Dünya Basını
Neoliberalizmden sonra Amerika

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, ‘malumu ilam’ yazılarından biri dahadir. Bu makaleyi, diğer ‘neoliberalizmin sonu’ makalelerinden ayrı kılan, neoliberalizm sonrası döneme ilişkin Amerikan siyasetindeki çatlaklara vurgu yapmasıdır. Yazara göre, ‘post-neoliberalizm’ döneminde henüz yeni bir siyasi birlik oluşmadığı gibi, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların verili hali göz önünde bulundurulduğunda, bunun oluşması da pek mümkün görünmemektedir. Neoliberal dönem hakkındaki bazı mitleri de sorgulayan yazar, örneğin son 50 yıldaki ‘ticari serbestleşme’ anlatısının, sadece belli sektörleri kapsadığını, Büyük Teknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet ve patent gibi konularda sert bir korumacılıkla dünyaya yayıldığını hatırlatıyor. Yeni dönem yamalı bir bohçayı andırmaktadır. Yazar, bunun bu şekilde devam etmesinin mümkün olup olmadığına ilişkin bir ipucu sunmuyor; ama kapitalist düzende sermaye hiziplerinin ortak/egemen bir ideolojiyi diğer sınıflara dayatamadığı durumlarda, mülk sahibi sınıfların birliğini sağlayacak faşist seçeneklerin gündemde olduğunu da biz hatırlatalım.
Metindeki köşedeki parantezler çevirmene aittir.
Neoliberalizmden sonra Amerika
Julius Krein
The New Statesman
23 Aralık 2023
ABD’nin geleneksel sol ve sağ koalisyonları, savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya.
2016’nın şokları ve Trump başkanlığının kaosuyla karşılaştırıldığında, Biden dönemi normale dönüş gibi görünebilir. Halbuki, medya terbiyesi ve Oval Ofis profesyonelliği bir yana, bu statükoya geri dönüş değil. Gerçekten de Joe Biden, yasama başarıları ve resmi politika açısından, selefinden çok daha büyük bir değişime başkanlık etti.
Donald Trump’ın sağ popülizminin yükselişine damgasını vuran birbiriyle ilişkili iki tarihsel gelişme –neoliberal hegemonyanın sonu ve “tarihin sonu”nun sonu– şimdi kararlı bir şekilde düzenli, merkez sol Beyaz Saray görünümünde kurumsallaşıyor. Yine de Trump, neoliberal konsensüsün devrimci devrilişini temsil ediyorsa, Biden yönetimi, ABD yarı iletken üretimini artırmayı amaçlayan CHIPS ve Bilim Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası da dahil olmak üzere önemli (ve bazı durumlarda) partiler üstü yasaların kabul edilmesine rağmen, yeni bir politika düzenine veya seçimlerin yeniden düzenlenmesine yaklaşan hiçbir şeyi konsolide edemedi. Amerikan kültürel ve seçim kutuplaşmaları bunun yerine yeni boyutlar kazandı. Ve anketler, 2024 seçimlerinin herkes tarafından kazanılabilir olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıktığı varsayılan yeni paradigmanın en yaygın adının ‘post-neoliberalizm’ olarak kalması, yeni bir konsensüs oluşturmanın zorluğunu gösteriyor. Seçimsel, kültürel, entelektüel olarak yeni bir düzeni sağlamlaştırmadaki bu başarısızlığın altında, oligarşik bir toplumun yerleşik partizan çerçeveleri ile yeni bir jeopolitik, iktisadi ve teknolojik rekabet çağının zorlukları arasındaki uçurum var. Hem sol hem de sağ koalisyonlar şimdi savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya ve ikisi de Roosevelt ya da Reagan’ın emrinde çok umut edilen bir ‘yeniden düzenlemeyi’ [realignment] gerçekleştiremedi. Bunun yerine, ABD’nin iktisadi stratejisi, kültürel tartışmalar ve dış politikası, huzursuz bir fetret döneminde sıkışıp kalmış durumda.
Post-neoliberalizmin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı, neoliberalizmin ne olduğuna dair eksik bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin savunucuları kadar eleştirmenler de neoliberalizmin kendi ideolojik benlik anlayışını kabul etme eğilimindedir: sermayenin, malların ve emeğin serbest dolaşımı; iktisat politikasını demokratik siyasetten yalıtmak; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi vb. Bu nedenle, neoliberal hegemonyanın sona ermesinin, iktisat politikasının belirlenmesinde biraz daha fazla ‘devlet’ ve biraz daha az ‘piyasa’ ya da ekonomist Brad DeLong’un yakın tarihli bir kitabında belirttiği gibi daha fazla ‘Polanyi’ ve daha az ‘Hayek’ anlamına geldiği düşünülüyor. Bu akademik yaklaşım belki entelektüel tarih için uygundur, fakat ileriye dönük devlet müdahalesi için bir yön sağlayamıyor. Neoliberal politikalardan kaynaklanan ekonomik teşvikler ve kurumsal davranışlardaki somut değişiklikleri de yeterince açıklamıyor. Neoliberal yönetişim sadece servet dağılımını değiştirmedi ya da devleti küçültmedi (ikincisi, bu ABD’de hiçbir zaman başarılamadı; sadece kamu projeleri için devlet kapasitesi azaldı). Daha da önemlisi, neoliberalizm belirli servet yaratma biçimlerini teşvik etti ve bunun sonucunda şirket ve yatırımcı davranışlarında ortaya çıkan değişiklikler, neoliberal devrimin tartışmasız en derin ve kalıcı etkileridir.
Herman Mark Schwartz’ın gösterdiği gibi, büyük entegre imalatçıların (Ford, General Motors, General Electric vb.) egemen olduğu 20. yüzyılın ortalarındaki Fordist ekonomide, en kârlı şirketler aynı zamanda en büyük işverenler ve sermaye harcayanlardı. Bununla birlikte, neoliberal dönüşten sonra, fikri mülkiyet ve finansal rantların şirket kârlarının ana itici güçleri haline geldiği ‘yarıklı’ bir ekonomi ortaya çıktı. Yarıklı ekonomide, en kârlı işletmeler –günümüzün önde gelen teknoloji ve finans firmaları– nispeten az sayıda çalışana ve sermaye yatırımı ihtiyacına sahiptir ve çoğunlukla fiziksel üretim ve altyapıyı dışarıya taşere eder.
Bu yarıklı ekonominin inşası, Amerika’nın 1970’lerin krizlerine verdiği yanıttı. Amerikalı entegre üreticilerin artık küresel üretime hakim olamayacağı netleştiğinde, ABD firmaları üretimi giderek daha fazla dışarıya taşere etmeye başladılar ve kendilerini fikri mülkiyet ve finansal rantlar etrafında örgütlediler. Bu değişimler her zaman bilinçli veya kasıtlı değildi ve politikanın ötesindeki faktörler (teknolojik değişim gibi) rol oynadı.
Fakat neoliberalizm esasen bu dönüşümü meşrulaştıran ideolojik cila olarak işlev gördü ve ilgili politika değişiklikleri kritik katalizörlerdi. Örneğin, 1980’lerden Trump yönetimine kadar, ABD ticaret politikası sürekli olarak yerli üretim için tarifeleri ve diğer korumaları azaltmaya çalışırken, fikri mülkiyet korumalarını ve yabancı yatırımcı haklarını güçlendirmeye çalıştı. Antitröst yasasında, ‘dikey kısıtlamalar’ üzerindeki sınırlamalar kademeli olarak zayıflatıldı ve Apple gibi firmaların kârdan aslan payını almalarına ve ürünlerini üretmek zorunda kalmadan dış kaynaklı tedarikçiler ve işgücü üzerinde etkili bir kontrol uygulamalarına izin verdi. Patent yasaları büyük işletmeler için giderek daha elverişli hale geldi ve federal Ar-Ge politikaları, devlet araştırmalarının daha kolay ticarileştirilmesine izin verecek şekilde değiştirildi. Kurumsal yönetişimdeki değişiklikler, kurumsal varlık yöneticilerinin işletme yöneticileri karşısındaki gücünü artırdı. Bu değişiklikler, neoliberal ekonominin yaratılmasında herhangi bir vergi indiriminden daha önemliydi.
Yarıklı ekonomi erken getiriler sağladı, fakat maliyetleri ve çelişkileri külfetli hale geldi. Yüksek yatırımın yüksek ücretlere yol açtığı ve bunun da güçlü talebi tetiklediği Fordizmin erdemli döngüsünün aksine, şirket kârlarının şirket değer zincirlerinin en emek ve sermaye yoğun parçalarından uzaklaştırılması finansallaşmayı, durgunluğu ve artan eşitsizliği besler. Mali dürüstlüğün ideolojik iddialarına rağmen, neoliberal model tüketimi sürdürmek için borca dayanıyor, hanehalkı güvencesizliğini ve sistemik finansal istikrarsızlığı şiddetlendiriyor.
Dahası, üretimin içinin boşaltılması ve sermaye yoğun sanayilerin terk edilmesi, ABD’nin birçok sektörde inovasyon kapasitesini kademeli olarak zayıflattı, Amerika’nın jeo-ekonomik konumunu ve ekonominin bazı üst kademelerini tehdit etti, ayrıca orta sınıfın sürekli erozyonu ve artan bölgesel bölünmelerin neden olduğu iç gerilimler yarattı. ABD firmaları sadece ‘emtia’ üretiminden değil, aynı zamanda bir dizi kritik alanda ileri imalat ve teknolojik liderlikten de vazgeçtiler. Bu noktada, ABD savunma sanayi üssünün ve diğer kritik tedarik zincirlerinin bir kısmı bile jeopolitik rakiplerin üretim kapasitelerine bağımlıdır.
Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki neoliberalizmle ilgili sorun sadece vergilerin çok düşük olması veya milyarderlerin çok açgözlü olması veya şirketlerin çok ‘küreselci’ olması değil, aynı zamanda neoliberal servet birikimi biçimlerinin dayandıkları iktisadi, politik ve güvenlik koşullarını giderek daha fazla baltalamasıdır. Hem elit hem de popüler seçmenler arasında neoliberal ortodoksinin yeniden düşünülmesini motive eden tam da bu konulardır, yine de bu sorunlar nadiren bu kesin terimlerle tartışılır ve post-neoliberalizm yerleşik bir seçmen kitlesi bulmak için mücadele eder.
Kurumsal teşvikleri yeniden şekillendirmeyi amaçlayan gerçek bir post-neoliberal kalkınma gündemi –yeniden dağıtımdan ziyade ‘dağıtımdan öncesini’ değiştirmek– her iki eski siyasi koalisyona da garip bir şekilde uyuyor. Ahlaki ve sembolik-kimlikçi bir refahçılığı vurgulayan ilerici benlik imgesi, esasen milliyetçi hırslara sahip yeni devlet kapitalizmi kalkınma koalisyonları için çok az alana sahiptir. New Deal’in(*) bu unsurları uzak anılardır. Bu arada muhafazakârlar, onlarca yıldır kendilerine, devletin yalnızca sağın kendi kimliksel taahhütleriyle çarpıtılmış iktisadi ilerlemeyi engelleyebileceği inancını aşıladılar. Sosyal muhafazakârlar, artık neoliberal politikaya gerçekten inanmasalar da, genişletilmiş herhangi bir devlet gücünün yalnızca kendilerine karşı kullanılacağından şüphe duyuyorlar. Her iki partinin bağışçı ve entelektüel ağlarının, ister maddi ister idealist nedenlerle olsun, neoliberal düzenlemelere bağlı kalan önemli hizipleri, elbette bu bölünmeleri keskinleştirmeye hevesli.
Bu nedenle, jenerik bir ‘neoliberalizm’e yönelik partiler üstü hoşnutsuzluk, hızla yerleşik partizan pozisyonlarında kristalleşme eğilimindedir. Bu tartışmalar birazcık değişti: Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve Obamacare’in yürürlükten kaldırılması konusundaki eski savaşlar, Trump’ın Cumhuriyetçilerin haklara karşı savaşında barış ilan etmesinden sonra (hâlâ ara sıra meydana gelse de) soldu. Genel olarak harcama savaşları, parti liderliği tarafından son dakikada önlenen bir federal hükümet kapanması üzerine son Cumhuriyetçi Özgürlük Grubu gerilim savaşlarında görüldüğü gibi, giderek daha saçma hale geldi. Bunun yerine, her iki taraf da görünüşte paylaşılan iktisadi kaygıları kutuplaştırıcı yönlere itmeye yatırım yapıyor: ilericiler ırksallaştırılmış eşitsizliğe odaklanırken, muhafazakarlar ‘duyarcı [woke] sermayeyi’ ve kültürel elitizmi kınıyor; yerinden edilmiş Appalachian kömür madencileri, güvencesiz kentsel hizmet işçilerine, Rust Belt fabrika işçilerine karşı öğrenci kredisi borçluları ile karşı karşıya geliyor. Post-neoliberal enerjiler böylece kültür savaşı mecazlarına indirgenirken, yarıklı ekonominin iniş çıkışlarını çevreleyen potansiyel olarak birleştirici endişeler susturuluyor.
Öte yandan, hem ilericiler hem de muhafazakârlar, temel bir neoliberal ya da en azından neoklasik varsayıma bağlılıklarını sürdürüyorlar: ‘piyasa’ ve ‘devlet’ gibi soyut kavramların iç içe geçmekten ziyade doğası gereği karşıt olduğu ve amacın karşılıklı olarak birbirini güçlendiren güçleri uyumlu hale getirmekten ziyade karşıt güçleri dengelemek olduğu. Zengin bir ulusal kalkınmacılık geleneğine rağmen –Alexander Hamilton, Henry Clay ve Abraham Lincoln’ün ‘Amerikan Sistemi’ ve her iki Roosevelt’in daha sonraki çabaları– Amerikalılar bir süredir ulusal ekonomik kalkınma hakkında çok derin düşünmek zorunda kalmadılar ve bu tür yaklaşımlar için ortak bir kavramsal çerçeveden veya bunları uygulamak için sağlam bir aygıttan yoksundurlar. Bu konular büyük ölçüde teknokratik aldatmacalarla sınırlıyken, kamusal söylem, aşırı parçalanmış medya ortamımızda olduğu ölçüde, neredeyse yalnızca kültür savaşları ve kişilik kültleri etrafında dönüyor.
Bu nedenle, son zamanlardaki neoliberalizmden politika sapmaları, bu mevzuatın etkileri önemli olsa da, henüz yeni bir entelektüel fikir birliğini temsil etmiyor ve yakın bir seçim düzenlemesinin habercisi değil. Bunlar daha ziyade, mevcut partizan koalisyonlarının (ulusal güvenlik, çevrecilik) eski ahlaki-ideolojik taahhütlerinin görevdeki endüstri lobileriyle (yarı iletkenler, üniversiteler, otomobil üreticileri) uyumlu hale geldiği kendine özgü vakalardır. Nihayetinde daha büyük bir yapbozun parçaları olarak görülebilirler, fakat bu noktada bu yapboz resminin ne olduğu veya nasıl bir araya getirileceği konusunda fikir birliği yoktur. Daha fazla yasama ivmesi, en azından 2024 seçimlerine kadar durdu.
Dış politika alanında da kafa karışıklığı hüküm sürüyor (bu noktada dış politika ile iktisat politikası arasındaki herhangi bir ayrım giderek daha yapay hale geliyor). ‘Tarihin sonu’ sona erdi: Çin, satın alma gücü paritesi açısından dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi ve dünyanın çoğu ile önde gelen ticaret ortağı, bazı alanlarda Batı ile yakın bir teknolojik rakip ve bir dizi kritik tedarik zincirinde baskın oyuncu haline gelme sürecinde. Pekin, Batı’nın siyasi liberalleşme beklentilerine (eğer tam tersi yönde ilerlemiyorsa) meydan okurken, kendi küresel etki alanını inşa etti. Pax Americana için devam eden umutlar, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesi ve jeopolitik ve jeo-ekonomik blokların yeniden örgütlenmesini hızlandırmasıyla suya düştü. 2016’da Trump’ın Çin’e karşı şahinliği olağandışıydı; bugün, partiler üstü anlaşmanın olduğu birkaç alandan biridir.
Yine de, birkaç yıl öncesinin geleneksel bilgeliğinden böylesine kesin bir kopuş, büyük ölçüde dış olaylar tarafından Amerikan zihnine dayatılmış, mutlaka ileriye dönük bir fikir birliği gündemine dönüşmez. Rusya, Soğuk Savaş anılarını ve ittifaklarını yeniden canlandırırken, Çin Soğuk Savaş kategorizasyonuna direniyor. İktisadi ve politik özgürlüğün temel birliğine inanmak üzere eğitilmiş Amerikalılar için, Amerika’nın sözde komünist, sıkı bir şekilde otoriter ve etkili bir şekilde kapitalist rakibi bir kuruntu ve bir muamma olarak görünüyor.
Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, onlarca yıllık bilinçli entegrasyondan sonra ABD tedarik zincirlerine, kurumsal değer zincirlerine, finansal ağlara, üniversite araştırma sistemlerine ve ötesine derinden gömülüdür. Çin pazarlarını veya tedarik zincirlerini korumak için olsun, çoğu endüstri lobisi ABD’nin Çin’i kızdırabilecek herhangi bir eylemine karşı çıkıyor. Pekin ayrıca finans gibi güçlü sektörleri stratejik olarak geliştirdi. Her ne kadar kurumsal Amerika son yıllarda Çin’e olan hevesini biraz kaybetmiş olsa da –birçok Batılı ‘ortak’ kendilerini zorla teknoloji transferlerine maruz kalmış, ülke pazarlarının dışına itilmiş veya daha da kötüsü, Çin kendi ulusal şampiyonlarını geliştirdikten sonra– Amerikan büyük şirketleri hala Xi Jinping’in DC’deki en önemli müttefiki. Yine de, Amerika’nın son büyük ekonomik rakibi Japonya’nın aksine, Çin, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında değil ve açıkça çatışan dış politika hırsları peşinde koşuyor. Bu nedenle, 1985 Plaza Anlaşması(**) çizgisinde büyük bir yapılanma imkansız görünüyor.
İki ülke içindeki ve arasındaki şirket-hükümet ilişkilerinin asimetrik doğası daha fazla karmaşıklık yaratıyor. Şirket lobileri, ABD siyasetinde, devletin partiyle birlikte Çin kurumsal sektörü üzerinde etkili bir kontrol uyguladığı Çin’de olduğundan çok daha güçlü güçlerdir. Bu nedenle, ABD’li şirket aktörleri Çin Komünist Partisi’nden gerçekten korkuyor gibi görünüyor, Çin politikasını kamuoyu önünde nadiren eleştiriyor ve çoğu zaman kendilerini Pekin’e sevdirmek için oldukça görünür çabalar sarf ediyorlar. Buna karşılık, kurumsal Amerika, Washington’dan az ya da çok koşulsuz sübvansiyon talep ederken, ABD’nin ulusal çıkarlarını destekleme yükümlülüğünden açıkça kaçınıyor gibi görünüyor. Şirketleri bir dizi ABD devlet sübvansiyonu ve sözleşmesinden yararlanmaya devam eden ve SpaceX’i şu anda belki de Amerika’nın en başarılı ve beğenilen havacılık şirketi olan Elon Musk, kısa süre önce Çin’in ‘temel sosyalist değerlerine’ sadakat sözü verdi. Musk’ın Tesla’sı, elbette, Çin tedarik zincirlerine, sübvansiyonlarına ve nihai pazarlara yoğun bir şekilde tabi.
Benzer şekilde, Intel ve diğer yarı iletken şirketleri, CHIPS Yasası aracılığıyla milyarlarca sübvansiyon sağladıktan sonra, Çin’deki yarı iletken yatırımları üzerindeki ihracat kontrollerine ve kısıtlamalarına karşı lobi yaptılar. Nike ve diğer giyim şirketleri, Şincan’da Uygurların zorla çalıştırılması kullanılarak üretilen malların satışını engelleme çabalarına karşı lobi bile yaptı. Hollywood’dan NBA’e kadar eğlence şirketleri, Çinli yetkililerin hoşnutsuzluğunu önlemek için önleyici otosansür uyguladılar. Bu konulardan bazılarının politika özü karmaşık olabilir, fakat algılar basittir. Ulusal güvenlik tartışmaları ihracat kontrolleri ve oldukça naif bir ‘ayrışma’ kavramı etrafında dönerken, kurumsal diz çökme, ABD’nin kararlılığının sınırlarını ve ABD’nin iktisadi bağımlılığının kapsamını açıkça göstermektedir.
Biden yönetimi, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın bu yılın başlarında yaptığı önemli bir konuşmada dile getirdiği gibi, ‘küçük avlu, yüksek çit’ uzlaşı pozisyonunu izlemeye çalıştı. Bu tuhaf konuşma şekli, ulusal güvenlikle ilgili teknolojiler konusunda katı bir çizgi ve diğer her şeye daha rahat bir yaklaşım anlamına geliyor gibi görünüyor. Fakat çift kullanımlı teknolojiler çağında ve görünüşte düşük kaliteli üretimin (kritik mineral işleme gibi) hakimiyeti stratejik tedarik zincirlerini güvence altına alabildiğinde, bu tür retorik gelişmeler kimseyi tatmin etmiyor.
Teoride, uluslar rakiplerini ideolojik olarak gayri meşrulaştırmaya çalışmadan ekonomik ve teknolojik rekabete girebilirler. Ancak, ulusal çıkarların yavan takibi, kültür savaşı ahlakçılığına batmış Amerikan seçkinlerine doğal gelmiyor, bu nedenle Soğuk Savaş’ın ‘demokrasi’ ve ‘tiranlık’ arasındaki ikilemini yeniden canlandırma çabaları yoğunlaştı. Muhafazakârlar, izleyicilere Çin’in resmi olarak komünist olduğunu hatırlatmaktan zevk alıyorlar ve aynı zamanda Komünist Parti ‘rejiminden’ nefret ederken Çin ‘halkına’ saygı duyma konusundaki teröre karşı savaş söylemini yeniden canlandırdılar. Yine de, Cumhuriyetçilerin şirket lobilerine boyun eğmesi ve partinin tedarik zinciri bağımlılıklarını veya aşınan bir savunma sanayi tabanını ele alma konusundaki genel isteksizliği (bazı önemli istisnalara rağmen) ile birleştiğinde, sağın sembolik şahinliği temelde ciddiyetsiz görünüyor.
Bu arada ilericiler, liberal demokrasinin (sosyal olarak) ‘liberal’ kısmını giderek daha fazla vurguladılar ve iç siyasi tartışmaları dış politika alanına genişlettiler. Bu anlatı, anakronik anti-komünizmden biraz daha sağlamdır, çünkü Çin ve Rusya bazı yönlerden bu noktada ‘komünist’ olduklarından daha sosyal olarak muhafazakârdırlar. Bununla birlikte, Ross Douthat’ın New York Times’ta gözlemlediği gibi, sorun şudur: “Bu stratejiyi sürekli olarak iç siyasi rakiplerinizle olan çatışmanıza bağlarsanız, demokrasi yanlısı büyük bir strateji için sürekli partiler üstü destek toplayamazsınız. Ya da bu konuda, onu sürekli olarak yalnızca kendi siyasi koalisyonunuzun alanı olan değerlere bağlıyorsanız. Demokrasiyi basitçe sosyal liberalizm veya ilerlemecilikle eşitleyen büyük bir strateji, Cumhuriyetçilerden asla sürekli destek almayacak ve her zaman bir sonraki seçim döngüsüne rehin kalacaktır.”
‘Demokrasi’yi oldukça dar görüşlü Batı kültürel adetleri çizgisinde tanımlamak, Çin’i ‘çevrelemek’ için ittifaklar kurmayı daha da zorlaştırabilir ve Modi’nin Hindistan’ına, Erdoğan’ın Türkiye’sine, AMLO’nun Meksika’sına, Ortadoğu monarşilerine veya Vietnam Komünist Partisi’ne hitap etmesi pek olası görünmüyor. Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, ideolojik komünizmi küresel siyasi etkinin bir vektörü olarak desteklemiyor. Tam tersine Pekin, iktisadi yardımı liberalleşme ve demokratikleşmeye bağlayan Batılı programların aksine, diğer ülkelerin iç politikalarına ilgi duymadığını potansiyel iktisadi ve dış politika ortaklarına bir hoşa giden özellik olarak sık sık ilan ediyor. Amerikalılar, gelişmekte olan ülkelerin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra ‘bağlantısız’ pozisyonlar belirleme konusundaki bariz arzusuna şaşırdılar; fakat şaşırmamalılar.
Son zamanlarda, Amerikan medyası Çin’in büyüme modelinin belirgin düşüşüne odaklandı. Kuşkusuz, büyük bir iktisadi çöküş, özellikle de Komünist Parti üzerinde siyasi baskı yarattıysa, Amerika Birleşik Devletleri’nde hoş bir haber olacaktır. Fakat bu anlatı çok basit olabilir. Çin’in gelişmiş imalat sanayileri nispeten iyi durumda; örneğin Çin son zamanlarda dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı haline geldi ve yarı iletkenler konusunda şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti. Ülkenin büyümeyi ve istihdamı teşvik etmek için kullanılan kaldıraçlı emlak sektörleri, ülke içindeki ve dışındaki analistler tarafından uzun süredir tartışılan bir konudur. ‘Made in China 2025’ gibi girişimler doğrultusunda, Çinli yetkililer ülkeyi borca dayalı inşaattan vazgeçirirken gelişmiş üretim inşa etmeye niyetli görünüyorlar. Çin liderliğinin bu geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği açık bir soru olmaya devam ediyor, fakat Çin’in stratejik tedarik zincirlerine hakim olma stratejisi bozulmadan kalıyor.
Buna karşılık, Çin ile rekabet ABD siyasetinde birleştirici bir tema olsa da, iç kültür savaşında bir sopa olarak sıklıkla kullanılıyor. Bu kavgalar ile ikircikli (en iyi ihtimalle) bir kurumsal sektör arasında, ABD-Çin ilişkileri için bir uzlaşma stratejisi gibi bir şey ortaya çıkmadı.
Amerika’nın iktisadi ve dış politika karmaşasının ardında, partizan yönelim ve hırstaki daha büyük değişimler var. Onlarca yıl süren neoliberal depolitizasyondan sonra, demokratik siyasetin doğası hakkındaki temel varsayımlar –amacın, kamu yararı için tutarlı bir politika gündemi uygulamak için hükümet gücünü kullanmak amacıyla büyük çoğunluklar oluşturmak olduğu– artık geçerli görünmüyor.
Tarihçi Charles S Maier’in yakınlarda yayımlanan The Project-State and Its Rivals: A New History of the Twentieth and Twenty-First Centuries’i [Proje-Devleti ve Rakipleri: Yirminci ve Yirmi Birinci Yüzyılların Yeni Bir Tarihi] Soğuk Savaş’ın sonunda tartışılmaz görünen (neo)liberal konsensüsün çöküşünü analiz etme girişimi. Kitabın güncel siyaseti ele alışının kusurlu olduğunu iddia ediyorum, ancak Maier’in ‘proje devleti’ kavramı yine de aydınlatıcı. 20. yüzyılın deneyimlerine dayanarak, aktivist devletleri ve görkemli ideolojileri ile, partizan çatışmasının rakip ideolojik projelerden veya politika gündemlerinden kaynaklandığını düşünme eğilimindeyiz. Fakat bugün Amerikan siyasetindeki temel soru, hangi rakip politika vizyonunun zafer kazanacağı değil, herhangi bir siyasi projenin mümkün olup olmadığı veya arzu edilir olup olmadığı; sağ, sol veya merkez bir tane bile sunabilecek kapasitede olup olmadığıdır.
Sağ, Cumhuriyetçi Parti’nin son iki seçim döngüsünde bir politika platformu ortaya koyamamasının ve sadece bir Meclis başkanı seçmede karşılaşılan zorlukların kanıtladığı gibi, olumlu bir projeye sahip olma iddiasını esasen terk etti. Muhafazakâr bağışçılar, parti muhalif bir güç olarak işlev görebildiği, Demokratik girişimleri engellediği ve vergileri düşük tuttuğu sürece memnun görünüyor. Bu arada sağcı medya, entelektüeller ve seçmenler, eğlendikleri sürece mutlu görünüyorlar ve sembolik onaylama ve mem [meme] üretimi dışında adaylardan çok az beklentileri var.
Cumhuriyetçilerin politikadan geri çekilmesi, kısmen George W. Bush yönetiminin felaketlerinin bir sonucudur. Donald Trump’ın 2016’da kanıtladığı gibi, bu muhafazakâr ‘müesses nizam’, Cumhuriyetçi seçmenler arasında bile haklı olarak gözden düşmüştü ve politika aygıtı körelmeye devam etti. Birçok muhafazakâr uzman ve entelektüel, Trump’ın seçilmesinden sonra partiyi fiilen terk etti.
Daha az belirgin, ancak belki de daha temel olanı, 20. yüzyıl sosyal muhafazakârlığının olumlu bir siyasi proje olarak çöküşü olmuştur. Yüksek Mahkeme’nin 2022’de Roe vs Wade’i(***) bozarak federal kürtaj hakkını sona erdirmesi, önceki neslin 50 yıl önce başlayan projesinin doruk noktasıydı. Fakat sonrası, yalnızca hareket muhafazakârlığının bu kolunun tükenişini ortaya çıkardı. Roe’nun üst mahkemede bozulmasından bu yana, ‘koyu kırmızı’ eyaletlerdeki çok sayıda girişim de dahil olmak üzere, kürtajı kısıtlamaya yönelik her oylama önlemi başarısız oldu. Bilakis, ‘yaşam yanlısı’ hareket artık ulusal politikada çok daha az görünür; Roe sonrası bir an için ciddi bir seçim gündemi ortaya koymaya çalışmadı ve Cumhuriyetçi politikacılar için bir utanç kaynağı haline geldi.
Amerikan kültürü sola kaydıkça ve neoliberalizm altında aile oluşumu yere çakıldıkça, Hıristiyan gelenekçiliği hem bir ideoloji hem de bir yaşam biçimi olarak marjinalleştirildi. Mike Pence’in batan başkanlık kampanyasına atıfta bulunan yakın tarihli bir New York Times manşetinde söylendiği gibi, bu tür ‘eski tarz muhafazakârlık’ ‘azalan bir sürüyü’ temsil ediyor. Bugün, coşkuyla İncil’i vaaz eden evanjelistlerden ziyade ilericilerin, halkın katı bir ahlaki ortodoksiye bağlı kalmasını talep etme, yeni eğitim müfredatı, konuşma kodları ve sivil gözlemler için baskı yapma olasılığı daha yüksektir. Bu arada, küçülen bir seçmen ve entelektüel tabana sahip olan sosyal muhafazakârlar, tipik olarak, 20. yüzyıl kültür savaşının tutumlarının keskin bir tersine çevrilmesi olan alışılmadık yaşam biçimleri için muafiyet ve hoşgörü arayanlardır.
Bütüne bakıldığında, bugün Amerika’da politik olarak bağlantılı sosyal muhafazakârlık, 1980’lerin ahlaki çoğunluk ahlakından uzaklaştı ve yorumcu Matthew Walther’ın patavatsız spor web sitesi Barstool Sports’a atıfla ‘Barstool muhafazakârlığı’ olarak adlandırdığı bir tür ahlaki kayıtsızlığa doğru sürüklendi. Barstool muhafazakârları, ‘duyarcı’ siyasi doğruculuğa, çevresel kısıtlamalara, Covid kısıtlamalarına ve benzerlerine içerliyor. Fakat kürtajı yasaklamak, okul duasını geri getirmek veya bir Hıristiyan meydanını restore etmekle pek ilgilenmiyorlar. Bazen ‘ahali liberteryenleri’ [folk libertarians] olarak adlandırılırlar, fakat ezoterik piyasa teorisine veya politika deneylerine ya da refah devletini ortadan kaldırmaya veya mali kemer sıkmaya çok az ilgi duyarlar. Klişeye göre, en azından, esas olarak ‘iptal edilme’ korkusu olmadan ızgara yapmak, porno izlemek, spor bahisleri yapmak, video oyunları oynamak ve şakalar yapmak istiyorlar. İlerlemeciliğin görece popüler olmamasına bağlı olarak, Barstool muhafazakârlığı bir seçim gücü olabilir, fakat herhangi bir siyasi proje değildir.
Bu açıdan bakıldığında Trump, Evanjelik ‘Hıristiyan milliyetçiliğinin’ ya da neo-pagan etno-milliyetçiliğin avatarı değildir. Başkanlığı, Cumhuriyetçi Parti’de ciddi bir ‘Yeni Sağ’ ekonomik gündeminin doğuşunu da müjdelemedi. Eleştirmenlerini rahatlatacak ve ideolojik destekçilerini üzecek şekilde, Trump hiçbir zaman siyasi bir projeyi gerçekleştirmedi ve bir projeye tutarlı bir ilgi göstermedi. Kaos ve araçsal rasyonalitenin bariz eksikliği, tweetler, normların çiğnenmesi, eğlence gösterisi, çekiciliğinin ve hırsının özüydü ve öyle olmaya devam ediyor.
Buna karşın sol hâlâ proje odaklıdır, fakat bir proje devletinden ziyade bir proje-STK’ya odaklanmış gibi görünmektedir ve büyük demokratik çoğunluklar oluşturmaya çok az ilgi göstermektedir. Justin H. Vassallo’nun belirttiği gibi, ilerici sol ne seçilmiş Demokratlar için ‘kurnaz bir koalisyon ortağı’ ne de ‘güvenilir, bağımsız bir siyasi güç’; bu da ‘Bidenomics’ ve diğer gündem maddelerinin potansiyel çekiciliğini sınırlıyor. Başlıca çevrecilik ve (tek kelimeyle) ‘duyarcılık’ projeleri, yeni bir ulusal projenin temelleri olarak hizmet etmek şöyle dursun, genellikle herhangi bir geniş tabanlı fikir birliğinin oluşumunu baltalama işlevi görür. Bu nedenle, Cumhuriyetçi Parti’nin kasvetli ve bölünmüş durumuna rağmen, Demokratlar Cumhuriyetçi bir Meclis ve belirsiz seçim beklentileriyle karşı karşıya.
İlerici çevrecilik –iklim değişikliğinin en endişe verici yorumunu varsaysak bile– çok sayıda ve görünüşte kendi kendine empoze edilen kör noktalardan muzdariptir. Günlük yaşamları altüst etmeye odaklanıyor –örneğin yakın zamanda gaz sobalarına karşı bir haçlı seferi başlattı– en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde milyarder bağışçıların devasa mülklerinden ve özel jetlerinden neredeyse hiç bahsetmiyor. Neredeyse tamamen fosil yakıtları, yerli sanayileri ve destekledikleri bölgesel ekonomileri cezalandırmaya odaklanırken, çoğunlukla ticaret odaklı çevresel arbitraj ve kirlilik offshoring’ini görmezden geliyor. Bu bariz sınıfsal ve bölgeci önyargılar, temiz enerji projeleri de dahil olmak üzere hemen hemen her yeni inşaata karşı kavgacı muhalefeti gibi, kendi ilan ettiği aciliyetin altını oyuyor. Sierra Club gibi çevre grupları genellikle yeni güneş ve rüzgar alanlarının ve pil üretim tesislerinin en şiddetli muhalifleridir. Bazı ‘arz yönlü ilericiler’ son zamanlarda bunu düzeltmek için reforma izin vermekle ilgilendiler, fakat küçülme [de-growth] ideolojisine batmış bir hareketi yeniden yönlendirmek kolay bir iş değil.
Şüphesiz, çevre lobisinin Enflasyonu Düşürme Yasası’nda görüldüğü gibi ulusal sanayi politikasının ön saflarına sıçraması, daha önce küresel anlaşmaları, ulusötesi düzenlemeleri ve finansallaştırılmış karbon ticaretini vurgulayan bir hareket için bazı yönlerden şaşırtıcı bir değişimdir. Bu neoliberal yaklaşımlar son yıllarda yeşil davayı açıkça başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük yayıcısı olan Çin’in kendisini çok kutuplu bir dünyada bağımsız bir kutup olarak kurması nedeniyle umutsuz görünüyorlar. Bununla birlikte, taktiklerdeki değişime rağmen, Amerikan çevreciliği, arketipik neoliberal seçmenlerin –STK’lar, çokuluslu şirketler, şirketler ve teknokrat uzmanların– ötesine geçmekle mücadele etti. O, her aşamada, gerçek bir ulusal seferberlik projesine dönüşmeye direndi, bunun yerine üst sınıf, beyaz yakalı tabanı için ahlaki doğrulama ve mali teşvikler sunarken, diğer herkesten kemer sıkma talep etti.
İlericilerin diğer büyük projesi, ‘duyarcılık’, belki de daha da kutuplaştırıcıdır. O da bir başarısızlığa tepkidir. Martin Luther King Jr ve sivil haklar hareketinden sonra hüküm süren ‘renk körü’ ırksal entegrasyon fikir birliği, her ne sebeple olursa olsun, kazanç, servet, eğitim kazanımı, hapsedilme ve diğer ölçütlerdeki önemli ırksal eşitsizliklerin üstesinden gelmedi. İlericiler, pozitif ayrımcılık lehine renk körlüğünü reddeden yeni bir ‘ırkçılık karşıtlığı’nın yanı sıra yeni ulusal tarihler, tatiller, konuşma kodları, okul müfredatı ve benzerlerini benimseyerek yanıt verdiler. Bununla birlikte, bu hareketin öncüllerine katılsın ya da katılmasın, sivil haklar hareketinin sonunda inşa ettiği türden bir ulusal fikir birliğinin temelini oluşturması pek olası görünmüyor.
En başta, duyar siyaseti, içsel olarak kendini yok eden bir şekilde, çoğunluk karşıtı görünüyor. Mağdur azınlık kimliklerini onaylamaya ve bu temelde sembolik ve maddi tavizler vermeye çalışıyor ve çoğunluğu fiilen ezen olarak bırakıyor. Daha somut olarak, koalisyon ortaklarından ziyade ‘müttefikler’ arıyor ve pragmatik politika yerine ahlaki mutlakiyetçiliği vurguluyor. Renk körü entegrasyon, teoride nihai bir hedef ortaya koyabilirken, duyarcı aktivistler genellikle Amerikan ırkçılığının doğal ve telafi edilemez olduğunu öne sürerek, politika reçetelerinin toplumsal dönüşümden çok kişisel kefarete yönelik olduğunu ima ediyor.
Bu nedenle, seçkin kurumlardaki önemli ilerlemelere, önemli bağış toplamalarına ve 2020’deki büyük Black Lives Matter protestolarına rağmen, duyarcı politika başarıları ihmal edilebilir ve hareket sönüyor gibi görünüyor. ‘Polisin finansmanını azaltmak’ gibi birkaç somut politik atılım, bölge savcısını (ve ayrı olarak okul yönetim kurulu üyelerini) geri çağıran San Francisco gibi ultra ilerici şehirler de dahil olmak üzere, tepki yaratmada muhtemelen başarılı oldu. Duyarcılık karşıtı savaş narası, kırılgan sağı bir arada tutan birkaç şeyden biridir ve seçkin üniversitelerde antisemitik konuşmalar konusundaki son tartışmalar, ‘duyarcı’ kurumlara muhalefetin siyasi sağın çok ötesindeki seçmenleri kapsayacak şekilde genişlediğini göstermektedir.
Amerikan muhafazakârlığı her türlü siyasi sorumluluk duygusunu ve bununla birlikte olumlu siyasi projeler geliştirme kapasitesini terk etmiş gibi görünse de, ilericiler demokratik koalisyon inşasını engelleyen bir ahlaki coşku dalgasından, rahatına düşkün bir aşırı ahlakçılıktan muzdariptir. Demokrat senatör Chris Murphy kısa süre önce, tamamen bilimsel olmasa da, açıklayıcı bir Twitter anketinde, ilericilerin, iktisadi gündemler etrafında daha büyük bir koalisyon kurmak için bazı kültürel taahhütlerini ılımlı hale getirmeleri gerekip gerekmediğini sordu. Yanıt son derece olumsuzdu. Ve soruyu tersine çevirmenin –daha büyük bir kültürel koalisyonu güvence altına almak için iktisat politikasını ılımlı hale getirmenin– benzer sonuçlar vereceğinden şüpheleniliyor. Gerçek bir anket olmasa da, politik bir projeyi uygulamak için belirleyici bir çoğunluk oluşturma hırsının artık demokratik siyasetin canlandırıcı dürtüsü olmadığına dair elle tutulur bir his yakalıyor.
Nihayetinde, Soğuk Savaş sonrası konsensüsün çöküşü, en iyi şekilde, neoliberalizmin siyasi bir proje olarak çöküşü olarak anlaşılabilir. Neoliberal bir toplum inşa etme fikri kendi şartlarında başarısız oldu ve artık uygulanabilir değil: başka bir vergi indiriminin büyümeyi hızlandıracağına veya başka bir ticaret anlaşmasının Çin’i demokratikleştireceğine veya yeni bir karbon kredisi planının iklim değişikliğini sona erdireceğine inanmak artık makul değil. Fakat bu, yeni bir konsensüsün eskisinin yerini aldığı anlamına gelmez, sadece tüm siyasi projelerin eşit derecede mantıksız göründüğü anlamına gelir. Gerçekten de, programatik neoliberal projenin terk edilmesi, neoliberal içgüdünün nihai zaferini temsil edebilir: herhangi bir ortak projenin yokluğunda, siyaset kolektif özyönetimden ziyade tamamen bireysel bir kendini gerçekleştirme süreci olarak kavramsallaştırılır – kişisel zenginleşme, kişisel kefaret ve hatta kişisel eğlence yoluyla.
Bu anlamda, yeni bir post-neoliberal konsensüs oluşturmak için gerekli koşullar yerine getirilmemiş gibi görünüyor. Eski parti aparatçiklerinin unvan değiştirdiği ancak iktidarı elinde tuttuğu komünizm sonrası bir geçişte olduğu gibi, resmi politikadaki neoliberal ortodoksiden sapmalar, siyasi etkinin altında yatan modları ve yapıları –veya çoğu durumda personeli– değiştirmedi. Büyük bağışçılar, yukarıdan aşağıya STK’lar, Büyük Teknoloji platformları ve diğer fikri mülkiyet odaklı şirket lobileri, ABD siyasetindeki baskın güçler olmaya devam ediyor. New Deal döneminin kitle örgütleri yeniden canlanmadı, onların yerini alacak yeni siyasi biçimler ve endüstri koalisyonları ortaya çıkmadı. Seksenlik politikacılar ve bağışçılar hem sağda hem de solda önde gelen oyuncular olmaya devam ediyor.
Öte yandan, ‘post-neoliberalizm’ solcu bir rüyadan Trumpist bir isyana dönüştü ve şimdi liberal bir düzen yönetiminin gündemini şekillendiriyor. Yine de genel eleştiriden önemli bir projeye ve paylaşılan fikir birliğine dönüşebilir. Yeni politika paradigmalarına yönelik iştah, dış olayların ivmesi gibi kalıcı görünüyor. On yıllarca süren neoliberal depolitizasyon, Amerikalıların siyasi eylem ve ulusal olasılık anlayışını çarpıttı, fakat eski ideolojik kategorilerin boşluğu da partiler arası işbirliği ve politika deneyleri için yeni fırsatlar yarattı.
Elli yıl önce, neoliberalizm, Amerika’nın ekonomik hakimiyetini –ve kilit açılardan mistifikasyonu– olarak ortaya çıktı. Bugünün neoliberalizmden uzaklaşması, aynı kaygılarla motive edilmesiyle, benzer şekilde, tam bir özbilinç olmadan, mutlaka tutarlı olmayan çeşitli kalıtsal ideolojik kisveler altında ilerleyebilir. Neoliberalizm depolitizasyonu ve dekolektivizasyonu hedeflerken, post-neoliberalizm çok daha fazla ilerlemek için ortak bir yapıcı vizyon gerektirecektir.
Post-neoliberal moment, birbirinden çok farklı iki başkanlık yönetiminde varlığını sürdürdü, fakat hâlâ kendi hareketini ve hatta kendi kendini tanımlamasını arayan bir moment.
(*) New Deal: Franklin D. Roosevelt’in başkanlığı döneminde, 1930’lu yıllarda uygulamaya konan ve ‘Keynesçi refah devleti’nin zirvesi olarak görülen iktisat politikalarına verilen ad. 1929’daki küresel finans krizine tepki olarak, devlet müdahaleciliğine verilen önemli bilinir. (ç.n.)
(**) 1985 Plaza Anlaşması: 22 Eylül 1985 tarihinde Fransa, Batı Almanya, Japonya, ABD ve Birleşik Krallık’ın New York’ta bulunan Plaza Otel’de para piyasalarına müdahale ederek, Japon yeni ve Alman Markı karşısında ABD dolarının değer kaybetmesi için yaptıkları antlaşmadır. Amaç, özellikle Amerikan mallarını Japon malları karşısında ihracat üstünlüğüne sahip kılmaktı. Amerikan korumacılığının zirvelerinden biri olarak görülen Plaza Anlaşması, sanayi-tarım-hizmetler sektöründen oluşan geniş bir dış rekabete karşı korumacı koalisyonun Reagan yönetimine baskısıyla imzalandı. (ç.n.)
(***) Roe v. Wade: Roe v. Wade ile ABD Federal Yüksek Mahkemesi, 14. Maddede işaret edilen mahremiyet hakkının kürtajı temel bir hak olarak koruduğuna karar verdi. Fakat devlet, hamileliğin evresine bağlı olarak kürtaja erişimi düzenleme veya kısıtlama yetkisini elinde tuttu. (ç.n.)
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya1 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak









