Görüş
Neofaşist olsa hadi neyse de bu klasik Latin Amerika faşisti!

Nobel Barış Ödülünün tarihine şöyle bir göz atan herkes, bu ödülün ABD Devlet Başkanı Donald Trump’a verilmesinin pek de şaşırtıcı olmayacağını rahatlıkla düşünebilirdi. Değil mi ki bu ödül, Vietnam Savaşı sırasında sadece Vietnam’da değil, Kamboçya ve Laos’ta da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan vahşi saldırıların emrini veren Henry Kissinger’a verilmişti, öyleyse herkese verilebilirdi. Öyle de oldu!..
Nobel Barış Ödülü, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu eski Irgun teröristi İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Myanmar’daki Rohingya azınlığına karşı katliamlardan sorumlu tutulan Aung San Suu Kyi gibi siyasetçilere verilmesinde bir beis görülmedi. ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında, Afganistan’a büyük bir askerî harekât başlatmanın arifesinde bir dizi insansız hava aracı suikastı başlatırken ödülü aldı. Şimdilerde biraz daha tabana yayıldı, artık emperyalizmin saldırgan baş aktörlerinin yanı sıra onların işbirlikçilerine de layık görülüyor!
Bu kez kuklacı ödülü kuklasına kaptırdı
Bu kez belki Trump biraz hayal kırıklığına uğramıştır, ancak herhalde Güney Amerika’daki bir kuklasına giden ödül, en azından onu biraz rahatlatır. Zira Amerikalı söz yazarı ve matematikçi Tom Lehrer’in 1973’te söylediği gibi, “Henry Kissinger Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde siyasî hiciv modası geçmiş olduysa”, Machado’ya verilen ödül bu trajikomik hikâyeye tüy dikmiş oldu.
Oysaki, dinamitin de mucidi olan İsveçli Alfred Nobel’in vasiyeti doğrultusunda kurulan ve ilk kez 1901 yılında verilen Nobel Ödülleri, dünyanın en saygın ödülleri arasında görülüyordu. Nobel Barış Ödülü, 1901-2024 yılları arasında 111 kişi ve 31 kuruluş olmak üzere toplam 142 kişiye 105 kez verildi. 28 kuruluş Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü; Uluslararası Kızılhaç Komitesi üç kez, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ise iki kez ödüle layık görüldü. Ancak biraz önce verdiğim örneklerde olduğu gibi katliamcılara da bu ödülün veriliyor olması, Nobel ödüllerinin saygınlığını ciddi biçimde sarsıyor.
Barış Komitesinin gerekçesi kararı kadar utanç verici!
Bu yıl olduğu gibi, utanç verici kararın gerekçesi de evlere şenlik! Ancak Nobel Barış Komitesinin utanç denen duyguyla uzaktan yakından ilgisi yok. Nobel Barış Komitesi Başkanı Jørgen Watne Frydnes, ödülün Venezuelalı muhalif siyasetçi Maria Corina Machado’ya verilmesi kararıyla ilgili gerekçelerini, “Demokrasi kalıcı barışın ön koşuludur, ancak demokrasinin gerilediği bir dünyada yaşıyoruz. Giderek daha fazla otoriter rejim normlara meydan okuyor ve şiddete yöneliyor” sözleriyle açıkladı.
Ödülü alan Machado ise büyük bir sürprizle şoke olmuş gibi, “Aman Tanrım, söyleyecek söz bulamıyorum. Ben sadece bir kişiyim. Bunu kesinlikle hak etmiyorum” diye mütevazı bir üslupla sözlerine başlamış ve bu ödülün ‘bütün bir toplumun başarısı’ olduğunu ilave etmiş. Yaklaşık 20 yıldır Venezuela’daki Bolivarcı iktidarları devirmekle uğraşan bu aşırı sağcı siyasî figürün X paylaşımı ise hayli ilgi çekici: “Tüm Venezuelalıların mücadelesinin bu şekilde takdir edilmesi, görevimizi tamamlamak için bize büyük bir güç veriyor: Özgürlüğü kazanmak. Zaferin eşiğindeyiz ve bugün, her zamankinden daha fazla, özgürlük ve demokrasiye ulaşmak için başlıca müttefiklerimiz olarak Başkan Trump’a, Amerika Birleşik Devletleri halkına, Latin Amerika halklarına ve dünyanın demokratik uluslarına güveniyoruz”. Dikkatinizi çekmiştir, sanki bir iç savaş komutanı gibi konuşuyor ve müttefiklerine iltifatlar yağdırıyor. 1970’li yıllardaki Orta ve Güney Amerika’daki CIA destekli faşist çete liderleri de benzer demeçler vermişti. Bol ‘özgürlük ve demokrasi’ tiradlarıyla…
‘Karanlığın ortasında demokrasi ateşini canlı tutan kadına’ bakın!
Machado, geçen yıl NPR’nin ‘All Things Considered’ programına verdiği demeçte, “Venezuela halkına güveniyorum ve mücadelemizin sonucunun Venezuela’nın kurtuluşu olacağından hiç şüphem yok. Maduro tamamen izole olmuş durumda, her zamankinden daha zayıf. Halkımız benim yanlarında olduğumu bilmek istiyor ve bilmeye ihtiyaç duyuyor” diye konuşmuştu.
Norveç Nobel Komitesi, Machado’yu ‘barışın cesur ve kararlı bir savunucusu… büyüyen karanlığın ortasında demokrasinin ateşini canlı tutan bir kadın’ olarak tanımladı ya, yapay zekâ dedektörü ZeroGPT, bu saçmalıkların ve açıklamanın geri kalanının çoğunun ChatGPT’den kopyalanıp yapıştırıldığı sonucuna vardı! Bir woke kültür masalını iyi analiz etmiş!
Kontrgerillalar kadar ‘özgürlükçü’ bir bakışı var
‘Demokrasiye barışçıl geçiş mücadelesinin kahramanı’, ABD’nin ülkesine yönelik askerî saldırganlığını desteklemekle kalmıyor, kışkırtmak için elinden geleni de yapıyor. Washington’ın müdahalesine karşı çıkan herkesin bastırılmasına yönelik planlarda Washington ile doğrudan işbirliği içinde olmaktan hiç de rahatsız değil.
New York Times’da yer alan bir haber şöyle: “Güç kullanımını destekleyen grubun başında Maria Corina Machado var. Bayan Machado’nun danışmanlarından Pedro Urruchurtu, Trump yönetimiyle koordinasyon halinde olduğunu ve Bay Maduro’nun devrilmesinden sonraki ilk 100 saat için bir planı olduğunu belirtti. Bu planın uluslararası müttefiklerin, özellikle de ABD’nin katılımını içerdiğini söyledi”. 1973’te Şili’deki ve 1976’da Arjantin’deki darbeleri hatırlayın, ne kadar kökü dışarıda ve kanlı olacağını tahmin etmek zor değil.

Avrupalı liderlerin ‘demokrasi kahramanı’
Machado’nun bu ödülü alması, Avrupalı liderleri de pek sevindirmiş görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Machado’yu bir ‘özgürlük savaşçısı’ ilan etti. Machado, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Arjantinli Milei gibi isimlerin yanı sıra, faşist İspanyol partisi VOX’un öncülüğünü yaptığı ‘Madrid Forum’ tüzüğünün imzacılarından biri ve Almanya’daki AfD ile birlikte en yakın müttefikleri arasında sayıyor. Avrupalı liderlerin en azından sağcılarıyla arası oldukça iyi.
Üzücü ama tutuklu yargılanan, kendisi de bir siyasî darbeye maruz kalmış İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir tebrik mesajı yayımladı. “Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’yu en içten duygularımla kutluyorum. Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu onurlu başarısı, sadece Latin Amerika için değil, otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham vericidir. Diktatörlüklerin, baskıların ve hukuksuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, halkların iradesini savunan cesur liderler, insanlığın ortak geleceği için umut kaynağıdır. Bugün Maria Corina Machado’nun ödülle taçlandırılan mücadelesi, yarının özgür ve demokratik toplumlarının teminatıdır”. Üzücü değil mi? Bir kez daha CHP’nin dış politika vizyonu konusunda genel başkan yardımcılığı makamını gözden geçirmesi gerektiğinin bir göstergesi olsa gerek bu!
Neredeyse ABD’ye ülkesini işgal etmesi için yalvaracak
Oysaki şöyle bir Machado’nun demeçlerine baksaydılar, nasıl bir kötülük yumağı olduğunu anlayabilirdiler. Yakın zamanda Fox News’e çıkarak Karayipler’deki devam eden ABD askeri yığınağını ve Maduro’ya bağlı olduğu iddia edilen kartellerle çalıştıkları iddia edilen balıkçıların delil olmaksızın yargısız infaz edilmesini destekledi. “Venezuela’nın yaşadığı trajediyi ele aldıkları için Başkan Trump ve yönetime ne kadar minnettar olduğumuzu söylemek istiyorum. Maduro, Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgenin istikrarı için en büyük tehdit haline getirdi” deyiverdi. “Hadi lütfen askerî operasyon yap ülkeme” diye yalvaracak neredeyse!..
Bildiğiniz üzere, Washington, Venezuela açıklarında bir donanma filosu, çok sayıda savaş uçağı ve 4 bin 500 denizci ve asker topladı. ABD Donanması’na bağlı savaş gemileri en az beş küçük gemiyi batırarak en az 21 sivili öldürdü. ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilk askeri operasyonu değil bu. Grenada ve Panama işgallerini hatırlayın! Domuzlar Körfezi rezaletini unutmayın. O operasyonda bilfiil yer alan Kübalı vatan hainlerini de!… Machado da onlar gibi bir şey, tek farkı ülkeyi terk etmeyecek kadar cesur ve gözü kara biri olması.
Komploların her biri bir başarısızlık öyküsü
Machado’nun nasıl bir siyasî görüşü olduğuna dair bazı ipuçları verdikten sonra gelelim siyasi kariyerine… Machado, Venezuela muhalefetinde sembolik bir figürdü, ancak onun geçmişi, takipçilerini defalarca hayal kırıklığına uğratan bir dizi başarısız darbe girişimiyle dolu. 2002’den 2024’e kadar, Venezuela’nın Bolivarcı hükûmetlerini darbeyle devirme girişimleri, yabancı güçler ve radikal kesimlerle kurduğu ittifaklara rağmen başarısız oldu. Bu arada hemen belirteyim, özellikle Nicolás Maduro’nun iktidarı sol popülist ve başarısızlıklarla dolu… Ancak alternatif eğer böyle bir işbirlikçi faşistse sütten çıkmış ak kaşık sayılmalı!
Machado’nun işbirlikçilik ve halk düşmanlığıyla dolu CV’sinin ilk bölümünde, Nisan 2002’de, Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı darbeyi destekleyen belge olan Carmona Kararnamesi’ni imzalaması yer alıyor. Bu kararname, demokratik kurumları ortadan kaldırmaya çalışmasının yanı sıra, fiili bir hükûmet kurmayı amaçlayan darbe kesimlerine olan bağlılıklarını da yansıtıyordu. Bu darbe başarısız olmuş ve Chávez 48 saatten kısa bir sürede yeniden iktidara gelmişti.
Súmate’yı fonlayanlara bak, nasıl bir STK olduğunu anla
Machado yeminli bir sol düşmanı olduğundan hiç pes etmedi, zaten arkasında kapı gibi ABD vardı. Temmuz 2002’de Alejandro Plaz ile birlikte, ABD çıkarlarıyla bağlantılı kuruluşlar olan Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (United States Agency for International Development-USAID) ve Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic-NDI) gibi kuruluşlardan fon alan Súmate adlı sivil toplum örgütünü kurdu. Bu üç kuruluşu nerede darbe, seçim yolsuzluğu ya da ‘turuncu devrim’ varsa orada görürsünüz! Súmate, Ulusal Seçim Konseyi’ne yönelik mücadeleye odaklandı ve hükûmeti ekonomik bunalım yoluyla devirme girişimi olan petrol grevini destekleyen medya kampanyalarında önemli bir rol üstlendi. Ancak bu strateji de başarısız oldu.
Referandumda halk yolunu kesti
2004 yılında Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı bir geri çağırma referandumu için Súmate aracılığıyla imza toplama sürecini koordine eden de Machado’ydu. Ancak referandum gerçekleştiğinde, Venezuela halkı Chávez’in yetkilerini onaylayarak Bolivarcı rejime bir kez daha destek verdi.
Kendisini klasik bir Latin Amerikan faşisti olarak Washington’a yeterince kanıtlamıştı artık. 2005 yılında dönemin ABD Başkanı George Walker Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı ve devlet başkanı muamelesi gördü. Ancak bu seremoni de iç siyasetteki etkisini güçlendirmek için yetersiz kalacaktı.
Ancak hakkını vermek lazım, hiç yılmak bilmiyordu Machado! 2011 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için Demokratik Birlik Yuvarlak Masasının (Mesa de la Unidad Democrática-MUD) ön seçimlerine katıldı. Medya imajına rağmen, oyların yalnızca yüzde 3.7’sini alabildi. Ön seçimlerdeki bu başarısızlık, siyasî kariyerine bir darbe daha indirdi. Kendi seçmenleriyle bile bağ kuramıyordu!
‘La Salida’ darbesinin mimarlarından biriydi
2012’de Ulusal Meclis oturumunda, medyanın ilgisini çekmek amacıyla Chávez’i hırsızlıkla suçladı. Bu da tutmadı. Yenildikçe daha saldırganlaşıyor ve ülkeyi iç savaşa sürükleyecek komplolar kurmaya yöneliyordu. Kariyerinin en karanlık dönemlerinden biri, 2014 yılında, Başkan Nicolás Maduro’yu sokak şiddetiyle devirmeyi amaçlayan ‘La Salida’ planının başlıca destekçilerinden biri olduğu dönemde yaşandı. Bu çağrı, Machado ve müttefikleri tarafından desteklenen şiddet yüklü eylemler sonucunda 43 Venezuelalının ölümüne neden olan bir dizi sokak çatışmasını tetikledi. Şiddet eylemleriyle hükûmet değişikliği yapma girişimi Venezuela’de yeterince destek bulmadı ve Machado milletvekilliğinden ihraç edildi ve siyaset yapması yasaklandı.
Bolivya’daki darbeye canı gönülden destek
Güney Amerika’da faşist siyaset sınırötesi bir özelliğe sahiptir. Kendi ülkesinde darbe yapamayanlar, başka ülkelerdeki faşistlere destek verir. Çoğunlukla da Washington’dan aldıkları emirlerle… Machado, 2019’da yine bir Bolivarcı olan Bolivya’da Devlet Başkanı Evo Morales’i deviren darbeyi destekledi.
Machado 2023’te muhalefetin ön seçimlerine katıldı. Súmate tarafından yönetilen bu süreçte, resmi bir rapor sunulmadan kazanan ilan edildi ve bu durum muhalefet kesimlerinde bile güvensizlik yarattı. Bu, seçim süreçlerini kendi lehine manipüle etme girişiminin bir başka örneğiydi ve destekçileri için daha fazla hayal kırıklığına yol açtı.
En son kozunu 2024’te oynadı, yine başaramadı
Bir darbe girişimi için daha kolları sıvadı. Nicolás Maduro’nun yeniden seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 29 Temmuz 2024’te yaşandı. Machado, demokrasiyi her zamanki gibi reddederek sonuçları görmezden geldi ve şiddete dönüşen protestoları destekledi. Maduro’nun teşvik ettiği ayaklanmalarda en az 25 kişi öldü ve çok sayıda kamu kurumu ateşe verildi. Kaos ve şiddet yoluyla bir darbe girişiminde bulunma girişimi bir kez daha etkisiz hale getirildi ve eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşemeyen Machado, yeraltına çekildi. Büyük olasılıkla Maduro yandaşları buldukları yerde onu yok edecekler.
Siyonizmin destekçisi, Netanyahu hayranı
Böyle bir siyasetçinin dış politikadaki yaklaşımının saldırgan, gerici, din istismarcılarına ve ırkçılara açık destek vermek olması şaşırtıcı değil tabii… Machado’nun en sevdiği liderlerden biri de doğal olarak Benyamin Netanyahu, daha doğrusu siyonistlere aşık bir siyasetçi. Likud Partisinin fanı ve Gazze işgaline de açık destek veriyor. Bu sebeple Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR), Nobel Komitesi’nin bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü Venezuela muhalefet lideri Machado’ya verme kararını sert bir dille kınadı. CAIR’in açıklaması şöyle: “Machado, İsrail’in ırkçı Likud Partisi’nin açık sözlü bir destekçisidir ve bu yılın başlarında, aralarında Geert Wilders ve Marine Le Pen’in de bulunduğu Avrupalı faşistlerin katıldığı bir konferansta, 1500’lerde İspanya’daki müslümanlara ve Yahudilere uygulanan etnik temizliğe atıfta bulunarak açıkça yeni bir ‘Reconquista’ çağrısında bulunmuştu”.
Dünyadaki eğilimleri anlamak açısından Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü bir gösterge… Avrupa’da sosyal demokratların ve Yeşiller’in savaş kırşkırtıcısı, NATO’nun şahin kanadının destekçisi olduğu bir dönemde, Venezuela’da da bir darbeci faşist ‘barış elçisi’ olmuş çok mu!
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









