Dünya Basını
Neoliberalizmden sonra Amerika

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, ‘malumu ilam’ yazılarından biri dahadir. Bu makaleyi, diğer ‘neoliberalizmin sonu’ makalelerinden ayrı kılan, neoliberalizm sonrası döneme ilişkin Amerikan siyasetindeki çatlaklara vurgu yapmasıdır. Yazara göre, ‘post-neoliberalizm’ döneminde henüz yeni bir siyasi birlik oluşmadığı gibi, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların verili hali göz önünde bulundurulduğunda, bunun oluşması da pek mümkün görünmemektedir. Neoliberal dönem hakkındaki bazı mitleri de sorgulayan yazar, örneğin son 50 yıldaki ‘ticari serbestleşme’ anlatısının, sadece belli sektörleri kapsadığını, Büyük Teknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet ve patent gibi konularda sert bir korumacılıkla dünyaya yayıldığını hatırlatıyor. Yeni dönem yamalı bir bohçayı andırmaktadır. Yazar, bunun bu şekilde devam etmesinin mümkün olup olmadığına ilişkin bir ipucu sunmuyor; ama kapitalist düzende sermaye hiziplerinin ortak/egemen bir ideolojiyi diğer sınıflara dayatamadığı durumlarda, mülk sahibi sınıfların birliğini sağlayacak faşist seçeneklerin gündemde olduğunu da biz hatırlatalım.
Metindeki köşedeki parantezler çevirmene aittir.
Neoliberalizmden sonra Amerika
Julius Krein
The New Statesman
23 Aralık 2023
ABD’nin geleneksel sol ve sağ koalisyonları, savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya.
2016’nın şokları ve Trump başkanlığının kaosuyla karşılaştırıldığında, Biden dönemi normale dönüş gibi görünebilir. Halbuki, medya terbiyesi ve Oval Ofis profesyonelliği bir yana, bu statükoya geri dönüş değil. Gerçekten de Joe Biden, yasama başarıları ve resmi politika açısından, selefinden çok daha büyük bir değişime başkanlık etti.
Donald Trump’ın sağ popülizminin yükselişine damgasını vuran birbiriyle ilişkili iki tarihsel gelişme –neoliberal hegemonyanın sonu ve “tarihin sonu”nun sonu– şimdi kararlı bir şekilde düzenli, merkez sol Beyaz Saray görünümünde kurumsallaşıyor. Yine de Trump, neoliberal konsensüsün devrimci devrilişini temsil ediyorsa, Biden yönetimi, ABD yarı iletken üretimini artırmayı amaçlayan CHIPS ve Bilim Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası da dahil olmak üzere önemli (ve bazı durumlarda) partiler üstü yasaların kabul edilmesine rağmen, yeni bir politika düzenine veya seçimlerin yeniden düzenlenmesine yaklaşan hiçbir şeyi konsolide edemedi. Amerikan kültürel ve seçim kutuplaşmaları bunun yerine yeni boyutlar kazandı. Ve anketler, 2024 seçimlerinin herkes tarafından kazanılabilir olduğunu gösteriyor.
Ortaya çıktığı varsayılan yeni paradigmanın en yaygın adının ‘post-neoliberalizm’ olarak kalması, yeni bir konsensüs oluşturmanın zorluğunu gösteriyor. Seçimsel, kültürel, entelektüel olarak yeni bir düzeni sağlamlaştırmadaki bu başarısızlığın altında, oligarşik bir toplumun yerleşik partizan çerçeveleri ile yeni bir jeopolitik, iktisadi ve teknolojik rekabet çağının zorlukları arasındaki uçurum var. Hem sol hem de sağ koalisyonlar şimdi savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya ve ikisi de Roosevelt ya da Reagan’ın emrinde çok umut edilen bir ‘yeniden düzenlemeyi’ [realignment] gerçekleştiremedi. Bunun yerine, ABD’nin iktisadi stratejisi, kültürel tartışmalar ve dış politikası, huzursuz bir fetret döneminde sıkışıp kalmış durumda.
Post-neoliberalizmin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı, neoliberalizmin ne olduğuna dair eksik bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin savunucuları kadar eleştirmenler de neoliberalizmin kendi ideolojik benlik anlayışını kabul etme eğilimindedir: sermayenin, malların ve emeğin serbest dolaşımı; iktisat politikasını demokratik siyasetten yalıtmak; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi vb. Bu nedenle, neoliberal hegemonyanın sona ermesinin, iktisat politikasının belirlenmesinde biraz daha fazla ‘devlet’ ve biraz daha az ‘piyasa’ ya da ekonomist Brad DeLong’un yakın tarihli bir kitabında belirttiği gibi daha fazla ‘Polanyi’ ve daha az ‘Hayek’ anlamına geldiği düşünülüyor. Bu akademik yaklaşım belki entelektüel tarih için uygundur, fakat ileriye dönük devlet müdahalesi için bir yön sağlayamıyor. Neoliberal politikalardan kaynaklanan ekonomik teşvikler ve kurumsal davranışlardaki somut değişiklikleri de yeterince açıklamıyor. Neoliberal yönetişim sadece servet dağılımını değiştirmedi ya da devleti küçültmedi (ikincisi, bu ABD’de hiçbir zaman başarılamadı; sadece kamu projeleri için devlet kapasitesi azaldı). Daha da önemlisi, neoliberalizm belirli servet yaratma biçimlerini teşvik etti ve bunun sonucunda şirket ve yatırımcı davranışlarında ortaya çıkan değişiklikler, neoliberal devrimin tartışmasız en derin ve kalıcı etkileridir.
Herman Mark Schwartz’ın gösterdiği gibi, büyük entegre imalatçıların (Ford, General Motors, General Electric vb.) egemen olduğu 20. yüzyılın ortalarındaki Fordist ekonomide, en kârlı şirketler aynı zamanda en büyük işverenler ve sermaye harcayanlardı. Bununla birlikte, neoliberal dönüşten sonra, fikri mülkiyet ve finansal rantların şirket kârlarının ana itici güçleri haline geldiği ‘yarıklı’ bir ekonomi ortaya çıktı. Yarıklı ekonomide, en kârlı işletmeler –günümüzün önde gelen teknoloji ve finans firmaları– nispeten az sayıda çalışana ve sermaye yatırımı ihtiyacına sahiptir ve çoğunlukla fiziksel üretim ve altyapıyı dışarıya taşere eder.
Bu yarıklı ekonominin inşası, Amerika’nın 1970’lerin krizlerine verdiği yanıttı. Amerikalı entegre üreticilerin artık küresel üretime hakim olamayacağı netleştiğinde, ABD firmaları üretimi giderek daha fazla dışarıya taşere etmeye başladılar ve kendilerini fikri mülkiyet ve finansal rantlar etrafında örgütlediler. Bu değişimler her zaman bilinçli veya kasıtlı değildi ve politikanın ötesindeki faktörler (teknolojik değişim gibi) rol oynadı.
Fakat neoliberalizm esasen bu dönüşümü meşrulaştıran ideolojik cila olarak işlev gördü ve ilgili politika değişiklikleri kritik katalizörlerdi. Örneğin, 1980’lerden Trump yönetimine kadar, ABD ticaret politikası sürekli olarak yerli üretim için tarifeleri ve diğer korumaları azaltmaya çalışırken, fikri mülkiyet korumalarını ve yabancı yatırımcı haklarını güçlendirmeye çalıştı. Antitröst yasasında, ‘dikey kısıtlamalar’ üzerindeki sınırlamalar kademeli olarak zayıflatıldı ve Apple gibi firmaların kârdan aslan payını almalarına ve ürünlerini üretmek zorunda kalmadan dış kaynaklı tedarikçiler ve işgücü üzerinde etkili bir kontrol uygulamalarına izin verdi. Patent yasaları büyük işletmeler için giderek daha elverişli hale geldi ve federal Ar-Ge politikaları, devlet araştırmalarının daha kolay ticarileştirilmesine izin verecek şekilde değiştirildi. Kurumsal yönetişimdeki değişiklikler, kurumsal varlık yöneticilerinin işletme yöneticileri karşısındaki gücünü artırdı. Bu değişiklikler, neoliberal ekonominin yaratılmasında herhangi bir vergi indiriminden daha önemliydi.
Yarıklı ekonomi erken getiriler sağladı, fakat maliyetleri ve çelişkileri külfetli hale geldi. Yüksek yatırımın yüksek ücretlere yol açtığı ve bunun da güçlü talebi tetiklediği Fordizmin erdemli döngüsünün aksine, şirket kârlarının şirket değer zincirlerinin en emek ve sermaye yoğun parçalarından uzaklaştırılması finansallaşmayı, durgunluğu ve artan eşitsizliği besler. Mali dürüstlüğün ideolojik iddialarına rağmen, neoliberal model tüketimi sürdürmek için borca dayanıyor, hanehalkı güvencesizliğini ve sistemik finansal istikrarsızlığı şiddetlendiriyor.
Dahası, üretimin içinin boşaltılması ve sermaye yoğun sanayilerin terk edilmesi, ABD’nin birçok sektörde inovasyon kapasitesini kademeli olarak zayıflattı, Amerika’nın jeo-ekonomik konumunu ve ekonominin bazı üst kademelerini tehdit etti, ayrıca orta sınıfın sürekli erozyonu ve artan bölgesel bölünmelerin neden olduğu iç gerilimler yarattı. ABD firmaları sadece ‘emtia’ üretiminden değil, aynı zamanda bir dizi kritik alanda ileri imalat ve teknolojik liderlikten de vazgeçtiler. Bu noktada, ABD savunma sanayi üssünün ve diğer kritik tedarik zincirlerinin bir kısmı bile jeopolitik rakiplerin üretim kapasitelerine bağımlıdır.
Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki neoliberalizmle ilgili sorun sadece vergilerin çok düşük olması veya milyarderlerin çok açgözlü olması veya şirketlerin çok ‘küreselci’ olması değil, aynı zamanda neoliberal servet birikimi biçimlerinin dayandıkları iktisadi, politik ve güvenlik koşullarını giderek daha fazla baltalamasıdır. Hem elit hem de popüler seçmenler arasında neoliberal ortodoksinin yeniden düşünülmesini motive eden tam da bu konulardır, yine de bu sorunlar nadiren bu kesin terimlerle tartışılır ve post-neoliberalizm yerleşik bir seçmen kitlesi bulmak için mücadele eder.
Kurumsal teşvikleri yeniden şekillendirmeyi amaçlayan gerçek bir post-neoliberal kalkınma gündemi –yeniden dağıtımdan ziyade ‘dağıtımdan öncesini’ değiştirmek– her iki eski siyasi koalisyona da garip bir şekilde uyuyor. Ahlaki ve sembolik-kimlikçi bir refahçılığı vurgulayan ilerici benlik imgesi, esasen milliyetçi hırslara sahip yeni devlet kapitalizmi kalkınma koalisyonları için çok az alana sahiptir. New Deal’in(*) bu unsurları uzak anılardır. Bu arada muhafazakârlar, onlarca yıldır kendilerine, devletin yalnızca sağın kendi kimliksel taahhütleriyle çarpıtılmış iktisadi ilerlemeyi engelleyebileceği inancını aşıladılar. Sosyal muhafazakârlar, artık neoliberal politikaya gerçekten inanmasalar da, genişletilmiş herhangi bir devlet gücünün yalnızca kendilerine karşı kullanılacağından şüphe duyuyorlar. Her iki partinin bağışçı ve entelektüel ağlarının, ister maddi ister idealist nedenlerle olsun, neoliberal düzenlemelere bağlı kalan önemli hizipleri, elbette bu bölünmeleri keskinleştirmeye hevesli.
Bu nedenle, jenerik bir ‘neoliberalizm’e yönelik partiler üstü hoşnutsuzluk, hızla yerleşik partizan pozisyonlarında kristalleşme eğilimindedir. Bu tartışmalar birazcık değişti: Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve Obamacare’in yürürlükten kaldırılması konusundaki eski savaşlar, Trump’ın Cumhuriyetçilerin haklara karşı savaşında barış ilan etmesinden sonra (hâlâ ara sıra meydana gelse de) soldu. Genel olarak harcama savaşları, parti liderliği tarafından son dakikada önlenen bir federal hükümet kapanması üzerine son Cumhuriyetçi Özgürlük Grubu gerilim savaşlarında görüldüğü gibi, giderek daha saçma hale geldi. Bunun yerine, her iki taraf da görünüşte paylaşılan iktisadi kaygıları kutuplaştırıcı yönlere itmeye yatırım yapıyor: ilericiler ırksallaştırılmış eşitsizliğe odaklanırken, muhafazakarlar ‘duyarcı [woke] sermayeyi’ ve kültürel elitizmi kınıyor; yerinden edilmiş Appalachian kömür madencileri, güvencesiz kentsel hizmet işçilerine, Rust Belt fabrika işçilerine karşı öğrenci kredisi borçluları ile karşı karşıya geliyor. Post-neoliberal enerjiler böylece kültür savaşı mecazlarına indirgenirken, yarıklı ekonominin iniş çıkışlarını çevreleyen potansiyel olarak birleştirici endişeler susturuluyor.
Öte yandan, hem ilericiler hem de muhafazakârlar, temel bir neoliberal ya da en azından neoklasik varsayıma bağlılıklarını sürdürüyorlar: ‘piyasa’ ve ‘devlet’ gibi soyut kavramların iç içe geçmekten ziyade doğası gereği karşıt olduğu ve amacın karşılıklı olarak birbirini güçlendiren güçleri uyumlu hale getirmekten ziyade karşıt güçleri dengelemek olduğu. Zengin bir ulusal kalkınmacılık geleneğine rağmen –Alexander Hamilton, Henry Clay ve Abraham Lincoln’ün ‘Amerikan Sistemi’ ve her iki Roosevelt’in daha sonraki çabaları– Amerikalılar bir süredir ulusal ekonomik kalkınma hakkında çok derin düşünmek zorunda kalmadılar ve bu tür yaklaşımlar için ortak bir kavramsal çerçeveden veya bunları uygulamak için sağlam bir aygıttan yoksundurlar. Bu konular büyük ölçüde teknokratik aldatmacalarla sınırlıyken, kamusal söylem, aşırı parçalanmış medya ortamımızda olduğu ölçüde, neredeyse yalnızca kültür savaşları ve kişilik kültleri etrafında dönüyor.
Bu nedenle, son zamanlardaki neoliberalizmden politika sapmaları, bu mevzuatın etkileri önemli olsa da, henüz yeni bir entelektüel fikir birliğini temsil etmiyor ve yakın bir seçim düzenlemesinin habercisi değil. Bunlar daha ziyade, mevcut partizan koalisyonlarının (ulusal güvenlik, çevrecilik) eski ahlaki-ideolojik taahhütlerinin görevdeki endüstri lobileriyle (yarı iletkenler, üniversiteler, otomobil üreticileri) uyumlu hale geldiği kendine özgü vakalardır. Nihayetinde daha büyük bir yapbozun parçaları olarak görülebilirler, fakat bu noktada bu yapboz resminin ne olduğu veya nasıl bir araya getirileceği konusunda fikir birliği yoktur. Daha fazla yasama ivmesi, en azından 2024 seçimlerine kadar durdu.
Dış politika alanında da kafa karışıklığı hüküm sürüyor (bu noktada dış politika ile iktisat politikası arasındaki herhangi bir ayrım giderek daha yapay hale geliyor). ‘Tarihin sonu’ sona erdi: Çin, satın alma gücü paritesi açısından dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi ve dünyanın çoğu ile önde gelen ticaret ortağı, bazı alanlarda Batı ile yakın bir teknolojik rakip ve bir dizi kritik tedarik zincirinde baskın oyuncu haline gelme sürecinde. Pekin, Batı’nın siyasi liberalleşme beklentilerine (eğer tam tersi yönde ilerlemiyorsa) meydan okurken, kendi küresel etki alanını inşa etti. Pax Americana için devam eden umutlar, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesi ve jeopolitik ve jeo-ekonomik blokların yeniden örgütlenmesini hızlandırmasıyla suya düştü. 2016’da Trump’ın Çin’e karşı şahinliği olağandışıydı; bugün, partiler üstü anlaşmanın olduğu birkaç alandan biridir.
Yine de, birkaç yıl öncesinin geleneksel bilgeliğinden böylesine kesin bir kopuş, büyük ölçüde dış olaylar tarafından Amerikan zihnine dayatılmış, mutlaka ileriye dönük bir fikir birliği gündemine dönüşmez. Rusya, Soğuk Savaş anılarını ve ittifaklarını yeniden canlandırırken, Çin Soğuk Savaş kategorizasyonuna direniyor. İktisadi ve politik özgürlüğün temel birliğine inanmak üzere eğitilmiş Amerikalılar için, Amerika’nın sözde komünist, sıkı bir şekilde otoriter ve etkili bir şekilde kapitalist rakibi bir kuruntu ve bir muamma olarak görünüyor.
Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, onlarca yıllık bilinçli entegrasyondan sonra ABD tedarik zincirlerine, kurumsal değer zincirlerine, finansal ağlara, üniversite araştırma sistemlerine ve ötesine derinden gömülüdür. Çin pazarlarını veya tedarik zincirlerini korumak için olsun, çoğu endüstri lobisi ABD’nin Çin’i kızdırabilecek herhangi bir eylemine karşı çıkıyor. Pekin ayrıca finans gibi güçlü sektörleri stratejik olarak geliştirdi. Her ne kadar kurumsal Amerika son yıllarda Çin’e olan hevesini biraz kaybetmiş olsa da –birçok Batılı ‘ortak’ kendilerini zorla teknoloji transferlerine maruz kalmış, ülke pazarlarının dışına itilmiş veya daha da kötüsü, Çin kendi ulusal şampiyonlarını geliştirdikten sonra– Amerikan büyük şirketleri hala Xi Jinping’in DC’deki en önemli müttefiki. Yine de, Amerika’nın son büyük ekonomik rakibi Japonya’nın aksine, Çin, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında değil ve açıkça çatışan dış politika hırsları peşinde koşuyor. Bu nedenle, 1985 Plaza Anlaşması(**) çizgisinde büyük bir yapılanma imkansız görünüyor.
İki ülke içindeki ve arasındaki şirket-hükümet ilişkilerinin asimetrik doğası daha fazla karmaşıklık yaratıyor. Şirket lobileri, ABD siyasetinde, devletin partiyle birlikte Çin kurumsal sektörü üzerinde etkili bir kontrol uyguladığı Çin’de olduğundan çok daha güçlü güçlerdir. Bu nedenle, ABD’li şirket aktörleri Çin Komünist Partisi’nden gerçekten korkuyor gibi görünüyor, Çin politikasını kamuoyu önünde nadiren eleştiriyor ve çoğu zaman kendilerini Pekin’e sevdirmek için oldukça görünür çabalar sarf ediyorlar. Buna karşılık, kurumsal Amerika, Washington’dan az ya da çok koşulsuz sübvansiyon talep ederken, ABD’nin ulusal çıkarlarını destekleme yükümlülüğünden açıkça kaçınıyor gibi görünüyor. Şirketleri bir dizi ABD devlet sübvansiyonu ve sözleşmesinden yararlanmaya devam eden ve SpaceX’i şu anda belki de Amerika’nın en başarılı ve beğenilen havacılık şirketi olan Elon Musk, kısa süre önce Çin’in ‘temel sosyalist değerlerine’ sadakat sözü verdi. Musk’ın Tesla’sı, elbette, Çin tedarik zincirlerine, sübvansiyonlarına ve nihai pazarlara yoğun bir şekilde tabi.
Benzer şekilde, Intel ve diğer yarı iletken şirketleri, CHIPS Yasası aracılığıyla milyarlarca sübvansiyon sağladıktan sonra, Çin’deki yarı iletken yatırımları üzerindeki ihracat kontrollerine ve kısıtlamalarına karşı lobi yaptılar. Nike ve diğer giyim şirketleri, Şincan’da Uygurların zorla çalıştırılması kullanılarak üretilen malların satışını engelleme çabalarına karşı lobi bile yaptı. Hollywood’dan NBA’e kadar eğlence şirketleri, Çinli yetkililerin hoşnutsuzluğunu önlemek için önleyici otosansür uyguladılar. Bu konulardan bazılarının politika özü karmaşık olabilir, fakat algılar basittir. Ulusal güvenlik tartışmaları ihracat kontrolleri ve oldukça naif bir ‘ayrışma’ kavramı etrafında dönerken, kurumsal diz çökme, ABD’nin kararlılığının sınırlarını ve ABD’nin iktisadi bağımlılığının kapsamını açıkça göstermektedir.
Biden yönetimi, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın bu yılın başlarında yaptığı önemli bir konuşmada dile getirdiği gibi, ‘küçük avlu, yüksek çit’ uzlaşı pozisyonunu izlemeye çalıştı. Bu tuhaf konuşma şekli, ulusal güvenlikle ilgili teknolojiler konusunda katı bir çizgi ve diğer her şeye daha rahat bir yaklaşım anlamına geliyor gibi görünüyor. Fakat çift kullanımlı teknolojiler çağında ve görünüşte düşük kaliteli üretimin (kritik mineral işleme gibi) hakimiyeti stratejik tedarik zincirlerini güvence altına alabildiğinde, bu tür retorik gelişmeler kimseyi tatmin etmiyor.
Teoride, uluslar rakiplerini ideolojik olarak gayri meşrulaştırmaya çalışmadan ekonomik ve teknolojik rekabete girebilirler. Ancak, ulusal çıkarların yavan takibi, kültür savaşı ahlakçılığına batmış Amerikan seçkinlerine doğal gelmiyor, bu nedenle Soğuk Savaş’ın ‘demokrasi’ ve ‘tiranlık’ arasındaki ikilemini yeniden canlandırma çabaları yoğunlaştı. Muhafazakârlar, izleyicilere Çin’in resmi olarak komünist olduğunu hatırlatmaktan zevk alıyorlar ve aynı zamanda Komünist Parti ‘rejiminden’ nefret ederken Çin ‘halkına’ saygı duyma konusundaki teröre karşı savaş söylemini yeniden canlandırdılar. Yine de, Cumhuriyetçilerin şirket lobilerine boyun eğmesi ve partinin tedarik zinciri bağımlılıklarını veya aşınan bir savunma sanayi tabanını ele alma konusundaki genel isteksizliği (bazı önemli istisnalara rağmen) ile birleştiğinde, sağın sembolik şahinliği temelde ciddiyetsiz görünüyor.
Bu arada ilericiler, liberal demokrasinin (sosyal olarak) ‘liberal’ kısmını giderek daha fazla vurguladılar ve iç siyasi tartışmaları dış politika alanına genişlettiler. Bu anlatı, anakronik anti-komünizmden biraz daha sağlamdır, çünkü Çin ve Rusya bazı yönlerden bu noktada ‘komünist’ olduklarından daha sosyal olarak muhafazakârdırlar. Bununla birlikte, Ross Douthat’ın New York Times’ta gözlemlediği gibi, sorun şudur: “Bu stratejiyi sürekli olarak iç siyasi rakiplerinizle olan çatışmanıza bağlarsanız, demokrasi yanlısı büyük bir strateji için sürekli partiler üstü destek toplayamazsınız. Ya da bu konuda, onu sürekli olarak yalnızca kendi siyasi koalisyonunuzun alanı olan değerlere bağlıyorsanız. Demokrasiyi basitçe sosyal liberalizm veya ilerlemecilikle eşitleyen büyük bir strateji, Cumhuriyetçilerden asla sürekli destek almayacak ve her zaman bir sonraki seçim döngüsüne rehin kalacaktır.”
‘Demokrasi’yi oldukça dar görüşlü Batı kültürel adetleri çizgisinde tanımlamak, Çin’i ‘çevrelemek’ için ittifaklar kurmayı daha da zorlaştırabilir ve Modi’nin Hindistan’ına, Erdoğan’ın Türkiye’sine, AMLO’nun Meksika’sına, Ortadoğu monarşilerine veya Vietnam Komünist Partisi’ne hitap etmesi pek olası görünmüyor. Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, ideolojik komünizmi küresel siyasi etkinin bir vektörü olarak desteklemiyor. Tam tersine Pekin, iktisadi yardımı liberalleşme ve demokratikleşmeye bağlayan Batılı programların aksine, diğer ülkelerin iç politikalarına ilgi duymadığını potansiyel iktisadi ve dış politika ortaklarına bir hoşa giden özellik olarak sık sık ilan ediyor. Amerikalılar, gelişmekte olan ülkelerin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra ‘bağlantısız’ pozisyonlar belirleme konusundaki bariz arzusuna şaşırdılar; fakat şaşırmamalılar.
Son zamanlarda, Amerikan medyası Çin’in büyüme modelinin belirgin düşüşüne odaklandı. Kuşkusuz, büyük bir iktisadi çöküş, özellikle de Komünist Parti üzerinde siyasi baskı yarattıysa, Amerika Birleşik Devletleri’nde hoş bir haber olacaktır. Fakat bu anlatı çok basit olabilir. Çin’in gelişmiş imalat sanayileri nispeten iyi durumda; örneğin Çin son zamanlarda dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı haline geldi ve yarı iletkenler konusunda şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti. Ülkenin büyümeyi ve istihdamı teşvik etmek için kullanılan kaldıraçlı emlak sektörleri, ülke içindeki ve dışındaki analistler tarafından uzun süredir tartışılan bir konudur. ‘Made in China 2025’ gibi girişimler doğrultusunda, Çinli yetkililer ülkeyi borca dayalı inşaattan vazgeçirirken gelişmiş üretim inşa etmeye niyetli görünüyorlar. Çin liderliğinin bu geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği açık bir soru olmaya devam ediyor, fakat Çin’in stratejik tedarik zincirlerine hakim olma stratejisi bozulmadan kalıyor.
Buna karşılık, Çin ile rekabet ABD siyasetinde birleştirici bir tema olsa da, iç kültür savaşında bir sopa olarak sıklıkla kullanılıyor. Bu kavgalar ile ikircikli (en iyi ihtimalle) bir kurumsal sektör arasında, ABD-Çin ilişkileri için bir uzlaşma stratejisi gibi bir şey ortaya çıkmadı.
Amerika’nın iktisadi ve dış politika karmaşasının ardında, partizan yönelim ve hırstaki daha büyük değişimler var. Onlarca yıl süren neoliberal depolitizasyondan sonra, demokratik siyasetin doğası hakkındaki temel varsayımlar –amacın, kamu yararı için tutarlı bir politika gündemi uygulamak için hükümet gücünü kullanmak amacıyla büyük çoğunluklar oluşturmak olduğu– artık geçerli görünmüyor.
Tarihçi Charles S Maier’in yakınlarda yayımlanan The Project-State and Its Rivals: A New History of the Twentieth and Twenty-First Centuries’i [Proje-Devleti ve Rakipleri: Yirminci ve Yirmi Birinci Yüzyılların Yeni Bir Tarihi] Soğuk Savaş’ın sonunda tartışılmaz görünen (neo)liberal konsensüsün çöküşünü analiz etme girişimi. Kitabın güncel siyaseti ele alışının kusurlu olduğunu iddia ediyorum, ancak Maier’in ‘proje devleti’ kavramı yine de aydınlatıcı. 20. yüzyılın deneyimlerine dayanarak, aktivist devletleri ve görkemli ideolojileri ile, partizan çatışmasının rakip ideolojik projelerden veya politika gündemlerinden kaynaklandığını düşünme eğilimindeyiz. Fakat bugün Amerikan siyasetindeki temel soru, hangi rakip politika vizyonunun zafer kazanacağı değil, herhangi bir siyasi projenin mümkün olup olmadığı veya arzu edilir olup olmadığı; sağ, sol veya merkez bir tane bile sunabilecek kapasitede olup olmadığıdır.
Sağ, Cumhuriyetçi Parti’nin son iki seçim döngüsünde bir politika platformu ortaya koyamamasının ve sadece bir Meclis başkanı seçmede karşılaşılan zorlukların kanıtladığı gibi, olumlu bir projeye sahip olma iddiasını esasen terk etti. Muhafazakâr bağışçılar, parti muhalif bir güç olarak işlev görebildiği, Demokratik girişimleri engellediği ve vergileri düşük tuttuğu sürece memnun görünüyor. Bu arada sağcı medya, entelektüeller ve seçmenler, eğlendikleri sürece mutlu görünüyorlar ve sembolik onaylama ve mem [meme] üretimi dışında adaylardan çok az beklentileri var.
Cumhuriyetçilerin politikadan geri çekilmesi, kısmen George W. Bush yönetiminin felaketlerinin bir sonucudur. Donald Trump’ın 2016’da kanıtladığı gibi, bu muhafazakâr ‘müesses nizam’, Cumhuriyetçi seçmenler arasında bile haklı olarak gözden düşmüştü ve politika aygıtı körelmeye devam etti. Birçok muhafazakâr uzman ve entelektüel, Trump’ın seçilmesinden sonra partiyi fiilen terk etti.
Daha az belirgin, ancak belki de daha temel olanı, 20. yüzyıl sosyal muhafazakârlığının olumlu bir siyasi proje olarak çöküşü olmuştur. Yüksek Mahkeme’nin 2022’de Roe vs Wade’i(***) bozarak federal kürtaj hakkını sona erdirmesi, önceki neslin 50 yıl önce başlayan projesinin doruk noktasıydı. Fakat sonrası, yalnızca hareket muhafazakârlığının bu kolunun tükenişini ortaya çıkardı. Roe’nun üst mahkemede bozulmasından bu yana, ‘koyu kırmızı’ eyaletlerdeki çok sayıda girişim de dahil olmak üzere, kürtajı kısıtlamaya yönelik her oylama önlemi başarısız oldu. Bilakis, ‘yaşam yanlısı’ hareket artık ulusal politikada çok daha az görünür; Roe sonrası bir an için ciddi bir seçim gündemi ortaya koymaya çalışmadı ve Cumhuriyetçi politikacılar için bir utanç kaynağı haline geldi.
Amerikan kültürü sola kaydıkça ve neoliberalizm altında aile oluşumu yere çakıldıkça, Hıristiyan gelenekçiliği hem bir ideoloji hem de bir yaşam biçimi olarak marjinalleştirildi. Mike Pence’in batan başkanlık kampanyasına atıfta bulunan yakın tarihli bir New York Times manşetinde söylendiği gibi, bu tür ‘eski tarz muhafazakârlık’ ‘azalan bir sürüyü’ temsil ediyor. Bugün, coşkuyla İncil’i vaaz eden evanjelistlerden ziyade ilericilerin, halkın katı bir ahlaki ortodoksiye bağlı kalmasını talep etme, yeni eğitim müfredatı, konuşma kodları ve sivil gözlemler için baskı yapma olasılığı daha yüksektir. Bu arada, küçülen bir seçmen ve entelektüel tabana sahip olan sosyal muhafazakârlar, tipik olarak, 20. yüzyıl kültür savaşının tutumlarının keskin bir tersine çevrilmesi olan alışılmadık yaşam biçimleri için muafiyet ve hoşgörü arayanlardır.
Bütüne bakıldığında, bugün Amerika’da politik olarak bağlantılı sosyal muhafazakârlık, 1980’lerin ahlaki çoğunluk ahlakından uzaklaştı ve yorumcu Matthew Walther’ın patavatsız spor web sitesi Barstool Sports’a atıfla ‘Barstool muhafazakârlığı’ olarak adlandırdığı bir tür ahlaki kayıtsızlığa doğru sürüklendi. Barstool muhafazakârları, ‘duyarcı’ siyasi doğruculuğa, çevresel kısıtlamalara, Covid kısıtlamalarına ve benzerlerine içerliyor. Fakat kürtajı yasaklamak, okul duasını geri getirmek veya bir Hıristiyan meydanını restore etmekle pek ilgilenmiyorlar. Bazen ‘ahali liberteryenleri’ [folk libertarians] olarak adlandırılırlar, fakat ezoterik piyasa teorisine veya politika deneylerine ya da refah devletini ortadan kaldırmaya veya mali kemer sıkmaya çok az ilgi duyarlar. Klişeye göre, en azından, esas olarak ‘iptal edilme’ korkusu olmadan ızgara yapmak, porno izlemek, spor bahisleri yapmak, video oyunları oynamak ve şakalar yapmak istiyorlar. İlerlemeciliğin görece popüler olmamasına bağlı olarak, Barstool muhafazakârlığı bir seçim gücü olabilir, fakat herhangi bir siyasi proje değildir.
Bu açıdan bakıldığında Trump, Evanjelik ‘Hıristiyan milliyetçiliğinin’ ya da neo-pagan etno-milliyetçiliğin avatarı değildir. Başkanlığı, Cumhuriyetçi Parti’de ciddi bir ‘Yeni Sağ’ ekonomik gündeminin doğuşunu da müjdelemedi. Eleştirmenlerini rahatlatacak ve ideolojik destekçilerini üzecek şekilde, Trump hiçbir zaman siyasi bir projeyi gerçekleştirmedi ve bir projeye tutarlı bir ilgi göstermedi. Kaos ve araçsal rasyonalitenin bariz eksikliği, tweetler, normların çiğnenmesi, eğlence gösterisi, çekiciliğinin ve hırsının özüydü ve öyle olmaya devam ediyor.
Buna karşın sol hâlâ proje odaklıdır, fakat bir proje devletinden ziyade bir proje-STK’ya odaklanmış gibi görünmektedir ve büyük demokratik çoğunluklar oluşturmaya çok az ilgi göstermektedir. Justin H. Vassallo’nun belirttiği gibi, ilerici sol ne seçilmiş Demokratlar için ‘kurnaz bir koalisyon ortağı’ ne de ‘güvenilir, bağımsız bir siyasi güç’; bu da ‘Bidenomics’ ve diğer gündem maddelerinin potansiyel çekiciliğini sınırlıyor. Başlıca çevrecilik ve (tek kelimeyle) ‘duyarcılık’ projeleri, yeni bir ulusal projenin temelleri olarak hizmet etmek şöyle dursun, genellikle herhangi bir geniş tabanlı fikir birliğinin oluşumunu baltalama işlevi görür. Bu nedenle, Cumhuriyetçi Parti’nin kasvetli ve bölünmüş durumuna rağmen, Demokratlar Cumhuriyetçi bir Meclis ve belirsiz seçim beklentileriyle karşı karşıya.
İlerici çevrecilik –iklim değişikliğinin en endişe verici yorumunu varsaysak bile– çok sayıda ve görünüşte kendi kendine empoze edilen kör noktalardan muzdariptir. Günlük yaşamları altüst etmeye odaklanıyor –örneğin yakın zamanda gaz sobalarına karşı bir haçlı seferi başlattı– en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde milyarder bağışçıların devasa mülklerinden ve özel jetlerinden neredeyse hiç bahsetmiyor. Neredeyse tamamen fosil yakıtları, yerli sanayileri ve destekledikleri bölgesel ekonomileri cezalandırmaya odaklanırken, çoğunlukla ticaret odaklı çevresel arbitraj ve kirlilik offshoring’ini görmezden geliyor. Bu bariz sınıfsal ve bölgeci önyargılar, temiz enerji projeleri de dahil olmak üzere hemen hemen her yeni inşaata karşı kavgacı muhalefeti gibi, kendi ilan ettiği aciliyetin altını oyuyor. Sierra Club gibi çevre grupları genellikle yeni güneş ve rüzgar alanlarının ve pil üretim tesislerinin en şiddetli muhalifleridir. Bazı ‘arz yönlü ilericiler’ son zamanlarda bunu düzeltmek için reforma izin vermekle ilgilendiler, fakat küçülme [de-growth] ideolojisine batmış bir hareketi yeniden yönlendirmek kolay bir iş değil.
Şüphesiz, çevre lobisinin Enflasyonu Düşürme Yasası’nda görüldüğü gibi ulusal sanayi politikasının ön saflarına sıçraması, daha önce küresel anlaşmaları, ulusötesi düzenlemeleri ve finansallaştırılmış karbon ticaretini vurgulayan bir hareket için bazı yönlerden şaşırtıcı bir değişimdir. Bu neoliberal yaklaşımlar son yıllarda yeşil davayı açıkça başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük yayıcısı olan Çin’in kendisini çok kutuplu bir dünyada bağımsız bir kutup olarak kurması nedeniyle umutsuz görünüyorlar. Bununla birlikte, taktiklerdeki değişime rağmen, Amerikan çevreciliği, arketipik neoliberal seçmenlerin –STK’lar, çokuluslu şirketler, şirketler ve teknokrat uzmanların– ötesine geçmekle mücadele etti. O, her aşamada, gerçek bir ulusal seferberlik projesine dönüşmeye direndi, bunun yerine üst sınıf, beyaz yakalı tabanı için ahlaki doğrulama ve mali teşvikler sunarken, diğer herkesten kemer sıkma talep etti.
İlericilerin diğer büyük projesi, ‘duyarcılık’, belki de daha da kutuplaştırıcıdır. O da bir başarısızlığa tepkidir. Martin Luther King Jr ve sivil haklar hareketinden sonra hüküm süren ‘renk körü’ ırksal entegrasyon fikir birliği, her ne sebeple olursa olsun, kazanç, servet, eğitim kazanımı, hapsedilme ve diğer ölçütlerdeki önemli ırksal eşitsizliklerin üstesinden gelmedi. İlericiler, pozitif ayrımcılık lehine renk körlüğünü reddeden yeni bir ‘ırkçılık karşıtlığı’nın yanı sıra yeni ulusal tarihler, tatiller, konuşma kodları, okul müfredatı ve benzerlerini benimseyerek yanıt verdiler. Bununla birlikte, bu hareketin öncüllerine katılsın ya da katılmasın, sivil haklar hareketinin sonunda inşa ettiği türden bir ulusal fikir birliğinin temelini oluşturması pek olası görünmüyor.
En başta, duyar siyaseti, içsel olarak kendini yok eden bir şekilde, çoğunluk karşıtı görünüyor. Mağdur azınlık kimliklerini onaylamaya ve bu temelde sembolik ve maddi tavizler vermeye çalışıyor ve çoğunluğu fiilen ezen olarak bırakıyor. Daha somut olarak, koalisyon ortaklarından ziyade ‘müttefikler’ arıyor ve pragmatik politika yerine ahlaki mutlakiyetçiliği vurguluyor. Renk körü entegrasyon, teoride nihai bir hedef ortaya koyabilirken, duyarcı aktivistler genellikle Amerikan ırkçılığının doğal ve telafi edilemez olduğunu öne sürerek, politika reçetelerinin toplumsal dönüşümden çok kişisel kefarete yönelik olduğunu ima ediyor.
Bu nedenle, seçkin kurumlardaki önemli ilerlemelere, önemli bağış toplamalarına ve 2020’deki büyük Black Lives Matter protestolarına rağmen, duyarcı politika başarıları ihmal edilebilir ve hareket sönüyor gibi görünüyor. ‘Polisin finansmanını azaltmak’ gibi birkaç somut politik atılım, bölge savcısını (ve ayrı olarak okul yönetim kurulu üyelerini) geri çağıran San Francisco gibi ultra ilerici şehirler de dahil olmak üzere, tepki yaratmada muhtemelen başarılı oldu. Duyarcılık karşıtı savaş narası, kırılgan sağı bir arada tutan birkaç şeyden biridir ve seçkin üniversitelerde antisemitik konuşmalar konusundaki son tartışmalar, ‘duyarcı’ kurumlara muhalefetin siyasi sağın çok ötesindeki seçmenleri kapsayacak şekilde genişlediğini göstermektedir.
Amerikan muhafazakârlığı her türlü siyasi sorumluluk duygusunu ve bununla birlikte olumlu siyasi projeler geliştirme kapasitesini terk etmiş gibi görünse de, ilericiler demokratik koalisyon inşasını engelleyen bir ahlaki coşku dalgasından, rahatına düşkün bir aşırı ahlakçılıktan muzdariptir. Demokrat senatör Chris Murphy kısa süre önce, tamamen bilimsel olmasa da, açıklayıcı bir Twitter anketinde, ilericilerin, iktisadi gündemler etrafında daha büyük bir koalisyon kurmak için bazı kültürel taahhütlerini ılımlı hale getirmeleri gerekip gerekmediğini sordu. Yanıt son derece olumsuzdu. Ve soruyu tersine çevirmenin –daha büyük bir kültürel koalisyonu güvence altına almak için iktisat politikasını ılımlı hale getirmenin– benzer sonuçlar vereceğinden şüpheleniliyor. Gerçek bir anket olmasa da, politik bir projeyi uygulamak için belirleyici bir çoğunluk oluşturma hırsının artık demokratik siyasetin canlandırıcı dürtüsü olmadığına dair elle tutulur bir his yakalıyor.
Nihayetinde, Soğuk Savaş sonrası konsensüsün çöküşü, en iyi şekilde, neoliberalizmin siyasi bir proje olarak çöküşü olarak anlaşılabilir. Neoliberal bir toplum inşa etme fikri kendi şartlarında başarısız oldu ve artık uygulanabilir değil: başka bir vergi indiriminin büyümeyi hızlandıracağına veya başka bir ticaret anlaşmasının Çin’i demokratikleştireceğine veya yeni bir karbon kredisi planının iklim değişikliğini sona erdireceğine inanmak artık makul değil. Fakat bu, yeni bir konsensüsün eskisinin yerini aldığı anlamına gelmez, sadece tüm siyasi projelerin eşit derecede mantıksız göründüğü anlamına gelir. Gerçekten de, programatik neoliberal projenin terk edilmesi, neoliberal içgüdünün nihai zaferini temsil edebilir: herhangi bir ortak projenin yokluğunda, siyaset kolektif özyönetimden ziyade tamamen bireysel bir kendini gerçekleştirme süreci olarak kavramsallaştırılır – kişisel zenginleşme, kişisel kefaret ve hatta kişisel eğlence yoluyla.
Bu anlamda, yeni bir post-neoliberal konsensüs oluşturmak için gerekli koşullar yerine getirilmemiş gibi görünüyor. Eski parti aparatçiklerinin unvan değiştirdiği ancak iktidarı elinde tuttuğu komünizm sonrası bir geçişte olduğu gibi, resmi politikadaki neoliberal ortodoksiden sapmalar, siyasi etkinin altında yatan modları ve yapıları –veya çoğu durumda personeli– değiştirmedi. Büyük bağışçılar, yukarıdan aşağıya STK’lar, Büyük Teknoloji platformları ve diğer fikri mülkiyet odaklı şirket lobileri, ABD siyasetindeki baskın güçler olmaya devam ediyor. New Deal döneminin kitle örgütleri yeniden canlanmadı, onların yerini alacak yeni siyasi biçimler ve endüstri koalisyonları ortaya çıkmadı. Seksenlik politikacılar ve bağışçılar hem sağda hem de solda önde gelen oyuncular olmaya devam ediyor.
Öte yandan, ‘post-neoliberalizm’ solcu bir rüyadan Trumpist bir isyana dönüştü ve şimdi liberal bir düzen yönetiminin gündemini şekillendiriyor. Yine de genel eleştiriden önemli bir projeye ve paylaşılan fikir birliğine dönüşebilir. Yeni politika paradigmalarına yönelik iştah, dış olayların ivmesi gibi kalıcı görünüyor. On yıllarca süren neoliberal depolitizasyon, Amerikalıların siyasi eylem ve ulusal olasılık anlayışını çarpıttı, fakat eski ideolojik kategorilerin boşluğu da partiler arası işbirliği ve politika deneyleri için yeni fırsatlar yarattı.
Elli yıl önce, neoliberalizm, Amerika’nın ekonomik hakimiyetini –ve kilit açılardan mistifikasyonu– olarak ortaya çıktı. Bugünün neoliberalizmden uzaklaşması, aynı kaygılarla motive edilmesiyle, benzer şekilde, tam bir özbilinç olmadan, mutlaka tutarlı olmayan çeşitli kalıtsal ideolojik kisveler altında ilerleyebilir. Neoliberalizm depolitizasyonu ve dekolektivizasyonu hedeflerken, post-neoliberalizm çok daha fazla ilerlemek için ortak bir yapıcı vizyon gerektirecektir.
Post-neoliberal moment, birbirinden çok farklı iki başkanlık yönetiminde varlığını sürdürdü, fakat hâlâ kendi hareketini ve hatta kendi kendini tanımlamasını arayan bir moment.
(*) New Deal: Franklin D. Roosevelt’in başkanlığı döneminde, 1930’lu yıllarda uygulamaya konan ve ‘Keynesçi refah devleti’nin zirvesi olarak görülen iktisat politikalarına verilen ad. 1929’daki küresel finans krizine tepki olarak, devlet müdahaleciliğine verilen önemli bilinir. (ç.n.)
(**) 1985 Plaza Anlaşması: 22 Eylül 1985 tarihinde Fransa, Batı Almanya, Japonya, ABD ve Birleşik Krallık’ın New York’ta bulunan Plaza Otel’de para piyasalarına müdahale ederek, Japon yeni ve Alman Markı karşısında ABD dolarının değer kaybetmesi için yaptıkları antlaşmadır. Amaç, özellikle Amerikan mallarını Japon malları karşısında ihracat üstünlüğüne sahip kılmaktı. Amerikan korumacılığının zirvelerinden biri olarak görülen Plaza Anlaşması, sanayi-tarım-hizmetler sektöründen oluşan geniş bir dış rekabete karşı korumacı koalisyonun Reagan yönetimine baskısıyla imzalandı. (ç.n.)
(***) Roe v. Wade: Roe v. Wade ile ABD Federal Yüksek Mahkemesi, 14. Maddede işaret edilen mahremiyet hakkının kürtajı temel bir hak olarak koruduğuna karar verdi. Fakat devlet, hamileliğin evresine bağlı olarak kürtaja erişimi düzenleme veya kısıtlama yetkisini elinde tuttu. (ç.n.)
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












