Ortadoğu
Muhsin Rızai: İran bölgede mutlak zafere ulaşmalı, ABD’nin kaçış yolu kapalı

İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi üyesi Tümgeneral Muhsin Rızai, el-Meyadin’e verdiği özel mülakatta ABD-İsrail saldırganlığı karşısında İran’ın mutlak bir zafer elde etmesi gerektiğini söyledi. Hürmüz Boğazı’nın İran’ın kara sınırları içinde olduğunu öne süren Rızai, Tahran’ın İslamabad müzakerelerinde nükleer dosyayı kesinlikle konuşmadığını ve saha ile diplomasiyi dengeli biçimde yürüttüğünü vurguladı.
İran Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi üyesi Tümgeneral Muhsin Rızai, el-Meyadin’e verdiği özel mülakatta ABD-İsrail saldırganlığı altındaki mevcut aşamayı değerlendirdi.
Rızai İran’ın mutlak biçimde zafer kazanması gerektiğini vurgulayarak Amerikalıların bu saldırganlıkta bir zafer elde edip ardından bölgeden kaçmayı amaçladığını, ancak bu yolun kapalı olduğunu ve geri dönemeyeceklerini belirtti. Rızai, Washington’ın dünyada yalnızlaştığına, eski müttefiklerinin dahi kendisine yardım etmediğine işaret etti.
Rızai, “Burası savaş alanıdır ve biz Amerikalılarla muamelede nihai sonuca ulaşmalı, bu savaştan kazanımlarımızı elde etmeliyiz” diye konuştu.
Rızai, ABD’nin bölgeye Sovyetler Birliği’nin boşluğunu doldurma inancıyla girdiğini, ancak mevcut Başkan Donald Trump’ın selefi George Bush’un ardından tekrarladığı bu senaryonun “başarısız” olduğunu söyledi.
Rızai, Basra Körfezi’nin bağımsız olmayı istediğini vurgulayarak “Biz bağımsız bir bölgeyiz. Biz, Suudi Arabistan Krallığı ve Türkiye bağımsız bir bölge içinde ilerlememizi sürdürmeliyiz” ifadelerini kullandı.
Hürmüz Boğazı’na ilişkin değerlendirmede bulunan Rızai, dünyadaki iki tarafı bulunan diğer bütün boğazların aksine bu boğazın dört tarafı olduğunu anlattı. Bu taraflardan üçünün İran’ın, birinin ise Umman’ın elinde bulunduğunu belirten Rızai, dolayısıyla bu geçiş noktasının İran kara sınırları içinde sayılabileceğini söyledi.
Rızai, düşmanların Hürmüz Boğazı’nı İran halkına karşı kötüye kullandığına dikkat çekti. 12 gün savaşında (Haziran 2025) boğaz ve körfezin İran’a karşı kullanıldığını, aynı şekilde Washington ve İsrail’in bu savaşta da boğazı İran’a karşı kullandığını aktardı.
Rızai, İran’ın bu boğazdaki birinci hedefinin güvenlik ve ayrıca Basra Körfezi bölgesinin güvenliği olduğunu açıkladı. Rızai, “Eğer Hürmüz Boğazı İran’ın kontrol ve yönetiminden çıkarsa düşman onu tekrar İran’a ve İran halkına karşı kullanır” dedi.
Rızai, İran’ın ikinci hedefinin ticaret olduğunu ekleyerek Tahran’ın bölgede ticareti güvence altına almayı görevi saydığını belirtti. Bu güvenliğin tesisinin bir maliyeti olduğunu vurgulayan Rızai, “Bu maliyeti Hürmüz Boğazı’ndan elde etmeliyiz” ifadesini kullandı.
Rızai, savaşın insani bir mesaj ve direniş mesajı taşıdığını vurgulayarak bu anlayışla İran’ın, Washington’ın defalarca ahde vefa göstermemesine rağmen (12 gün savaşı, iç darbe girişimi ve mevcut saldırganlık) savaşla eş zamanlı olarak müzakereleri kabul ettiğini söyledi.
Rızai, geçen savaş sırasında (12 gün savaşı) Trump’ın İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi’yi arayarak ateşkes talep ettiğini ve İran’ın bunu kabul ettiğini açıkladı.
İran’ın İslamabad müzakerelerindeki şartlarına ilişkin Rızai, İran’ın nükleer dosya hakkında kimseyle konuşmadığını ve 10 maddeye bağlı kaldığını vurguladı. Rızai, Tahran’ın saha ile diplomasi arasında dengeli biçimde çalıştığını belirtti.
Rızai, devrim lideri ve İslam Cumhuriyeti’nin lideri Mücteba Hamaney’in, hayatını kaybeden Ali Hameney’e refakat ettiğini, dolayısıyla Mücteba Hamaney’in İran yönetimine sıfırdan başlamadığını, yeterli tecrübeye sahip olduğunu ve şu anda işlerin kontrolü altında bulunduğunu belirterek “Biz ilerliyoruz” dedi.
Rızai, İran’daki üç erkin bağımsız olduğuna ve bu erklerin liderle ilişkisi ile bağının anayasada son derece belirli olduğuna işaret etti. Rızai, bu sayede İslam Cumhuriyeti’nin hem zirvede hem tabanda güçlü bir kuruma dönüştüğünü söyledi.
Rızai, başta ABD olmak üzere düşmanın en büyük sorununun İran halkını ve İran tarihini tam olarak bilmemek olduğunu belirtti. Bu nedenle protestoları rejimin düşüşünün işareti olarak gördüklerini, ancak masanın ters döndüğünü ve protestocuların kendilerine karşı çıktığını ifade eden Rızai, İran halkının liderin sözüne güvendiğini söyledi.
Rızai, “Ruhum İran’a Feda” kampanyasına değinerek anketlerin kayıtlı kişi sayısının yaklaşık 32 milyona ulaştığını gösterdiğini belirtti. Rızai, isimlerini yazdıranların bir kısmının protestocular (2025-2026 protestoları) olduğunu, ancak onların da ABD’ye karşı savaşmaya hazır olduklarını ilan ettiğini söyledi.
Rızai, İran’da lider seçiminin bir kişiye, partiye veya belirli bir gruba dayanmadığını, halkın oylarıyla seçilmiş Uzmanlar Meclisi aracılığıyla gerçekleştiğini vurguladı.
Hamaney’in seçim sürecinde, altı kişinin aday olduğunu ve Uzmanlar Meclisi üyelerinin çoğunluğunun onun lehine oy kullandığını aktardı.
Rızai, seçim sürecinin 9 gün sürdüğüne ve İran’da darbeler görülmediğine dikkat çekerek bunun, boşluk döneminde ülkeyi yöneten Liderlik Konseyi’nin varlığına dayandığını belirtti. Hamaney’in kamuoyu önünde görünmemesine ilişkin Rızai, bunun bir güvenlik planı çerçevesinde olduğunu kaydetti.
Rızai, İran’ın bölge için bir modeli ve tasarımı bulunduğunu, buna karşılık ABD modelinin bölmeyi hedeflediğini anlattı. İran modelinin, bölgenin güvenliğini kendisinin sağlaması ve gerek Amerikalı gerek Avrupalı yabancı güçlerin bu bölgeyi terk etmesi üzerinde durduğunu vurguladı. Rızai, İran’ın bir Bölge Güvenlik Konseyi kurmak istediğini açıkladı.
Basra Körfezi ülkeleri çerçevesinde Rızai, bu ülkelerin 47 yıl boyunca İsrail’le işbirliği yapmasına ve özellikle ABD üslerinden hareketle İran’a karşı savaşa katılmasına rağmen İran’ın intikam almadığını kaydetti.
Rızai bu noktada “Bize saldırdıklarında oturup sadece onlara mı bakalım, saldırmayalım mı?” sorusunu yönelterek “Biz Müslümanlar birbirimizin yanında olmalıyız” dedi.
İran’ın ABD ile müzakerelerde Lübnan’da ateşkesi temel şart olarak öne sürmesine ilişkin Rızai, düşmanın kabul edip etmeme seçeneği bulunmadığını, bilakis Lübnan’a yönelik saldırılarını durdurmak zorunda olduğunu söyledi.
Rızai, İran’ın Hizbullah’ın yanında durduğunu, Hizbullah ve Lübnan halkının yanında güçlü biçimde savaştığını, Lübnan ordusunu savunduğunu ve bundan asla tereddüt etmediğini hatırlattı.
Rızai ayrıca İran’ın, halkları “Büyük İsrail” planı ve Batı Asya haritasının değiştirilmesi karşısında direnen Yemen, Lübnan, Irak ve diğer ülkelerdeki direniş eksenine verdiği desteği de hatırlattı.
Bu nedenle Rızai, İran’ın bu ülkeleri kendi güvenliğinin parçası saydığını, yani İsrail bölge ülkelerinin haritasını değiştirmek isterse bunun doğrudan İran’a da yöneldiğini belirtti.
Rızai, İran’a yönelik bu savaşın İsrail’in ömrünü kısalttığına ve dünyada bu varlığı destekleyenlerin artık düşmana dönüştüğüne işaret etti.
Rızai ayrıca İran’ın ABD karşısındaki zaferinin, Washington’ın dünya ile, özellikle NATO ve Arap ülkeleriyle siyasi ilişkilerinde büyük bir sarsıntıya yol açtığını sözlerine ekledi.
Ortadoğu
Trump: Hamas tamamen silahsızlanmayı kabul etti

ABD Başkanı Donald Trump, “Barış Kurulu”nun Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “tamamen silahsızlandırılması” konusunda bir anlaşmaya vardığını söyledi.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, anlaşmanın aylar süren “yoğun ve iyi niyetli müzakerelerin” sonucu olduğunu ve kurulun artık uygulamanın gerçekleştirilmesine odaklandığını belirtti.
“Hamas’tan üst düzey bir yetkili” BBC’ye yaptığı açıklamada, örgütün Gazze’de tamamen silahsızlandırılmasını öngören Barış Kurulu’nun planını kabul ettiğini ve yakında resmi bir açıklama yapılacağını belirtti.
Bu anlaşma, ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze ateşkes planının ikinci aşamasının bir parçası ve Hamas’ın silahsızlandırılması, İsrail birliklerinin çekilmesi ve Gazze’nin yeniden inşasını içeriyor.
ABD Başkanı, “silahsızlandırma tamamlandıkça” İsrail’in Gazze’den çekileceğini belirterek, anlaşmayı “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine doğru atılmış kritik bir adım” olarak nitelendirdi.
Trump, Truth Social’da paylaştığı bir gönderide, “Uluslararası İstikrar Gücü, Gazze’nin sakinleri ve komşuları için güvenli olmasını sağlamak üzere yeni bir Filistin polis gücüyle birlikte çalışacak,” dedi.
Trump, anlaşmanın “Trump 20 Madde Planı’nın uygulanmasında önemli bir dönüm noktası” olduğunu belirtti ve arabulucular olan Mısır, Katar ve Türkiye’ye teşekkür etti.
Bir ABD’li yetkili, gazetecilerle yaptığı telefon görüşmesinde, Hamas’ın silahsızlandırılmasının ardından İsrail’in Gazze’den çekilmeyi kabul edeceğine dair ABD’nin ne kadar umutlu olduğu sorulduğunda, “İsrail’den, başlangıçta kabul ettikleri 20 madde planına uymaktan başka bir şey istemiyoruz. Bu nedenle, İsrail’in bu plana uyacağından çok eminiz,” dedi.
Yetkili, İsrail’in geri çekilmeme kararı alması halinde Trump’ın “çok hayal kırıklığına uğrayacağını” belirtti. Yetkili, ABD’nin İsrail’in iyi bir ortak olmaya devam edeceğine inandığını da ekledi.
BBC, Hamas’ın elinde kalan ağır silahların Filistin denetimi altında envanterinin çıkarılması ve depolanmasını öngören anlaşmayı inceledi.
Bu anlaşma, Trump’ın desteklediği Gazze barış girişiminin ilerlemesindeki en önemli engeli ortadan kaldırabilir.
ABD’li yetkililer, Hamas’ın tüneller, silah depoları ve üretim tesislerinden oluşan ve “devlet benzeri” olarak tanımladıkları askeri altyapısını sökmeye başlamadan önce, Gazze’deki daha küçük grupların silahsızlandırılacağını belirtti.
Yetkililer, bu sürecin çok daha uzun süreceğini kabul etti.
Yetkililer , planın kasıtlı olarak “sıfır güven” prensibine dayandığını ve doğrulama mekanizması içerdiğini, ne Hamas ne de İsrail’in karşı taraf taahhütlerini yerine getirene kadar bir sonraki aşamaya geçeceğini belirtti.
Devlete bağlı Al-Qahera News’in bildirdiğine göre, Kahire “yakında” ABD, Katar ve Türkiye’nin de dahil olduğu Gazze ateşkes arabulucularının bir toplantısına ev sahipliği yapacak.
Günün erken saatlerinde Reuters’a konuşan isimsiz kaynaklar, Kahire’de arabulucular ile Hamas liderleri arasında ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan Gazze barış planının uygulanmasına ilişkin görüşmelerde nadir görülen bir ilerleme kaydedildiğini bildirmiş ama bir İsrailli yetkili önerilen şartların tatmin edici olmadığını söylemişti.
Trump’ın açıklamasının ardından Times of Israel, ismi açıklanmayan bir kaynağa atıfta bulunarak, anlaşmanın Hamas’tan müzakereciler ile yönetim kurulu ve arabulucu ülkeler arasında imzalandığını bildirdi.
Fakat gazete, “bir İsrail makamının” silahsızlanma önerisinin Kudüs’ün taleplerini karşılamadığını belirten bir açıklama yayınladığını aktardı.
Günün erken saatlerinde İsrail medyası, İsrail’in Hamas ile görüşülmekte olan bir anlaşmaya karşı çıktığını bildirmişti.
Ortadoğu
Körfez zenginleri miras konusunda “şeriat” ile “İngiliz hukuku” arasında kaldı

Körfez bölgesindeki varlıklı kişiler, şeriat hukukunun getirdiği kısıtlamaları hafifletmek amacıyla vasiyetnamelerini düzenlerken giderek daha fazla İngiliz hukukunu kullanıyor.
Mishcon de Reya hukuk bürosunun ortağı Charlie Sosna, Financial Times’a (FT) verdiği demeçte, Körfez bölgesindeki zenginlerin bu stratejiyi sevdiğini, çünkü bu stratejinin onlara “şeriatın ruhu içinde kalarak servet ve miras konusunda istediklerini elde etmelerine” olanak tanıdığını söyledi.
Bu, çocuklar arasında daha eşit bir dağılımı da içerebiliyor. Sosna, bu stratejiye “şüphesiz” daha fazla ilgi gösterildiğini ileri sürdü.
İngiliz hukukunda vasiyet özgürlüğü, vasiyetname düzenleyenlerin varlıklarını neredeyse hiçbir kısıtlama olmaksızın istedikleri kişiye bırakabilmeleri anlamına gelir.
Buna karşılık şeriat hukuku, akrabaların ne kadar miras alacağına dair kesin kurallara sahip. Örneğin, bir kız çocuğu genellikle bir erkek çocuğun payının yarısını miras alır.
Ne var ki Withers hukuk bürosunun ortağı Hannah Wailoo, daha “eşitlikçi” bir yaklaşıma doğru bir kayma gözlemlediğini belirtti:
“Oğullarından daha fazla kızı olan, hatta sadece kızları olan Körfez ailelerinin, kızlarının korunmasını ve servetlerinin iyi bir şekilde yönetilmesini sağlamak için küresel bir bakış açısıyla hareket etmek istediklerine dair örnekler gördük.”
Danışmanlar, Körfez ailelerinin İngiliz vasiyetnamelerini giderek daha fazla kullanmasının kısmen çocuklarının artan küreselleşmesinin bir sonucu olduğunu belirtti.
Sosna, “bazen yeni neslin biraz daha Batılılaştığını” ve ayrılıklar ya da boşanmalar gibi daha karmaşık medeni durumlara sahip olabileceğini belirtti.
Müvekkillerinden birinin servetini oğluna bırakmak istediğini fakat şeriat kurallarına göre oğlunun vefatı halinde servetin, müvekkilin ayrıldığı eşine kalacağını örnek olarak gösterdi.
İngiliz hukukuna uygun bir vasiyetname ise bu durumu önleyebilir.
Farrer & Co’nun ortağı Oliver Piper, İngiliz vasiyetnamelerini kullanarak şeriat kurallarını hafifletme yaklaşımını “hafif şeriat” olarak nitelendiriyor.
Charles Russell Speechlys’in ortağı Jonathan Burt, İran’daki savaşın Orta Doğulu miras sahiplerini “varlık tutma yapıları ve planlamasına biraz daha odaklanmaya” teşvik eden bir etken olduğunu söyledi.
Körfez ülkeleri, yabancı sakinlerin şeriat kanunlarıyla karşı karşıya kalma endişelerini hafifletmek için, Abu Dabi’de boşanma için paralel bir yol gibi “batı tarzı mahkeme” sistemlerini uygulamaya koyuyor.
LEK Consulting’in ortağı Andreas Buelow ise şöyle konuştu:
“Nesiller arası servet devrinin temel zorluğu, servetin eskisinden daha geniş bir mirasçı grubu arasında paylaştırılması gerekliliği.”
Bu da danışmanların “yasal yapıların dikkatli bir şekilde yönetilmesini, iş sürekliliğini ve aile uyumunu” denetlemeleri gerektiği anlamına geliyor.
Addleshaw Goddard’ın ortağı Laura Uberoi, bu stratejinin “muhtemelen yaklaşık bir nesil önce ciddi bir şekilde başladığını” ve bölgedeki varlıklı kadın sayısının artmasına şimdiden yol açtığını belirtti.
İngiliz hukukunun yurtdışında ikamet eden vasiyet sahiplerine yönelik yaklaşımı göz önüne alındığında, tüm avukatlar bu stratejinin etkinliğine ikna olmuş değil.
Vasiyetçinin kendi ülkesinin hukuku genellikle Birleşik Krallık dışındaki varlıklar için geçerli.
Howard Kennedy’nin ortağı Simon Malkiel, bu vasiyetlerin “özellikle itiraz edilmediği durumlarda bazen pratikte işe yarayabileceğini” fakat “güvenilir bir çözüm yolu” olmadığını belirtti:
“Durum büyük ölçüde varlıklara ve varlık sahiplerine, ayrıca memnuniyetsiz mirasçıların muhtemel tutumuna bağlı.”
Özellikle Jersey’de tröstler, bir mirastan kimin yararlanacağını belirlemenin bir başka popüler yolu.
Jersey Finansal Hizmetler Komisyonu’nun verilerine göre, 2024 yılında Jersey dışındaki müşterilerin veya Jersey tröstlerinin gerçek sahiplerinin %11,8’ini Orta Doğulu müşteriler oluşturuyordu.
Bu oran 2020’de %10,6’ydı.
Wailoo, “Çoğu tröst yapısı içinde, mirasçılarınızın kimler olacağını, kimin neyi ne zaman alacağını seçebilirsiniz. Bu, söz konusu varlıkları fiilen şeriat rejiminin dışına çıkarır,” dedi.
Ortadoğu
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı için yaptığı teklifi reddetti

İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın kolektif yönetimine dair hazırladığı planı reddetti. Reuters’a konuşan üst düzey bir İranlı yetkili, boğazda eşit kontrol öngören anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun olmadığını bildirdi. Yetkili, Umman’ın sunduğu bu planın “başarı şansı olmadığını” vurguladı.
İran, Umman’ın Hürmüz Boğazı’nın ortak yönetimine ilişkin teklifini geri çevirdi. Reuters haber ajansı, gelişmeyi üst düzey bir İranlı yetkiliye dayandırarak duyurdu.
Ajansa konuşan kaynak, söz konusu planın “başarı şansı olmadığını” kaydetti.
Kaynak; Tahran ve Maskat’ın boğazı başka ülkelerin katılımı olmadan, yalnızca kendi sorumluluk alanları sınırları dahilinde denetlemesi gerektiğini savundu.
Reuters’ın daha önceki haberinde, Umman’ın sunduğu teklifin İran’ın deniz yolu üzerindeki tek taraflı denetimini ortadan kaldırdığı aktarılmıştı.
İran tarafı, İslam Cumhuriyeti’nin Umman’a saygı duyduğunu vurgulamakla birlikte, her iki ülkenin stratejik boğaz üzerinde eşit kontrole sahip olacağı bir anlaşmanın Tahran’ın çıkarlarına uygun düşmediği görüşünü dile getirdi.
Boğazdan geçiş rejimi ve Malakka modeli gündemde
Çatışma öncesinde gemiler, İran ve Umman’ın karasularında yer alan ancak genel kabul itibarıyla uluslararası su yolu sayılan boğazdan serbestçe geçiyordu.
ABD ile askeri çatışmanın başlamasından kısa süre sonra Tahran, boğazı denetleme ve Umman ile ortaklaşa gemilerden harç alma hakkına sahip olduğunu ilan etmişti.
İranlı yetkili, Tahran’ın boğazın tüm giriş rotasını ve çıkış rotasının bir bölümünü denetlemesi gerektiğini, Umman’ın ise kendi kontrolündeki sahayı yönetmesi gerektiğini söyledi.
Reuters kaynakları bir gün önce verdikleri bilgide, Basra Körfezi ülkelerinin Umman’ın boğazın bölgesel yönetimine ilişkin planını desteklediğini bildirmişti.
Bu plan; seyrüsefer, çevre tedbirleri, arama-kurtarma faaliyetleri ve diğer hizmetleri finanse etmek amacıyla gemilerden gönüllülük esasına dayalı harç alınmasını öngörüyordu. Öneri, Malakka Boğazı’ndaki benzer bir yönetim modelini temel alıyordu.
Bloomberg’in aktardığına göre Umman ve İran, hafta sonunda yaptıkları görüşmelerde Hürmüz Boğazı’nın “orta koridor” olarak adlandırılan hattının yeniden trafiğe açılması önerisini ele aldı.
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını5 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını1 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












