Diplomasi
“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?

Editörün notu: Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, ittifakın geleceğine dair büyük beklentilerle başlasa da stratejik belirsizlikleri aşacak somut çözümler sunmaktan uzak kaldı. ABD Başkanı Donald Trump’ın zirve gündeminden kopuk performansı, askeri harcamaları artırmaya odaklanan ancak ortak siyasi kimliğini netleştiremeyen ittifakın mevcut dağınıklığını adeta simgeledi. Zirvede güvenlik konularından ziyade silah sanayisinin ön plana çıkması, milyarlarca dolarlık savunma bütçelerinin Amerikan firmalarına mı yoksa gelişmekte olan Avrupa sanayisine mi aktarılacağı hususundaki rekabeti kızıştırdı. Avrupa, savunma ve teknoloji alanında ABD’ye olan kronik bağımlılığını azaltmak istese de Washington, sahip olduğu endüstriyel ve teknolojik üstünlük sayesinde nüfuzunu korumayı sürdürüyor. Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, Lübnan merkezli el-Ahbar gazetesinde kaleme aldığı makalede, diplomatik birlik söylemlerinin ardına gizlenen derin siyasi ayrılıkların ve yalnızca altı maddeden oluşan kısa sonuç bildirisinin, NATO’nun şimdiden alternatif arayışlarına yönelen üyeleriyle birlikte ciddi bir yol ayrımında olduğuna işaret ettiğini belirtiyor.
“NATO 3.0” mı, yoksa stratejik çıkmaz mı?
Ankara’da düzenlenen 36. NATO Zirvesi, daha kapılarını açmadan ittifak tarihinin en kritik buluşmalarından biri olarak nitelendirildi. Pek çok uzman ve gözlemci bu buluşmanın dönüm noktası olabileceğini belirtirken, kimileri daha da ileri giderek zirvenin NATO’nun geleceğine tarihi bir yön tayin edeceğini öne sürdü.
Ancak söze zirvenin sonundan başlamama müsaade edin. Ankara’daki NATO Zirvesi’ni sahada takip etme ve ABD Başkanı Donald Trump’ın kapanış basın toplantısına katılma fırsatım oldu. Trump’a soru yöneltme şansı yakalayan az sayıdaki gazeteciden biriydim; gerçi sorumu sormaya başladıktan birkaç saniye sonra sözümü kesti. Yine de bu sorunun kendisinde hoşnutsuzluk uyandıracağını zaten tahmin ediyordum.
Zirveden akıllarda kalan en çarpıcı unsur, Trump’ın sergilediği performans oldu. Yorgun, zihni dağınık ve zaman zaman olup bitenlerden tamamen kopuk bir manzara sundu. Küresel güvenlik camiasının gözünü diktiği bir zirvenin kapanış toplantısında Trump, kabinesinin en önde gelen isimleri yanı başındayken, NATO ile neredeyse hiçbir ilgisi bulunmayan konulardan bahsetti: TikTok’ta birinci sıraya yerleştiğini, komünistlerin ABD’yi asla ele geçiremeyeceğini ve Toyota’nın fabrikalarını Meksika’dan Teksas’a taşıdığını anlattı.
Nihayetinde bu tavır, kişisel bir anekdot olmanın çok ötesinde, zirvenin tamamını yansıtıyordu: Bolca gösteriş, büyük iddialar ve gösterişli manşetler; fakat ittifakın bugün karşı karşıya olduğu stratejik sorulara verilen yanıtlar ise neredeyse hiç yoktu.
Ankara’da cevapsız kalan sorular
“NATO 3.0” söylemi yeni bir başlangıcı çağrıştırıyor. Ne var ki gerçeklik, her şeyden önce ittifakın içine düştüğü stratejik belirsizliğin ne denli derin olduğunu gözler önüne seriyor. Ankara’da uyum kabiliyeti, esneklik ve askeri güç hakkında konuşmaktan geri durulmadı. Gelgelelim, temel bir soru cevapsız kaldı: Savunma harcamalarını artırmak ve yeni silahlanma programları başlatmaktan öte, NATO siyasi olarak hâlâ neyi temsil ediyor?
İttifakın Genel Sekreteri Mark Rutte; Rusya, Çin, Kuzey Kore ve İran arasında büyüyen işbirliğine işaret ederek ortak bir tehdit algısı inşa etmeye çalıştı. Ancak bu çaba pek başarılı olamadı. Zirvede Çin’in varlığı sönük kaldı, İran sonuç bildirisinde yalnızca üstünkörü geçiştirildi, hatta Rusya ile ilişkiler bile geçmiş yıllara kıyasla belirgin bir ihtiyatla ele alındı. İttifak, karşı karşıya olduğu tehditlere dair tutarlı bir değerlendirme yapmayı veya ortak bir siyasi hat belirlemeyi başaramadı.
Bu durum ittifakın asıl sorununu açığa çıkarıyor: NATO, stratejik kimliğini netleştirmeden askeri cephaneliğini güncelliyor. Üye ülkeler farklı çıkarlar peşinde koşarken, başat hasımların kimler olduğu konusunda bile kalıcı bir mutabakat bulunmuyor.
Bu yüzden “NATO 3.0”, geleceğe dair ikna edici bir vizyon sunmaktan henüz çok uzak. Aslında bu, eski bir soruna iliştirilen yeni bir etiketten ibaret: Askeri açıdan silahlanmayı sürdürürken, siyasi doğrultusu konusunda kafası giderek daha fazla karışan bir ittifak.
Silahlanma yarışı ve pazar kavgası
Zirvenin ilk günü Savunma Sanayii Forumu’na ayrıldı. Ne var ki bu etkinlik, uluslararası bir örgütün toplantısından ziyade silah üreticilerinin düzenlediği bir ticaret fuarını andırıyordu. Videolar, sunumlar, stantlar, sahne tasarımları ve konuşmaların tamamı bir pazarlama organizasyonunun mantığıyla yürütüldü.
Lockheed Martin, Raytheon, Anduril, Rheinmetall, Diehl, PGZ ve Kongsberg gibi devlerin yöneticileri, devlet ve hükümet başkanlarıyla birlikte sahne aldı. Verilen mesaj netti: NATO güvenlik dilini konuşuyor olabilirdi ancak gündeminin merkezine artık devasa bir pazar oturmuştu.
Genel Sekreter Mark Rutte ve diğer üst düzey siyasi yetkililer, vaktin daraldığı konusunda defaatle uyarılarda bulundu. Çok daha hızlı, daha düşük maliyetli ve geniş ölçekli silah üretimine ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar. Yeni fabrikalar, genişletilen tedarik zincirleri ve küçük şirketlerin doğrudan NATO programlarına dahil edilmesi, yeni bir endüstriyel seferberliğin parçası olarak sunuldu.
Gelgelelim, bu yeniden silahlanma çağrısının arkasında derin bir nüfuz mücadelesi yatıyor. Temel soru şu: Gelecekte Avrupa’nın güvenlik sistemini kim donatacak; Amerikan şirketleri mi, yoksa bağımsızlığı giderek artan bir Avrupa savunma sanayisi mi?
Washington savunma harcamalarının artırılması için baskı kurarken, bu paranın aslan payının Amerikan şirketlerine akmasını da bekliyor. Avrupa ise aynı milyarlarca avroyu mühimmat, hava savunması, uydular, yapay zekâ ve diğer kritik teknolojilerde kendi öz kabiliyetlerini inşa etmek için kullanmak niyetinde.
Donald Trump yönetiminde bu rekabet çok daha görünür hale geldi. Trump, bir müttefikin değerini giderek daha fazla savunmaya harcadığı parayla ve ne kadar Amerikan silahı satın aldığıyla ölçüyor. Böylece ittifak, siyasi bir ortaklıktan adım adım bir iş modeline evriliyor.
Avrupa daha fazla özerklik arayışında olsa da teknoloji, komuta yapıları ve silah sistemlerinde hâlâ büyük ölçüde ABD’ye bağımlı. Bu yüzden Washington, askeri varlığını azaltmayı tartışırken bile nüfuzunu sadece askerleriyle değil; şirketleri, yazılımları ve teknolojik altyapısı aracılığıyla korumayı sürdürebiliyor.
Dolayısıyla NATO içindeki bu yeni silahlanma dalgası yalnızca bir güvenlik programından ibaret değil; aynı zamanda milyarlarca dolarlık bütçeler, ihracat pazarları ve endüstriyel hâkimiyet üzerine yürütülen bir savaş.
Birlik söylemi ve derin çatlaklar
Genel Sekreter Mark Rutte kapanış basın toplantısında ittifakın “tam bir birlik” içinde olduğunu ne kadar vurguladıysa, bu birliğin o kadar kırılganlaştığı izlenimi uyandı. Donald Trump da ittifakın bütünlüğünü teyit etmeye çalıştı. Ancak bu mükerrer beyanlar güven vermekten ziyade, var olan şüpheleri örtbas etme çabası gibi duruyordu.
Perde arkasında ise Avrupa’da, Washington’ın günün birinde askeri ve teknolojik üstünlüğünü bir siyasi baskı aracına dönüştüreceği endişesi tırmanıyor. Bu durum, tartışmaları sadece NATO içinde Avrupa’nın özerkliğini güçlendirmekle sınırlı bırakmıyor; aynı zamanda gerektiğinde ittifaktan bağımsız hareket edebilecek yapıların kurulmasını da gündeme getiriyor. Birleşik Krallık liderliğindeki Müşterek Sefer Gücü ile İskandinav ülkeleri arasında savunma işbirliğini artırmaya yönelik öneriler, böyle bir “B Planı”nın şimdiden seçenekler arasına girdiğini gösteriyor.
Ankara Zirvesi’nin sonuç bildirisi de ittifakın içinden geçtiği siyasi krizi doğrular nitelikteydi: Sadece altı maddeden oluşan metin, son yılların en kısa bildirilerinden biri olurken neredeyse tamamen savunma harcamalarına, silah üretimine ve Ukrayna’ya desteğe odaklandı. Temel siyasi meseleler, ABD-Avrupa ilişkilerinin geleceği, ortak tehdit tanımları ve NATO’nun daha geniş rolü gibi konular ise büyük ölçüde yanıtsız kaldı.
Böylece zirve, dışarıya diplomatik bir birlik tablosu sundu. Ancak bu vitrinin arkasında, ittifak içi stratejik ve siyasi bölünmeleri gizlemek artık çok daha zor bir hal aldı.
Diplomasi
Zelenskiy ile gerilim yaşayan Kliçko görevden alma ihtimaline rest çekti

Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini görevden alma girişimlerine karşı mücadele edeceğini belirterek çatışma sürecinde yaklaşık 300 belediye başkanının uzaklaştırıldığını hatırlattı.
Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini herhangi bir şekilde görevden alma girişimine boyun eğmeyeceğini ve böyle bir durumda mücadele edeceğini söyledi.
BBC’ye mülakat veren Kliçko, “Beni görevden alırlarsa mücadele ederim” ifadesini kullandı.
Kiev yönetiminin Ukrayna yasalarına bağlı kaldığını belirten Kliçko, yerel topluluğun temsilcisi sıfatıyla başkent sakinlerinin çıkarlarını savunacağını dile getirdi.
Gelecekteki seçimlere işaret eden Kliçko, “Gelecek seçimler yapılır, başka insanlar gelir, buyursunlar. Buna topluluğun kendisi karar verir. Her kent sakininin, kendi çıkarlarını kimin savunacağını kendisinin belirlemek istediğine inanıyorum; yukarıdan birilerinin topluluğu yönetmesi için paraşütle birini atamasını değil. Demokrasi tam da budur” dedi.
Kliçko’nun bu çıkışının öncesinde, 17 Ekim günü yüzlerce Kievli belediye başkanının istifasını talep eden bir gösteri düzenledi.
Kamu yayıncısı Suspilne Kiev tarafından paylaşılan görüntülerde, belediye binası önünde toplanan protestocuların iki saat boyunca istifa sloganları attığı görüldü.
Eylemi “kurgulanmış” ve “sipariş üzerine yapılmış” olarak nitelendiren Kliçko, çatışma süreci boyunca görevden alınan yaklaşık 300 diğer belediye başkanı gibi kendisinin de bu yolla makamından uzaklaştırılmak istendiğini savundu.
Kliçko, Haziran 2014’ten bu yana Kiev Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor; 2015 ve 2020 yıllarındaki seçimlerde de yeniden bu göreve seçildi.
Zelenskiy ile enerji altyapısı üzerinden başlayan gerginlik sürüyor
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Kliçko arasındaki anlaşmazlık son günlerde kamuoyu önünde karşılıklı suçlamalarla görünür hale geldi.
Fransız Le Monde gazetesinin 14 Ekim tarihli haberine göre iki lider, başkentin enerji altyapısının kış mevsimine hazırlanması konusunda açıkça karşı karşıya geldi.
Zelenskiy, enerji tesislerinin korunmasına dönük adımların hayata geçirilmesinde geç kalındığı gerekçesiyle Kiev yönetimini eleştirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı, başkentin kışa hazırlık seviyesinin sınır ve cephe hattındaki bölgelerden bile daha kötü durumda olduğunu savundu.
Bu eleştirileri “temelsiz” olarak tanımlayan Kliçko ise Devlet Başkanlığı Ofisi’nin yerel özyönetimi ortadan kaldırmayı ve kendisini şehir yönetiminden uzaklaştırmayı amaçladığını öne sürdü.
Ekim ayı başında kış mevsimi öncesinde Kiev’in hayatta kalma moduna geçtiğini duyuran Kliçko, kentin su şebekesindeki olası bir aksamanın son derece büyük ölçekli bir krize yol açabileceği uyarısını yapmıştı.
Kliçko, kışa hazırlık kapsamında başkentte yedek ısıtma sistemlerinin kurulduğunu; yakıt, gıda ve içme suyu stoklarının oluşturulduğunu aktardı.
Diplomasi
Trump, Musk’tan Ukrayna için Starshield sınırlamasını kaldırmasını istedi

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD Başkanı Trump’ın SpaceX yöneticisi Elon Musk’ı arayarak askeri Starshield sistemindeki yavaşlatmayı kaldırmasını istemesinin ardından, Ukrayna ordusunun uydu iletişiminde toparlanma görüldü. Terminallerin saatte 60 kilometre hıza ulaştığında dahi kesilmesiyle insansız hava aracı operasyonlarında aksamalar yaşandı.
ABD Başkanı Donald Trump, SpaceX’in kurucusu Elon Musk ile bir telefon görüşmesi yaparak uydu internet ağı Starlink’in askeri sürümü Starshield üzerindeki kısıtlamaların Ukrayna için kaldırılmasını istedi.
The Wall Street Journal’ın (WSJ) haberine göre ABD’li ve Ukraynalı yetkililer, telefon görüşmesinden kısa bir süre sonra, 22 Ekim’de sistemin daha kararlı çalışmaya başladığını aktardı.
Ukraynalı bazı temsilciler altyapının henüz tam kapasiteye ulaşmadığını, ancak bağlantının terminallerin daha yüksek hareket hızlarında kısıtlama dönemine kıyasla daha verimli çalıştığını kaydetti.
Yetkililerin paylaştığı bilgilere göre Trump, görüşmede hız sınırının sürmesinden duyduğu rahatsızlığı Musk’a iletti.
Gazete, söz konusu yavaşlatma yüzünden Ukrayna ordusuna ait bazı insansız hava araçlarının görevlerini eksiksiz yerine getiremediğini yazdı.
ABD’li yetkililer ayrıca Trump’ın bir hafta boyunca yardımcılarına ve müttefiklerine Starlink’teki hız kesintisini sonlandırmak istediğini söylediğini aktardı.
Terminal hızı sınırlandırılınca cephedeki İHA operasyonları aksadı
İletişim kısıtlamalarına dair ilk haberler 14 Ekim gecesi gündeme geldi. Ukrayna Savunma Bakanının eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden daha hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.
Sternenko daha sonra kısıtlamaların sertleştiğini duyurarak ordudan gelen verilere göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda dahi kesildiğini belirtti.
Financial Times’ın Ukraynalı yetkililer ve askerlere dayandırdığı haberine göre yaşanan aksaklıklar; insansız hava araçlarının yönetimini, cephedeki birliklerin ikmalini ve geri hatlardaki hedeflere yönelik saldırıları zorlaştırdı.
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de Starlink altyapısının kısmen toparlandığını duyurdu.
Brüksel’deki basın toplantısında konuşan Zelenskiy, eski hız parametrelerine kademeli olarak dönüldüğünü fakat Ukrayna ordusuna yönelik sınırlandırmaların henüz tamamen kalkmadığını ifade etti.
Gelişmeler üzerine Rusya cephesinden de açıklama geldi. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, 14 Ekim’de yaptığı açıklamada, “Starlink gibi parlak teknolojilerin askeri amaçlarla hiç kullanılmaması daha iyi olurdu” diyerek sistemin ordunun hizmetine sunulmasına karşı olduklarını bildirdi.
Kısıtlama talimatının kaynağına dair çelişkili açıklamalar yapıldı
Musk, Starshield üzerindeki kısıtlamalara ilişkin sorumluluğu reddetti. Sistemin mülkiyetinin ve yönetiminin ABD hükümetine ait olduğunu belirten Musk, kullanım koşullarını da Washington’ın belirlediğini dile getirdi.
Ticari Starlink ağını SpaceX’in işlettiğini hatırlatan girişimci, bu hizmetin taarruz amaçlı askeri operasyonlar için tasarlanmadığını savundu.
Reuters’a konuşan iki ABD’li yetkili, Pentagon’a Starlink ile ilgili talimatın Beyaz Saray’dan gittiğini ileri sürdü.
Öte yandan üst düzey bir Amerikalı yetkili, Trump’ın şahsen böyle bir emir vermediğini savundu. The Telegraph gazetesi ise kısıtlamaları başlatan kişinin Musk olduğunu öne sürdü; kaynaklardan biri Trump’ın bu öneriyi kabul etmesiyle kısıtlamanın Pentagon tarafından devreye sokulduğunu aktardı.
20 Ekim’de WSJ, kaynaklarına dayanarak Musk’ın Ukrayna’daki Starshield faaliyetini durdurma yönünde bizzat emir verdiğini, ardından Musk ile Trump’ın kararı telefonda ele aldığını yazdı.
Trump, 16 Ekim’de yaptığı açıklamada kendisinin veya Musk’ın kısıtlamalarla bağı bulunduğu iddialarını reddetti. Trump, “Kimin yaptığını bilmiyorum, en azından ben değilim. Elon’ın da olduğunu pek sanmıyorum” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise 18 Ekim’de ABD’nin Starlink’i yavaşlatma yönünde bir talimat vermediğini ve hızın yeniden sağlandığını savundu.
Rubio ayrıca Ukrayna’nın Starshield sistemine erişimi olmadığını, sistemin Kiev tarafından kullanımı konusunun halen müzakere edildiğini öne sürdü.
Karar ABD Kongresinde de yankı buldu. Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi Üyesi Brian Fitzpatrick, Washington yönetiminin parmağı olduğunun kanıtlanması halinde ilgili kurumların bütçesini durdurmaya çalışacağını belirtti.
Diplomasi
Barrack: Şara, İsrail ile normalleşmek istiyor

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın İsrail ile ilişkileri normalleştirmek istediğini belirtti.
Aynı zamanda İsrail’in Suriye’deki askeri operasyonlarına son verilmesi çağrısında bulunarak, Washington’un bu operasyonları durdurmak için müdahale edip etmemesi gerektiğini sorguladı.
Katar’ın Doha kentinde düzenlenen Küresel Güvenlik Forumu’nda konuşan Barrack, Şara’nın zorlu koşulları iyi idare ettiğini ve hükümetinin bir tehdit oluşturmadığını İsrail’e temin etmeye çalıştığını söyledi.
“Bence Cumhurbaşkanı Şara, çok zor koşullar altında çok iyi bir iş çıkardı,” diyen Barrack, Suriye liderinin İsrail’e ilettiğini düşündüğü mesajı şöyle aktardı: “Ben saldırgan değilim, İsrail ile bir sorunum yok, İsrail ile ilişkilerin normalleşmesini istiyorum.”
Barrack ayrıca İsrail’i Suriye’deki operasyonlarını durdurmaya çağırırken, ABD’nin bu operasyonları sona erdirmek için müdahale edip etmemesi gerektiği konusunda belirsizliğini dile getirdi:
“Bunu [İsrail’in Suriye’deki eylemlerini] durdurmanın zamanı geldi. ABD’nin bunu durdurmak için müdahale etme zamanının gelip gelmediğini bilmiyorum.”
İsrail, 8 Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’deki askeri operasyonlarını yoğunlaştırdı. İsrail güçleri, Golan Tepeleri boyunca uzanan askerden arındırılmış “tampon bölgeye” girdi ve Şeyh Dağı’nın (Hermon) Suriye tarafında mevzilenirken, İsrail bu konuşlandırmayı geçici bir güvenlik önlemi olarak nitelendirdi.
İsrail’in hava saldırıları ayrıca ülke genelindeki askeri tesisleri ve silah depolarını da hedef aldı.
Barrack, bir zamanlar düşman olarak görülen grupların yeni siyasi ve güvenlik yapılarına nasıl dahil edilebileceğinin bir örneği olarak Suriye’deki siyasi geçiş sürecini gösterdi.
ABD’li diplomat, “Bir zamanlar yabancı terör örgütü olarak nitelendirilen Nusra’yı ele alabilirsiniz; 8 Aralık’ta yaşanan dönüşümün ardından bugün pek çok kişi bu örneği ‘işte bir model’ diye değerlendiriyor,” dedi.
Nusra Cephesi, Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan ve El Kaide’ye bağlılık yemini ettikten sonra bu ağdan ayrıldığını ilan eden bir cihatçı gruptu. Örgüt, başta ABD ve BM olmak üzere birçok ülke ve kurum tarafından “terörist” kabul ediliyordu.
Grubun lideri Ahmed Şara (Ebu Muhammed el-Colani), daha sonra Esad’ı deviren saldırıyı yöneten Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) başına geçti.
Barrack ayrıca, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ulusal ordusuna entegrasyonunu, daha önce pek çok kişinin olası görmediği bir sonuç olarak gösterdi.
ABD’li, “Hiç kimse, bu Kürt oluşumu olan SDG’yi ulusal bir orduya yeniden entegre edebileceğinizi düşünmemişti, ama bu gerçekleşti,” dedi.
Şam ile Kürt liderliğindeki güçler, 10 Mart 2025 tarihinde SDG’nin askeri ve sivil kurumlarını Suriye devletine entegre etmek üzere bir anlaşma imzalamıştı.
Fakat entegrasyon şartları ve bölgedeki özyönetimin geleceği konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle anlaşmanın uygulanmasında gecikmeler yaşandı.
Bununla birlikte Barrack, Washington’un geniş bölgede gerçekleşen ve kendisinin “23 rejim değişikliği” olarak nitelendirdiği olaylara müdahalesine atıfta bulunarak, ABD’nin Orta Doğu’daki önceki müdahalelerinin etkinliği konusunda şüphelerini dile getirdi.
“Ne zaman müdahale etmeye, bir kişiyi ya da rejimi değiştirmeye çalışsak, bu bir hata olmuş gibi görünüyor,” diyen Barrack ayrıca Yemen’deki ABD müdahalesinin değerini de sorgulayarak, bunu görünüşe göre “anlamsız” olarak nitelendirdi.
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceYandex veri merkezine saldırı Rusya’da dijital hizmetleri vurdu







