Görüş
Neofaşist olsa hadi neyse de bu klasik Latin Amerika faşisti!

Nobel Barış Ödülünün tarihine şöyle bir göz atan herkes, bu ödülün ABD Devlet Başkanı Donald Trump’a verilmesinin pek de şaşırtıcı olmayacağını rahatlıkla düşünebilirdi. Değil mi ki bu ödül, Vietnam Savaşı sırasında sadece Vietnam’da değil, Kamboçya ve Laos’ta da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan vahşi saldırıların emrini veren Henry Kissinger’a verilmişti, öyleyse herkese verilebilirdi. Öyle de oldu!..
Nobel Barış Ödülü, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu eski Irgun teröristi İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Myanmar’daki Rohingya azınlığına karşı katliamlardan sorumlu tutulan Aung San Suu Kyi gibi siyasetçilere verilmesinde bir beis görülmedi. ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında, Afganistan’a büyük bir askerî harekât başlatmanın arifesinde bir dizi insansız hava aracı suikastı başlatırken ödülü aldı. Şimdilerde biraz daha tabana yayıldı, artık emperyalizmin saldırgan baş aktörlerinin yanı sıra onların işbirlikçilerine de layık görülüyor!
Bu kez kuklacı ödülü kuklasına kaptırdı
Bu kez belki Trump biraz hayal kırıklığına uğramıştır, ancak herhalde Güney Amerika’daki bir kuklasına giden ödül, en azından onu biraz rahatlatır. Zira Amerikalı söz yazarı ve matematikçi Tom Lehrer’in 1973’te söylediği gibi, “Henry Kissinger Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde siyasî hiciv modası geçmiş olduysa”, Machado’ya verilen ödül bu trajikomik hikâyeye tüy dikmiş oldu.
Oysaki, dinamitin de mucidi olan İsveçli Alfred Nobel’in vasiyeti doğrultusunda kurulan ve ilk kez 1901 yılında verilen Nobel Ödülleri, dünyanın en saygın ödülleri arasında görülüyordu. Nobel Barış Ödülü, 1901-2024 yılları arasında 111 kişi ve 31 kuruluş olmak üzere toplam 142 kişiye 105 kez verildi. 28 kuruluş Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü; Uluslararası Kızılhaç Komitesi üç kez, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ise iki kez ödüle layık görüldü. Ancak biraz önce verdiğim örneklerde olduğu gibi katliamcılara da bu ödülün veriliyor olması, Nobel ödüllerinin saygınlığını ciddi biçimde sarsıyor.
Barış Komitesinin gerekçesi kararı kadar utanç verici!
Bu yıl olduğu gibi, utanç verici kararın gerekçesi de evlere şenlik! Ancak Nobel Barış Komitesinin utanç denen duyguyla uzaktan yakından ilgisi yok. Nobel Barış Komitesi Başkanı Jørgen Watne Frydnes, ödülün Venezuelalı muhalif siyasetçi Maria Corina Machado’ya verilmesi kararıyla ilgili gerekçelerini, “Demokrasi kalıcı barışın ön koşuludur, ancak demokrasinin gerilediği bir dünyada yaşıyoruz. Giderek daha fazla otoriter rejim normlara meydan okuyor ve şiddete yöneliyor” sözleriyle açıkladı.
Ödülü alan Machado ise büyük bir sürprizle şoke olmuş gibi, “Aman Tanrım, söyleyecek söz bulamıyorum. Ben sadece bir kişiyim. Bunu kesinlikle hak etmiyorum” diye mütevazı bir üslupla sözlerine başlamış ve bu ödülün ‘bütün bir toplumun başarısı’ olduğunu ilave etmiş. Yaklaşık 20 yıldır Venezuela’daki Bolivarcı iktidarları devirmekle uğraşan bu aşırı sağcı siyasî figürün X paylaşımı ise hayli ilgi çekici: “Tüm Venezuelalıların mücadelesinin bu şekilde takdir edilmesi, görevimizi tamamlamak için bize büyük bir güç veriyor: Özgürlüğü kazanmak. Zaferin eşiğindeyiz ve bugün, her zamankinden daha fazla, özgürlük ve demokrasiye ulaşmak için başlıca müttefiklerimiz olarak Başkan Trump’a, Amerika Birleşik Devletleri halkına, Latin Amerika halklarına ve dünyanın demokratik uluslarına güveniyoruz”. Dikkatinizi çekmiştir, sanki bir iç savaş komutanı gibi konuşuyor ve müttefiklerine iltifatlar yağdırıyor. 1970’li yıllardaki Orta ve Güney Amerika’daki CIA destekli faşist çete liderleri de benzer demeçler vermişti. Bol ‘özgürlük ve demokrasi’ tiradlarıyla…
‘Karanlığın ortasında demokrasi ateşini canlı tutan kadına’ bakın!
Machado, geçen yıl NPR’nin ‘All Things Considered’ programına verdiği demeçte, “Venezuela halkına güveniyorum ve mücadelemizin sonucunun Venezuela’nın kurtuluşu olacağından hiç şüphem yok. Maduro tamamen izole olmuş durumda, her zamankinden daha zayıf. Halkımız benim yanlarında olduğumu bilmek istiyor ve bilmeye ihtiyaç duyuyor” diye konuşmuştu.
Norveç Nobel Komitesi, Machado’yu ‘barışın cesur ve kararlı bir savunucusu… büyüyen karanlığın ortasında demokrasinin ateşini canlı tutan bir kadın’ olarak tanımladı ya, yapay zekâ dedektörü ZeroGPT, bu saçmalıkların ve açıklamanın geri kalanının çoğunun ChatGPT’den kopyalanıp yapıştırıldığı sonucuna vardı! Bir woke kültür masalını iyi analiz etmiş!
Kontrgerillalar kadar ‘özgürlükçü’ bir bakışı var
‘Demokrasiye barışçıl geçiş mücadelesinin kahramanı’, ABD’nin ülkesine yönelik askerî saldırganlığını desteklemekle kalmıyor, kışkırtmak için elinden geleni de yapıyor. Washington’ın müdahalesine karşı çıkan herkesin bastırılmasına yönelik planlarda Washington ile doğrudan işbirliği içinde olmaktan hiç de rahatsız değil.
New York Times’da yer alan bir haber şöyle: “Güç kullanımını destekleyen grubun başında Maria Corina Machado var. Bayan Machado’nun danışmanlarından Pedro Urruchurtu, Trump yönetimiyle koordinasyon halinde olduğunu ve Bay Maduro’nun devrilmesinden sonraki ilk 100 saat için bir planı olduğunu belirtti. Bu planın uluslararası müttefiklerin, özellikle de ABD’nin katılımını içerdiğini söyledi”. 1973’te Şili’deki ve 1976’da Arjantin’deki darbeleri hatırlayın, ne kadar kökü dışarıda ve kanlı olacağını tahmin etmek zor değil.

Avrupalı liderlerin ‘demokrasi kahramanı’
Machado’nun bu ödülü alması, Avrupalı liderleri de pek sevindirmiş görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Machado’yu bir ‘özgürlük savaşçısı’ ilan etti. Machado, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Arjantinli Milei gibi isimlerin yanı sıra, faşist İspanyol partisi VOX’un öncülüğünü yaptığı ‘Madrid Forum’ tüzüğünün imzacılarından biri ve Almanya’daki AfD ile birlikte en yakın müttefikleri arasında sayıyor. Avrupalı liderlerin en azından sağcılarıyla arası oldukça iyi.
Üzücü ama tutuklu yargılanan, kendisi de bir siyasî darbeye maruz kalmış İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir tebrik mesajı yayımladı. “Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’yu en içten duygularımla kutluyorum. Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu onurlu başarısı, sadece Latin Amerika için değil, otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham vericidir. Diktatörlüklerin, baskıların ve hukuksuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, halkların iradesini savunan cesur liderler, insanlığın ortak geleceği için umut kaynağıdır. Bugün Maria Corina Machado’nun ödülle taçlandırılan mücadelesi, yarının özgür ve demokratik toplumlarının teminatıdır”. Üzücü değil mi? Bir kez daha CHP’nin dış politika vizyonu konusunda genel başkan yardımcılığı makamını gözden geçirmesi gerektiğinin bir göstergesi olsa gerek bu!
Neredeyse ABD’ye ülkesini işgal etmesi için yalvaracak
Oysaki şöyle bir Machado’nun demeçlerine baksaydılar, nasıl bir kötülük yumağı olduğunu anlayabilirdiler. Yakın zamanda Fox News’e çıkarak Karayipler’deki devam eden ABD askeri yığınağını ve Maduro’ya bağlı olduğu iddia edilen kartellerle çalıştıkları iddia edilen balıkçıların delil olmaksızın yargısız infaz edilmesini destekledi. “Venezuela’nın yaşadığı trajediyi ele aldıkları için Başkan Trump ve yönetime ne kadar minnettar olduğumuzu söylemek istiyorum. Maduro, Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgenin istikrarı için en büyük tehdit haline getirdi” deyiverdi. “Hadi lütfen askerî operasyon yap ülkeme” diye yalvaracak neredeyse!..
Bildiğiniz üzere, Washington, Venezuela açıklarında bir donanma filosu, çok sayıda savaş uçağı ve 4 bin 500 denizci ve asker topladı. ABD Donanması’na bağlı savaş gemileri en az beş küçük gemiyi batırarak en az 21 sivili öldürdü. ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilk askeri operasyonu değil bu. Grenada ve Panama işgallerini hatırlayın! Domuzlar Körfezi rezaletini unutmayın. O operasyonda bilfiil yer alan Kübalı vatan hainlerini de!… Machado da onlar gibi bir şey, tek farkı ülkeyi terk etmeyecek kadar cesur ve gözü kara biri olması.
Komploların her biri bir başarısızlık öyküsü
Machado’nun nasıl bir siyasî görüşü olduğuna dair bazı ipuçları verdikten sonra gelelim siyasi kariyerine… Machado, Venezuela muhalefetinde sembolik bir figürdü, ancak onun geçmişi, takipçilerini defalarca hayal kırıklığına uğratan bir dizi başarısız darbe girişimiyle dolu. 2002’den 2024’e kadar, Venezuela’nın Bolivarcı hükûmetlerini darbeyle devirme girişimleri, yabancı güçler ve radikal kesimlerle kurduğu ittifaklara rağmen başarısız oldu. Bu arada hemen belirteyim, özellikle Nicolás Maduro’nun iktidarı sol popülist ve başarısızlıklarla dolu… Ancak alternatif eğer böyle bir işbirlikçi faşistse sütten çıkmış ak kaşık sayılmalı!
Machado’nun işbirlikçilik ve halk düşmanlığıyla dolu CV’sinin ilk bölümünde, Nisan 2002’de, Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı darbeyi destekleyen belge olan Carmona Kararnamesi’ni imzalaması yer alıyor. Bu kararname, demokratik kurumları ortadan kaldırmaya çalışmasının yanı sıra, fiili bir hükûmet kurmayı amaçlayan darbe kesimlerine olan bağlılıklarını da yansıtıyordu. Bu darbe başarısız olmuş ve Chávez 48 saatten kısa bir sürede yeniden iktidara gelmişti.
Súmate’yı fonlayanlara bak, nasıl bir STK olduğunu anla
Machado yeminli bir sol düşmanı olduğundan hiç pes etmedi, zaten arkasında kapı gibi ABD vardı. Temmuz 2002’de Alejandro Plaz ile birlikte, ABD çıkarlarıyla bağlantılı kuruluşlar olan Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (United States Agency for International Development-USAID) ve Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic-NDI) gibi kuruluşlardan fon alan Súmate adlı sivil toplum örgütünü kurdu. Bu üç kuruluşu nerede darbe, seçim yolsuzluğu ya da ‘turuncu devrim’ varsa orada görürsünüz! Súmate, Ulusal Seçim Konseyi’ne yönelik mücadeleye odaklandı ve hükûmeti ekonomik bunalım yoluyla devirme girişimi olan petrol grevini destekleyen medya kampanyalarında önemli bir rol üstlendi. Ancak bu strateji de başarısız oldu.
Referandumda halk yolunu kesti
2004 yılında Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı bir geri çağırma referandumu için Súmate aracılığıyla imza toplama sürecini koordine eden de Machado’ydu. Ancak referandum gerçekleştiğinde, Venezuela halkı Chávez’in yetkilerini onaylayarak Bolivarcı rejime bir kez daha destek verdi.
Kendisini klasik bir Latin Amerikan faşisti olarak Washington’a yeterince kanıtlamıştı artık. 2005 yılında dönemin ABD Başkanı George Walker Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı ve devlet başkanı muamelesi gördü. Ancak bu seremoni de iç siyasetteki etkisini güçlendirmek için yetersiz kalacaktı.
Ancak hakkını vermek lazım, hiç yılmak bilmiyordu Machado! 2011 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için Demokratik Birlik Yuvarlak Masasının (Mesa de la Unidad Democrática-MUD) ön seçimlerine katıldı. Medya imajına rağmen, oyların yalnızca yüzde 3.7’sini alabildi. Ön seçimlerdeki bu başarısızlık, siyasî kariyerine bir darbe daha indirdi. Kendi seçmenleriyle bile bağ kuramıyordu!
‘La Salida’ darbesinin mimarlarından biriydi
2012’de Ulusal Meclis oturumunda, medyanın ilgisini çekmek amacıyla Chávez’i hırsızlıkla suçladı. Bu da tutmadı. Yenildikçe daha saldırganlaşıyor ve ülkeyi iç savaşa sürükleyecek komplolar kurmaya yöneliyordu. Kariyerinin en karanlık dönemlerinden biri, 2014 yılında, Başkan Nicolás Maduro’yu sokak şiddetiyle devirmeyi amaçlayan ‘La Salida’ planının başlıca destekçilerinden biri olduğu dönemde yaşandı. Bu çağrı, Machado ve müttefikleri tarafından desteklenen şiddet yüklü eylemler sonucunda 43 Venezuelalının ölümüne neden olan bir dizi sokak çatışmasını tetikledi. Şiddet eylemleriyle hükûmet değişikliği yapma girişimi Venezuela’de yeterince destek bulmadı ve Machado milletvekilliğinden ihraç edildi ve siyaset yapması yasaklandı.
Bolivya’daki darbeye canı gönülden destek
Güney Amerika’da faşist siyaset sınırötesi bir özelliğe sahiptir. Kendi ülkesinde darbe yapamayanlar, başka ülkelerdeki faşistlere destek verir. Çoğunlukla da Washington’dan aldıkları emirlerle… Machado, 2019’da yine bir Bolivarcı olan Bolivya’da Devlet Başkanı Evo Morales’i deviren darbeyi destekledi.
Machado 2023’te muhalefetin ön seçimlerine katıldı. Súmate tarafından yönetilen bu süreçte, resmi bir rapor sunulmadan kazanan ilan edildi ve bu durum muhalefet kesimlerinde bile güvensizlik yarattı. Bu, seçim süreçlerini kendi lehine manipüle etme girişiminin bir başka örneğiydi ve destekçileri için daha fazla hayal kırıklığına yol açtı.
En son kozunu 2024’te oynadı, yine başaramadı
Bir darbe girişimi için daha kolları sıvadı. Nicolás Maduro’nun yeniden seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 29 Temmuz 2024’te yaşandı. Machado, demokrasiyi her zamanki gibi reddederek sonuçları görmezden geldi ve şiddete dönüşen protestoları destekledi. Maduro’nun teşvik ettiği ayaklanmalarda en az 25 kişi öldü ve çok sayıda kamu kurumu ateşe verildi. Kaos ve şiddet yoluyla bir darbe girişiminde bulunma girişimi bir kez daha etkisiz hale getirildi ve eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşemeyen Machado, yeraltına çekildi. Büyük olasılıkla Maduro yandaşları buldukları yerde onu yok edecekler.
Siyonizmin destekçisi, Netanyahu hayranı
Böyle bir siyasetçinin dış politikadaki yaklaşımının saldırgan, gerici, din istismarcılarına ve ırkçılara açık destek vermek olması şaşırtıcı değil tabii… Machado’nun en sevdiği liderlerden biri de doğal olarak Benyamin Netanyahu, daha doğrusu siyonistlere aşık bir siyasetçi. Likud Partisinin fanı ve Gazze işgaline de açık destek veriyor. Bu sebeple Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR), Nobel Komitesi’nin bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü Venezuela muhalefet lideri Machado’ya verme kararını sert bir dille kınadı. CAIR’in açıklaması şöyle: “Machado, İsrail’in ırkçı Likud Partisi’nin açık sözlü bir destekçisidir ve bu yılın başlarında, aralarında Geert Wilders ve Marine Le Pen’in de bulunduğu Avrupalı faşistlerin katıldığı bir konferansta, 1500’lerde İspanya’daki müslümanlara ve Yahudilere uygulanan etnik temizliğe atıfta bulunarak açıkça yeni bir ‘Reconquista’ çağrısında bulunmuştu”.
Dünyadaki eğilimleri anlamak açısından Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü bir gösterge… Avrupa’da sosyal demokratların ve Yeşiller’in savaş kırşkırtıcısı, NATO’nun şahin kanadının destekçisi olduğu bir dönemde, Venezuela’da da bir darbeci faşist ‘barış elçisi’ olmuş çok mu!
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti












