Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Neoliberalizmden sonra Amerika

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz makale, ‘malumu ilam’ yazılarından biri dahadir. Bu makaleyi, diğer ‘neoliberalizmin sonu’ makalelerinden ayrı kılan, neoliberalizm sonrası döneme ilişkin Amerikan siyasetindeki çatlaklara vurgu yapmasıdır. Yazara göre, ‘post-neoliberalizm’ döneminde henüz yeni bir siyasi birlik oluşmadığı gibi, Cumhuriyetçilerin ve Demokratların verili hali göz önünde bulundurulduğunda, bunun oluşması da pek mümkün görünmemektedir. Neoliberal dönem hakkındaki bazı mitleri de sorgulayan yazar, örneğin son 50 yıldaki ‘ticari serbestleşme’ anlatısının, sadece belli sektörleri kapsadığını, Büyük Teknoloji şirketlerinin fikri mülkiyet ve patent gibi konularda sert bir korumacılıkla dünyaya yayıldığını hatırlatıyor. Yeni dönem yamalı bir bohçayı andırmaktadır. Yazar, bunun bu şekilde devam etmesinin mümkün olup olmadığına ilişkin bir ipucu sunmuyor; ama kapitalist düzende sermaye hiziplerinin ortak/egemen bir ideolojiyi diğer sınıflara dayatamadığı durumlarda, mülk sahibi sınıfların birliğini sağlayacak faşist seçeneklerin gündemde olduğunu da biz hatırlatalım.

Metindeki köşedeki parantezler çevirmene aittir.


Neoliberalizmden sonra Amerika

Julius Krein
The New Statesman
23 Aralık 2023

ABD’nin geleneksel sol ve sağ koalisyonları, savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya.

2016’nın şokları ve Trump başkanlığının kaosuyla karşılaştırıldığında, Biden dönemi normale dönüş gibi görünebilir. Halbuki, medya terbiyesi ve Oval Ofis profesyonelliği bir yana, bu statükoya geri dönüş değil. Gerçekten de Joe Biden, yasama başarıları ve resmi politika açısından, selefinden çok daha büyük bir değişime başkanlık etti.

Donald Trump’ın sağ popülizminin yükselişine damgasını vuran birbiriyle ilişkili iki tarihsel gelişme –neoliberal hegemonyanın sonu ve “tarihin sonu”nun sonu– şimdi kararlı bir şekilde düzenli, merkez sol Beyaz Saray görünümünde kurumsallaşıyor. Yine de Trump, neoliberal konsensüsün devrimci devrilişini temsil ediyorsa, Biden yönetimi, ABD yarı iletken üretimini artırmayı amaçlayan CHIPS ve Bilim Yasası ve Enflasyonu Düşürme Yasası da dahil olmak üzere önemli (ve bazı durumlarda) partiler üstü yasaların kabul edilmesine rağmen, yeni bir politika düzenine veya seçimlerin yeniden düzenlenmesine yaklaşan hiçbir şeyi konsolide edemedi. Amerikan kültürel ve seçim kutuplaşmaları bunun yerine yeni boyutlar kazandı.  Ve anketler, 2024 seçimlerinin herkes tarafından kazanılabilir olduğunu gösteriyor.

Ortaya çıktığı varsayılan yeni paradigmanın en yaygın adının ‘post-neoliberalizm’ olarak kalması, yeni bir konsensüs oluşturmanın zorluğunu gösteriyor. Seçimsel, kültürel, entelektüel olarak yeni bir düzeni sağlamlaştırmadaki bu başarısızlığın altında, oligarşik bir toplumun yerleşik partizan çerçeveleri ile yeni bir jeopolitik, iktisadi ve teknolojik rekabet çağının zorlukları arasındaki uçurum var. Hem sol hem de sağ koalisyonlar şimdi savaşmak için kurulmadıkları savaşlarla karşı karşıya ve ikisi de Roosevelt ya da Reagan’ın emrinde çok umut edilen bir ‘yeniden düzenlemeyi’ [realignment] gerçekleştiremedi. Bunun yerine, ABD’nin iktisadi stratejisi, kültürel tartışmalar ve dış politikası, huzursuz bir fetret döneminde sıkışıp kalmış durumda.

Post-neoliberalizmin ne olduğu konusundaki kafa karışıklığı, neoliberalizmin ne olduğuna dair eksik bir anlayıştan kaynaklanmaktadır. Neoliberalizmin savunucuları kadar eleştirmenler de neoliberalizmin kendi ideolojik benlik anlayışını kabul etme eğilimindedir: sermayenin, malların ve emeğin serbest dolaşımı; iktisat politikasını demokratik siyasetten yalıtmak; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi vb. Bu nedenle, neoliberal hegemonyanın sona ermesinin, iktisat politikasının belirlenmesinde biraz daha fazla ‘devlet’ ve biraz daha az ‘piyasa’ ya da ekonomist Brad DeLong’un yakın tarihli bir kitabında belirttiği gibi daha fazla ‘Polanyi’ ve daha az ‘Hayek’ anlamına geldiği düşünülüyor. Bu akademik yaklaşım belki entelektüel tarih için uygundur, fakat ileriye dönük devlet müdahalesi için bir yön sağlayamıyor. Neoliberal politikalardan kaynaklanan ekonomik teşvikler ve kurumsal davranışlardaki somut değişiklikleri de yeterince açıklamıyor. Neoliberal yönetişim sadece servet dağılımını değiştirmedi ya da devleti küçültmedi (ikincisi, bu ABD’de hiçbir zaman başarılamadı; sadece kamu projeleri için devlet kapasitesi azaldı). Daha da önemlisi, neoliberalizm belirli servet yaratma biçimlerini teşvik etti ve bunun sonucunda şirket ve yatırımcı davranışlarında ortaya çıkan değişiklikler, neoliberal devrimin tartışmasız en derin ve kalıcı etkileridir.

Herman Mark Schwartz’ın gösterdiği gibi, büyük entegre imalatçıların (Ford, General Motors, General Electric vb.) egemen olduğu 20. yüzyılın ortalarındaki Fordist ekonomide, en kârlı şirketler aynı zamanda en büyük işverenler ve sermaye harcayanlardı. Bununla birlikte, neoliberal dönüşten sonra, fikri mülkiyet ve finansal rantların şirket kârlarının ana itici güçleri haline geldiği ‘yarıklı’ bir ekonomi ortaya çıktı. Yarıklı ekonomide, en kârlı işletmeler –günümüzün önde gelen teknoloji ve finans firmaları– nispeten az sayıda çalışana ve sermaye yatırımı ihtiyacına sahiptir ve çoğunlukla fiziksel üretim ve altyapıyı dışarıya taşere eder.

Bu yarıklı ekonominin inşası, Amerika’nın 1970’lerin krizlerine verdiği yanıttı. Amerikalı entegre üreticilerin artık küresel üretime hakim olamayacağı netleştiğinde, ABD firmaları üretimi giderek daha fazla dışarıya taşere etmeye başladılar ve kendilerini fikri mülkiyet ve finansal rantlar etrafında örgütlediler. Bu değişimler her zaman bilinçli veya kasıtlı değildi ve politikanın ötesindeki faktörler (teknolojik değişim gibi) rol oynadı.

Fakat neoliberalizm esasen bu dönüşümü meşrulaştıran ideolojik cila olarak işlev gördü ve ilgili politika değişiklikleri kritik katalizörlerdi. Örneğin, 1980’lerden Trump yönetimine kadar, ABD ticaret politikası sürekli olarak yerli üretim için tarifeleri ve diğer korumaları azaltmaya çalışırken, fikri mülkiyet korumalarını ve yabancı yatırımcı haklarını güçlendirmeye çalıştı. Antitröst yasasında, ‘dikey kısıtlamalar’ üzerindeki sınırlamalar kademeli olarak zayıflatıldı ve Apple gibi firmaların kârdan aslan payını almalarına ve ürünlerini üretmek zorunda kalmadan dış kaynaklı tedarikçiler ve işgücü üzerinde etkili bir kontrol uygulamalarına izin verdi. Patent yasaları büyük işletmeler için giderek daha elverişli hale geldi ve federal Ar-Ge politikaları, devlet araştırmalarının daha kolay ticarileştirilmesine izin verecek şekilde değiştirildi. Kurumsal yönetişimdeki değişiklikler, kurumsal varlık yöneticilerinin işletme yöneticileri karşısındaki gücünü artırdı. Bu değişiklikler, neoliberal ekonominin yaratılmasında herhangi bir vergi indiriminden daha önemliydi.

Yarıklı ekonomi erken getiriler sağladı, fakat maliyetleri ve çelişkileri külfetli hale geldi. Yüksek yatırımın yüksek ücretlere yol açtığı ve bunun da güçlü talebi tetiklediği Fordizmin erdemli döngüsünün aksine, şirket kârlarının şirket değer zincirlerinin en emek ve sermaye yoğun parçalarından uzaklaştırılması finansallaşmayı, durgunluğu ve artan eşitsizliği besler. Mali dürüstlüğün ideolojik iddialarına rağmen, neoliberal model tüketimi sürdürmek için borca dayanıyor, hanehalkı güvencesizliğini ve sistemik finansal istikrarsızlığı şiddetlendiriyor.

Dahası, üretimin içinin boşaltılması ve sermaye yoğun sanayilerin terk edilmesi, ABD’nin birçok sektörde inovasyon kapasitesini kademeli olarak zayıflattı, Amerika’nın jeo-ekonomik konumunu ve ekonominin bazı üst kademelerini tehdit etti, ayrıca orta sınıfın sürekli erozyonu ve artan bölgesel bölünmelerin neden olduğu iç gerilimler yarattı. ABD firmaları sadece ‘emtia’ üretiminden değil, aynı zamanda bir dizi kritik alanda ileri imalat ve teknolojik liderlikten de vazgeçtiler. Bu noktada, ABD savunma sanayi üssünün ve diğer kritik tedarik zincirlerinin bir kısmı bile jeopolitik rakiplerin üretim kapasitelerine bağımlıdır.

Özetle, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki neoliberalizmle ilgili sorun sadece vergilerin çok düşük olması veya milyarderlerin çok açgözlü olması veya şirketlerin çok ‘küreselci’ olması değil, aynı zamanda neoliberal servet birikimi biçimlerinin dayandıkları iktisadi, politik ve güvenlik koşullarını giderek daha fazla baltalamasıdır. Hem elit hem de popüler seçmenler arasında neoliberal ortodoksinin yeniden düşünülmesini motive eden tam da bu konulardır, yine de bu sorunlar nadiren bu kesin terimlerle tartışılır ve post-neoliberalizm yerleşik bir seçmen kitlesi bulmak için mücadele eder.

Kurumsal teşvikleri yeniden şekillendirmeyi amaçlayan gerçek bir post-neoliberal kalkınma gündemi –yeniden dağıtımdan ziyade ‘dağıtımdan öncesini’ değiştirmek– her iki eski siyasi koalisyona da garip bir şekilde uyuyor. Ahlaki ve sembolik-kimlikçi bir refahçılığı vurgulayan ilerici benlik imgesi, esasen milliyetçi hırslara sahip yeni devlet kapitalizmi kalkınma koalisyonları için çok az alana sahiptir. New Deal’in(*) bu unsurları uzak anılardır. Bu arada muhafazakârlar, onlarca yıldır kendilerine, devletin yalnızca sağın kendi kimliksel taahhütleriyle çarpıtılmış iktisadi ilerlemeyi engelleyebileceği inancını aşıladılar. Sosyal muhafazakârlar, artık neoliberal politikaya gerçekten inanmasalar da, genişletilmiş herhangi bir devlet gücünün yalnızca kendilerine karşı kullanılacağından şüphe duyuyorlar. Her iki partinin bağışçı ve entelektüel ağlarının, ister maddi ister idealist nedenlerle olsun, neoliberal düzenlemelere bağlı kalan önemli hizipleri, elbette bu bölünmeleri keskinleştirmeye hevesli.

Bu nedenle, jenerik bir ‘neoliberalizm’e yönelik partiler üstü hoşnutsuzluk, hızla yerleşik partizan pozisyonlarında kristalleşme eğilimindedir. Bu tartışmalar birazcık değişti: Sosyal güvenliğin özelleştirilmesi ve Obamacare’in yürürlükten kaldırılması konusundaki eski savaşlar, Trump’ın Cumhuriyetçilerin haklara karşı savaşında barış ilan etmesinden sonra (hâlâ ara sıra meydana gelse de) soldu. Genel olarak harcama savaşları, parti liderliği tarafından son dakikada önlenen bir federal hükümet kapanması üzerine son Cumhuriyetçi Özgürlük Grubu gerilim savaşlarında görüldüğü gibi, giderek daha saçma hale geldi. Bunun yerine, her iki taraf da görünüşte paylaşılan iktisadi kaygıları kutuplaştırıcı yönlere itmeye yatırım yapıyor: ilericiler ırksallaştırılmış eşitsizliğe odaklanırken, muhafazakarlar ‘duyarcı [woke] sermayeyi’ ve kültürel elitizmi kınıyor; yerinden edilmiş Appalachian kömür madencileri, güvencesiz kentsel hizmet işçilerine, Rust Belt fabrika işçilerine karşı öğrenci kredisi borçluları ile karşı karşıya geliyor. Post-neoliberal enerjiler böylece kültür savaşı mecazlarına indirgenirken, yarıklı ekonominin iniş çıkışlarını çevreleyen potansiyel olarak birleştirici endişeler susturuluyor.

Öte yandan, hem ilericiler hem de muhafazakârlar, temel bir neoliberal ya da en azından neoklasik varsayıma bağlılıklarını sürdürüyorlar: ‘piyasa’ ve ‘devlet’ gibi soyut kavramların iç içe geçmekten ziyade doğası gereği karşıt olduğu ve amacın karşılıklı olarak birbirini güçlendiren güçleri uyumlu hale getirmekten ziyade karşıt güçleri dengelemek olduğu. Zengin bir ulusal kalkınmacılık geleneğine rağmen –Alexander Hamilton, Henry Clay ve Abraham Lincoln’ün ‘Amerikan Sistemi’ ve her iki Roosevelt’in daha sonraki çabaları– Amerikalılar bir süredir ulusal ekonomik kalkınma hakkında çok derin düşünmek zorunda kalmadılar ve bu tür yaklaşımlar için ortak bir kavramsal çerçeveden veya bunları uygulamak için sağlam bir aygıttan yoksundurlar. Bu konular büyük ölçüde teknokratik aldatmacalarla sınırlıyken, kamusal söylem, aşırı parçalanmış medya ortamımızda olduğu ölçüde, neredeyse yalnızca kültür savaşları ve kişilik kültleri etrafında dönüyor.

Bu nedenle, son zamanlardaki neoliberalizmden politika sapmaları, bu mevzuatın etkileri önemli olsa da, henüz yeni bir entelektüel fikir birliğini temsil etmiyor ve yakın bir seçim düzenlemesinin habercisi değil. Bunlar daha ziyade, mevcut partizan koalisyonlarının (ulusal güvenlik, çevrecilik) eski ahlaki-ideolojik taahhütlerinin görevdeki endüstri lobileriyle (yarı iletkenler, üniversiteler, otomobil üreticileri) uyumlu hale geldiği kendine özgü vakalardır. Nihayetinde daha büyük bir yapbozun parçaları olarak görülebilirler, fakat bu noktada bu yapboz resminin ne olduğu veya nasıl bir araya getirileceği konusunda fikir birliği yoktur. Daha fazla yasama ivmesi, en azından 2024 seçimlerine kadar durdu.

Dış politika alanında da kafa karışıklığı hüküm sürüyor (bu noktada dış politika ile iktisat politikası arasındaki herhangi bir ayrım giderek daha yapay hale geliyor). ‘Tarihin sonu’ sona erdi: Çin, satın alma gücü paritesi açısından dünyanın en büyük ekonomisi haline geldi ve dünyanın çoğu ile önde gelen ticaret ortağı, bazı alanlarda Batı ile yakın bir teknolojik rakip ve bir dizi kritik tedarik zincirinde baskın oyuncu haline gelme sürecinde. Pekin, Batı’nın siyasi liberalleşme beklentilerine (eğer tam tersi yönde ilerlemiyorsa) meydan okurken, kendi küresel etki alanını inşa etti. Pax Americana için devam eden umutlar, Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgal etmesi ve jeopolitik ve jeo-ekonomik blokların yeniden örgütlenmesini hızlandırmasıyla suya düştü. 2016’da Trump’ın Çin’e karşı şahinliği olağandışıydı; bugün, partiler üstü anlaşmanın olduğu birkaç alandan biridir.

Yine de, birkaç yıl öncesinin geleneksel bilgeliğinden böylesine kesin bir kopuş, büyük ölçüde dış olaylar tarafından Amerikan zihnine dayatılmış, mutlaka ileriye dönük bir fikir birliği gündemine dönüşmez. Rusya, Soğuk Savaş anılarını ve ittifaklarını yeniden canlandırırken, Çin Soğuk Savaş kategorizasyonuna direniyor. İktisadi ve politik özgürlüğün temel birliğine inanmak üzere eğitilmiş Amerikalılar için, Amerika’nın sözde komünist, sıkı bir şekilde otoriter ve etkili bir şekilde kapitalist rakibi bir kuruntu ve bir muamma olarak görünüyor.

Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, onlarca yıllık bilinçli entegrasyondan sonra ABD tedarik zincirlerine, kurumsal değer zincirlerine, finansal ağlara, üniversite araştırma sistemlerine ve ötesine derinden gömülüdür. Çin pazarlarını veya tedarik zincirlerini korumak için olsun, çoğu endüstri lobisi ABD’nin Çin’i kızdırabilecek herhangi bir eylemine karşı çıkıyor. Pekin ayrıca finans gibi güçlü sektörleri stratejik olarak geliştirdi. Her ne kadar kurumsal Amerika son yıllarda Çin’e olan hevesini biraz kaybetmiş olsa da –birçok Batılı ‘ortak’ kendilerini zorla teknoloji transferlerine maruz kalmış, ülke pazarlarının dışına itilmiş veya daha da kötüsü, Çin kendi ulusal şampiyonlarını geliştirdikten sonra– Amerikan büyük şirketleri hala Xi Jinping’in DC’deki en önemli müttefiki. Yine de, Amerika’nın son büyük ekonomik rakibi Japonya’nın aksine, Çin, ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında değil ve açıkça çatışan dış politika hırsları peşinde koşuyor. Bu nedenle, 1985 Plaza Anlaşması(**) çizgisinde büyük bir yapılanma imkansız görünüyor.

İki ülke içindeki ve arasındaki şirket-hükümet ilişkilerinin asimetrik doğası daha fazla karmaşıklık yaratıyor. Şirket lobileri, ABD siyasetinde, devletin partiyle birlikte Çin kurumsal sektörü üzerinde etkili bir kontrol uyguladığı Çin’de olduğundan çok daha güçlü güçlerdir. Bu nedenle, ABD’li şirket aktörleri Çin Komünist Partisi’nden gerçekten korkuyor gibi görünüyor, Çin politikasını kamuoyu önünde nadiren eleştiriyor ve çoğu zaman kendilerini Pekin’e sevdirmek için oldukça görünür çabalar sarf ediyorlar. Buna karşılık, kurumsal Amerika, Washington’dan az ya da çok koşulsuz sübvansiyon talep ederken, ABD’nin ulusal çıkarlarını destekleme yükümlülüğünden açıkça kaçınıyor gibi görünüyor. Şirketleri bir dizi ABD devlet sübvansiyonu ve sözleşmesinden yararlanmaya devam eden ve SpaceX’i şu anda belki de Amerika’nın en başarılı ve beğenilen havacılık şirketi olan Elon Musk, kısa süre önce Çin’in ‘temel sosyalist değerlerine’ sadakat sözü verdi. Musk’ın Tesla’sı, elbette, Çin tedarik zincirlerine, sübvansiyonlarına ve nihai pazarlara yoğun bir şekilde tabi.

Benzer şekilde, Intel ve diğer yarı iletken şirketleri, CHIPS Yasası aracılığıyla milyarlarca sübvansiyon sağladıktan sonra, Çin’deki yarı iletken yatırımları üzerindeki ihracat kontrollerine ve kısıtlamalarına karşı lobi yaptılar. Nike ve diğer giyim şirketleri, Şincan’da Uygurların zorla çalıştırılması kullanılarak üretilen malların satışını engelleme çabalarına karşı lobi bile yaptı. Hollywood’dan NBA’e kadar eğlence şirketleri, Çinli yetkililerin hoşnutsuzluğunu önlemek için önleyici otosansür uyguladılar. Bu konulardan bazılarının politika özü karmaşık olabilir, fakat algılar basittir. Ulusal güvenlik tartışmaları ihracat kontrolleri ve oldukça naif bir ‘ayrışma’ kavramı etrafında dönerken, kurumsal diz çökme, ABD’nin kararlılığının sınırlarını ve ABD’nin iktisadi bağımlılığının kapsamını açıkça göstermektedir.

Biden yönetimi, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın bu yılın başlarında yaptığı önemli bir konuşmada dile getirdiği gibi, ‘küçük avlu, yüksek çit’ uzlaşı pozisyonunu izlemeye çalıştı. Bu tuhaf konuşma şekli, ulusal güvenlikle ilgili teknolojiler konusunda katı bir çizgi ve diğer her şeye daha rahat bir yaklaşım anlamına geliyor gibi görünüyor. Fakat çift kullanımlı teknolojiler çağında ve görünüşte düşük kaliteli üretimin (kritik mineral işleme gibi) hakimiyeti stratejik tedarik zincirlerini güvence altına alabildiğinde, bu tür retorik gelişmeler kimseyi tatmin etmiyor.

Teoride, uluslar rakiplerini ideolojik olarak gayri meşrulaştırmaya çalışmadan ekonomik ve teknolojik rekabete girebilirler. Ancak, ulusal çıkarların yavan takibi, kültür savaşı ahlakçılığına batmış Amerikan seçkinlerine doğal gelmiyor, bu nedenle Soğuk Savaş’ın ‘demokrasi’ ve ‘tiranlık’ arasındaki ikilemini yeniden canlandırma çabaları yoğunlaştı. Muhafazakârlar, izleyicilere Çin’in resmi olarak komünist olduğunu hatırlatmaktan zevk alıyorlar ve aynı zamanda Komünist Parti ‘rejiminden’ nefret ederken Çin ‘halkına’ saygı duyma konusundaki teröre karşı savaş söylemini yeniden canlandırdılar. Yine de, Cumhuriyetçilerin şirket lobilerine boyun eğmesi ve partinin tedarik zinciri bağımlılıklarını veya aşınan bir savunma sanayi tabanını ele alma konusundaki genel isteksizliği (bazı önemli istisnalara rağmen) ile birleştiğinde, sağın sembolik şahinliği temelde ciddiyetsiz görünüyor.

Bu arada ilericiler, liberal demokrasinin (sosyal olarak) ‘liberal’ kısmını giderek daha fazla vurguladılar ve iç siyasi tartışmaları dış politika alanına genişlettiler. Bu anlatı, anakronik anti-komünizmden biraz daha sağlamdır, çünkü Çin ve Rusya bazı yönlerden bu noktada ‘komünist’ olduklarından daha sosyal olarak muhafazakârdırlar. Bununla birlikte, Ross Douthat’ın New York Times’ta gözlemlediği gibi, sorun şudur: “Bu stratejiyi sürekli olarak iç siyasi rakiplerinizle olan çatışmanıza bağlarsanız, demokrasi yanlısı büyük bir strateji için sürekli partiler üstü destek toplayamazsınız. Ya da bu konuda, onu sürekli olarak yalnızca kendi siyasi koalisyonunuzun alanı olan değerlere bağlıyorsanız. Demokrasiyi basitçe sosyal liberalizm veya ilerlemecilikle eşitleyen büyük bir strateji, Cumhuriyetçilerden asla sürekli destek almayacak ve her zaman bir sonraki seçim döngüsüne rehin kalacaktır.”

‘Demokrasi’yi oldukça dar görüşlü Batı kültürel adetleri çizgisinde tanımlamak, Çin’i ‘çevrelemek’ için ittifaklar kurmayı daha da zorlaştırabilir ve Modi’nin Hindistan’ına, Erdoğan’ın Türkiye’sine, AMLO’nun Meksika’sına, Ortadoğu monarşilerine veya Vietnam Komünist Partisi’ne hitap etmesi pek olası görünmüyor. Sovyetler Birliği’nden farklı olarak Çin, ideolojik komünizmi küresel siyasi etkinin bir vektörü olarak desteklemiyor. Tam tersine Pekin, iktisadi yardımı liberalleşme ve demokratikleşmeye bağlayan Batılı programların aksine, diğer ülkelerin iç politikalarına ilgi duymadığını potansiyel iktisadi ve dış politika ortaklarına bir hoşa giden özellik olarak sık sık ilan ediyor. Amerikalılar, gelişmekte olan ülkelerin Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden sonra ‘bağlantısız’ pozisyonlar belirleme konusundaki bariz arzusuna şaşırdılar; fakat şaşırmamalılar.

Son zamanlarda, Amerikan medyası Çin’in büyüme modelinin belirgin düşüşüne odaklandı. Kuşkusuz, büyük bir iktisadi çöküş, özellikle de Komünist Parti üzerinde siyasi baskı yarattıysa, Amerika Birleşik Devletleri’nde hoş bir haber olacaktır. Fakat bu anlatı çok basit olabilir. Çin’in gelişmiş imalat sanayileri nispeten iyi durumda; örneğin Çin son zamanlarda dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı haline geldi ve yarı iletkenler konusunda şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti. Ülkenin büyümeyi ve istihdamı teşvik etmek için kullanılan kaldıraçlı emlak sektörleri, ülke içindeki ve dışındaki analistler tarafından uzun süredir tartışılan bir konudur. ‘Made in China 2025’ gibi girişimler doğrultusunda, Çinli yetkililer ülkeyi borca dayalı inşaattan vazgeçirirken gelişmiş üretim inşa etmeye niyetli görünüyorlar. Çin liderliğinin bu geçişi başarılı bir şekilde gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceği açık bir soru olmaya devam ediyor, fakat Çin’in stratejik tedarik zincirlerine hakim olma stratejisi bozulmadan kalıyor.

Buna karşılık, Çin ile rekabet ABD siyasetinde birleştirici bir tema olsa da, iç kültür savaşında bir sopa olarak sıklıkla kullanılıyor. Bu kavgalar ile ikircikli (en iyi ihtimalle) bir kurumsal sektör arasında, ABD-Çin ilişkileri için bir uzlaşma stratejisi gibi bir şey ortaya çıkmadı.

Amerika’nın iktisadi ve dış politika karmaşasının ardında, partizan yönelim ve hırstaki daha büyük değişimler var. Onlarca yıl süren neoliberal depolitizasyondan sonra, demokratik siyasetin doğası hakkındaki temel varsayımlar –amacın, kamu yararı için tutarlı bir politika gündemi uygulamak için hükümet gücünü kullanmak amacıyla büyük çoğunluklar oluşturmak olduğu– artık geçerli görünmüyor.

Tarihçi Charles S Maier’in yakınlarda yayımlanan The Project-State and Its Rivals: A New History of the Twentieth and Twenty-First Centuries’i [Proje-Devleti ve Rakipleri: Yirminci ve Yirmi Birinci Yüzyılların Yeni Bir Tarihi] Soğuk Savaş’ın sonunda tartışılmaz görünen (neo)liberal konsensüsün çöküşünü analiz etme girişimi. Kitabın güncel siyaseti ele alışının kusurlu olduğunu iddia ediyorum, ancak Maier’in ‘proje devleti’ kavramı yine de aydınlatıcı. 20. yüzyılın deneyimlerine dayanarak, aktivist devletleri ve görkemli ideolojileri ile, partizan çatışmasının rakip ideolojik projelerden veya politika gündemlerinden kaynaklandığını düşünme eğilimindeyiz. Fakat bugün Amerikan siyasetindeki temel soru, hangi rakip politika vizyonunun zafer kazanacağı değil, herhangi bir siyasi projenin mümkün olup olmadığı veya arzu edilir olup olmadığı; sağ, sol veya merkez bir tane bile sunabilecek kapasitede olup olmadığıdır.

Sağ, Cumhuriyetçi Parti’nin son iki seçim döngüsünde bir politika platformu ortaya koyamamasının ve sadece bir Meclis başkanı seçmede karşılaşılan zorlukların kanıtladığı gibi, olumlu bir projeye sahip olma iddiasını esasen terk etti. Muhafazakâr bağışçılar, parti muhalif bir güç olarak işlev görebildiği, Demokratik girişimleri engellediği ve vergileri düşük tuttuğu sürece memnun görünüyor. Bu arada sağcı medya, entelektüeller ve seçmenler, eğlendikleri sürece mutlu görünüyorlar ve sembolik onaylama ve mem [meme] üretimi dışında adaylardan çok az beklentileri var.

Cumhuriyetçilerin politikadan geri çekilmesi, kısmen George W. Bush yönetiminin felaketlerinin bir sonucudur. Donald Trump’ın 2016’da kanıtladığı gibi, bu muhafazakâr ‘müesses nizam’, Cumhuriyetçi seçmenler arasında bile haklı olarak gözden düşmüştü ve politika aygıtı körelmeye devam etti. Birçok muhafazakâr uzman ve entelektüel, Trump’ın seçilmesinden sonra partiyi fiilen terk etti.

Daha az belirgin, ancak belki de daha temel olanı, 20. yüzyıl sosyal muhafazakârlığının olumlu bir siyasi proje olarak çöküşü olmuştur. Yüksek Mahkeme’nin 2022’de Roe vs Wade’i(***) bozarak federal kürtaj hakkını sona erdirmesi, önceki neslin 50 yıl önce başlayan projesinin doruk noktasıydı. Fakat sonrası, yalnızca hareket muhafazakârlığının bu kolunun tükenişini ortaya çıkardı. Roe’nun üst mahkemede bozulmasından bu yana, ‘koyu kırmızı’ eyaletlerdeki çok sayıda girişim de dahil olmak üzere, kürtajı kısıtlamaya yönelik her oylama önlemi başarısız oldu. Bilakis, ‘yaşam yanlısı’ hareket artık ulusal politikada çok daha az görünür; Roe sonrası bir an için ciddi bir seçim gündemi ortaya koymaya çalışmadı ve Cumhuriyetçi politikacılar için bir utanç kaynağı haline geldi.

Amerikan kültürü sola kaydıkça ve neoliberalizm altında aile oluşumu yere çakıldıkça, Hıristiyan gelenekçiliği hem bir ideoloji hem de bir yaşam biçimi olarak marjinalleştirildi. Mike Pence’in batan başkanlık kampanyasına atıfta bulunan yakın tarihli bir New York Times manşetinde söylendiği gibi, bu tür ‘eski tarz muhafazakârlık’ ‘azalan bir sürüyü’ temsil ediyor. Bugün, coşkuyla İncil’i vaaz eden evanjelistlerden ziyade ilericilerin, halkın katı bir ahlaki ortodoksiye bağlı kalmasını talep etme, yeni eğitim müfredatı, konuşma kodları ve sivil gözlemler için baskı yapma olasılığı daha yüksektir. Bu arada, küçülen bir seçmen ve entelektüel tabana sahip olan sosyal muhafazakârlar, tipik olarak, 20. yüzyıl kültür savaşının tutumlarının keskin bir tersine çevrilmesi olan alışılmadık yaşam biçimleri için muafiyet ve hoşgörü arayanlardır.

Bütüne bakıldığında, bugün Amerika’da politik olarak bağlantılı sosyal muhafazakârlık, 1980’lerin ahlaki çoğunluk ahlakından uzaklaştı ve yorumcu Matthew Walther’ın patavatsız spor web sitesi Barstool Sports’a atıfla ‘Barstool muhafazakârlığı’ olarak adlandırdığı bir tür ahlaki kayıtsızlığa doğru sürüklendi. Barstool muhafazakârları, ‘duyarcı’ siyasi doğruculuğa, çevresel kısıtlamalara, Covid kısıtlamalarına ve benzerlerine içerliyor. Fakat kürtajı yasaklamak, okul duasını geri getirmek veya bir Hıristiyan meydanını restore etmekle pek ilgilenmiyorlar. Bazen ‘ahali liberteryenleri’ [folk libertarians] olarak adlandırılırlar, fakat ezoterik piyasa teorisine veya politika deneylerine ya da refah devletini ortadan kaldırmaya veya mali kemer sıkmaya çok az ilgi duyarlar. Klişeye göre, en azından, esas olarak ‘iptal edilme’ korkusu olmadan ızgara yapmak, porno izlemek, spor bahisleri yapmak, video oyunları oynamak ve şakalar yapmak istiyorlar. İlerlemeciliğin görece popüler olmamasına bağlı olarak, Barstool muhafazakârlığı bir seçim gücü olabilir, fakat herhangi bir siyasi proje değildir.

Bu açıdan bakıldığında Trump, Evanjelik ‘Hıristiyan milliyetçiliğinin’ ya da neo-pagan etno-milliyetçiliğin avatarı değildir. Başkanlığı, Cumhuriyetçi Parti’de ciddi bir ‘Yeni Sağ’ ekonomik gündeminin doğuşunu da müjdelemedi. Eleştirmenlerini rahatlatacak ve ideolojik destekçilerini üzecek şekilde, Trump hiçbir zaman siyasi bir projeyi gerçekleştirmedi ve bir projeye tutarlı bir ilgi göstermedi. Kaos ve araçsal rasyonalitenin bariz eksikliği, tweetler, normların çiğnenmesi, eğlence gösterisi, çekiciliğinin ve hırsının özüydü ve öyle olmaya devam ediyor.

Buna karşın sol hâlâ proje odaklıdır, fakat bir proje devletinden ziyade bir proje-STK’ya odaklanmış gibi görünmektedir ve büyük demokratik çoğunluklar oluşturmaya çok az ilgi göstermektedir. Justin H. Vassallo’nun belirttiği gibi, ilerici sol ne seçilmiş Demokratlar için ‘kurnaz bir koalisyon ortağı’ ne de ‘güvenilir, bağımsız bir siyasi güç’; bu da ‘Bidenomics’ ve diğer gündem maddelerinin potansiyel çekiciliğini sınırlıyor. Başlıca çevrecilik ve (tek kelimeyle) ‘duyarcılık’ projeleri, yeni bir ulusal projenin temelleri olarak hizmet etmek şöyle dursun, genellikle herhangi bir geniş tabanlı fikir birliğinin oluşumunu baltalama işlevi görür. Bu nedenle, Cumhuriyetçi Parti’nin kasvetli ve bölünmüş durumuna rağmen, Demokratlar Cumhuriyetçi bir Meclis ve belirsiz seçim beklentileriyle karşı karşıya.

İlerici çevrecilik –iklim değişikliğinin en endişe verici yorumunu varsaysak bile– çok sayıda ve görünüşte kendi kendine empoze edilen kör noktalardan muzdariptir. Günlük yaşamları altüst etmeye odaklanıyor –örneğin yakın zamanda gaz sobalarına karşı bir haçlı seferi başlattı– en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde milyarder bağışçıların devasa mülklerinden ve özel jetlerinden neredeyse hiç bahsetmiyor. Neredeyse tamamen fosil yakıtları, yerli sanayileri ve destekledikleri bölgesel ekonomileri cezalandırmaya odaklanırken, çoğunlukla ticaret odaklı çevresel arbitraj ve kirlilik offshoring’ini görmezden geliyor. Bu bariz sınıfsal ve bölgeci önyargılar, temiz enerji projeleri de dahil olmak üzere hemen hemen her yeni inşaata karşı kavgacı muhalefeti gibi, kendi ilan ettiği aciliyetin altını oyuyor. Sierra Club gibi çevre grupları genellikle yeni güneş ve rüzgar alanlarının ve pil üretim tesislerinin en şiddetli muhalifleridir. Bazı ‘arz yönlü ilericiler’ son zamanlarda bunu düzeltmek için reforma izin vermekle ilgilendiler, fakat küçülme [de-growth] ideolojisine batmış bir hareketi yeniden yönlendirmek kolay bir iş değil.

Şüphesiz, çevre lobisinin Enflasyonu Düşürme Yasası’nda görüldüğü gibi ulusal sanayi politikasının ön saflarına sıçraması, daha önce küresel anlaşmaları, ulusötesi düzenlemeleri ve finansallaştırılmış karbon ticaretini vurgulayan bir hareket için bazı yönlerden şaşırtıcı bir değişimdir. Bu neoliberal yaklaşımlar son yıllarda yeşil davayı açıkça başarısızlığa uğratmakla kalmadı, aynı zamanda dünyanın en büyük yayıcısı olan Çin’in kendisini çok kutuplu bir dünyada bağımsız bir kutup olarak kurması nedeniyle umutsuz görünüyorlar. Bununla birlikte, taktiklerdeki değişime rağmen, Amerikan çevreciliği, arketipik neoliberal seçmenlerin –STK’lar, çokuluslu şirketler, şirketler ve teknokrat uzmanların– ötesine geçmekle mücadele etti. O, her aşamada, gerçek bir ulusal seferberlik projesine dönüşmeye direndi, bunun yerine üst sınıf, beyaz yakalı tabanı için ahlaki doğrulama ve mali teşvikler sunarken, diğer herkesten kemer sıkma talep etti.

İlericilerin diğer büyük projesi, ‘duyarcılık’, belki de daha da kutuplaştırıcıdır. O da bir başarısızlığa tepkidir. Martin Luther King Jr ve sivil haklar hareketinden sonra hüküm süren ‘renk körü’ ırksal entegrasyon fikir birliği, her ne sebeple olursa olsun, kazanç, servet, eğitim kazanımı, hapsedilme ve diğer ölçütlerdeki önemli ırksal eşitsizliklerin üstesinden gelmedi. İlericiler, pozitif ayrımcılık lehine renk körlüğünü reddeden yeni bir ‘ırkçılık karşıtlığı’nın yanı sıra yeni ulusal tarihler, tatiller, konuşma kodları, okul müfredatı ve benzerlerini benimseyerek yanıt verdiler. Bununla birlikte, bu hareketin öncüllerine katılsın ya da katılmasın, sivil haklar hareketinin sonunda inşa ettiği türden bir ulusal fikir birliğinin temelini oluşturması pek olası görünmüyor.

En başta, duyar siyaseti, içsel olarak kendini yok eden bir şekilde, çoğunluk karşıtı görünüyor. Mağdur azınlık kimliklerini onaylamaya ve bu temelde sembolik ve maddi tavizler vermeye çalışıyor ve çoğunluğu fiilen ezen olarak bırakıyor. Daha somut olarak, koalisyon ortaklarından ziyade ‘müttefikler’ arıyor ve pragmatik politika yerine ahlaki mutlakiyetçiliği vurguluyor. Renk körü entegrasyon, teoride nihai bir hedef ortaya koyabilirken, duyarcı aktivistler genellikle Amerikan ırkçılığının doğal ve telafi edilemez olduğunu öne sürerek, politika reçetelerinin toplumsal dönüşümden çok kişisel kefarete yönelik olduğunu ima ediyor.

Bu nedenle, seçkin kurumlardaki önemli ilerlemelere, önemli bağış toplamalarına ve 2020’deki büyük Black Lives Matter protestolarına rağmen, duyarcı politika başarıları ihmal edilebilir ve hareket sönüyor gibi görünüyor. ‘Polisin finansmanını azaltmak’ gibi birkaç somut politik atılım, bölge savcısını (ve ayrı olarak okul yönetim kurulu üyelerini) geri çağıran San Francisco gibi ultra ilerici şehirler de dahil olmak üzere, tepki yaratmada muhtemelen başarılı oldu. Duyarcılık karşıtı savaş narası, kırılgan sağı bir arada tutan birkaç şeyden biridir ve seçkin üniversitelerde antisemitik konuşmalar konusundaki son tartışmalar, ‘duyarcı’ kurumlara muhalefetin siyasi sağın çok ötesindeki seçmenleri kapsayacak şekilde genişlediğini göstermektedir.

Amerikan muhafazakârlığı her türlü siyasi sorumluluk duygusunu ve bununla birlikte olumlu siyasi projeler geliştirme kapasitesini terk etmiş gibi görünse de, ilericiler demokratik koalisyon inşasını engelleyen bir ahlaki coşku dalgasından, rahatına düşkün bir aşırı ahlakçılıktan muzdariptir. Demokrat senatör Chris Murphy kısa süre önce, tamamen bilimsel olmasa da, açıklayıcı bir Twitter anketinde, ilericilerin, iktisadi gündemler etrafında daha büyük bir koalisyon kurmak için bazı kültürel taahhütlerini ılımlı hale getirmeleri gerekip gerekmediğini sordu. Yanıt son derece olumsuzdu. Ve soruyu tersine çevirmenin –daha büyük bir kültürel koalisyonu güvence altına almak için iktisat politikasını ılımlı hale getirmenin– benzer sonuçlar vereceğinden şüpheleniliyor. Gerçek bir anket olmasa da, politik bir projeyi uygulamak için belirleyici bir çoğunluk oluşturma hırsının artık demokratik siyasetin canlandırıcı dürtüsü olmadığına dair elle tutulur bir his yakalıyor.

Nihayetinde, Soğuk Savaş sonrası konsensüsün çöküşü, en iyi şekilde, neoliberalizmin siyasi bir proje olarak çöküşü olarak anlaşılabilir. Neoliberal bir toplum inşa etme fikri kendi şartlarında başarısız oldu ve artık uygulanabilir değil: başka bir vergi indiriminin büyümeyi hızlandıracağına veya başka bir ticaret anlaşmasının Çin’i demokratikleştireceğine veya yeni bir karbon kredisi planının iklim değişikliğini sona erdireceğine inanmak artık makul değil. Fakat bu, yeni bir konsensüsün eskisinin yerini aldığı anlamına gelmez, sadece tüm siyasi projelerin eşit derecede mantıksız göründüğü anlamına gelir. Gerçekten de, programatik neoliberal projenin terk edilmesi, neoliberal içgüdünün nihai zaferini temsil edebilir: herhangi bir ortak projenin yokluğunda, siyaset kolektif özyönetimden ziyade tamamen bireysel bir kendini gerçekleştirme süreci olarak kavramsallaştırılır – kişisel zenginleşme, kişisel kefaret ve hatta kişisel eğlence yoluyla.

Bu anlamda, yeni bir post-neoliberal konsensüs oluşturmak için gerekli koşullar yerine getirilmemiş gibi görünüyor. Eski parti aparatçiklerinin unvan değiştirdiği ancak iktidarı elinde tuttuğu komünizm sonrası bir geçişte olduğu gibi, resmi politikadaki neoliberal ortodoksiden sapmalar, siyasi etkinin altında yatan modları ve yapıları –veya çoğu durumda personeli– değiştirmedi. Büyük bağışçılar, yukarıdan aşağıya STK’lar, Büyük Teknoloji platformları ve diğer fikri mülkiyet odaklı şirket lobileri, ABD siyasetindeki baskın güçler olmaya devam ediyor. New Deal döneminin kitle örgütleri yeniden canlanmadı, onların yerini alacak yeni siyasi biçimler ve endüstri koalisyonları ortaya çıkmadı. Seksenlik politikacılar ve bağışçılar hem sağda hem de solda önde gelen oyuncular olmaya devam ediyor.

Öte yandan, ‘post-neoliberalizm’ solcu bir rüyadan Trumpist bir isyana dönüştü ve şimdi liberal bir düzen yönetiminin gündemini şekillendiriyor. Yine de genel eleştiriden önemli bir projeye ve paylaşılan fikir birliğine dönüşebilir. Yeni politika paradigmalarına yönelik iştah, dış olayların ivmesi gibi kalıcı görünüyor. On yıllarca süren neoliberal depolitizasyon, Amerikalıların siyasi eylem ve ulusal olasılık anlayışını çarpıttı, fakat eski ideolojik kategorilerin boşluğu da partiler arası işbirliği ve politika deneyleri için yeni fırsatlar yarattı.

Elli yıl önce, neoliberalizm, Amerika’nın ekonomik hakimiyetini –ve kilit açılardan mistifikasyonu– olarak ortaya çıktı. Bugünün neoliberalizmden uzaklaşması, aynı kaygılarla motive edilmesiyle, benzer şekilde, tam bir özbilinç olmadan, mutlaka tutarlı olmayan çeşitli kalıtsal ideolojik kisveler altında ilerleyebilir. Neoliberalizm depolitizasyonu ve dekolektivizasyonu hedeflerken, post-neoliberalizm çok daha fazla ilerlemek için ortak bir yapıcı vizyon gerektirecektir.

Post-neoliberal moment, birbirinden çok farklı iki başkanlık yönetiminde varlığını sürdürdü, fakat hâlâ kendi hareketini ve hatta kendi kendini tanımlamasını arayan bir moment.


(*) New Deal: Franklin D. Roosevelt’in başkanlığı döneminde, 1930’lu yıllarda uygulamaya konan ve ‘Keynesçi refah devleti’nin zirvesi olarak görülen iktisat politikalarına verilen ad. 1929’daki küresel finans krizine tepki olarak, devlet müdahaleciliğine verilen önemli bilinir. (ç.n.)

(**) 1985 Plaza Anlaşması: 22 Eylül 1985 tarihinde Fransa, Batı Almanya, Japonya, ABD ve Birleşik Krallık’ın New York’ta bulunan Plaza Otel’de para piyasalarına müdahale ederek, Japon yeni ve Alman Markı karşısında ABD dolarının değer kaybetmesi için yaptıkları antlaşmadır. Amaç, özellikle Amerikan mallarını Japon malları karşısında ihracat üstünlüğüne sahip kılmaktı. Amerikan korumacılığının zirvelerinden biri olarak görülen Plaza Anlaşması, sanayi-tarım-hizmetler sektöründen oluşan geniş bir dış rekabete karşı korumacı koalisyonun Reagan yönetimine baskısıyla imzalandı. (ç.n.)

(***) Roe v. Wade: Roe v. Wade ile ABD Federal Yüksek Mahkemesi, 14. Maddede işaret edilen mahremiyet hakkının kürtajı temel bir hak olarak koruduğuna karar verdi. Fakat devlet, hamileliğin evresine bağlı olarak kürtaja erişimi düzenleme veya kısıtlama yetkisini elinde tuttu. (ç.n.)

Dünya Basını

Piyasa analisti Foo: Çin artık ABD hazine tahvillerini tamamen gözden çıkardı

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan piyasa analisti ve Çin uzmanı Sean Foo, ABD ile Çin arasındaki ekonomik savaşı, küresel enerji krizini ve Batı finans sisteminin çöküş sürecini değerlendirdi.

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, gerçekleştirdiği yayında piyasa analisti ve Çin uzmanı Sean Foo’yu ağırlayarak küresel ölçekte devam eden ekonomik savaşı, enerji arzı güvenliğini ve finans dünyasındaki kırılmaları ele aldı.

Programın açılışında Rusya ve İran merkezli sıcak savaşların gölgesinde ABD ile Çin arasındaki ekonomik mücadelenin göz ardı edildiğini belirten Diesen, özellikle ABD hazine tahvillerindeki son durumu sordu.

Çin’in bu piyasadaki pozisyonunu azaltıp azaltmayacağına yönelik soruya yanıt veren Foo, Pekin’in artık bu enstrümanlardan tamamen uzaklaştığını vurguladı.

“Çin artık ABD hazine tahvilleriyle bağını kopardı”

Pekin yönetiminin finansal stratejisinde köklü bir değişim yaşandığını kaydeden Sean Foo, “Çin’in ABD hazine tahvilleriyle işinin aşağı yukarı bittiğini düşünüyorum. Yalnızca geçtiğimiz ay yaklaşık 40 milyar veya 41 milyar dolar değerinde tahvil elden çıkardılar. Geleceğe bakıldığında, Çin’in kendi ekonomisini ABD ile çok sıkı bir şekilde birbirine bağlamasında artık bir yarar görmediği açıkça anlaşılıyor” dedi.

Son iki ila üç aylık süreçte yaşanan gelişmelere, özellikle de İran odaklı gerilimlere değinen Foo, bu hamlelerin küresel planda Çin ekonomisini çevreleme amacı taşıdığını belirtti. Hürmüz Boğazı’ndan Çin’e akan petrol hatlarının hedef alınmasının bu stratejinin parçası olduğunu ifade eden analist, “Çin, İran’dan çok ciddi miktarda petrol alıyor ve şu anda bu akış baltalanmış durumda. Ancak bu durum Çin için büyük bir sorun teşkil etmiyor; çünkü ülkede elektrik üretiminin yüzde 90 ila 95’i petrol ve doğalgaza değil, yenilenebilir enerjiye ve kömüre dayanıyor. Ayrıca tedarik zincirlerinin çoğunu bizzat kendileri kontrol ediyorlar. Yine de bu durum, Washington’ın Çin ekonomisini köşeye sıkıştırmak için ABD ordusunu, yaptırımları ve jeopolitik planları ne kadar organize bir şekilde kullandığını gösteriyor” açıklamasında bulundu.

Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Xi Jinping arasında gerçekleşen son zirveye de değinen Foo, ABD heyetinin Pekin’e gerçekleştirdiği ziyarette sergilediği tutumu eleştirdi. Foo, “Trump, ailesini de kapsayan delegasyonuyla Pekin’e gittiğinde temel fikir, adeta fetih yapmış bir kahraman gibi İran ve Venezuela’nın liderlerini Xi Jinping’in önüne atıp gözdağı vermekti. Çinlilere, ‘İranlılara diz çöktürdük, şimdi sizin de kurallara uyma vaktiniz geldi’ mesajı iletilmek istendi. Fakat bu plan tamamen başarısız oldu. Aksine, Trump yönetiminin Çin karşısında son derece alttan alan ve yalvaran bir tavır sergilediğini gördük. Çinlilere hiçbir konuda geri adım attıramadılar. Hatta Pekin’in nadir toprak elementleri konusunu değerlendireceğine dair ucu açık geçiştirme ifadelerini bile kabul etmek zorunda kaldılar. Çin bu kozu elinde tutmaya devam edecek. Dolayısıyla Çin’in gelecekte ABD ile yeniden yakınlaşacağını ya da daha fazla ABD tahvili alacağını hiç sanmıyorum” şeklinde konuştu.

“Amerikan halkı için enflasyon iğrenç bir noktaya ulaştı”

Glenn Diesen, ABD tarafında ise artan enerji fiyatlarının ülkeye fayda sağlayacağını düşünen bir kesim olduğuna işaret etti. Diesen, ABD’nin enerji alanında kendi kendine yetebildiğini ve ihracatçı konumunda olduğunu, fiyat artışlarının ülkeye daha fazla dolar girdisi sağlayacağını ve Çin ekonomisini yavaşlatacağını savunanların haklılık payını sordu.

Bu argümanın pratikte çalışmasının mümkün olmadığını belirten Foo, küresel petrol piyasasının dinamiklerine dikkat çekti. Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklık sebebiyle birçok ülkenin Amerikan petrolüne yöneldiğini kabul eden analist, “Bu durum doğru ve petrol küresel bir piyasa olduğu için Amerikan ham petrolünün fiyatı da yükseliyor. Son 90 günde Chevron ve Exxon gibi dev enerji şirketlerinin hisse senedi fiyatlarının fırladığını gördük. Fakat buradaki devasa sorun, petrolün küresel bir piyasa olması sebebiyle sıradan Amerikan vatandaşlarının ödediği fiyatların da tırmanmasıdır” dedi.

ABD içindeki enflasyonist baskının kontrolden çıkma eğiliminde olduğunu kaydeden Foo, “Son iki aylık enflasyon verilerine baktığımızda durumun kesinlikle iğrenç bir hal aldığını görüyoruz. Enflasyon iki ay önce yüzde 2,4 seviyesinden yüzde 2,8’e yükseldi ve şimdi yüzde 3,8 civarında seyrediyor. Yani yukarı yönlü net bir trend var. Dev petrol şirketleri kasalarını doldururken, reel ekonominin diğer tüm alanları büyük zarar görüyor. Amerikalılar artık sadece yakıt faturaları için yılda 500 ila 1000 dolar daha fazla ödemek zorunda kalıyor. Er ya da geç tüketim kırılacak. İnsanlar restoran harcamalarını kesecek, süpermarketlerden daha az alışveriş yapacak ve keyfi harcamalarını sıfırlayacak. ABD ekonomisinde çatlaklar şimdiden oluşmaya başladı” ifadelerini kullandı.

Yüksek enerji fiyatlarının enflasyonu beslediğini ve tahvil getirilerini yüksek tuttuğunu belirten Foo, “Diğer tarafta ise Trump, yeni yapay zeka ekonomisini parlatarak bu balonu ayakta tutmaya çalışıyor. Sürekli veri merkezleri inşa etmek istiyorlar. Ancak bunu yalnızca bir yere kadar yapabilirsiniz; çünkü para sınırsız değildir. Faiz oranları yüksek kalmaya devam ederse bu durum eninde sonunda ABD ekonomisinde patlayacaktır. Borsalar şu an köpük seviyelerde işlem görüyor. Trump ise bir gün ‘savaş var’, ertesi gün ‘savaş bitti’ diyerek piyasaları manipüle etmeye çalışıyor. Herkes büyük bir kafa karışıklığı içinde ve ABD’nin kendisini dünyanın geri kalanından izole etmesi imkansız. Sadece bu iskambil kulesinin üzerine yeni kartlar ekliyorlar” dedi.

“Nvidia’nın patronu Çin ziyaretinde teslim bayrağını çekti”

Görüşmede teknoloji savaşı ve mikroçip ambargolarına da değinildi. Diesen, ABD’nin başlangıçta Çin’i Amerikan çiplerinden mahrum bırakarak teknoloji devlerini çökerteceğini varsaydığını ancak bu planın tutmadığını belirterek, gelinen son noktayı sordu.

Yarı iletkenler savaşında dengelerin tamamen değiştiğini ifade eden Foo, Huawei’nin gerçekleştirdiği son teknolojik atılıma dikkat çekti. Foo, “Huawei en geç 2031 yılına kadar Nvidia ve Tayvan Yarı İletken İmalat Şirketi (TSMC) ile doğrudan rekabet edebilecek ölçekte çipler üretebileceğini ortaya koydu. Çinlileri köşeye sıkıştırdığınızda elde edeceğiniz sonuç tam olarak budur. Onları inovasyon yapmaya mecbur bıraktınız. Ya bunu yapacaklardı ya da yapay zeka yarışını kaybedeceklerdi” dedi.

Çinli mühendislerin kısıtlamalara karşı geliştirdiği yaratıcı çözümleri aktaran Foo, “Nvidia ve Trump en güçlü yapay zeka çiplerinin Çin’e satışını yasakladığında, Çinlilerin ilk çözümü daha düşük segmentteki çipleri seri halinde birbirine bağlamak oldu. Bir adet çok güçlü Nvidia çipi kullanmak yerine bin adet Huawei çipini bir arada çalıştırıyorlar. Çin’deki enerji altyapısını ve enerji maliyetlerinin ABD’nin dörtte biri, yani en az yüzde 50 daha ucuz olduğunu hesaba katarsak bu formül son derece mantıklı. Yapay zeka yarışının temel katmanı her zaman enerjidir. Ucuz ve bol enerjiniz varsa, üretiminiz ucuzlar, daha fazla deneme yanılma yapabilir ve kaba kuvvetle eninde sonunda daha üstün teknolojiye ulaşırsınız” açıklamasında bulundu.

Bu durumun ABD’nin hamlesini tamamen tersine çevirdiğini belirten analist, “Nvidia’nın Üst Yöneticisi Jensen Huang, Çin’e kadar giderek aslında teslim bayrağını çekti. ABD yönetimine yalvararak Çin’e en üst düzey çiplerin satılmasına izin verilmesini istedi. Çünkü Çin artık düşük kaliteli Amerikan çiplerini ithal bile etmiyor. Pekin, bu teknolojiyi zaten kendi imkanlarıyla aşacağını biliyor, neden Nvidia’nın pazarda kalıcı bir yer edinmesine izin versin ki? Bu sebeple küresel pazarın yüzde 50’si şu an fiilen ABD’ye kapanmış durumda. Trump’ın Xi Jinping’i ziyaret ettiği gün, Pekin yönetimi Nvidia’nın bazı yapay zeka süreçlerinde de kullanılan ekran kartlarının satışını yasakladı. Kuşatmanın gözümüzün önünde nasıl tersine döndüğünü görebiliyoruz. ABD bu savaşı tamamen kaybetmedi belki ama pazarın yarısını kaybettiğinde oluşan devasa boşluğu nasıl dolduracağını kara kara düşünmek zorunda” değerlendirmesini yaptı.

“Trump savaşı bitiremezse ittifaklarda isyan başlayacak”

Diesen, ABD’nin Çin pazarından kendi kararıyla çekilmesinin mantıksızlığına vurgu yaparken, Körfez ülkelerinin de geleneksel olarak ABD hazine tahvillerine ve Amerikan yapay zeka sektörüne aktardığı fonların tehlikede olup olmadığını sordu.

Körfez sermayesinin davranış kalıplarının Trump’ın bölgedeki savaşı nasıl sonlandıracağına bağlı olduğunu belirten Foo, müttefiklerin artık Washington’a güvenmediğini söyledi. Foo, “Eğer ABD bu savaşı ucu açık bir şekilde sürdürürse, ittifak sistemlerinde sözde isyanlar göreceğiz. Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC kararlarından saparak bağımsız hareket etmeye başlaması bunun ilk işaretiydi. Savaş bittiğinde yıkılan ekonomilerini, turizmi ve vurulan petrol tesislerini onarmak için çok ciddi kaynağa ihtiyaç duyacaklar. Kuveyt Havalimanı daha yeni vuruldu. Suudi Arabistan petrol akışını Hürmüz’den Kızıldeniz’e kaydırmaya çalışıyor ama orası da sürekli Yemen’deki Husilerin tehdidi altında” dedi.

Körfez müttefiklerinin artık tüm yumurtalarını aynı Amerikan sepetine koymayacağını vurgulayan analist, finansal sisteme darbe vuran gizli el koyma operasyonlarına dikkat çekti. Foo, “ABD Hazine Bakanı Scott Bessent, geçtiğimiz günlerde İran’a ait varlıklara el konulduğunu açıkladı. Yaklaşık 1 milyar dolar değerinde İran kripto varlığına el koymakla övündü. Bu durum son derece endişe vericidir. Birçok insan kripto paraların blockchain üzerinde anonim olduğunu ve devletler tarafından dokunulamayacağını düşünüyordu. Ancak ABD’nin bunu açık blockchain ağları üzerinden takip edip, borsalara baskı yaparak dondurabildiği kanıtlandı. Bu durum Körfez sermayesini ürkütüyor. Artık paralarını nereye koyacakları konusunda büyük bir belirsizlik var. En güvenli geleneksel seçenek altındır; altını fiziki olarak kendi ülkenize taşır ve depolarsınız. Diğer seçenek ise ABD’nin hasım olarak gördüğü ekonomilere, özellikle Çin’in nüfuz alanına yatırım yapmaktır. Bu durum genel olarak ABD varlıkları için hiç de iyi bir senaryo değil” şeklinde konuştu.

“Askeri aşırı yayılma küresel para basma çılgınlığını tetikleyecek”

Diesen, ABD’nin müttefiklerine sağladığı güvenlik garantilerinin ekonomik sadakatle doğrudan bağlantılı olduğunu, ancak Ukrayna ve İran cepheleri nedeniyle ABD’nin mühimmat stoklarının tükendiğini belirtti. Doğu Asya ve Avrupa’dan silahların Orta Doğu’ya kaydırılmasının müttefiklerde güven erozyonuna yol açtığını ifade eden Diesen, bu askeri yetersizliğin Güney Kore, Japonya ve Avrupa gibi aktörleri ABD ekonomisinden kopmaya itip itmeyeceğini sordu.

Bu kopuşun henüz tam anlamıyla gerçekleşmediğini ancak diplomatik ve askeri düzlemde ciddi soru işaretleri yarattığını ifade eden Foo, müttefiklerin kendi başlarının çaresine bakmaya başladığını söyledi. Foo, “Güney Kore, Japonya ve ABD arasında hala yoğun ortaklıklar var. En son Nvidia’nın TSMC’ye ve Tayvan’a doğrudan yatırımlarını artırdığını gördük. Bunu bir tür teknolojik kalkan olarak kullanmaya çalışıyorlar. Ancak madalyonun diğer yüzünde, yeniden silahlanma yarışının getireceği devasa bir borç ve para basma süreci var. Koreliler ve Japonlar, güvenlik konusunda yalnızca Amerikan şemsiyesine güvenemeyeceklerini yaşayarak görüyorlar. ABD füze ve silah sistemlerinin aktif çatışma bölgelerine kaydırılması, bu ülkeleri kendi savunma bütçelerini dramatik şekilde artırmaya zorluyor. Bu da daha fazla borçlanma ve para basma anlamına geliyor. İtibari para birimlerinin hızla değer kaybedeceği, silahlanma odaklı çok tehlikeli bir finansal döneme giriyoruz” dedi.

“Borç batağındaki Batı için finansal istikrar resmen bitti”

Profesör Diesen, Japonya ve Avrupa gibi aktörlerin finansal olarak böyle bir silahlanma yükünü taşıyabilecek durumda olmadığını, ABD’nin ise 40 trilyon dolar borç sınırına doğru ilerlediğini hatırlatarak, olası bir bankacılık veya likidite krizinde merkez bankalarının elinde hangi enstrümanların kaldığını sordu. Faiz artırmanın borç servis maliyetini patlatacağını, faiz indirmenin ise enflasyonu körükleyip dolardan kaçışı hızlandıracağını ekledi.

Finansal piyasalarda eski kuralların artık geçerli olmadığını ilan eden Sean Foo, “Gerçek piyasa istikrarı artık resmi olarak tarih oldu. Düşük faiz oranlarının hüküm sürdüğü dünya bitti. Faizler yapışkan bir şekilde yüksek kalmaya devam ediyor ve 40 trilyon dolarlık borç çığı büyüyor. Piyasa aktörleri hala faiz indirimi bekliyor ancak ABD Merkez Bankası’nın (Fed) 2027 yılında faiz artırmak zorunda kalma ihtimali oldukça yüksek. ABD tam bir çıkmaz sokakta. Açıkları kapatmak için daha fazla tahvil ihraç ederlerse faizler ve getiriler daha da yükselecek ve ulusal borç uçurumdan aşağı yuvarlanacak. Faiz indirirlerse bu kez enflasyon patlayacak ve piyasa onları daha yüksek oranlarla cezalandıracak” dedi.

Sistemin tamamen merkez bankalarının kontrolsüz para basma mekanizmasına bağımlı hale geldiğini savunan analist, “ABD ekonomisi para arzının donmasını veya bankaların kredi vermeyi kesmesini göze alamaz. Bu durum tüm ekonomik çarkların durması demektir. Bu yüzden Fed, eninde sonunda piyasayı nakit ve likiditeye boğmak için doğrudan tahvil alımlarına başlayacaktır. Önümüzde iki senaryo var: Ya yapay zeka veya yarı iletken balonunun patlamasıyla ya da Trump’ın İran savaşının uzamasının yarattığı güven kaybıyla büyük bir sistemik kriz tetiklenecek ve Fed bir gecede 3 trilyon dolar basacak; ya da her yıl yüz milyarlarca doların sisteme sessizce enjekte edildiği yavaş bir çürüme yaşayacağız. Fed zaten son altı yedi aydır sisteme gizlice para pompalamaya devam ediyor” ifadelere yer verdi.

“Çin ve Rusya finansal sistemlerini Batı’dan tamamen yalıtıyor”

Diesen, 2008 küresel finans krizinde dolar dışında güvenli bir liman olmadığını ancak o dönemden sonra Çin’in kendi ulaşım koridorlarını kurduğunu, kendi kalkınma bankalarını hayata geçirdiğini ve milli para birimleriyle ticarete yöneldiğini hatırlatarak, Pekin’in olası bir Amerikan finansal çöküşüne karşı nasıl hazırlandığını sordu.

Pekin ve Moskova hattında çok güçlü bir finansal tahkimat süreci yürütüldüğünü doğrulayan Foo, Batı’nın yaptırımlarla kendi sonunu hazırladığını belirtti. Foo, “Batı’nın Rusya’ya yönelik yaptırımları ve varlık dondurma kararları Moskova’yı Pekin’e yaklaştırdı. Trump şimdi aynı hatayı tekrarlıyor. Çin ise son üç aydır, özellikle de son birkaç haftadır finansal sistemini ABD’den tamamen koparmak için çok sert sermaye kontrolleri uyguluyor. Çin vatandaşlarının birikimlerinin Hong Kong üzerinden Batı ekonomilerine kaçmasını engellemek için brokerlara kesin talimatlar verildi. Çin halkının elindeki yaklaşık 50 trilyon dolarlık devasa tasarruf hacmi artık ülke içinde ve dost coğrafyalarda tutuluyor” dedi.

Çin’in yatırım stratejisini tamamen revize ettiğini açıklayan analist, “Pekin, Orta Doğu’da yaşanan yıkımı gördü. Oradaki yatırımlarını tamamen sıfırlamasalar bile, kaynaklarını artık doğrudan kendi etki alanlarına, yani BRICS ortaklarına, Brezilya’ya, Kuşak ve Yol güzergahındaki ülkelere ve Güneydoğu Asya’ya yönlendiriyorlar. Rusya, Orta Asya devletleri ve Hindistan ile ilişkileri derinleştiriyorlar. Çin, ABD finansal sisteminden büyük oranda kopmak zorunda olduğunun bilinciyle hareket ediyor” diye ekledi.

“Avrupa Birliği ucuz enerji kaynaklarını kaybederek alacakaranlık kuşağına girdi”

Diesen, Avrupa’nın son dönemde ABD’nin “Çin’in aşırı üretim kapasitesi” söylemini kopyalayarak korumacı politikalara yöneldiğini ancak Rus enerjisinden kopan ve Orta Doğu ile bağları zayıflayan kıtanın ciddi bir sanayisizleşme süreciyle karşı karşıya kaldığını belirtti. Bu durumun Çin’in Avrupa pazarındaki pozisyonunu nasıl etkileyeceğini sordu.

Avrupa’nın stratejik bir körlük içinde olduğunu savunan Foo, “Avrupa Birliği adeta alacakaranlık kuşağında kaybolmuş durumda. Ucuz Rus enerjisini kaybettiler, Orta Doğu’dan gelen sermaye akışını yitirdiler. Kendi enerji politikalarında radikal bir dönüş yapmadıkları sürece imalat sektörlerini canlandırmalarının hiçbir yolu yok. Belki yeşil enerji dayatmalarını gevşetmeli veya nükleer santralleri yeniden açmalılar ama önlerindeki tüm seçenekleri kendileri için gurur meselesi yapıyorlar. Rus gazına dönmeyi veya Çin’den ucuz güneş paneli almayı kendilerine yediremiyorlar ama gümrük vergilerini artırarak sadece kendi üretim maliyetlerini yükseltiyorlar” dedi.

Çin’in ise Avrupa ile ilişkileri tamamen koparmak istemediğini belirten Foo, “Çin, Avrupa Birliği’ni ABD ve kendisinden sonraki üçüncü büyük ekonomik güç odağı olarak görüyor ve buradaki zengin tüketici pazarını tamamen kaybetmek istemiyor. Ancak AB ticari savaşı tırmandırırsa, Çin yatırımlarını kaçınılmaz olarak Güneydoğu Asya ve Afrika gibi alternatif pazarlara kaydıracaktır” uyarısında bulundu.

“Böylesi bir balonda tüm yumurtaları tek sepete koymak büyük risk”

Görüşmenin sonunda Diesen, yatırımcıların bu büyük jeopolitik ve finansal belirsizlik ortamında varlıklarını korumak için ne yapmaları gerektiğini sordu.

Yatırım dünyasının tarihin en karmaşık dönemlerinden birini yaşadığını söyleyen analist Sean Foo, piyasalardaki şişkinliğe dikkat çekti. Foo, “Şu an her şey devasa bir balonun içinde. ABD borsalarından teknoloji hisselerine, yarı iletken şirketlerinden çip üreticilerine kadar her şey yapay bir şekilde yükseliyor. Bu dönemde hayatta kalmanın tek yolu çeşitlendirmedir. Hiç kimseye altının ya da Çin hisselerinin doğrusal bir çizgide sürekli yükseleceğini garanti edemem; çünkü önümüzdeki aylarda bizi bekleyen çok büyük riskler var. Hürmüz Boğazı’ndaki petrol kesintilerinin faturası temmuz ve ağustos aylarında realize olduğunda fiyatlar tırmanacak. Bu durum tüketimi çökerterek küresel balonu patlatabilir. Diğer taraftan paranızı nakitte veya tahvilde tutarsanız enflasyon karşısında eriyecektir” dedi.

Yatırımcılara portföylerini dağıtmalarını tavsiye eden Foo, “Bir miktar altın bulundurmak mantıklı bir seçenek. Uluslararası hisse senetlerine yönelmek ve güçlü duruşunu koruyan Çin para birimi cinsinden varlıklara yatırım yapmak iyi birer alternatif olabilir. Ben şahsen her ay ve her çeyrekte fiziki altın almaya devam ediyorum; çünkü uzun vadeli trendi görebiliyorum. Ancak bu konjonktürde tüm yumurtaları tek bir sepete koymak son derece büyük bir risk taşımaktadır” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Hanke: Basra Körfezi’ndeki abluka uzun süre devam edecek

Yayınlanma

Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki tıkanıklığın küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendirerek, bölgedeki jeopolitik gerilimin faturasının yaz aylarında ağırlaşacağını belirtti.

Uluslararası piyasalar ve makroekonomi konusundaki çalışmalarıyla tanınan Johns Hopkins Üniversitesi Uygulamalı Ekonomi Profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, küresel ekonominin ve jeopolitik dengelerin merkezinde yer alan Basra Körfezi’ndeki askeri ve ekonomik tıkanıklığı değerlendirdi.

Körfez bölgesinde tam kapsamlı çatışmaların durulmasına yönelik atılan adımların kalıcı bir istikrar üretmediğini ifade eden Profesör Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki işlevsel ablukanın küresel emtia piyasalarında büyük bir patlamaya yol açmak üzere olduğunu belirtti.

Finans piyasalarının yaklaşan fiziki emtia krizine karşı adeta bir uyurgezer gibi yaklaştığını dile getiren Hanke, ABD yönetimi ile İsrail arasındaki siyasi gerilimlerin ve İsrail lobisinin Washington üzerindeki nüfuzunun ekonomik maliyetleri tırmandırdığını kaydetti.

“Hürmüz Boğazı fiilen kapalı kalmaya devam edecek”

Hürmüz Boğazı’ndaki mevcut duruma ilişkin temel senaryosunu paylaşan Profesör Steve Hanke, bölgedeki deniz trafiğinin durma noktasına geldiğini aktararak şu değerlendirmeyi yaptı:

“Benim temel senaryom, Hürmüz Boğazı’nın oldukça uzun bir süre boyunca işlevsel olarak kapalı ya da istikrarsız kalacağı yönündedir. Şu anda oradan geçen çok kısıtlı bir trafik var ancak bu miktar devede kulak kalır. Bu durumun ana sorumlusu İsrail’dir. İsrail, gerilimi tırmandırma merdivenini tırmanmak, savaşı sürdürmek ve ABD’yi yeniden İran’a karşı aktif bir askeri angajmanın içine çekmek istiyor. Savaşın başlamasından önce boğazda trafik normal akışındaydı ve İran hiçbir şeyi kontrol etmiyordu. ABD ve İsrail, İran’a saldırdı; İran da buna karşı bir hamleyle cevap verdi. Bu karşı hamleyle İran, boğazın kontrolünün kendisinde olduğunu gösterdi ve bu kontrolü sürdürecek. Boğaz yarın açılmayacak, bunu tartışmak tamamen gerçek dışıdır. Boğaz gelecekte yeniden açılsa bile buranın İran kontrolünde kalacağı kanısındayım.”

Körfez ülkelerinin bu yeni gerçeklikle baş etmeye çalıştığını belirten Hanke, bu ülkelerin beklentilerinin giderek düştüğünü ve zararı hafifletmek için savunma önlemlerine başvurduklarını ekledi.

Hanke, “Birleşik Arap Emirlikleri, Hürmüz Boğazı’nı bypass ederek petrol ihraç etmesini sağlayacak bir boru hattı inşa ediyor. Şu an projenin yaklaşık yarısı tamamlanmış durumda ancak bunlar yalnızca savunma amaçlı tepkilerdir ve genel iklim kötüleşmeye devam edecektir” ifadelerini kullandı.

“Finans piyasaları emtia süper döngüsüne karşı uyurgezer gibi hareket ediyor”

Jeopolitik krizin finans piyasaları ile emtia piyasaları arasındaki kopukluğu derinleştirdiğine dikkat çeken Profesör Hanke, fiziki emtia akışındaki kesintilerin küresel sistemde henüz tam olarak fiyatlanmadığını vurguladı.

Hanke, emtia piyasalarının durumuna dair şu tespitlerde bulundu:

“Hürmüz Boğazı işlevsiz kaldığı sürece, küresel ekonomi üzerindeki ekonomik acı daha da artacaktır. Finans piyasalarındaki aktörler emtiayı ve emtia olmadan her şeyin eninde sonunda duracağını anlamıyorlar. Şu anda petrol başta olmak üzere rafineri ürünlerinde talep arzdan daha fazla. Bu açık, mevcut envanterlerin eritilmesiyle kapatılıyor. Envanterler sürekli düşüyor ve muhtemelen temmuz sonu gibi birçok ülkede kritik derecede düşük seviyelere ulaşacak. Bu gerçekleştiğinde, arz ve talebi dengelemenin tek yolu fiyatlarda büyük bir sıçrama yaşanması olacaktır. Şu an vadeli işlem eğrisinde spot fiyat vadeli fiyatın oldukça üzerindedir. Temel olarak şu an petrolde uzun pozisyonda olmak rasyonel bir fırsattır.”

Emtia piyasalarında genel bir yükseliş trendinin çoktan başladığını belirten Hanke, 70 yıldır emtia ticareti yaptığını hatırlatarak sözlerini şöyle sürdürdü:

“Emtia fiyatlarında şu an bir süper döngünün içindeyiz. Yılın başından bu yana birçok emtia yüzde 50 oranında değer kazandı. Çelik gibi en temel malzemeler bile yüzde 20 yükseldi. Tüm emtia fiyatlarında genel bir artış var. Finans piyasaları ise henüz bunu göremedi. Finans dünyası, bir noktada kafasına darbe indirecek olan bir emtia süper döngüsüne karşı adeta uyurgezer gibi ilerliyor. Bu durum, yaz sonunda petrolde yaşanacak yeni bir fiyat sıçramasıyla kendisini gösterecektir.”

“Yaptırımlara rağmen İran ve Suudi Arabistan büyüme kaydetti”

Bölge ülkelerinin uzun vadeli ekonomik performanslarına dair verileri paylaşan Hanke, Körfez ülkelerine dair hakim olan ekonomik refah anlatısının gerçeği yansıtmadığını savundu.

Satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla verilerini analiz ettiğini belirten Hanke, şu açıklamayı yaptı:

“Büyük finansal krizin başladığı 2008 yılından savaşın hemen öncesine kadar olan dönemi incelediğimizde, satın alma gücü paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurtiçi hasıla, iki ülke hariç tüm Körfez ülkelerinde büyük oranda geriledi. Bu iki istisna Suudi Arabistan ve İran’dır. 2008 yılındaki kişi başına düşen milli geliri 100 olarak endeksleyip 2025 yılının sonuna kadar götürdüğünüzde, Birleşik Arap Emirlikleri ve özellikle Kuveyt dahil tüm Körfez ülkelerinin aşağıya doğru gittiğini görürsünüz. BAE’nin çok büyük bir büyüme içinde olduğu, herkesin Dubai’ye taşındığı ve gayrimenkul patlaması yaşandığı yönündeki anlatı bir yanılsamadan ibarettir; gerçekte durağan bir seyir izleyerek 100’den 96 seviyesine gerilemiştir. Kuveyt ise 100’den 56’ya düşerek çok ciddi bir refah kaybı yaşamıştır.”

Buna karşın yaptırımlarla boğuşan İran ekonomisinin gösterdiği performansa dair şaşkınlığı değerlendiren Hanke, durumun propaganda ile gölgelendiğini belirterek şunları kaydetti:

“İran ekonomisinin tamamen yok edildiği yönündeki iddialar bir propagandadır. İsraillilerin askeri müdahaleden önce Amerikalılara anlattığı hikaye buydu. İran para birimi riyalin çöktüğü ve büyük bir enflasyon problemi yaşadıkları doğrudur. Ancak toz bulutu dağılıp enflasyon ve döviz kuru düzeltmelerini yaptığınızda, genel tablonun yavaş da olsa iyileştiğini görürsünüz. İran, uygulanan tüm ağır yaptırımlara rağmen, Suudi Arabistan ile neredeyse tamamen aynı oranda, yani 100’den yaklaşık 115-116 seviyesine yükselerek büyüme kaydetmiştir. Bu bölgede 2008’den bu yana en büyük çıkışı yapan ülke ise 100’den 180 seviyesine ulaşan Türkiye olmuştur. Savaş öncesinde zaten zorlanan diğer Körfez ülkeleri için durum mevcut koşullarda daha da kötüleşecektir.”

“İran elinde güçlü kozlar tuttuğunun farkında”

İran’ın son dönemdeki dış politika ve diplomasi dilindeki sertleşmeyi yorumlayan Profesör Steve Hanke, Tahran yönetiminin müzakere masasında ve sahada rasyonel ancak tavizsiz bir tutum takındığını belirtti.

İran’ın müzakerelere olan yaklaşımını ve duyduğu şüpheyi şu sözlerle ifade etti:

“İran müzakereleri profesyonel bir zeminde yürütüyor ancak daha cesur ve kararlı hareket ediyorlar çünkü ellerinde çok güçlü kozlar tuttuklarının, adeta as kartlara sahip olduklarının farkındalar. Bunun yanı sıra sürekli oyalanmaktan ve taahhütlerin çiğnenmesinden de yorulmuş durumdalar. Eğer siz bir müzakere sürecinin ortasındayken ve iyi niyetle hareket ettiğinizi düşünürken aniden bombalanırsanız, diplomatik ifadesiyle söylemek gerekirse, gelecekteki anlaşmaların güvenirliği konusunda aşırı derecede şüpheci olmaz mısınız? İranlılar, ABD ile yapacakları herhangi bir anlaşmanın doğruluğu ve kalıcılığı konusunda son derece şüphecidirler. ABD’nin bu konuda inandırıcı ve güvenilir bir ortak olduğunu düşünmüyorlar.”

Trump yönetiminin bu krizden bir an önce sıyrılmak istediğini ancak diplomatik araçların yetersiz kaldığını ekleyen Hanke, “Trump bu işten acilen çıkmak istiyor. Eğer taraflar arasında bir mutabakat zaptı imzalanırsa bunu bir zafer olarak sunup müzakerelerin devam edeceğini söyleyerek konuyu zamana yaymak isteyecektir. Ancak iş dünyasında herkes bilir ki mutabakat zabıtları imzalandığı kağıt parçası kadar bile değer taşımaz, bağlayıcılığı yoktur ve hiçbir anlam ifade etmez” şeklinde konuştu.

“Tarifeler ve yaptırımlar dost edinme yöntemi değildir”

Küresel sistemde ABD hegemonyasının zayıfladığı ve çok kutuplu bir dünyaya geçiş yapıldığı yönündeki değerlendirmelerin iktisadi sınırlarına değinen Hanke, ABD’nin finansal gücünün halen benzersiz olduğunu savundu.

Hanke, küresel güç kayması ve ticaret savaşları hakkında şu yorumu yaptı:

“Ekonomide her şey marjinal değişimlerle gerçekleşir. Şu anda marjda gerçekleşen şey, ABD’den uzaklaşan bir eksen kaymasıdır. Bu süreç Trump yönetiminin gümrük vergisi tehditleri ve baskıcı taktikleriyle başladı, İran’a yönelik savaş ve yaptırımlarla da perçinlendi. Ancak ABD imparatorluğu hala muazzam derecede güçlüdür ve ona yaklaşabilen başka bir güç yoktur. Bu durum yalnızca askeri güçle ilgili değil, finansal piyasalarla ilgilidir. Dünyada tek bir baskın sermaye piyasası vardır, o da ABD’dedir. Hiç kimse bu sistemden kolayca ve düşük maliyetle ayrılamaz. Fakat marjdaki bu eksen kayması büyük oranda Çin’e yaramaktadır. Gümrük vergisi tehditleri Çin’i muazzam bir şekilde ileri taşımıştır.”

Trump’ın dış ticaretteki korumacı politikalarını eleştiren Hanke, yaptırımların uluslararası ilişkilerdeki yıkıcı etkisine değinerek şöyle devam etti:

“Trump gümrük vergilerini yeniden devreye sokmak için yargı engellerini aşacak yeni yollar arıyor. Yaklaşık 90 ülkeyi kapsayan yeni bir liste üzerinden yüzde 10 ila 12,5 oranında ek vergiler getirmeyi planlıyor. Unutulmamalıdır ki gümrük vergileri ve yaptırımlar saldırgan, adeta savaş benzeri araçlardır. Bunlar dost edinme yöntemi değildir; aksine, nasıl düşman kazanılacağına dair verilmiş birer ders niteliğindedir. Bu araçları ne kadar çok kullanırsanız, o kadar çok düşman yaratır ve hoşnutsuzluk üretirsiniz. Bu durum küresel sistemdeki eksen kaymasını hızlandırıyor; bu kaymanın ana adresi Çin olurken, enerji ve emtia ihracatındaki boşlukları dolduran Rusya da bu süreçten kazançlı çıkıyor.”

“İsrail lobisi Trump üzerinde büyük bir baskı kuruyor”

ABD iç siyasetinde İsrail’e verilen askeri ve mali destek konusundaki tartışmaların tırmandığını belirten Profesör Steve Hanke, Washington’daki karar alma mekanizmalarının lobilerin etkisi altında olduğunu vurguladı. ABD ile İsrail arasındaki askeri entegrasyon çabalarını ve bu durumun yaratacağı siyasi riskleri şu sözlerle özetledi:

“ABD iç siyasetinde yaşanan bu gelişmeler doğrudan İsrail lobisinin tam zamanlı çalışmasının bir sonucudur. ABD Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası gibi yüzlerce sayfalık devasa askeri bütçe tasarılarının içine, iki ülkenin ordularını ve askeri teknolojilerini adeta birleştiren, İsrail’e herkesten daha fazla imtiyaz veren maddeler gizlice yerleştirilmeye çalışılıyor. Bir lobici kongre üyesine gidip taslağa küçük bir madde ekletiyor ve bu durum ancak dikkatli siyasetçiler sayesinde ifşa edilebiliyor. İsrail lobisi çok güçlüdür; nitekim bu gizli maddeleri ifşa eden Thomas Massie gibi siyasetçileri sistemin dışına itmek için tüm güçlerini kullanıyorlar.”

Bu durumun ABD Başkanı Donald Trump üzerinde ters tepkiler yarattığına ve onu zor bir ikilemde bıraktığına işaret eden Hanke, analizini şu şekilde tamamladı:

“Bu jeopolitik çıkmaz Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açıyor ve bu durum Trump üzerinde devasa bir ekonomik baskı oluşturuyor. Trump, yükselen petrol ve akaryakıt fiyatlarının, gıda ve diğer tüketim ürünlerindeki pahalılığın anketlerdeki oy oranlarını düşürdüğünün farkında. Bu ekonomik zararı durdurmak ve bölgeden çıkmak istiyor. Ancak İsrail ve Washington’daki İsrail lobisi onun bölgede kalmasını, hatta askeri olarak daha da derine çekilmesini istiyor. Burada büyük bir halat çekme yarışı var. Yaz sonunda ekonomik baskı daha da ağırlaşacaktır. Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçiler bu yüksek enflasyon ve enerji maliyetleri nedeniyle büyük bir yenilgi alabilir. Senato ve Temsilciler Meclisi Demokratların kontrolüne geçerse Trump’ın hareket alanı tamamen kısıtlanır. Trump büyük bir açmazla karşı karşıyadır; zira İsrail ile olan angajmanları sonlandırmaya karar verirse bu kez de İsrail lobisinin çok büyük siyasi saldırısına maruz kalacaktır.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Prof. Wolff: Çin’in yükselişi küresel kapitalizmin tüm dengelerini sarsıyor

Yayınlanma

İktisatçı Profesör Richard D. Wolff ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD hegemonyasının yapısal sınırlarına ulaştığını ve küresel kapitalizmin derin bir dönüşümün eşiğinde olduğunu belirtti.

Küresel kapitalizmin ve Amerikan hegemonyasının en güçlü finansal sütunlarından biri olan petrol dolar sistemi, Ortadoğu’da yükselen askeri gerilimler ve derinleşen yapısal çelişkilerle birlikte tarihsel bir varoluş kriziyle karşı karşıya.

Massachusetts Amherst Üniversitesi Fahri Ekonomi Profesörü Richard D. Wolff ve Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü, aynı zamanda Yunanistan’ın borç krizi dönemindeki eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, katıldıkları DiEM25 platformu panelinde kapitalizmin bugünkü dönemeçte karşı karşıya kaldığı birikim krizini, petrol doların geleceğini ve küresel güç dengelerindeki kaymaları masaya yatırdı.

Akademisyenler, ABD liderliğindeki finansal ve askeri düzenin sınırlarına ulaştığını, hegemonik bir çöküşün belirtilerinin artık gizlenemez hale geldiğini vurguladı.

“Amerikan imparatorluğu tarihsel bir gerileme evresinde”

Panelin açılışında ABD hegemonyasının tarihsel kökenlerine değinen Profesör Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin elde ettiği mutlak ekonomik üstünlüğün geçici ve istisnai koşullara bağlı olduğunu belirtti.

Wolff, “İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda kolonyal kapitalist deneyim, karşılıklı kitlesel bir kıyım çılgınlığıyla zirveye ulaştı. 1945 yılında ayakta kalan tek ekonomi, coğrafi konumu sayesinde hiçbir altyapısal yıkıma uğramayan Amerika Birleşik Devletleri oldu” ifadelerini kullandı.

Savaşın, ABD kapitalizmini Büyük Buhran’dan çıkaran temel unsur olduğunu kaydeden Wolff, Marshall Planı aracılığıyla Avrupa ve Japonya’ya kaynak aktarılarak Amerikan üretimine devasa bir talep yaratıldığını hatırlattı. Wolff, bu dönemde İngiliz İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte küresel liderliğin adeta ABD’nin kucağına düştüğünü ifade etti.

Sürecin geçici karakterinin zamanla unutulduğunu ve Amerikan ideolojisinde bu durumun “istisnai bir güç” olarak sunulduğunu belirten Wolff, petrol dolar sisteminin 1970’lerde beliren hegemonyanın sınırlarını tahkim etmek için kurulmuş yapay bir mekanizma olduğunu vurguladı.

Wolff, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Petrol dolar sistemi, 1970’lerde imparatorluğun ömrünü uzatmak için devreye sokuldu. Ancak bugün, bu imparatorluğun aşamayacağı sınırlara ulaştığı bir gerileme evresindeyiz. Tarihteki her imparatorluk gibi Amerikan imparatorluğu da doğdu, gelişti ve şimdi ölüyor. Bu gerileme Vietnam’daki yenilgiyle başladı; Afganistan, Irak, Ukrayna’daki süreçler ve şimdi de İran ile girilen bu kontrolsüz mücadeleyle en kritik aşamasına ulaştı. İran, Körfez ülkeleri için görmezden gelinemeyecek bir gerçekliktir ve bu durum petrol dolar mekanizmasını doğrudan tehdit etmektedir.”

Yönetimin içsel bir işlevsizlik yaşadığına dikkat çeken Wolff, eski ABD Başkanı Donald Trump’ın bu gerileyen imparatorluğun en somut belirtisi olduğunu ifade etti.

Wolff, “Bir hafta içinde önce Polonya ve Almanya’dan binlerce asker çekeceğini açıklayıp, üç gün sonra Polonya’ya yeniden asker gönderen bir hükümet var karşımızda. Bu, işlevsizliğin sınırında gezinen bir yönetim yapısıdır” dedi.

“Wall Street için hazırlanan kurtarma paketleri simgesel bir panikten ibaret”

Richard D. Wolff’un tarihsel analizini destekleyen Profesör Yanis Varoufakis, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in Körfez ülkeleriyle yaptığı 20 milyar dolarlık takas anlaşmasının arkasındaki gerçeklere odaklandı. Batı medyasının bu gelişmeyi “Körfez ülkelerine yönelik bir kurtarma operasyonu” olarak sunmasının büyük bir hata olduğunu savunan Varoufakis, “Körfez ülkelerinin kurtarılmaya ihtiyacı yok. Suudi Arabistan ve Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin toplamda 6,5 trilyon dolarlık yatırımı var ve bunun yaklaşık 1,7 trilyon doları nakit akışıdır. Dolayısıyla 20 milyar dolarlık bir takas anlaşması onlar için devede kulak bile değildir” açıklamasını yaptı.

Bakan Bessent’in bu hamleyi Wall Street’teki finansal çöküş korkusuyla yaptığını belirten Varoufakis, durumun arka planını şu sözlerle aktardı:

“Scott Bessent, George Soros ile birlikte İngiltere Merkez Bankası’na karşı pozisyon alarak büyük paralar kazanmış, piyasanın kurallarını çok iyi bilen eski bir spekülatördür. Piyasalardaki kurt sürüsünün ABD tahvil ve hisse senedi piyasalarına saldırmak üzere olduğunun farkında ve dehşet içinde. Bu 20 milyar dolarlık teklif, Körfez ülkelerine değil, Wall Street’teki finansörlere verilmiş simgesel bir mesajdır. Bessent, ‘Buradayım ve Amerikan finans piyasalarını ayakta tutmak için gerekirse sınırsız para basmaya hazırım’ demektedir.”

Varoufakis, 1944 yılındaki Bretton Woods konferansından bugüne uzanan süreci dönemlendirerek, 1971’deki “Nixon Şoku” sonrasında ABD’nin ticaret fazlası veren bir ülkeden açık veren bir ülkeye dönüştüğünü hatırlattı.

Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve ekibinde yer alan Paul Volcker’ın geliştirdiği stratejinin, “dünyanın geri kalanındaki kapitalistlerin tasarruflarını ABD borçlarını fonlamak için kullanmak” olduğunu belirten Varoufakis, petrol doların bu geri dönüşüm mekanizmasının en temel aracı olduğunu söyledi.

“Körfez’den Wall Street’e akacak 3 trilyon dolarlık kaynak kurudu”

Varoufakis, günümüz krizinin en somut nedenlerinden birinin, Trump yönetiminin Körfez ülkelerinden almaya alıştığı haracın kesintiye uğraması olduğunu dile getirdi.

Trump’ın iktidarı döneminde Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerden önümüzdeki dönem için toplamda 1,8 trilyon dolarlık yapay zeka ve teknoloji yatırımı taahhüdü aldığını, buna ek olarak askeri sınai kompleks için de 1 trilyon dolarlık silah alım sözü kopardığını belirten Varoufakis, “Wall Street’e akması beklenen bu yaklaşık 3 trilyon dolarlık sıcak para akışı artık durdu. Çünkü Körfez ülkeleri petrol dışı gelirlerini kaybetmeye başladı. Dubai’deki otellerin doluluk oranı yüzde 10 seviyelerine geriledi, odaların yüzde 90’ı boş. Likidite akışı kuruduğu için bu taahhütlerin yerine getirilmesi imkansız hale geldi” dedi.

Varoufakis, Wall Street’teki devasa finans balonunun sarsıldığını ve finansörlerin panik halinde olduğunu belirterek, bu durumun ABD içindeki mavi yakalı çalışanların ve reel sektörün sömürülmesi pahasına sürdürüldüğünü kaydetti.

“Avrupa kendi tarihsel önemsizliğine gömülürken histerik bir Rusofobi üretiyor”

Haber analizinin küresel boyutuna Çin Halk Cumhuriyeti’nin yükselişini ekleyen Profesör Richard D. Wolff, Batı merkezli analizlerin en büyük eksikliğinin Asya’daki bu devasa gücü göz ardı etmek olduğunu ifade etti.

Wolff, “Çin’in yükselişi her şeyi değiştiriyor. ABD hegemonyasının gerilemesinden çok daha dramatik olan durum, Avrupa’nın neredeyse tamamen dağılmasıdır. Avrupa ülkelerinde, kendi tarihsel önemsizliklerini örtbas etmek için histerik bir günah keçisi arayışı var. Göçmen düşmanlığının yanı sıra akıl dışı bir Rusofobi dalgasıyla karşı karşıyayız. Avrupa hükümetleri, kendi yok oluşlarını gizlemek için canavarca bir Rusya tehdidi kurgulayarak devasa askeri harcamaları meşrulaştırmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

ABD içindeki sanayi altyapısının son kırk yılda neredeyse tamamen Çin’e taşındığına değinen Wolff, Amerikan işçi sınıfının bu süreçte mülksüzleştiğini ve bu çaresizliğin Trump’ı iktidara taşıyan “MAGA” (Amerika’yı Yeniden Harika Yap) hareketini doğurduğunu ekledi. Wolff, insanların artık bu sistemin sınırlarını gördüğünü ve sokaklarda kitlesel bir hesaplaşmanın öncüllerinin biriktiğini savundu.

“Gazze’deki insanların yaşadığı panik, Batı yapay zekasını eğitmek için veri olarak kullanıldı”

Savaşın küresel kapitalizm altındaki yeni bir sömürü boyutuna dikkat çeken Profesör Yanis Varoufakis, Körfez ülkelerindeki bir teknoloji konferansı sonrasında Palantir adlı Amerikan veri analiz şirketinin bir yöneticisiyle yaptığı konuşmayı aktardı.

Varoufakis, Batı kapitalizminin insan acısını doğrudan bir sermaye birikim aracına dönüştürdüğünü belirterek şunları söyledi:

“Palantir çalışanı bana, Gazze’deki askeri operasyonlar sayesinde yapay zekalarını eğitmek için benzersiz bir veri seti elde ettiklerini söyledi. İnsanlar bombalardan kaçarken, cep telefonlarının hareketliliği sayesinde muazzam bir veri akışı oluşmuş. Bu panik verileriyle eğittikleri yapay zeka algoritmasını, panik yönetim aracı olarak İngiltere Ulusal Sağlık Sistemi’ne 1,4 milyar dolara satmışlar. Bu, klasik Marksist teorideki proletarya emeğinden farklı, yeni bir sömürü biçimidir. İnsanların can havliyle kaçışması, ücretsiz emek girdisi olarak teknolojik sermayeye dönüştürülmüştür.”

Varoufakis, askeri sınai kompleksin her savaşı yeni teknolojilerin test sahası olarak kullandığını, ancak günümüzün “teknofodalizm” düzeninde artık doğrudan insan bedeninin ve hareketinin veri olarak gasp edildiğini kaydetti.

“Piyasaların devlet planlaması olmadan çalışamayacağını liberaller anlamıyor”

Çin’in ekonomik başarısının ardında yatan rasyonel devlet planlamasına vurgu yapan Varoufakis, Batı dünyasındaki serbest piyasa efsanesinin çöktüğünü belirtti.

Çin’in Huawei, Alibaba ve DeepSeek gibi devasa teknoloji şirketlerini sıkı bir kamusal denetim altında tuttuğunu hatırlatan Varoufakis, “Alibaba’nın sahibi Jack Ma, finansal piyasalardan haksız rant elde etmeye kalkıştığında devlet tarafından bir yıl boyunca piyasadan uzaklaştırıldı ve şirketin kâr oranları sınırlandırıldı.

Batı’da ise Jeff Bezos gibi figürler sınırsız bir biçimde kamu kaynaklarını sömürmeye devam ediyor. Liberallerin anlamadığı şey, güçlü bir devlet planlaması ve demir gibi sert kurallarla sınırlandırılmayan piyasaların kendi kendini yok etmeye mahkum olduğudur” dedi.

Profesör Wolff ise Çin’in enflasyon oranlarının yıllardır yüzde 1’in altında seyrettiğini hatırlatarak, Batı dünyasının kendi yarattığı krizleri kaçınılmaz doğa yasaları gibi sunmasının ideolojik bir aldatmaca olduğunu sözlerine ekledi.

Wolff, İran krizinin ABD için yeni bir askeri ve ekonomik bataklığa dönüştüğünü, çünkü Çin’in varlığı nedeniyle petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların artık Batı’nın rakiplerini zayıflatmaya yetmediğini vurguladı.

Wolff, “Petrol fiyatlarının artması geçmişte Japonya ve Almanya’yı vuruyordu, çünkü bu ülkelerin kendi kaynakları yoktu. Oysa Çin, enerji dönüşümünü tamamlamak üzere ve devasa kömür ve yenilenebilir enerji altyapısına sahip. Bu yüzden bu savaş, Trump’ın Waterloo’su olacaktır” diyerek analizini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English