Bizi Takip Edin

Amerika

NASA, Ay’a nükleer reaktör inşa etmeyi planlıyor

Yayınlanma

ABD Ulaştırma Bakanı ve NASA şefi Sean Duffy, bu hafta Ay’da bir nükleer reaktör inşa etmek için hızlandırılmış planları açıklayacak.

Bu, eski Fox News sunucusu ve geçici NASA yöneticisi olarak Duffy’nin ilk önemli adımı olacak.

NASA, Ay yüzeyinde bir reaktör inşa etmeyi tartışmıştı fakat POLITICO’nun elde ettiği belgelere göre, bu plan daha kesin bir zaman çizelgesi içeriyor ve ajansın büyük bir bütçe kesintisiyle karşı karşıya olduğu bir dönemde geliyor.

Bu hamle, iki görevi birden yürütmesi konusunda Kongre üyelerinden tepki gören Duffy’nin NASA’nın politika belirleme sürecinde rol oynamak istediğini de vurguluyor.

İsmini açıklamak istemeyen bir NASA yetkilisi, “Bu, ikinci uzay yarışını kazanmakla ilgili,” dedi.

Başkan Donald Trump, Elon Musk’un müttefiki Jared Isaacman’ın adaylığını aniden geri çekmesinin ardından temmuz ayında Duffy’yi geçici yönetici olarak atamıştı.

Duffy ayrıca, NASA’nın bir başka hedefi olan Uluslararası Uzay İstasyonunun daha hızlı bir şekilde değiştirilmesi için bir talimat verdi.

Planlar, Trump yönetiminin insanlı uzay uçuşlarına verdiği öncelikle uyumlu. Beyaz Saray, diğer programlarda büyük kesintiler yapılmasını savunurken, 2026 yılı için insanlı uzay uçuşları fonlarını artıracak bir bütçe önerdi. Bu kesintiler arasında bilim misyonları için yaklaşık yüzde 50’lik bir kesinti de bulunuyor.

Reaktör yönergesi, ajansa, astronotların Ay yüzeyine geri dönmesi için önemli bir unsur olan 100 kilovatlık bir nükleer reaktörün 2030 yılına kadar fırlatılması için endüstriden teklifler almasını emrediyor.

NASA, daha önce Ay’da kullanılmak üzere 40 kilovatlık bir reaktörün araştırılmasına fon sağlamış ve 2030’ların başında bir reaktörü fırlatmaya hazır hale getirmeyi planlamıştı.

Yönergeye göre, reaktöre sahip ilk ülke “ABD’yi önemli ölçüde engelleyecek bir yasak bölge ilan edebilir”, bu da ajansın Çin ve Rusya’nın başlattığı ortak projeye ilişkin endişesinin bir göstergesi.

Yönerge ayrıca NASA’ya bu çabaya liderlik edecek bir kişi atamasını ve 60 gün içinde sektörden görüş almasını emrediyor. Ajans, Çin’in ilk astronotunu Ay’a indirmeyi planladığı tarih olan 2030 yılına kadar reaktörü fırlatabilecek şirketler arıyor.

Nükleer girişim, Pentagon’un nükleer güçle çalışan roket motorları üzerine ortak programı iptal etmesine rağmen NASA’nın nükleer geliştirme alanındaki çalışmalarını sürdüreceği anlamına geliyor.

NASA yetkilisi, “Bütçede nükleer tahrik öncelikli yer almadı, fakat bunun nedeni nükleer tahrikin değersiz bir teknoloji olarak görülmesi değil,” dedi.

Uzay istasyonu direktifi, ajansın sözleşme verme şeklini değiştirerek eskiyen ve sızıntı yapan Uluslararası Uzay İstasyonunu ticari olarak işletilen istasyonlarla değiştirmeyi amaçlıyor.

NASA, ajansın teklif talebinden itibaren altı ay içinde en az iki şirkete sözleşme vermeyi planlıyor. Yetkililer, 2030 yılına kadar uzaya yeni bir istasyon yerleştirmeyi umuyor. Aksi takdirde, yörüngede kalıcı olarak insanlı bir uzay istasyonuna sadece Çin sahip olacak.

Axiom Space, Vast ve Blue Origin dahil olmak üzere birçok şirket uzay istasyonu talebini karşılamak için harekete geçti. Fakat Kongre üyeleri, son aylarda ajansın onlara ihtiyaç duydukları fonları sağlamak için yeterince hızlı hareket etmediğini belirtti.

Amerika

Trump, Kongre’ye İran’la yeni savaş bildiriminde bulundu

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Kongre’ye gönderdiği resmi mektupla İran ile savaş durumunun yeniden başladığını bildirdi. Hafta sonu iletilen bu bildirimle, ABD yönetiminin Kongre onayı almadan bölgede askeri güç kullanması için yeni bir 60 günlük yasal süre işlemeye başladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı ise son bir haftada İran’a ait 300’den fazla askeri hedefin vurulduğunu ve saldırıların süreceğini açıkladı.

ABD Başkanı Donald Trump, hafta sonu milletvekillerine gönderdiği resmi bildirimle ülkesinin İran ile yeniden savaş durumuna geçtiğini bildirdi.

Politico tarafından ulaşılan ve 10 Temmuz tarihini taşıyan mektupta Trump, 7 Temmuz’da başlayan hava saldırılarının “Amerikalıları ve ABD’nin hem yurt içindeki hem de yurt dışındaki çıkarlarını koruma sorumluluğuyla tutarlı askeri eylemler” olduğunu ifade etti.

Bu bildirim, ABD yönetimine Kongre onayı olmaksızın bölgede askeri güç kullanması için yeni bir 60 günlük yasal süre tanıyor.

İki ülkenin küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyet mücadelesi nedeniyle durup yeniden başlayan bu savaş, Trump için çözülmesi zor bir süreç haline geldi.

Trump, İran ile bir barış anlaşmasına varılamamasından duyduğu huzursuzluğu dile getirirken, Cumhuriyetçiler ise ara seçimler öncesinde artan akaryakıt fiyatlarının sorumlusu olarak görülmekten endişe duyuyor.

Trump, pazartesi günü İran üzerindeki askeri baskıyı daha da artırarak ABD’nin bölgede yeniden bir abluka uygulayacağını ve Hürmüz Boğazı’nın kontrolünü ele geçirerek geçiş yapan gemilerden ücret alacağını ilan etti.

Ateşkes süreci resmen sona erdi

Kongre’ye yapılan bu bildirim, Trump’ın İran ile iki aydır yürürlükte olan ateşkesin resmen sona erdiğini açıklamasının ardından geldi.

İlk olarak nisan ayında ilan edilen ateşkes, her iki ülkeden gelen karşılıklı saldırılar nedeniyle başından itibaren kırılgan bir yapıda seyretmişti. Trump yönetimi ise bu süreçte topyekun bir savaşın yeniden başlamadığını savunmuştu.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) yetkilileri, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki saldırgan eylemlerine misilleme olarak, son bir hafta içinde İran’a ait 300’den fazla askeri hedefin vurulduğunu açıkladı.

Pazartesi günü CENTCOM tarafından yapılan açıklamada, ABD güçlerinin “Başkomutanın talimatıyla” İran’a yönelik ek hava saldırıları düzenlediği belirtildi.

Açıklamada, “Bu saldırılar İran güçlerine ağır bedeller ödetmeye devam edecek, onların Hürmüz Boğazı’ndaki masum sivillere ve ticari gemilere saldırma kabiliyetlerini zayıflatacaktır” ifadesine yer verildi.

Savaş yetkileri tartışması

Trump, şubat ayında başlayan savaşın mayıs ayında “sona erdiğini” Kongre’ye bildirmiş ve böylece askeri operasyonların Kongre izni olmadan durdurulmasını gerektiren 60 günlük yasal süreyi sıfırlamıştı.

Nisan başında yürürlüğe giren ateşkesin süresiz olarak uzatılmasıyla Beyaz Saray, Savaş Yetkileri Yasası kapsamındaki sürenin durduğunu savunmuştu.

Ancak Kongre’deki savaş karşıtları, büyük askeri çatışmalar dursa bile ABD Donanması’nın Tahran’ı zorlamak amacıyla ablukayı sürdürdüğünü belirterek, hükümetin yasayı yanlış yorumladığını öne sürmüştü.

Yeni bildirim, Kongre’nin İran’daki savaşı sınırlandırmaya yönelik mevcut çabalarını zorlaştırıyor. Senato geçen ay, Trump’ın Tahran’a yönelik askeri hamlelerine verilen desteğin azaldığının bir göstergesi olarak, çatışmaların sonlandırılması yönünde sembolik bir karar almıştı.

Demokratlara katılan dört Cumhuriyetçi senatörün oyuyla 48’e karşı 50 oyla kabul edilen bu karar, askeri operasyonlar için Kongre onayını şart koşuyordu.

Benzer bir karar daha önce Temsilciler Meclisinde de dört Cumhuriyetçinin desteğiyle 208’e karşı 215 oyla kabul edilmişti.

Fakat bu kararların yasal etkisi sınırlı kalıyor zira ortak kararlar başkanın onayına sunulmuyor ve başkanlık yetkilerini kısıtlayacak her türlü tasarının Beyaz Saray’dan veto yemesi bekleniyor.

Trump, Kongre’ye yazdığı mektupta, ABD askeri güçlerinin müttefiklerine yönelik tehditleri önlemek amacıyla konuşlanmaya devam ettiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“ABD askeri güçleri, ABD’ye veya müttefikleri ile ortaklarına yönelik yeni tehdit ve saldırılara karşı koymak, İran İslam Cumhuriyeti Hükümeti’nin ABD ve ortakları için bir tehdit unsuru olmaktan çıkmasını sağlamak amacıyla, gerektiği ve uygun görüldüğü takdirde ileri adımlar atmak üzere hazır durumdadır.”

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

Yayınlanma

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.

ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.

ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.

Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.

Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.

Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.

Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.

İlk vakalar Küba’da kaydedildi

Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.

Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.

Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.

Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.

Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları

CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.

Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.

Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.

Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English