almış. Verilere göre, Columbia Üniversitesi sistemi yaklaşık 33.000 dolarlık bağışla ikinci sırada yer alırken, onu NYC Eğitim Bakanlığı (26.214 dolar), New York Üniversitesi sistemi (24.331 dolar) ve CUNY sistemi (18.336 dolar) izlemiş.
Yine de, burada büyük teknolojinin “avam” tabakasından fazlasına işaret etmeliyiz. En büyük bireysel bağışçılar arasında Illinois’den, kamuoyunda pek tanınmayan biri olan Rehan Muneeb-Azhar (151.500 dolar), Maryland’dan Haroon Mokhtarzada (99.000 dolar) ve Washington DC’den Idris Mokhtarzada (90.000 dolar) var. Bunlar, pek de maliyetlerden endişe duyan, zor durumdaki New Yorklularabenzemiyorlar: ilk şirketleri Webs.com’u Vistaprint’e 117,5 milyon dolar, ikinci şirketleri Truebill’i ise Rocket Companies’e 1,275 milyar dolar karşılığında satan Harvard Hukuk Fakültesi mezunlarından bahsediyoruz.
Teknoloji milyarderlerinin etkisi, GitHub’ın kurucu ortağı ve eski CEO’su Tom Preston-Werner’in Palo Alto’dan 20.000 dolarlık bağışta bulunmasıyla daha da artmış. Demek ki, San Francisco körfezinden yerel seçimlerin yapıldığı New York City’deki bir siyasi eylem komitesine para akışı durmaksızın devam etmiş.
White Collar Fraud, “Daha Düşük Maliyetler için New Yorklular” siyasi eylem komitesi fonlarının %71,5’inin eyalet dışındaki bağışçılardan geldiğini, komitenin adında New Yorklular geçmesine rağmen, sadece %28,5’i New Yorklulardan geldiğine işaret ediyor.
Yapay zekayı kucaklamak ama nasıl?
Cumhuriyetçiler de Demokratlar da “devrim” konusunda yapay zekaya hülyalı gözlerle bakıyor.
Aslında Mamdani, bu konuda Demokratik ana akıma yakın bir pozisyonda. Daha önce, yapay zekanın “sorumsuzca kullanılması halinde işçilere zarar verebileceğini, önyargıları çoğaltabileceğini ve hayati hizmetleri zayıflatabileceğini” uyarısında bulunarak, sektörü regüle etmeye söz vermişti.
Mamdani, Crain’s New York’a “Sonuçta, etkili hizmetler sunmak için teknolojik araçların sorumlu bir şekilde kullanıldığından emin olmak için denetimler oluşturmalıyız. Belediye başkanı olarak, sendikalar ve Belediye Meclisi ile işbirliği yaparak yapay zekayı uygun şekilde düzenleyecek yasalar çıkarmaya çalışacağım,” demişti.
Tarihçi Adam Tooze, Financial Times için yazdığı bir makalede, bir tür partilerüstü mit haline gelen AI meselesindeki çelişkiye işaret ediyor: Hem Biden, hem de Trump yönetiminin, Amerikan sanayisini canlandırmak ve işçi sınıfı ile orta sınıfın geçim kaynaklarının istikrarını yeniden sağlamak hedefi, Silikon Vadisi’ni beyaz yakalı işgücünün büyük bir kısmını algoritmalarla değiştirmek için yüz milyarlarca dolarlık yatırım yapmaya teşvik etmekle nasıl bağdaşacak? Veya uluslararası ticaretin tüketimi kamçılaması ile “düzgün ücretli” istihdam nasıl bağdaşacak?
Rodrik’ten Demokratlara yeni program
Bu da bizi yenide döneme getiriyor. İktisatçı Dani Rodrik, yeni kitabı Shared Prosperity in a Fractured World [Parçalanmış Bir Dünyada Paylaşılan Refah] için New Yorker muhabiri John Cassidy ile konuşuyor. Tesadüfe bakın ki, aynı Cassidy, yakın zamanda çıkan kitabı Capitalism and Its Critics’in [Kapitalizm ve Eleştirmenleri] sonunda, bize onca sayfa boyunca Marx’tan Luxemburg’a götürürken, kapitalizmin reforme edilebileceğini savunan bir yazar!
Tevafukun böylesine şapka çıkarılır. Dizginlerinden boşanmış bir küreselleşmenin eleştirmeni olarak tanıtılan Rodrik, Trump’ın iktisadi politikalarının Amerikan sanayisini geri getirmek ve yaşam standartlarını yükseltmek konusunda başarısız olacağından emin; ama ona göre Trump öncesi küresel sisteme geri dönüş olmayacağı da aynı derecede kesin.
Rodrik, artık geçmişte kalan bu sisteme ağıt yakmanın gereksiz olduğuna inanıyor. Ona göre bu durum ABD’de, “günümüzün en önemli üç iktisadi sorunu” olarak gördüğü konulara çözüm bulmak için yeni bir alan yaratıyor:Birincisi, ABD ve diğer Batı ülkelerinde orta sınıfın yeniden canlandırılması; yoksul ülkelerde yoksulluğun azaltılması; ve iklim değişikliğiyle mücadele.
Rodrik, “Küresel ekonomi ve küresel anlaşmalara çok fazla zaman ayırıyoruz. Oysa içerde yapılabilecek çok şey var,” diyerek Trump tipi siyasetin geleceğe devredecek unsurlarından birine işaret ediyor.
Cassidy, anladıklarını şöyle özetliyor:
“Rodrik’in önerileri arasında, Çin’in dikkat çekici endüstriyel yükselişinden dersler çıkarmak, imalat yerine hizmetlere odaklanmak ve yeşil enerjinin maliyetindeki dramatik düşüşü daha fazla değerlendirmek yer alıyor. Rodrik, işçilerin becerilerini geliştirmek, düşük ücretli işçilerin pazarlık gücünü artırmak, kaynakları stratejik sektörlere yönlendirmek ve toplumsal açıdan gerekli ama riskli yatırımları finanse etmek gibi alanlarda hükümetlerin oynaması gereken rolü vurguluyor. Ama o, dirijist bir yaklaşımdan ziyade, kendi deyimiyle ‘deneysel’ bir yaklaşımı savunuyor. Ve aşırı sağ ve aşırı solun, sıfırdan başlamamız gerektiği yönündeki argümanını reddediyor. ‘Bu yenilikçi yaklaşımların tohumları, dünya çapında yaygın uygulamalar içinde zaten mevcut,’ diye yazıyor. “İhtiyacımız olan şey bir devrim değil; önceliklerimizin ve politikalarımızın yeniden yapılandırılması.’”
“Hiper-küreselleşme”nin toplumun çözülmesine neden olduğunu savunan Rodrik, bu konuda kendisine gelen eleştirilere de şaşırır görünüyor ve söylediği şeyin “oldukça bariz olduğunu” savunuyor.
Hizmetler sektörüne yaptığı vurgu hayli önemli, çünkü Rodrik, imalat sanayiine yapılan aşırı vurguya katılmıyor. “Hoşumuza gitse de gitmese de”, hizmetler sektörünün ekonominin ana iş motoru olmaya devam edeceğini yazıyor. Yönetici pozisyonları gibi bazı işleri iyi ücretli ama çoğu, özellikle perakende ve bakım gibi alanlarda, düşük ücretli pozisyonlar. Kaçınılmaz sonuç, buralarda verimliliği artırma gereksinimi. Bir kez daha yapay zekaya geliyoruz.
Rodrik, internetin, GPS’in ve COVID-19 aşılarının üretiminde kullanılan mRNA teknolojilerinin geliştirilmesine finansal destek sağlayan Pentagon ajansı DARPA’nın işçiler için olanının kurulmasını istiyor. DARPA, askeri açıdan potansiyel önemi olan araştırmalara odaklanırken, Rodrik’in önerdiği “ARPA-W” yapay zeka kullananlar da dahil olmak üzere “işgücü dostu teknolojiler”in geliştirilmesine odaklanacak.
Cassidy aktarıyor:
“Bazı gözlemciler yapay zekanın çok sayıda işi ortadan kaldırabileceğini öngörürken, bunların çoğu iyi ücretli işler. Rodrik, M.I.T. iktisatçıları David Autor, Daron Acemoğlu ve Simon Johnson’ın görüşlerini yineleyerek, teknolojik ilerlemenin yeniden odaklanması gerektiğini savunuyor. ARPA-W önerisine atıfta bulunarak, ‘Genel amaç, işçilerin halihazırda yaptıkları işleri devralarak onları işlerinden etmek yerine, şu anda yapamadıkları işleri yapabilmelerini sağlamak olacaktır’ diye yazıyor.”
Rodrik, önerisinin “prodüktivist” bir paradigma olduğunu savunuyor. Devletin özellikle eğitim, öğretim, bilimsel araştırma, altyapı ve yeşil teknolojilerin geliştirilmesi gibi alanların finansmanına yardımcı olması gerektiğini vurguluyor. Ona göre bu alanların tümü, özel sektörün kendi başına bırakıldığında yetersiz kaldığı alanlar. Bir tür “kamu-özel ortaklığı”nı, veya yeni bir kamu-özel melezleşmesini savunuyor da diyebiliriz. Eski teknokratik müdahale yöntemlerinin ötesinde, “işbirliğine dayalı, deneysel çözümler” öneriyor. Trumpçı AI çılgınlığına devletin “altlık” hazırlaması gerektiğine işaret ediyor.
Rodrik, Biden dönemindeki sanayi politikalarının Demokratlara hemen destek sağlamamış olmasının nedenini de, politikaların kendi içsel kötülüğüne değil, “zamanlama”ya bağlıyor. Dönüşüm için biraz zaman, bir de herhalde yeni kadrolar gerekiyor.
Demokrat “moruklar” sahneden çekilirken
Geçen yaz, Mamdani’nin Demokratik ön seçimleri kazanmasının ardından yazdığım yazıda, Demokratların Biden-Harris rezaletinden sonra girdiği arayışa ucundan-kıyısından değinmiştim.
Demokratik müesses nizamdaki “gerontokrasi” eğilimine ilk bayrak açanlardan New Yorklu Temsilci Alexandria Ocasio-Cortez’in (“AOC” kısaltmasıyla biliniyor, 36 yaşında) eski baş danışmanı Saikat Chakrabarti’nin adı artık daha sık duyuluyor. Demokrat ağır toplardan Nancy Pelosi’nin emekliliğini duyurması ile birlikte, Silikon Vadisi kökenli bu ismin San Francisco’daki Temsilci koltuğuna oturma ihtimali biraz daha arttı.
The Intercept’e konuşan Chakrabarti, “Yeni fikirlere, yeni liderlere, partiyi yeni bir yöne taşıyacak insanlara ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz,” diyor. Haberin tanıtımında Chakrabarti’nin “iktisadi eşitsizlik ile şirketlerin gücünü politikasının odak noktası haline getiren kişi” olduğu hatırlatılıyor.
Chakrabarti, hedefinin “Demokrat Parti’nin müesses nizamının büyük bir kısmını değiştirmek” olduğunu gizlemiyor. Ülke çapında ön seçimler yapılmasını talep ediyor. New York ve San Francisco’nun ötesinde, birçok eski Demokrat temsilcinin koltuğu “ilericiler”in hücumu ile sallantıda. Shri Thanedar (Michigan), Wesley Bell (Missouri) ve Jimmy Gomez (California), Chakrabarti’nin arkasında olduğu “Justice Democrats” (“Adalet için Demokratlar”) tarafından desteklenen isyancılarla karşı karşıya.
Chakrabarti platformuna dönelim. AOC ile paylaştığı “Yeşil Yeni Anlaşma”ya (“Green New Deal”) rağmen, nükleer enerji konusundaki fikirleri nedeniyle kendi yoluna gitmiş görünüyor. Silikon Vadisi süper-zengini, siyaset hayatı boyunca büyük enerji açlığını karşılamak için nükleer enerji önündeki bürokrasiyi kaldırma sözü veriyor.
Chakrabarti, nükleerin güvenli, temiz, iklim dostu ve bilmem hangi faydalara sahip olduğunu ısrarla savunuyor. Büyük teknoloji felaket tellallarının sıkça dile getirdiği gibi, yakın gelecekte enerji krizinin baş göstereceğini savunuyor. Bunların hepsi, veri merkezleri çılgınlığından kaynaklanan enerji açlığına yönelik yapay zeka balonunu hatırlatıyor. Microsoft gibi teknoloji tekelleri, tam da bu sıralarda nükleere hücum başlatıyor.
Ama dahası var. Chakrabarti, Amerikan halkının nükleere hazırlanmasının zaman alacağını kabul ediyor. Yine de kriz acil yanıtları gerektiriyor. Çözüm: Sivil güvenlik düzenlemelerinden muaf olan ve demokratik sürecin müdahalesi olmadan nükleer reaktörleri bir araya getirmekte özgür olan Amerikan ordusu!
“Plan, ABD genelindeki askeri üslerde nükleer santrallerin hızlandırılmış inşasıyla başlıyor ve askeri bilgi birikimini sivil nükleer endüstrinin uzmanlığı ve işgücüyle birleştiriyor. Böylece üretilen enerji, sivil elektrik şebekesine bağlanacak. Ardından, ‘askeri program nükleer enerjinin güvenli ve gerekli olduğunu kanıtladığında’, ‘başkanın olağanüstü hal yetkilerini kullanarak … geleneksel düzenleyici engelleri aşma’ zamanı gelecek ve ülke çapında bir nükleer inşaat patlaması başlayacak. Kongre bu plana ne kadar katılmak istemezse, o kadar iyi: Başkanlık emirleri iş görecektir. Chakrabarti’nin desteklediğini iddia ettiği demokrasi ortadan kalkacak, karşı çıktığını iddia ettiği otoriterlik ise onun yerini alacak.”
Bunlar afaki önermeler sayılmamalı. Geçen ay Trump yönetimi, yapay zeka veri merkezlerinin elektrik şebekesine daha hızlı bağlanmasına yardımcı olmayı amaçlayan bir öneri yayınladı. Enerji Bakanı Chris Wright, bakanlığın basın açıklamasına göre, veri merkezlerinin şebekeye bağlanmasını hızlandıracağını umduğu öneriyi Federal Enerji Düzenleme Komisyonuna (FERC) gönderdi.
Wright’ın kuralı, özellikle kendi “dağıtılabilir” güç kaynaklarına sahip merkezleri kayırıyor gibi görünüyor ve bu tür tesislerin çalışmalarının “hızlandırılmasını” sağlıyor. Dağıtılabilirliğin nasıl tanımlandığı tam olarak belli değil, fakat genellikle isteğe bağlı olarak açılıp kapatılabilen fosil yakıt ve nükleer santralleri ifade ediyor.
Dahası da var. Lockheed ve Palantir destekli nükleer startup Valar Atomics, son fon turunda 130 milyon dolar topladı. Bu şirket, artan enerji ihtiyacını nükleer enerji ile karşılamayı umuyor. Valar’ın hedefi, Savunma Bakanlığı’nın askeri üslerde güvenilir, şebekeden bağımsız enerji sağlama talebini karşılamak. Yani ilk yazıda bahsettiğimiz segregasyon ve kastlaşma, Chakrabarti programı, Trump yönetmelikleri ve Silikon Vadisi startup’larının politikalarının meşru sonucu olacak zira elektrik şebekelerinin bile tamamen ayrıştığı bir sistem ufukta.
Pfizer Başkan Yardımcısı Susman: Mamdani kazandığı için memnunum
Mamdani’nin yetenekli ekibi
Öte yandan Mamdani’nin kıvraklığını küçümsemeyin. New York’un “neoliberal” elitleri ile kavgaya tutuşmuş görünse de,(4) Obama döneminin hık deyicileri ile pek içli dışlı olduğuna şüphe yok. Peder Al Sharpton bunlardan biri. Sivil haklar savunucusu Sharpton, Obama başkanlığının savaş suçları ve neoliberalizmini savunmasıyla tanınan bir isimdi. 2011 yılında “60 Minutes” programında Lesley Stahl ile yaptığı röportajda, dönemin Başkanı Obama’yı herhangi bir konuda eleştirmeyi reddettiğini söylemişti; kendisi daha çok, Obama’yı hesap vermeye çağıran şahsiyetlere karşı sert eleştirilerde bulunuyordu.
Obama yıllarından bu yana Sharpton, Demokratların suçları ve kayıtsızlığı konusunda sessizliğini korumaya devam etti. Bunun karşılığında MSNBC’de “ballı” bir pozisyonla ödüllendirildi.
Mamdani’nin Jeffrey Lerner’ı iletişim direktörü olarak işe alması da bir fikir veriyor. Lerner, eski Vali Andrew Cuomo’nun ofisinde ve Demokratik Ulusal Konvansiyon’un 2012 Obama yeniden seçim kampanyasında üstlendiği görevler de dahil olmak üzere, Demokratik müesses nizamla iç içe. Aynı zamanda son on yılını “yüksek riskli” kurumsal ve siyasi danışmanlık dünyasında geçirdi. 2013’ten bu yana, önde gelen halkla ilişkiler şirketi DKC’de (müşterileri arasında Airbnb ve Bloomberg bulunmaktadır) ve Senatör Laphonza Butler’ın üst düzey danışmanı olarak çalıştı. 2019’da Uber’in danışmanı ve daha sonra Airbnb’nin kamu politikası direktörü oldu. Bu pozisyonların ona yüz binlerce dolarlık maaş ve en az bir milyon dolarlık Airbnb hissesi sağladığı biliniyor.
Wall Street Journal ise, Pfizer yöneticisi Sally Susman’ın, Mamdani’nin “gayriresmi danışmanı” olduğunu yazıyor. Susman, yeni başkanın “dar görüşlü” olmadığını memnuniyetle şirketler dünyasına duyuruyor. Mamdani, kentin zenginlerini pek gücendiren Bill de Blasio (Jamie Dimon, onunla bir kez bile görüşmediğinden yakınıyordu!) gibi değildi. New York ve ülke çapında Demokrat politikacılara danışmanlık yapan ve iletişim şirketi Orchestra’nın genel müdürü olan Jonathan Rosen, Mamdani’nin ön seçimlerden bu yana cazibesini kullandığı “epik bir hücum” turu düzenleyerek “muazzam bir beceri sergilediğini” düşünüyor.
Üstelik, Batı Yakasında bir başka beyaz gömleklinin yükselişi de gözlerden kaçmıyor: Kaliforniya Valisi Gavin Newsom. Trump’a karşı yüksek perdeden çıkışlarıyla dikkat çeken Demokrat vali, eyaletindeki büyük teknoloji şirketleri ile de ilişkiler geliştiriyor, yapay zeka ve veri merkezleri konusunda yeni adımlar atıyor.
Trump rüzgarı diniyor mu?
Rodrik’in de dediği gibi zamanlama önemli. Chakrabarti de POLITICO’ya verdiği demeçte, “Bazı açılardan, Justice Democrats’ın 2018’de çok erken olduğunu düşünüyorum. Şu anda bunu yapmak için siyasi bir fırsat olduğunu gerçekten düşünüyorum,” diyor. “Kapı kapı gezerek örgütlenme, halkla iç içe olma” lakırdısı, Mamdani’de olduğu gibi Charkrabarti’de de görünür durumda; Demokratlar “örgütün gücünü” keşfediyor.
Bu noktada, Amerikan siyasetindeki Trumpçı dönüşün abartıldığına, hatta yeniden düzenleme defterinin kapanmaya başladığına dair görüşler çoğalıyor. Gazeteci G. Elliott Morris, 2024 seçimlerinin, Joe Biden’ın başkanlığı döneminde artan enflasyonun büyük ölçüde etkisiyle ortaya çıkan iktisadi endişelerden kaynaklanan, mevcut iktidara karşı bir seçim olarak değerlendirilebileceğini düşünüyor.
Nitekim çeşitli eyaletlerde yapılan ve Demokratların kazandığı seçimler de, mevcut Trump iktidarına karşı duyulan hoşnutsuzluğun bir göstergesi. Elliott, 2024’ten 2025’e kadar Cumhuriyetçilerin en fazla destek kaybettiği grup (ortalama 25 puan), Cumhuriyetçi Parti’yi “geniş, çok ırklı, işçi sınıfı koalisyonuna” dönüştüreceği varsayılan seçmenlerdi.
Yazara göre veriler, Trump’ın kazanan koalisyonunun, eğer bir zamanlar var olmuşsa bile, neredeyse tamamen ortadan kalktığını gösteriyor. Pew araştırmasına göre beyaz olmayan, işçi sınıfı/düşük gelirli ve genç Amerikalılar, 2020’den 2024’e kadar, başkanlık seçimlerinde (oy farkı olarak) ortalama 12 puan Trump’a doğru kaymıştı. 2025 yılında ise, aynı gruplar tekrar “sola”, üstelik bu sefer ortalama 25 puanlık bir farkla kaydığı görülüyor.
Örneğin, Virginia’nın çıkış anketinde Cumhuriyetçilerin oy farkı, yaşlı seçmenler hariç tüm alt gruplarda düşmüş. Beyaz olmayan, düşük gelirli ve genç seçmenlerin tümü ortalamanın üzerinde bir oranda Demokratlara yönelmiş. Cumhuriyetçi Parti’nin oy farkı Asya kökenli Amerikalı seçmenler arasında 40 puan, Hispanik/Latin seçmenler arasında 20 puan ve 18-29 yaş grubu arasında 22 puan düşmüş. Beyaz seçmenler sadece 5 puanlık bir kayma göstermiş. Cinsiyet farkı devam etmiş ama her iki grup da Demokratlara kaymış: erkekler 3 puan, kadınlar ise 15 puan.
Ekonominin en önemli konu olduğunu belirten seçmenler arasında, ekonomiye ilişkin güven 2024 ile bu yılki New Jersey ve Virginia seçimleri arasında 93 puan Demokratlara doğru kaymış. Öte yandan, göçmenlik konusunu en önemli konu olarak belirtenlerin oranı genel olarak değişmemiş ve bu grup 2024’teki gibi Cumhuriyetçi Parti’yi desteklemeye devam etmiş.
Elliott’a göre, 2024’te Demokratlara kaybettiren enflasyon kaynaklı öfke dinamiği, 2025’te tersine dönerek Cumhuriyetçileri zarara uğrattı. Yazara göre anketler uzun süredir, “seçmenlerin Trump yönetiminin mevcut politika çıktılarına oy vermediklerini” ve “Trump’ın gündemini hemen hemen hiçbir konuda onaylamadıklarını” gösteriyor.
Axios da “mavi dalga”nın Trump’ın iktisadi performansı ile ilgili olduğuna inanıyor. Buna göre mesa, “Amerikalıların ürünlerin gerçekten daha ucuz olmasını istiyor” oluşu.
ABD’de çoğu fiyatın seviyesi yıllardır yükselmeye devam ediyor ve bu da birçok temel ihtiyaç maddesinin maliyetinde önemli bir artışa neden oluyor. “Bu durum,” diyor Axios, “enflasyonla savaşı büyük ölçüde kazanılmış olarak gören Trump yönetimi ve Federal Rezerv yetkililerinin, fiyatların düşmesini isteyen seçmenlerle aynı görüşte olmadıklarını gösteriyor.”
Gıda fiyatları Şubat 2020’den bu yana %29,2 hanehalkı enerji fiyatları ise %40 arttı. Düşük manşet enflasyon ise, 2025 yılında fiyatları hızla artan bazı sık satın alınan ürünleri gizliyor. Kahve, bir yıl önce, o zamanlar aday olan Trump’ın gıda fiyatlarının düşeceğini vaat ettiği zamana göre %20 daha pahalı; kıyma %15 daha pahalı ve bu basit örnekler “seçmen davranışını” etkilemeye devam ediyor.
Fox News’in New Jersey valilik seçimleri için yaptığı çıkış anketi, ekonomiyi öncelikli gören seçmenlerin, atadan iş adamı Cumhuriyetçi Jack Ciattarelli’ye karşı, eski savcı olan Demokrat Mikie Sherrill’i desteklediğini ortaya koymuş.
ABC’nin çıkış anketi, ekonominin Virginia seçmenleri için en önemli konu olduğunu göstermiş ve seçmenler de Demokrat Abigail Spanberger’i bu nedenle 20 puan farkla desteklemiş.
Pastiş olarak Mamdani
Pandemi döneminde özellikle perakende ve gıda hizmetlerinde işgücü maliyetlerinin artması nedeniyle kızan patronların Trump dönemindeki en büyük kazançları, “Büyük Harika Yasa”daki Medicaid çalışma şartları oldu. Şubat 2025’te Temsilciler Meclisi’ne sunulan bir tasarı, Medicaid’e kayıtlı belirli yetişkinler için sigorta kapsamı koşulu olarak asgari çalışma gerekliliği içeriyordu. Cumhuriyetçilerin “zaferlerinden” biri buydu.
Diğeri de, değindiğimiz gibi, yapay zeka. “Orta sınıf”ın yeniden inşası için tüketimi kolaylaştırmak gerek. Birçok sektördeki yapay zeka uygulamalarının yabancı işçilerin kendi memleketlerinde istihdamını kolaylaştırdığına işaret etmiştim. Özellikle hizmet sektöründe işgücü maliyetlerini dışarı kaydırmak daha da kolay olabilir. Ama bu durumda, “istihdamı güçlendirme” iddiasının altı tamamen boş hale gelir. Uluslararası işbölümü yeniden oluşturulur, coğrafi ve sınıfsal ayrım noktaları diğer hiyerarşilerle tahkim edilir.
Dolayısıyla Mamdani’nin, 20. yüzyıldaki türden bir “reformist” saymak da mümkün değil. Kimse, “refah devleti”ne dönüşü savunmuyor. İşçilerin politik ve iktisadi gücünü artırmak isteyen yok. O yüzden New York’ta “sosyal konut” vaadi, kentte yeni inşaatları mümkün kılan uzun prosedürlerin gevşetilmesinden başka bir anlama gelmeyen, eski başkan Eric Adams’ın “City of Yes” girişimini devralmak zorunda mesela. New York’un yeni imar projelerini onaylama sürecini, Üniform Arazi Kullanım İnceleme Prosedürünü (ULURP) değiştirmek amacıyla tasarlanan girişim ve bu girişim için yapılan referandumlar, Mamdani’nin kalkış noktası olacak. ULURP “bürokrasisi” azaltılacak, müteahhitlere “sosyal konut” inşasını hızlandırma şansı tanınacak.
Yani ortada “reformizmin gölgesi”, veya Fredric Jameson’ın postmodern zamanlar için kullandığı şekliye, “pastiş” var: Aşırılaştırma yoluyla, taklit ettiği şeyi bir tür “normal”e işaret etmek için kullanan parodinin aksine, kendi içine kapalı stilistik çeşitliliklerden ve heterojenliklerden oluşan, anlaşılmaz, boş/anlamsız bir öykünme.
“Program”diye, sol olmayan sola, “Biraz daha dayanın!” demek için uydurulmuş bir kuru gürültü…
(1) JD Vance’i başkanlığa hazırlayan zengin bağışçılar, buna, aristokrasi ile işçi sınıfını müttefik kılmakanlamında, “aristopopülizm” diyorlar. Amerikan rüyasını orta sınıfı yeniden inşa etmek istediklerini söyleyen Trumpçılar, bilakis orta direği yok edecek bir politika seti öneriyorlar.
(2) Sağlık sorunları dışında, işsizlik tehdidi veya gerçeği kadar stres yaratan çok az şey var: Amerikan Psikoloji Derneği’nin Mayıs 2025’te yaptığı bir anket, çalışanların dörtte üçünün iş güvencesizliği nedeniyle stres yaşadığını ortaya koyuyor.
(3) Elbette, bağışların altı biraz kazındığında, Soros bağlantısı da görülüyor: Mamdani’yi aday gösteren partilerden biri, Working Families Party (Çalışan Aileler Partisi), net bir şekilde Açık Toplum Vakfı bağlantılı ve bu partinin Siyasi Eylem Komitesi (PAC), 7 Temmuz 2025 itibariyle Mamdani için 702.000 dolara yakın para harcamıştı. Açık Toplum Vakfı’nın, “ana ortak” olarak nitelendirdiği Working Families Party’nin de bulunduğu örgütlere 2021 yılında 20 milyon dolarlık bir bağış taahhüdünü kamuoyuna duyurmuştu. Mamdani’nin seçimlerden hemen sonra Alex Soros ile birlikte poz verdiği fotoğraf böylece daha da anlam kazanıyor.
(4) Vanity Fair’e konuşan ve New York’un büyük bağışçılarıyla düzenli olarak çalışan üst düzey bir stratejist, bazı süper zenginlerin Mamdani karşıtı açıklamalarını önemsemiyor ve şunları söylüyor: “Bence bu daha çok bir öfke patlaması. 2013 yılında, emlak sektörünün Bill de Blasio’yu durdurmak için bir araya geleceği konuşuluyordu. Bu gerçekleşmedi. Ve bugünlerde büyük bir bağışçıysanız, sadece kamuoyu yoklamalarına veya bazı süper PAC’lerin size söylediklerine güvenmiyorsunuz. [Bir adayı destekleyip desteklememeye karar vermek için] Kendi yoklamalarınızı yapıyorsunuz.”
Amerika
ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.
ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.
ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.
Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.
Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.
Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.
Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.
İlk vakalar Küba’da kaydedildi
Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.
Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.
Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.
Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.
Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları
CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.
Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.
Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.
Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Amerika
Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.
Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.
Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.
Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.
En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.
Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.
Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.
Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.
Pennsylvania
Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.
Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.
Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.
Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.
Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.
Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.
Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.
Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.
Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.
Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.
Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.
Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.
Texas
Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.
Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.
Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.
Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.
Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.
Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.
Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.
Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.
Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.
Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.
Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.
Georgia
Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.
Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.
Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.
Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.
Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.
Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.
Sektörün zorlu mücadelesi
Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.
Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.
Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.
Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.
Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










