Dünya Basını
Neoliberalizmden sonra Amerika

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, ‘malumu ilam’ yazılarından biri dahadir. Bu makaleyi, diğer ‘neoliberalizmin sonu’ makalelerinden ayrı kılan, neoliberalizm sonrası döneme ilişkin Amerikan siyasetindeki çatlaklara vurgu yapmasıdır. Yazara göre, ‘post-neoliberalizm’ döneminde henüz yeni bir siyasi birlik oluşmadığı gibi, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların verili hali göz önünde bulundurulduğunda, bunun oluşması da pek mümkün görünmemektedir. Neoliberal dönem hakkındaki bazı mitleri de sorgulayan yazar, örneğin son 50 yıldaki ‘ticari serbestleşme’ anlatısının, sadece belli sektörleri kapsadığını, Büyük Teknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet ve patent gibi konularda sert bir korumacılıkla dünyaya yayıldığını hatırlatıyor. Yeni dönem yamalı bir bohçayı andırmaktadır. Yazar, bunun bu şekilde devam etmesinin mümkün olup olmadığına ilişkin bir ipucu sunmuyor; ama kapitalist düzende sermaye hiziplerinin ortak/egemen bir ideolojiyi diğer sınıflara dayatamadığı durumlarda, mülk sahibi sınıfların birliğini sağlayacak faşist seçeneklerin gündemde olduğunu da biz hatırlatalım.
Metindeki köşedeki parantezler çevirmene aittir.
Neoliberalizmden sonra Amerika
Julius Krein
The New Statesman
23 Aralık 2023
ABD’nin geleneksel sol ve sağ koalisyonları, savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya.
2016’nın şokları ve Trump başkanlığının kaosuyla karşılaştırıldığında, Biden dönemi normale dönüş gibi görünebilir. Halbuki, medya terbiyesi ve Oval Ofis profesyonelliği bir yana, bu statükoya geri dönüş değil. Gerçekten de Joe Biden, yasama başarıları ve resmi politika açısından, selefinden çok daha büyük bir değişime başkanlık etti.
Donald Trump’ın sağ popülizminin yükselişine damgasını vuran birbiriyle ilişkili iki tarihsel gelişme –neoliberal hegemonyanın sonu ve “tarihin sonu”nun sonu– şimdi kararlı bir şekilde düzenli, merkez sol Beyaz Saray görünümünde kurumsallaşıyor. Yine de Trump, neoliberal konsensüsün devrimci devrilişini temsil ediyorsa, Biden yönetimi, ABD yarı iletken üretimini artırmayı amaçlayan CHIPS ve Bilim Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası da dahil olmak üzere önemli (ve bazı durumlarda) partiler üstü yasaların kabul edilmesine rağmen, yeni bir politika düzenine veya seçimlerin yeniden düzenlenmesine yaklaşan hiçbir şeyi konsolide edemedi. Amerikan kültürel ve seçim kutuplaşmaları bunun yerine yeni boyutlar kazandı. Ve anketler, 2024 seçimlerinin herkes tarafından kazanılabilir olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıktığı varsayılan yeni paradigmanın en yaygın adının ‘post-neoliberalizm’ olarak kalması, yeni bir konsensüs oluşturmanın zorluğunu gösteriyor. Seçimsel, kültürel, entelektüel olarak yeni bir düzeni sağlamlaştırmadaki bu başarısızlığın altında, oligarşik bir toplumun yerleşik partizan çerçeveleri ile yeni bir jeopolitik, iktisadi ve teknolojik rekabet çağının zorlukları arasındaki uçurum var. Hem sol hem de sağ koalisyonlar şimdi savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya ve ikisi de Roosevelt ya da Reagan’ın emrinde çok umut edilen bir ‘yeniden düzenlemeyi’ [realignment] gerçekleştiremedi. Bunun yerine, ABD’nin iktisadi stratejisi, kültürel tartışmalar ve dış politikası, huzursuz bir fetret döneminde sıkışıp kalmış durumda.
Post-neoliberalizmin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı, neoliberalizmin ne olduğuna dair eksik bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin savunucuları kadar eleştirmenler de neoliberalizmin kendi ideolojik benlik anlayışını kabul etme eğilimindedir: sermayenin, malların ve emeğin serbest dolaşımı; iktisat politikasını demokratik siyasetten yalıtmak; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi vb. Bu nedenle, neoliberal hegemonyanın sona ermesinin, iktisat politikasının belirlenmesinde biraz daha fazla ‘devlet’ ve biraz daha az ‘piyasa’ ya da ekonomist Brad DeLong’un yakın tarihli bir kitabında belirttiği gibi daha fazla ‘Polanyi’ ve daha az ‘Hayek’ anlamına geldiği düşünülüyor. Bu akademik yaklaşım belki entelektüel tarih için uygundur, fakat ileriye dönük devlet müdahalesi için bir yön sağlayamıyor. Neoliberal politikalardan kaynaklanan ekonomik teşvikler ve kurumsal davranışlardaki somut değişiklikleri de yeterince açıklamıyor. Neoliberal yönetişim sadece servet dağılımını değiştirmedi ya da devleti küçültmedi (ikincisi, bu ABD’de hiçbir zaman başarılamadı; sadece kamu projeleri için devlet kapasitesi azaldı). Daha da önemlisi, neoliberalizm belirli servet yaratma biçimlerini teşvik etti ve bunun sonucunda şirket ve yatırımcı davranışlarında ortaya çıkan değişiklikler, neoliberal devrimin tartışmasız en derin ve kalıcı etkileridir.
Herman Mark Schwartz’ın gösterdiği gibi, büyük entegre imalatçıların (Ford, General Motors, General Electric vb.) egemen olduğu 20. yüzyılın ortalarındaki Fordist ekonomide, en kârlı şirketler aynı zamanda en büyük işverenler ve sermaye harcayanlardı. Bununla birlikte, neoliberal dönüşten sonra, fikri mülkiyet ve finansal rantların şirket kârlarının ana itici güçleri haline geldiği ‘yarıklı’ bir ekonomi ortaya çıktı. Yarıklı ekonomide, en kârlı işletmeler –günümüzün önde gelen teknoloji ve finans firmaları– nispeten az sayıda çalışana ve sermaye yatırımı ihtiyacına sahiptir ve çoğunlukla fiziksel üretim ve altyapıyı dışarıya taşere eder.
Bu yarıklı ekonominin inşası, Amerika’nın 1970’lerin krizlerine verdiği yanıttı. Amerikalı entegre üreticilerin artık küresel üretime hakim olamayacağı netleştiğinde, ABD firmaları üretimi giderek daha fazla dışarıya taşere etmeye başladılar ve kendilerini fikri mülkiyet ve finansal rantlar etrafında örgütlediler. Bu değişimler her zaman bilinçli veya kasıtlı değildi ve politikanın ötesindeki faktörler (teknolojik değişim gibi) rol oynadı.
Fakat neoliberalizm esasen bu dönüşümü meşrulaştıran ideolojik cila olarak işlev gördü ve ilgili politika değişiklikleri kritik katalizörlerdi. Örneğin, 1980’lerden Trump yönetimine kadar, ABD ticaret politikası sürekli olarak yerli üretim için tarifeleri ve diğer korumaları azaltmaya çalışırken, fikri mülkiyet korumalarını ve yabancı yatırımcı haklarını güçlendirmeye çalıştı. Antitröst yasasında, ‘dikey kısıtlamalar’ üzerindeki sınırlamalar kademeli olarak zayıflatıldı ve Apple gibi firmaların kârdan aslan payını almalarına ve ürünlerini üretmek zorunda kalmadan dış kaynaklı tedarikçiler ve işgücü üzerinde etkili bir kontrol uygulamalarına izin verdi. Patent yasaları büyük işletmeler için giderek daha elverişli hale geldi ve federal Ar-Ge politikaları, devlet araştırmalarının daha kolay ticarileştirilmesine izin verecek şekilde değiştirildi. Kurumsal yönetişimdeki değişiklikler, kurumsal varlık yöneticilerinin işletme yöneticileri karşısındaki gücünü artırdı. Bu değişiklikler, neoliberal ekonominin yaratılmasında herhangi bir vergi indiriminden daha önemliydi.
Yarıklı ekonomi erken getiriler sağladı, fakat maliyetleri ve çelişkileri külfetli hale geldi. Yüksek yatırımın yüksek ücretlere yol açtığı ve bunun da güçlü talebi tetiklediği Fordizmin erdemli döngüsünün aksine, şirket kârlarının şirket değer zincirlerinin en emek ve sermaye yoğun parçalarından uzaklaştırılması finansallaşmayı, durgunluğu ve artan eşitsizliği besler. Mali dürüstlüğün ideolojik iddialarına rağmen, neoliberal model tüketimi sürdürmek için borca dayanıyor, hanehalkı güvencesizliğini ve sistemik finansal istikrarsızlığı şiddetlendiriyor.
Dahası, üretimin içinin boşaltılması ve sermaye yoğun sanayilerin terk edilmesi, ABD’nin birçok sektörde inovasyon kapasitesini kademeli olarak zayıflattı, Amerika’nın jeo-ekonomik konumunu ve ekonominin bazı üst kademelerini tehdit etti, ayrıca orta sınıfın sürekli erozyonu ve artan bölgesel bölünmelerin neden olduğu iç gerilimler yarattı. ABD firmaları sadece ‘emtia’ üretiminden değil, aynı zamanda bir dizi kritik alanda ileri imalat ve teknolojik liderlikten de vazgeçtiler. Bu noktada, ABD savunma sanayi üssünün ve diğer kritik tedarik zincirlerinin bir kısmı bile jeopolitik rakiplerin üretim kapasitelerine bağımlıdır.
Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki neoliberalizmle ilgili sorun sadece vergilerin çok düşük olması veya milyarderlerin çok açgözlü olması veya şirketlerin çok ‘küreselci’ olması değil, aynı zamanda neoliberal servet birikimi biçimlerinin dayandıkları iktisadi, politik ve güvenlik koşullarını giderek daha fazla baltalamasıdır. Hem elit hem de popüler seçmenler arasında neoliberal ortodoksinin yeniden düşünülmesini motive eden tam da bu konulardır, yine de bu sorunlar nadiren bu kesin terimlerle tartışılır ve post-neoliberalizm yerleşik bir seçmen kitlesi bulmak için mücadele eder.
Kurumsal teşvikleri yeniden şekillendirmeyi amaçlayan gerçek bir post-neoliberal kalkınma gündemi –yeniden dağıtımdan ziyade ‘dağıtımdan öncesini’ değiştirmek– her iki eski siyasi koalisyona da garip bir şekilde uyuyor. Ahlaki ve sembolik-kimlikçi bir refahçılığı vurgulayan ilerici benlik imgesi, esasen milliyetçi hırslara sahip yeni devlet kapitalizmi kalkınma koalisyonları için çok az alana sahiptir. New Deal’in(*) bu unsurları uzak anılardır. Bu arada muhafazakârlar, onlarca yıldır kendilerine, devletin yalnızca sağın kendi kimliksel taahhütleriyle çarpıtılmış iktisadi ilerlemeyi engelleyebileceği inancını aşıladılar. Sosyal muhafazakârlar, artık neoliberal politikaya gerçekten inanmasalar da, genişletilmiş herhangi bir devlet gücünün yalnızca kendilerine karşı kullanılacağından şüphe duyuyorlar. Her iki partinin bağışçı ve entelektüel ağlarının, ister maddi ister idealist nedenlerle olsun, neoliberal düzenlemelere bağlı kalan önemli hizipleri, elbette bu bölünmeleri keskinleştirmeye hevesli.
Bu nedenle, jenerik bir ‘neoliberalizm’e yönelik partiler üstü hoşnutsuzluk, hızla yerleşik partizan pozisyonlarında kristalleşme eğilimindedir. Bu tartışmalar birazcık değişti: Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve Obamacare’in yürürlükten kaldırılması konusundaki eski savaşlar, Trump’ın Cumhuriyetçilerin haklara karşı savaşında barış ilan etmesinden sonra (hâlâ ara sıra meydana gelse de) soldu. Genel olarak harcama savaşları, parti liderliği tarafından son dakikada önlenen bir federal hükümet kapanması üzerine son Cumhuriyetçi Özgürlük Grubu gerilim savaşlarında görüldüğü gibi, giderek daha saçma hale geldi. Bunun yerine, her iki taraf da görünüşte paylaşılan iktisadi kaygıları kutuplaştırıcı yönlere itmeye yatırım yapıyor: ilericiler ırksallaştırılmış eşitsizliğe odaklanırken, muhafazakarlar ‘duyarcı [woke] sermayeyi’ ve kültürel elitizmi kınıyor; yerinden edilmiş Appalachian kömür madencileri, güvencesiz kentsel hizmet işçilerine, Rust Belt fabrika işçilerine karşı öğrenci kredisi borçluları ile karşı karşıya geliyor. Post-neoliberal enerjiler böylece kültür savaşı mecazlarına indirgenirken, yarıklı ekonominin iniş çıkışlarını çevreleyen potansiyel olarak birleştirici endişeler susturuluyor.
Öte yandan, hem ilericiler hem de muhafazakârlar, temel bir neoliberal ya da en azından neoklasik varsayıma bağlılıklarını sürdürüyorlar: ‘piyasa’ ve ‘devlet’ gibi soyut kavramların iç içe geçmekten ziyade doğası gereği karşıt olduğu ve amacın karşılıklı olarak birbirini güçlendiren güçleri uyumlu hale getirmekten ziyade karşıt güçleri dengelemek olduğu. Zengin bir ulusal kalkınmacılık geleneğine rağmen –Alexander Hamilton, Henry Clay ve Abraham Lincoln’ün ‘Amerikan Sistemi’ ve her iki Roosevelt’in daha sonraki çabaları– Amerikalılar bir süredir ulusal ekonomik kalkınma hakkında çok derin düşünmek zorunda kalmadılar ve bu tür yaklaşımlar için ortak bir kavramsal çerçeveden veya bunları uygulamak için sağlam bir aygıttan yoksundurlar. Bu konular büyük ölçüde teknokratik aldatmacalarla sınırlıyken, kamusal söylem, aşırı parçalanmış medya ortamımızda olduğu ölçüde, neredeyse yalnızca kültür savaşları ve kişilik kültleri etrafında dönüyor.
Bu nedenle, son zamanlardaki neoliberalizmden politika sapmaları, bu mevzuatın etkileri önemli olsa da, henüz yeni bir entelektüel fikir birliğini temsil etmiyor ve yakın bir seçim düzenlemesinin habercisi değil. Bunlar daha ziyade, mevcut partizan koalisyonlarının (ulusal güvenlik, çevrecilik) eski ahlaki-ideolojik taahhütlerinin görevdeki endüstri lobileriyle (yarı iletkenler, üniversiteler, otomobil üreticileri) uyumlu hale geldiği kendine özgü vakalardır. Nihayetinde daha büyük bir yapbozun parçaları olarak görülebilirler, fakat bu noktada bu yapboz resminin ne olduğu veya nasıl bir araya getirileceği konusunda fikir birliği yoktur. Daha fazla yasama ivmesi, en azından 2024 seçimlerine kadar durdu.
Dış politika alanında da kafa karışıklığı hüküm sürüyor (bu noktada dış politika ile iktisat politikası arasındaki herhangi bir ayrım giderek daha yapay hale geliyor). ‘Tarihin sonu’ sona erdi: Çin, satın alma gücü paritesi açısından dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi ve dünyanın çoğu ile önde gelen ticaret ortağı, bazı alanlarda Batı ile yakın bir teknolojik rakip ve bir dizi kritik tedarik zincirinde baskın oyuncu haline gelme sürecinde. Pekin, Batı’nın siyasi liberalleşme beklentilerine (eğer tam tersi yönde ilerlemiyorsa) meydan okurken, kendi küresel etki alanını inşa etti. Pax Americana için devam eden umutlar, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesi ve jeopolitik ve jeo-ekonomik blokların yeniden örgütlenmesini hızlandırmasıyla suya düştü. 2016’da Trump’ın Çin’e karşı şahinliği olağandışıydı; bugün, partiler üstü anlaşmanın olduğu birkaç alandan biridir.
Yine de, birkaç yıl öncesinin geleneksel bilgeliğinden böylesine kesin bir kopuş, büyük ölçüde dış olaylar tarafından Amerikan zihnine dayatılmış, mutlaka ileriye dönük bir fikir birliği gündemine dönüşmez. Rusya, Soğuk Savaş anılarını ve ittifaklarını yeniden canlandırırken, Çin Soğuk Savaş kategorizasyonuna direniyor. İktisadi ve politik özgürlüğün temel birliğine inanmak üzere eğitilmiş Amerikalılar için, Amerika’nın sözde komünist, sıkı bir şekilde otoriter ve etkili bir şekilde kapitalist rakibi bir kuruntu ve bir muamma olarak görünüyor.
Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, onlarca yıllık bilinçli entegrasyondan sonra ABD tedarik zincirlerine, kurumsal değer zincirlerine, finansal ağlara, üniversite araştırma sistemlerine ve ötesine derinden gömülüdür. Çin pazarlarını veya tedarik zincirlerini korumak için olsun, çoğu endüstri lobisi ABD’nin Çin’i kızdırabilecek herhangi bir eylemine karşı çıkıyor. Pekin ayrıca finans gibi güçlü sektörleri stratejik olarak geliştirdi. Her ne kadar kurumsal Amerika son yıllarda Çin’e olan hevesini biraz kaybetmiş olsa da –birçok Batılı ‘ortak’ kendilerini zorla teknoloji transferlerine maruz kalmış, ülke pazarlarının dışına itilmiş veya daha da kötüsü, Çin kendi ulusal şampiyonlarını geliştirdikten sonra– Amerikan büyük şirketleri hala Xi Jinping’in DC’deki en önemli müttefiki. Yine de, Amerika’nın son büyük ekonomik rakibi Japonya’nın aksine, Çin, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında değil ve açıkça çatışan dış politika hırsları peşinde koşuyor. Bu nedenle, 1985 Plaza Anlaşması(**) çizgisinde büyük bir yapılanma imkansız görünüyor.
İki ülke içindeki ve arasındaki şirket-hükümet ilişkilerinin asimetrik doğası daha fazla karmaşıklık yaratıyor. Şirket lobileri, ABD siyasetinde, devletin partiyle birlikte Çin kurumsal sektörü üzerinde etkili bir kontrol uyguladığı Çin’de olduğundan çok daha güçlü güçlerdir. Bu nedenle, ABD’li şirket aktörleri Çin Komünist Partisi’nden gerçekten korkuyor gibi görünüyor, Çin politikasını kamuoyu önünde nadiren eleştiriyor ve çoğu zaman kendilerini Pekin’e sevdirmek için oldukça görünür çabalar sarf ediyorlar. Buna karşılık, kurumsal Amerika, Washington’dan az ya da çok koşulsuz sübvansiyon talep ederken, ABD’nin ulusal çıkarlarını destekleme yükümlülüğünden açıkça kaçınıyor gibi görünüyor. Şirketleri bir dizi ABD devlet sübvansiyonu ve sözleşmesinden yararlanmaya devam eden ve SpaceX’i şu anda belki de Amerika’nın en başarılı ve beğenilen havacılık şirketi olan Elon Musk, kısa süre önce Çin’in ‘temel sosyalist değerlerine’ sadakat sözü verdi. Musk’ın Tesla’sı, elbette, Çin tedarik zincirlerine, sübvansiyonlarına ve nihai pazarlara yoğun bir şekilde tabi.
Benzer şekilde, Intel ve diğer yarı iletken şirketleri, CHIPS Yasası aracılığıyla milyarlarca sübvansiyon sağladıktan sonra, Çin’deki yarı iletken yatırımları üzerindeki ihracat kontrollerine ve kısıtlamalarına karşı lobi yaptılar. Nike ve diğer giyim şirketleri, Şincan’da Uygurların zorla çalıştırılması kullanılarak üretilen malların satışını engelleme çabalarına karşı lobi bile yaptı. Hollywood’dan NBA’e kadar eğlence şirketleri, Çinli yetkililerin hoşnutsuzluğunu önlemek için önleyici otosansür uyguladılar. Bu konulardan bazılarının politika özü karmaşık olabilir, fakat algılar basittir. Ulusal güvenlik tartışmaları ihracat kontrolleri ve oldukça naif bir ‘ayrışma’ kavramı etrafında dönerken, kurumsal diz çökme, ABD’nin kararlılığının sınırlarını ve ABD’nin iktisadi bağımlılığının kapsamını açıkça göstermektedir.
Biden yönetimi, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın bu yılın başlarında yaptığı önemli bir konuşmada dile getirdiği gibi, ‘küçük avlu, yüksek çit’ uzlaşı pozisyonunu izlemeye çalıştı. Bu tuhaf konuşma şekli, ulusal güvenlikle ilgili teknolojiler konusunda katı bir çizgi ve diğer her şeye daha rahat bir yaklaşım anlamına geliyor gibi görünüyor. Fakat çift kullanımlı teknolojiler çağında ve görünüşte düşük kaliteli üretimin (kritik mineral işleme gibi) hakimiyeti stratejik tedarik zincirlerini güvence altına alabildiğinde, bu tür retorik gelişmeler kimseyi tatmin etmiyor.
Teoride, uluslar rakiplerini ideolojik olarak gayri meşrulaştırmaya çalışmadan ekonomik ve teknolojik rekabete girebilirler. Ancak, ulusal çıkarların yavan takibi, kültür savaşı ahlakçılığına batmış Amerikan seçkinlerine doğal gelmiyor, bu nedenle Soğuk Savaş’ın ‘demokrasi’ ve ‘tiranlık’ arasındaki ikilemini yeniden canlandırma çabaları yoğunlaştı. Muhafazakârlar, izleyicilere Çin’in resmi olarak komünist olduğunu hatırlatmaktan zevk alıyorlar ve aynı zamanda Komünist Parti ‘rejiminden’ nefret ederken Çin ‘halkına’ saygı duyma konusundaki teröre karşı savaş söylemini yeniden canlandırdılar. Yine de, Cumhuriyetçilerin şirket lobilerine boyun eğmesi ve partinin tedarik zinciri bağımlılıklarını veya aşınan bir savunma sanayi tabanını ele alma konusundaki genel isteksizliği (bazı önemli istisnalara rağmen) ile birleştiğinde, sağın sembolik şahinliği temelde ciddiyetsiz görünüyor.
Bu arada ilericiler, liberal demokrasinin (sosyal olarak) ‘liberal’ kısmını giderek daha fazla vurguladılar ve iç siyasi tartışmaları dış politika alanına genişlettiler. Bu anlatı, anakronik anti-komünizmden biraz daha sağlamdır, çünkü Çin ve Rusya bazı yönlerden bu noktada ‘komünist’ olduklarından daha sosyal olarak muhafazakârdırlar. Bununla birlikte, Ross Douthat’ın New York Times’ta gözlemlediği gibi, sorun şudur: “Bu stratejiyi sürekli olarak iç siyasi rakiplerinizle olan çatışmanıza bağlarsanız, demokrasi yanlısı büyük bir strateji için sürekli partiler üstü destek toplayamazsınız. Ya da bu konuda, onu sürekli olarak yalnızca kendi siyasi koalisyonunuzun alanı olan değerlere bağlıyorsanız. Demokrasiyi basitçe sosyal liberalizm veya ilerlemecilikle eşitleyen büyük bir strateji, Cumhuriyetçilerden asla sürekli destek almayacak ve her zaman bir sonraki seçim döngüsüne rehin kalacaktır.”
‘Demokrasi’yi oldukça dar görüşlü Batı kültürel adetleri çizgisinde tanımlamak, Çin’i ‘çevrelemek’ için ittifaklar kurmayı daha da zorlaştırabilir ve Modi’nin Hindistan’ına, Erdoğan’ın Türkiye’sine, AMLO’nun Meksika’sına, Ortadoğu monarşilerine veya Vietnam Komünist Partisi’ne hitap etmesi pek olası görünmüyor. Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, ideolojik komünizmi küresel siyasi etkinin bir vektörü olarak desteklemiyor. Tam tersine Pekin, iktisadi yardımı liberalleşme ve demokratikleşmeye bağlayan Batılı programların aksine, diğer ülkelerin iç politikalarına ilgi duymadığını potansiyel iktisadi ve dış politika ortaklarına bir hoşa giden özellik olarak sık sık ilan ediyor. Amerikalılar, gelişmekte olan ülkelerin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra ‘bağlantısız’ pozisyonlar belirleme konusundaki bariz arzusuna şaşırdılar; fakat şaşırmamalılar.
Son zamanlarda, Amerikan medyası Çin’in büyüme modelinin belirgin düşüşüne odaklandı. Kuşkusuz, büyük bir iktisadi çöküş, özellikle de Komünist Parti üzerinde siyasi baskı yarattıysa, Amerika Birleşik Devletleri’nde hoş bir haber olacaktır. Fakat bu anlatı çok basit olabilir. Çin’in gelişmiş imalat sanayileri nispeten iyi durumda; örneğin Çin son zamanlarda dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı haline geldi ve yarı iletkenler konusunda şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti. Ülkenin büyümeyi ve istihdamı teşvik etmek için kullanılan kaldıraçlı emlak sektörleri, ülke içindeki ve dışındaki analistler tarafından uzun süredir tartışılan bir konudur. ‘Made in China 2025’ gibi girişimler doğrultusunda, Çinli yetkililer ülkeyi borca dayalı inşaattan vazgeçirirken gelişmiş üretim inşa etmeye niyetli görünüyorlar. Çin liderliğinin bu geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği açık bir soru olmaya devam ediyor, fakat Çin’in stratejik tedarik zincirlerine hakim olma stratejisi bozulmadan kalıyor.
Buna karşılık, Çin ile rekabet ABD siyasetinde birleştirici bir tema olsa da, iç kültür savaşında bir sopa olarak sıklıkla kullanılıyor. Bu kavgalar ile ikircikli (en iyi ihtimalle) bir kurumsal sektör arasında, ABD-Çin ilişkileri için bir uzlaşma stratejisi gibi bir şey ortaya çıkmadı.
Amerika’nın iktisadi ve dış politika karmaşasının ardında, partizan yönelim ve hırstaki daha büyük değişimler var. Onlarca yıl süren neoliberal depolitizasyondan sonra, demokratik siyasetin doğası hakkındaki temel varsayımlar –amacın, kamu yararı için tutarlı bir politika gündemi uygulamak için hükümet gücünü kullanmak amacıyla büyük çoğunluklar oluşturmak olduğu– artık geçerli görünmüyor.
Tarihçi Charles S Maier’in yakınlarda yayımlanan The Project-State and Its Rivals: A New History of the Twentieth and Twenty-First Centuries’i [Proje-Devleti ve Rakipleri: Yirminci ve Yirmi Birinci Yüzyılların Yeni Bir Tarihi] Soğuk Savaş’ın sonunda tartışılmaz görünen (neo)liberal konsensüsün çöküşünü analiz etme girişimi. Kitabın güncel siyaseti ele alışının kusurlu olduğunu iddia ediyorum, ancak Maier’in ‘proje devleti’ kavramı yine de aydınlatıcı. 20. yüzyılın deneyimlerine dayanarak, aktivist devletleri ve görkemli ideolojileri ile, partizan çatışmasının rakip ideolojik projelerden veya politika gündemlerinden kaynaklandığını düşünme eğilimindeyiz. Fakat bugün Amerikan siyasetindeki temel soru, hangi rakip politika vizyonunun zafer kazanacağı değil, herhangi bir siyasi projenin mümkün olup olmadığı veya arzu edilir olup olmadığı; sağ, sol veya merkez bir tane bile sunabilecek kapasitede olup olmadığıdır.
Sağ, Cumhuriyetçi Parti’nin son iki seçim döngüsünde bir politika platformu ortaya koyamamasının ve sadece bir Meclis başkanı seçmede karşılaşılan zorlukların kanıtladığı gibi, olumlu bir projeye sahip olma iddiasını esasen terk etti. Muhafazakâr bağışçılar, parti muhalif bir güç olarak işlev görebildiği, Demokratik girişimleri engellediği ve vergileri düşük tuttuğu sürece memnun görünüyor. Bu arada sağcı medya, entelektüeller ve seçmenler, eğlendikleri sürece mutlu görünüyorlar ve sembolik onaylama ve mem [meme] üretimi dışında adaylardan çok az beklentileri var.
Cumhuriyetçilerin politikadan geri çekilmesi, kısmen George W. Bush yönetiminin felaketlerinin bir sonucudur. Donald Trump’ın 2016’da kanıtladığı gibi, bu muhafazakâr ‘müesses nizam’, Cumhuriyetçi seçmenler arasında bile haklı olarak gözden düşmüştü ve politika aygıtı körelmeye devam etti. Birçok muhafazakâr uzman ve entelektüel, Trump’ın seçilmesinden sonra partiyi fiilen terk etti.
Daha az belirgin, ancak belki de daha temel olanı, 20. yüzyıl sosyal muhafazakârlığının olumlu bir siyasi proje olarak çöküşü olmuştur. Yüksek Mahkeme’nin 2022’de Roe vs Wade’i(***) bozarak federal kürtaj hakkını sona erdirmesi, önceki neslin 50 yıl önce başlayan projesinin doruk noktasıydı. Fakat sonrası, yalnızca hareket muhafazakârlığının bu kolunun tükenişini ortaya çıkardı. Roe’nun üst mahkemede bozulmasından bu yana, ‘koyu kırmızı’ eyaletlerdeki çok sayıda girişim de dahil olmak üzere, kürtajı kısıtlamaya yönelik her oylama önlemi başarısız oldu. Bilakis, ‘yaşam yanlısı’ hareket artık ulusal politikada çok daha az görünür; Roe sonrası bir an için ciddi bir seçim gündemi ortaya koymaya çalışmadı ve Cumhuriyetçi politikacılar için bir utanç kaynağı haline geldi.
Amerikan kültürü sola kaydıkça ve neoliberalizm altında aile oluşumu yere çakıldıkça, Hıristiyan gelenekçiliği hem bir ideoloji hem de bir yaşam biçimi olarak marjinalleştirildi. Mike Pence’in batan başkanlık kampanyasına atıfta bulunan yakın tarihli bir New York Times manşetinde söylendiği gibi, bu tür ‘eski tarz muhafazakârlık’ ‘azalan bir sürüyü’ temsil ediyor. Bugün, coşkuyla İncil’i vaaz eden evanjelistlerden ziyade ilericilerin, halkın katı bir ahlaki ortodoksiye bağlı kalmasını talep etme, yeni eğitim müfredatı, konuşma kodları ve sivil gözlemler için baskı yapma olasılığı daha yüksektir. Bu arada, küçülen bir seçmen ve entelektüel tabana sahip olan sosyal muhafazakârlar, tipik olarak, 20. yüzyıl kültür savaşının tutumlarının keskin bir tersine çevrilmesi olan alışılmadık yaşam biçimleri için muafiyet ve hoşgörü arayanlardır.
Bütüne bakıldığında, bugün Amerika’da politik olarak bağlantılı sosyal muhafazakârlık, 1980’lerin ahlaki çoğunluk ahlakından uzaklaştı ve yorumcu Matthew Walther’ın patavatsız spor web sitesi Barstool Sports’a atıfla ‘Barstool muhafazakârlığı’ olarak adlandırdığı bir tür ahlaki kayıtsızlığa doğru sürüklendi. Barstool muhafazakârları, ‘duyarcı’ siyasi doğruculuğa, çevresel kısıtlamalara, Covid kısıtlamalarına ve benzerlerine içerliyor. Fakat kürtajı yasaklamak, okul duasını geri getirmek veya bir Hıristiyan meydanını restore etmekle pek ilgilenmiyorlar. Bazen ‘ahali liberteryenleri’ [folk libertarians] olarak adlandırılırlar, fakat ezoterik piyasa teorisine veya politika deneylerine ya da refah devletini ortadan kaldırmaya veya mali kemer sıkmaya çok az ilgi duyarlar. Klişeye göre, en azından, esas olarak ‘iptal edilme’ korkusu olmadan ızgara yapmak, porno izlemek, spor bahisleri yapmak, video oyunları oynamak ve şakalar yapmak istiyorlar. İlerlemeciliğin görece popüler olmamasına bağlı olarak, Barstool muhafazakârlığı bir seçim gücü olabilir, fakat herhangi bir siyasi proje değildir.
Bu açıdan bakıldığında Trump, Evanjelik ‘Hıristiyan milliyetçiliğinin’ ya da neo-pagan etno-milliyetçiliğin avatarı değildir. Başkanlığı, Cumhuriyetçi Parti’de ciddi bir ‘Yeni Sağ’ ekonomik gündeminin doğuşunu da müjdelemedi. Eleştirmenlerini rahatlatacak ve ideolojik destekçilerini üzecek şekilde, Trump hiçbir zaman siyasi bir projeyi gerçekleştirmedi ve bir projeye tutarlı bir ilgi göstermedi. Kaos ve araçsal rasyonalitenin bariz eksikliği, tweetler, normların çiğnenmesi, eğlence gösterisi, çekiciliğinin ve hırsının özüydü ve öyle olmaya devam ediyor.
Buna karşın sol hâlâ proje odaklıdır, fakat bir proje devletinden ziyade bir proje-STK’ya odaklanmış gibi görünmektedir ve büyük demokratik çoğunluklar oluşturmaya çok az ilgi göstermektedir. Justin H. Vassallo’nun belirttiği gibi, ilerici sol ne seçilmiş Demokratlar için ‘kurnaz bir koalisyon ortağı’ ne de ‘güvenilir, bağımsız bir siyasi güç’; bu da ‘Bidenomics’ ve diğer gündem maddelerinin potansiyel çekiciliğini sınırlıyor. Başlıca çevrecilik ve (tek kelimeyle) ‘duyarcılık’ projeleri, yeni bir ulusal projenin temelleri olarak hizmet etmek şöyle dursun, genellikle herhangi bir geniş tabanlı fikir birliğinin oluşumunu baltalama işlevi görür. Bu nedenle, Cumhuriyetçi Parti’nin kasvetli ve bölünmüş durumuna rağmen, Demokratlar Cumhuriyetçi bir Meclis ve belirsiz seçim beklentileriyle karşı karşıya.
İlerici çevrecilik –iklim değişikliğinin en endişe verici yorumunu varsaysak bile– çok sayıda ve görünüşte kendi kendine empoze edilen kör noktalardan muzdariptir. Günlük yaşamları altüst etmeye odaklanıyor –örneğin yakın zamanda gaz sobalarına karşı bir haçlı seferi başlattı– en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde milyarder bağışçıların devasa mülklerinden ve özel jetlerinden neredeyse hiç bahsetmiyor. Neredeyse tamamen fosil yakıtları, yerli sanayileri ve destekledikleri bölgesel ekonomileri cezalandırmaya odaklanırken, çoğunlukla ticaret odaklı çevresel arbitraj ve kirlilik offshoring’ini görmezden geliyor. Bu bariz sınıfsal ve bölgeci önyargılar, temiz enerji projeleri de dahil olmak üzere hemen hemen her yeni inşaata karşı kavgacı muhalefeti gibi, kendi ilan ettiği aciliyetin altını oyuyor. Sierra Club gibi çevre grupları genellikle yeni güneş ve rüzgar alanlarının ve pil üretim tesislerinin en şiddetli muhalifleridir. Bazı ‘arz yönlü ilericiler’ son zamanlarda bunu düzeltmek için reforma izin vermekle ilgilendiler, fakat küçülme [de-growth] ideolojisine batmış bir hareketi yeniden yönlendirmek kolay bir iş değil.
Şüphesiz, çevre lobisinin Enflasyonu Düşürme Yasası’nda görüldüğü gibi ulusal sanayi politikasının ön saflarına sıçraması, daha önce küresel anlaşmaları, ulusötesi düzenlemeleri ve finansallaştırılmış karbon ticaretini vurgulayan bir hareket için bazı yönlerden şaşırtıcı bir değişimdir. Bu neoliberal yaklaşımlar son yıllarda yeşil davayı açıkça başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük yayıcısı olan Çin’in kendisini çok kutuplu bir dünyada bağımsız bir kutup olarak kurması nedeniyle umutsuz görünüyorlar. Bununla birlikte, taktiklerdeki değişime rağmen, Amerikan çevreciliği, arketipik neoliberal seçmenlerin –STK’lar, çokuluslu şirketler, şirketler ve teknokrat uzmanların– ötesine geçmekle mücadele etti. O, her aşamada, gerçek bir ulusal seferberlik projesine dönüşmeye direndi, bunun yerine üst sınıf, beyaz yakalı tabanı için ahlaki doğrulama ve mali teşvikler sunarken, diğer herkesten kemer sıkma talep etti.
İlericilerin diğer büyük projesi, ‘duyarcılık’, belki de daha da kutuplaştırıcıdır. O da bir başarısızlığa tepkidir. Martin Luther King Jr ve sivil haklar hareketinden sonra hüküm süren ‘renk körü’ ırksal entegrasyon fikir birliği, her ne sebeple olursa olsun, kazanç, servet, eğitim kazanımı, hapsedilme ve diğer ölçütlerdeki önemli ırksal eşitsizliklerin üstesinden gelmedi. İlericiler, pozitif ayrımcılık lehine renk körlüğünü reddeden yeni bir ‘ırkçılık karşıtlığı’nın yanı sıra yeni ulusal tarihler, tatiller, konuşma kodları, okul müfredatı ve benzerlerini benimseyerek yanıt verdiler. Bununla birlikte, bu hareketin öncüllerine katılsın ya da katılmasın, sivil haklar hareketinin sonunda inşa ettiği türden bir ulusal fikir birliğinin temelini oluşturması pek olası görünmüyor.
En başta, duyar siyaseti, içsel olarak kendini yok eden bir şekilde, çoğunluk karşıtı görünüyor. Mağdur azınlık kimliklerini onaylamaya ve bu temelde sembolik ve maddi tavizler vermeye çalışıyor ve çoğunluğu fiilen ezen olarak bırakıyor. Daha somut olarak, koalisyon ortaklarından ziyade ‘müttefikler’ arıyor ve pragmatik politika yerine ahlaki mutlakiyetçiliği vurguluyor. Renk körü entegrasyon, teoride nihai bir hedef ortaya koyabilirken, duyarcı aktivistler genellikle Amerikan ırkçılığının doğal ve telafi edilemez olduğunu öne sürerek, politika reçetelerinin toplumsal dönüşümden çok kişisel kefarete yönelik olduğunu ima ediyor.
Bu nedenle, seçkin kurumlardaki önemli ilerlemelere, önemli bağış toplamalarına ve 2020’deki büyük Black Lives Matter protestolarına rağmen, duyarcı politika başarıları ihmal edilebilir ve hareket sönüyor gibi görünüyor. ‘Polisin finansmanını azaltmak’ gibi birkaç somut politik atılım, bölge savcısını (ve ayrı olarak okul yönetim kurulu üyelerini) geri çağıran San Francisco gibi ultra ilerici şehirler de dahil olmak üzere, tepki yaratmada muhtemelen başarılı oldu. Duyarcılık karşıtı savaş narası, kırılgan sağı bir arada tutan birkaç şeyden biridir ve seçkin üniversitelerde antisemitik konuşmalar konusundaki son tartışmalar, ‘duyarcı’ kurumlara muhalefetin siyasi sağın çok ötesindeki seçmenleri kapsayacak şekilde genişlediğini göstermektedir.
Amerikan muhafazakârlığı her türlü siyasi sorumluluk duygusunu ve bununla birlikte olumlu siyasi projeler geliştirme kapasitesini terk etmiş gibi görünse de, ilericiler demokratik koalisyon inşasını engelleyen bir ahlaki coşku dalgasından, rahatına düşkün bir aşırı ahlakçılıktan muzdariptir. Demokrat senatör Chris Murphy kısa süre önce, tamamen bilimsel olmasa da, açıklayıcı bir Twitter anketinde, ilericilerin, iktisadi gündemler etrafında daha büyük bir koalisyon kurmak için bazı kültürel taahhütlerini ılımlı hale getirmeleri gerekip gerekmediğini sordu. Yanıt son derece olumsuzdu. Ve soruyu tersine çevirmenin –daha büyük bir kültürel koalisyonu güvence altına almak için iktisat politikasını ılımlı hale getirmenin– benzer sonuçlar vereceğinden şüpheleniliyor. Gerçek bir anket olmasa da, politik bir projeyi uygulamak için belirleyici bir çoğunluk oluşturma hırsının artık demokratik siyasetin canlandırıcı dürtüsü olmadığına dair elle tutulur bir his yakalıyor.
Nihayetinde, Soğuk Savaş sonrası konsensüsün çöküşü, en iyi şekilde, neoliberalizmin siyasi bir proje olarak çöküşü olarak anlaşılabilir. Neoliberal bir toplum inşa etme fikri kendi şartlarında başarısız oldu ve artık uygulanabilir değil: başka bir vergi indiriminin büyümeyi hızlandıracağına veya başka bir ticaret anlaşmasının Çin’i demokratikleştireceğine veya yeni bir karbon kredisi planının iklim değişikliğini sona erdireceğine inanmak artık makul değil. Fakat bu, yeni bir konsensüsün eskisinin yerini aldığı anlamına gelmez, sadece tüm siyasi projelerin eşit derecede mantıksız göründüğü anlamına gelir. Gerçekten de, programatik neoliberal projenin terk edilmesi, neoliberal içgüdünün nihai zaferini temsil edebilir: herhangi bir ortak projenin yokluğunda, siyaset kolektif özyönetimden ziyade tamamen bireysel bir kendini gerçekleştirme süreci olarak kavramsallaştırılır – kişisel zenginleşme, kişisel kefaret ve hatta kişisel eğlence yoluyla.
Bu anlamda, yeni bir post-neoliberal konsensüs oluşturmak için gerekli koşullar yerine getirilmemiş gibi görünüyor. Eski parti aparatçiklerinin unvan değiştirdiği ancak iktidarı elinde tuttuğu komünizm sonrası bir geçişte olduğu gibi, resmi politikadaki neoliberal ortodoksiden sapmalar, siyasi etkinin altında yatan modları ve yapıları –veya çoğu durumda personeli– değiştirmedi. Büyük bağışçılar, yukarıdan aşağıya STK’lar, Büyük Teknoloji platformları ve diğer fikri mülkiyet odaklı şirket lobileri, ABD siyasetindeki baskın güçler olmaya devam ediyor. New Deal döneminin kitle örgütleri yeniden canlanmadı, onların yerini alacak yeni siyasi biçimler ve endüstri koalisyonları ortaya çıkmadı. Seksenlik politikacılar ve bağışçılar hem sağda hem de solda önde gelen oyuncular olmaya devam ediyor.
Öte yandan, ‘post-neoliberalizm’ solcu bir rüyadan Trumpist bir isyana dönüştü ve şimdi liberal bir düzen yönetiminin gündemini şekillendiriyor. Yine de genel eleştiriden önemli bir projeye ve paylaşılan fikir birliğine dönüşebilir. Yeni politika paradigmalarına yönelik iştah, dış olayların ivmesi gibi kalıcı görünüyor. On yıllarca süren neoliberal depolitizasyon, Amerikalıların siyasi eylem ve ulusal olasılık anlayışını çarpıttı, fakat eski ideolojik kategorilerin boşluğu da partiler arası işbirliği ve politika deneyleri için yeni fırsatlar yarattı.
Elli yıl önce, neoliberalizm, Amerika’nın ekonomik hakimiyetini –ve kilit açılardan mistifikasyonu– olarak ortaya çıktı. Bugünün neoliberalizmden uzaklaşması, aynı kaygılarla motive edilmesiyle, benzer şekilde, tam bir özbilinç olmadan, mutlaka tutarlı olmayan çeşitli kalıtsal ideolojik kisveler altında ilerleyebilir. Neoliberalizm depolitizasyonu ve dekolektivizasyonu hedeflerken, post-neoliberalizm çok daha fazla ilerlemek için ortak bir yapıcı vizyon gerektirecektir.
Post-neoliberal moment, birbirinden çok farklı iki başkanlık yönetiminde varlığını sürdürdü, fakat hâlâ kendi hareketini ve hatta kendi kendini tanımlamasını arayan bir moment.
(*) New Deal: Franklin D. Roosevelt’in başkanlığı döneminde, 1930’lu yıllarda uygulamaya konan ve ‘Keynesçi refah devleti’nin zirvesi olarak görülen iktisat politikalarına verilen ad. 1929’daki küresel finans krizine tepki olarak, devlet müdahaleciliğine verilen önemli bilinir. (ç.n.)
(**) 1985 Plaza Anlaşması: 22 Eylül 1985 tarihinde Fransa, Batı Almanya, Japonya, ABD ve Birleşik Krallık’ın New York’ta bulunan Plaza Otel’de para piyasalarına müdahale ederek, Japon yeni ve Alman Markı karşısında ABD dolarının değer kaybetmesi için yaptıkları antlaşmadır. Amaç, özellikle Amerikan mallarını Japon malları karşısında ihracat üstünlüğüne sahip kılmaktı. Amerikan korumacılığının zirvelerinden biri olarak görülen Plaza Anlaşması, sanayi-tarım-hizmetler sektöründen oluşan geniş bir dış rekabete karşı korumacı koalisyonun Reagan yönetimine baskısıyla imzalandı. (ç.n.)
(***) Roe v. Wade: Roe v. Wade ile ABD Federal Yüksek Mahkemesi, 14. Maddede işaret edilen mahremiyet hakkının kürtajı temel bir hak olarak koruduğuna karar verdi. Fakat devlet, hamileliğin evresine bağlı olarak kürtaja erişimi düzenleme veya kısıtlama yetkisini elinde tuttu. (ç.n.)
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor











