Görüş
Neofaşist olsa hadi neyse de bu klasik Latin Amerika faşisti!

Nobel Barış Ödülünün tarihine şöyle bir göz atan herkes, bu ödülün ABD Devlet Başkanı Donald Trump’a verilmesinin pek de şaşırtıcı olmayacağını rahatlıkla düşünebilirdi. Değil mi ki bu ödül, Vietnam Savaşı sırasında sadece Vietnam’da değil, Kamboçya ve Laos’ta da yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan vahşi saldırıların emrini veren Henry Kissinger’a verilmişti, öyleyse herkese verilebilirdi. Öyle de oldu!..
Nobel Barış Ödülü, Lübnan’daki Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu eski Irgun teröristi İsrail Başbakanı Menahem Begin ve Myanmar’daki Rohingya azınlığına karşı katliamlardan sorumlu tutulan Aung San Suu Kyi gibi siyasetçilere verilmesinde bir beis görülmedi. ABD Başkanı Barack Obama, 2009 yılında, Afganistan’a büyük bir askerî harekât başlatmanın arifesinde bir dizi insansız hava aracı suikastı başlatırken ödülü aldı. Şimdilerde biraz daha tabana yayıldı, artık emperyalizmin saldırgan baş aktörlerinin yanı sıra onların işbirlikçilerine de layık görülüyor!
Bu kez kuklacı ödülü kuklasına kaptırdı
Bu kez belki Trump biraz hayal kırıklığına uğramıştır, ancak herhalde Güney Amerika’daki bir kuklasına giden ödül, en azından onu biraz rahatlatır. Zira Amerikalı söz yazarı ve matematikçi Tom Lehrer’in 1973’te söylediği gibi, “Henry Kissinger Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldüğünde siyasî hiciv modası geçmiş olduysa”, Machado’ya verilen ödül bu trajikomik hikâyeye tüy dikmiş oldu.
Oysaki, dinamitin de mucidi olan İsveçli Alfred Nobel’in vasiyeti doğrultusunda kurulan ve ilk kez 1901 yılında verilen Nobel Ödülleri, dünyanın en saygın ödülleri arasında görülüyordu. Nobel Barış Ödülü, 1901-2024 yılları arasında 111 kişi ve 31 kuruluş olmak üzere toplam 142 kişiye 105 kez verildi. 28 kuruluş Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü; Uluslararası Kızılhaç Komitesi üç kez, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ise iki kez ödüle layık görüldü. Ancak biraz önce verdiğim örneklerde olduğu gibi katliamcılara da bu ödülün veriliyor olması, Nobel ödüllerinin saygınlığını ciddi biçimde sarsıyor.
Barış Komitesinin gerekçesi kararı kadar utanç verici!
Bu yıl olduğu gibi, utanç verici kararın gerekçesi de evlere şenlik! Ancak Nobel Barış Komitesinin utanç denen duyguyla uzaktan yakından ilgisi yok. Nobel Barış Komitesi Başkanı Jørgen Watne Frydnes, ödülün Venezuelalı muhalif siyasetçi Maria Corina Machado’ya verilmesi kararıyla ilgili gerekçelerini, “Demokrasi kalıcı barışın ön koşuludur, ancak demokrasinin gerilediği bir dünyada yaşıyoruz. Giderek daha fazla otoriter rejim normlara meydan okuyor ve şiddete yöneliyor” sözleriyle açıkladı.
Ödülü alan Machado ise büyük bir sürprizle şoke olmuş gibi, “Aman Tanrım, söyleyecek söz bulamıyorum. Ben sadece bir kişiyim. Bunu kesinlikle hak etmiyorum” diye mütevazı bir üslupla sözlerine başlamış ve bu ödülün ‘bütün bir toplumun başarısı’ olduğunu ilave etmiş. Yaklaşık 20 yıldır Venezuela’daki Bolivarcı iktidarları devirmekle uğraşan bu aşırı sağcı siyasî figürün X paylaşımı ise hayli ilgi çekici: “Tüm Venezuelalıların mücadelesinin bu şekilde takdir edilmesi, görevimizi tamamlamak için bize büyük bir güç veriyor: Özgürlüğü kazanmak. Zaferin eşiğindeyiz ve bugün, her zamankinden daha fazla, özgürlük ve demokrasiye ulaşmak için başlıca müttefiklerimiz olarak Başkan Trump’a, Amerika Birleşik Devletleri halkına, Latin Amerika halklarına ve dünyanın demokratik uluslarına güveniyoruz”. Dikkatinizi çekmiştir, sanki bir iç savaş komutanı gibi konuşuyor ve müttefiklerine iltifatlar yağdırıyor. 1970’li yıllardaki Orta ve Güney Amerika’daki CIA destekli faşist çete liderleri de benzer demeçler vermişti. Bol ‘özgürlük ve demokrasi’ tiradlarıyla…
‘Karanlığın ortasında demokrasi ateşini canlı tutan kadına’ bakın!
Machado, geçen yıl NPR’nin ‘All Things Considered’ programına verdiği demeçte, “Venezuela halkına güveniyorum ve mücadelemizin sonucunun Venezuela’nın kurtuluşu olacağından hiç şüphem yok. Maduro tamamen izole olmuş durumda, her zamankinden daha zayıf. Halkımız benim yanlarında olduğumu bilmek istiyor ve bilmeye ihtiyaç duyuyor” diye konuşmuştu.
Norveç Nobel Komitesi, Machado’yu ‘barışın cesur ve kararlı bir savunucusu… büyüyen karanlığın ortasında demokrasinin ateşini canlı tutan bir kadın’ olarak tanımladı ya, yapay zekâ dedektörü ZeroGPT, bu saçmalıkların ve açıklamanın geri kalanının çoğunun ChatGPT’den kopyalanıp yapıştırıldığı sonucuna vardı! Bir woke kültür masalını iyi analiz etmiş!
Kontrgerillalar kadar ‘özgürlükçü’ bir bakışı var
‘Demokrasiye barışçıl geçiş mücadelesinin kahramanı’, ABD’nin ülkesine yönelik askerî saldırganlığını desteklemekle kalmıyor, kışkırtmak için elinden geleni de yapıyor. Washington’ın müdahalesine karşı çıkan herkesin bastırılmasına yönelik planlarda Washington ile doğrudan işbirliği içinde olmaktan hiç de rahatsız değil.
New York Times’da yer alan bir haber şöyle: “Güç kullanımını destekleyen grubun başında Maria Corina Machado var. Bayan Machado’nun danışmanlarından Pedro Urruchurtu, Trump yönetimiyle koordinasyon halinde olduğunu ve Bay Maduro’nun devrilmesinden sonraki ilk 100 saat için bir planı olduğunu belirtti. Bu planın uluslararası müttefiklerin, özellikle de ABD’nin katılımını içerdiğini söyledi”. 1973’te Şili’deki ve 1976’da Arjantin’deki darbeleri hatırlayın, ne kadar kökü dışarıda ve kanlı olacağını tahmin etmek zor değil.

Avrupalı liderlerin ‘demokrasi kahramanı’
Machado’nun bu ödülü alması, Avrupalı liderleri de pek sevindirmiş görünüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Machado’yu bir ‘özgürlük savaşçısı’ ilan etti. Machado, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Arjantinli Milei gibi isimlerin yanı sıra, faşist İspanyol partisi VOX’un öncülüğünü yaptığı ‘Madrid Forum’ tüzüğünün imzacılarından biri ve Almanya’daki AfD ile birlikte en yakın müttefikleri arasında sayıyor. Avrupalı liderlerin en azından sağcılarıyla arası oldukça iyi.
Üzücü ama tutuklu yargılanan, kendisi de bir siyasî darbeye maruz kalmış İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu da bir tebrik mesajı yayımladı. “Nobel Barış Ödülü’nü kazanan Maria Corina Machado’yu en içten duygularımla kutluyorum. Venezuela’da demokrasi ve özgürlük mücadelesi verenlerin bu onurlu başarısı, sadece Latin Amerika için değil, otoriter rejimlerin gölgesinde yaşayan tüm halklar için ilham vericidir. Diktatörlüklerin, baskıların ve hukuksuzlukların hüküm sürdüğü bir dünyada, halkların iradesini savunan cesur liderler, insanlığın ortak geleceği için umut kaynağıdır. Bugün Maria Corina Machado’nun ödülle taçlandırılan mücadelesi, yarının özgür ve demokratik toplumlarının teminatıdır”. Üzücü değil mi? Bir kez daha CHP’nin dış politika vizyonu konusunda genel başkan yardımcılığı makamını gözden geçirmesi gerektiğinin bir göstergesi olsa gerek bu!
Neredeyse ABD’ye ülkesini işgal etmesi için yalvaracak
Oysaki şöyle bir Machado’nun demeçlerine baksaydılar, nasıl bir kötülük yumağı olduğunu anlayabilirdiler. Yakın zamanda Fox News’e çıkarak Karayipler’deki devam eden ABD askeri yığınağını ve Maduro’ya bağlı olduğu iddia edilen kartellerle çalıştıkları iddia edilen balıkçıların delil olmaksızın yargısız infaz edilmesini destekledi. “Venezuela’nın yaşadığı trajediyi ele aldıkları için Başkan Trump ve yönetime ne kadar minnettar olduğumuzu söylemek istiyorum. Maduro, Venezuela’yı ABD’nin ulusal güvenliği ve bölgenin istikrarı için en büyük tehdit haline getirdi” deyiverdi. “Hadi lütfen askerî operasyon yap ülkeme” diye yalvaracak neredeyse!..
Bildiğiniz üzere, Washington, Venezuela açıklarında bir donanma filosu, çok sayıda savaş uçağı ve 4 bin 500 denizci ve asker topladı. ABD Donanması’na bağlı savaş gemileri en az beş küçük gemiyi batırarak en az 21 sivili öldürdü. ABD’nin Latin Amerika’ya yönelik ilk askeri operasyonu değil bu. Grenada ve Panama işgallerini hatırlayın! Domuzlar Körfezi rezaletini unutmayın. O operasyonda bilfiil yer alan Kübalı vatan hainlerini de!… Machado da onlar gibi bir şey, tek farkı ülkeyi terk etmeyecek kadar cesur ve gözü kara biri olması.
Komploların her biri bir başarısızlık öyküsü
Machado’nun nasıl bir siyasî görüşü olduğuna dair bazı ipuçları verdikten sonra gelelim siyasi kariyerine… Machado, Venezuela muhalefetinde sembolik bir figürdü, ancak onun geçmişi, takipçilerini defalarca hayal kırıklığına uğratan bir dizi başarısız darbe girişimiyle dolu. 2002’den 2024’e kadar, Venezuela’nın Bolivarcı hükûmetlerini darbeyle devirme girişimleri, yabancı güçler ve radikal kesimlerle kurduğu ittifaklara rağmen başarısız oldu. Bu arada hemen belirteyim, özellikle Nicolás Maduro’nun iktidarı sol popülist ve başarısızlıklarla dolu… Ancak alternatif eğer böyle bir işbirlikçi faşistse sütten çıkmış ak kaşık sayılmalı!
Machado’nun işbirlikçilik ve halk düşmanlığıyla dolu CV’sinin ilk bölümünde, Nisan 2002’de, Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı darbeyi destekleyen belge olan Carmona Kararnamesi’ni imzalaması yer alıyor. Bu kararname, demokratik kurumları ortadan kaldırmaya çalışmasının yanı sıra, fiili bir hükûmet kurmayı amaçlayan darbe kesimlerine olan bağlılıklarını da yansıtıyordu. Bu darbe başarısız olmuş ve Chávez 48 saatten kısa bir sürede yeniden iktidara gelmişti.
Súmate’yı fonlayanlara bak, nasıl bir STK olduğunu anla
Machado yeminli bir sol düşmanı olduğundan hiç pes etmedi, zaten arkasında kapı gibi ABD vardı. Temmuz 2002’de Alejandro Plaz ile birlikte, ABD çıkarlarıyla bağlantılı kuruluşlar olan Ulusal Demokrasi Vakfı (National Endowment for Democracy-NED), ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (United States Agency for International Development-USAID) ve Ulusal Demokratik Enstitü (National Democratic-NDI) gibi kuruluşlardan fon alan Súmate adlı sivil toplum örgütünü kurdu. Bu üç kuruluşu nerede darbe, seçim yolsuzluğu ya da ‘turuncu devrim’ varsa orada görürsünüz! Súmate, Ulusal Seçim Konseyi’ne yönelik mücadeleye odaklandı ve hükûmeti ekonomik bunalım yoluyla devirme girişimi olan petrol grevini destekleyen medya kampanyalarında önemli bir rol üstlendi. Ancak bu strateji de başarısız oldu.
Referandumda halk yolunu kesti
2004 yılında Devlet Başkanı Hugo Chávez’e karşı bir geri çağırma referandumu için Súmate aracılığıyla imza toplama sürecini koordine eden de Machado’ydu. Ancak referandum gerçekleştiğinde, Venezuela halkı Chávez’in yetkilerini onaylayarak Bolivarcı rejime bir kez daha destek verdi.
Kendisini klasik bir Latin Amerikan faşisti olarak Washington’a yeterince kanıtlamıştı artık. 2005 yılında dönemin ABD Başkanı George Walker Bush tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı ve devlet başkanı muamelesi gördü. Ancak bu seremoni de iç siyasetteki etkisini güçlendirmek için yetersiz kalacaktı.
Ancak hakkını vermek lazım, hiç yılmak bilmiyordu Machado! 2011 yılında, Cumhuriyetçi Parti’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı için Demokratik Birlik Yuvarlak Masasının (Mesa de la Unidad Democrática-MUD) ön seçimlerine katıldı. Medya imajına rağmen, oyların yalnızca yüzde 3.7’sini alabildi. Ön seçimlerdeki bu başarısızlık, siyasî kariyerine bir darbe daha indirdi. Kendi seçmenleriyle bile bağ kuramıyordu!
‘La Salida’ darbesinin mimarlarından biriydi
2012’de Ulusal Meclis oturumunda, medyanın ilgisini çekmek amacıyla Chávez’i hırsızlıkla suçladı. Bu da tutmadı. Yenildikçe daha saldırganlaşıyor ve ülkeyi iç savaşa sürükleyecek komplolar kurmaya yöneliyordu. Kariyerinin en karanlık dönemlerinden biri, 2014 yılında, Başkan Nicolás Maduro’yu sokak şiddetiyle devirmeyi amaçlayan ‘La Salida’ planının başlıca destekçilerinden biri olduğu dönemde yaşandı. Bu çağrı, Machado ve müttefikleri tarafından desteklenen şiddet yüklü eylemler sonucunda 43 Venezuelalının ölümüne neden olan bir dizi sokak çatışmasını tetikledi. Şiddet eylemleriyle hükûmet değişikliği yapma girişimi Venezuela’de yeterince destek bulmadı ve Machado milletvekilliğinden ihraç edildi ve siyaset yapması yasaklandı.
Bolivya’daki darbeye canı gönülden destek
Güney Amerika’da faşist siyaset sınırötesi bir özelliğe sahiptir. Kendi ülkesinde darbe yapamayanlar, başka ülkelerdeki faşistlere destek verir. Çoğunlukla da Washington’dan aldıkları emirlerle… Machado, 2019’da yine bir Bolivarcı olan Bolivya’da Devlet Başkanı Evo Morales’i deviren darbeyi destekledi.
Machado 2023’te muhalefetin ön seçimlerine katıldı. Súmate tarafından yönetilen bu süreçte, resmi bir rapor sunulmadan kazanan ilan edildi ve bu durum muhalefet kesimlerinde bile güvensizlik yarattı. Bu, seçim süreçlerini kendi lehine manipüle etme girişiminin bir başka örneğiydi ve destekçileri için daha fazla hayal kırıklığına yol açtı.
En son kozunu 2024’te oynadı, yine başaramadı
Bir darbe girişimi için daha kolları sıvadı. Nicolás Maduro’nun yeniden seçildiği cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ardından 29 Temmuz 2024’te yaşandı. Machado, demokrasiyi her zamanki gibi reddederek sonuçları görmezden geldi ve şiddete dönüşen protestoları destekledi. Maduro’nun teşvik ettiği ayaklanmalarda en az 25 kişi öldü ve çok sayıda kamu kurumu ateşe verildi. Kaos ve şiddet yoluyla bir darbe girişiminde bulunma girişimi bir kez daha etkisiz hale getirildi ve eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşemeyen Machado, yeraltına çekildi. Büyük olasılıkla Maduro yandaşları buldukları yerde onu yok edecekler.
Siyonizmin destekçisi, Netanyahu hayranı
Böyle bir siyasetçinin dış politikadaki yaklaşımının saldırgan, gerici, din istismarcılarına ve ırkçılara açık destek vermek olması şaşırtıcı değil tabii… Machado’nun en sevdiği liderlerden biri de doğal olarak Benyamin Netanyahu, daha doğrusu siyonistlere aşık bir siyasetçi. Likud Partisinin fanı ve Gazze işgaline de açık destek veriyor. Bu sebeple Amerikan-İslam İlişkileri Konseyi (CAIR), Nobel Komitesi’nin bu yılki Nobel Barış Ödülü’nü Venezuela muhalefet lideri Machado’ya verme kararını sert bir dille kınadı. CAIR’in açıklaması şöyle: “Machado, İsrail’in ırkçı Likud Partisi’nin açık sözlü bir destekçisidir ve bu yılın başlarında, aralarında Geert Wilders ve Marine Le Pen’in de bulunduğu Avrupalı faşistlerin katıldığı bir konferansta, 1500’lerde İspanya’daki müslümanlara ve Yahudilere uygulanan etnik temizliğe atıfta bulunarak açıkça yeni bir ‘Reconquista’ çağrısında bulunmuştu”.
Dünyadaki eğilimleri anlamak açısından Machado’ya verilen Nobel Barış Ödülü bir gösterge… Avrupa’da sosyal demokratların ve Yeşiller’in savaş kırşkırtıcısı, NATO’nun şahin kanadının destekçisi olduğu bir dönemde, Venezuela’da da bir darbeci faşist ‘barış elçisi’ olmuş çok mu!
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa6 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa5 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa6 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor










