Avrupa
Oskar Lafontaine: Demokrasi can mı çekişiyor?

Eski SPD’li, Die Linke’nin (Sol Parti) kurucularından ve şu anda da Sahra Wagenknecht İttifakında (BSW) yer alan ünlü Alman siyasetçi Oskar Lafontaine, demokrasinin bugün üç temel tehdit altında can çekiştiğini savunuyor: Kontrolsüz iktisadi güç (oligarşi), bireyin muhakeme yetisini yok eden teknolojik manipülasyon ve devlet destekli “linç kültürü” ile ifade özgürlüğünün boğulması. Lafontaine, Marx’tan modern veri sömürüsüne uzanan bir çizgide, bireyin hem ekonomik hem de “özel hayat” bağlamında mülksüzleştirildiğini; pandemi ve siyasi baskılarla (Cancel-Culture) devletin totaliter bir “dil polisine” dönüştüğünü ifade ediyor.
Demokrasi can mı çekişiyor? Buna işaret eden üç gerekçe
Oskar Lafontaine
Weltwoche
29 Ocak 2026
Bugün demokrasi, onu imkânsız hale getirmese bile, temellerini içten içe oyan üç kuvvet tarafından kuşatılmış durumdadır:
İktisadi gücün giderek artan bir şekilde tek elde toplanması; Bireyin hür muhakeme yetisinin propaganda yoluyla tahrip edilmesi ve kanaat oluşturma süreçlerinin, psiko-sosyal ve davranışsal psikoloji teknikleriyle güdülmesi; İfade hürriyetinin; “linç kültürü” [1], hükümetler ve devlet kurumları tarafından giderek daha fazla kıskaca alınması.
İktisadi tahakkümün demokrasiyi tehdit ettiği ve nüfusun çoğunluğunun kanaatlerini derinden etkilediği malumdur. Marx ve Engels, daha o vakitler şu tespiti yapmışlardı: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, o çağın egemen düşünceleridir.”
Teknik, insana hükmediyor
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Walter Eucken öncülüğündeki Freiburg Ekolü’ne mensup iktisatçılar, aşırı iktisadi güç temerküzünün demokrasiyi tehlikeye atacağı hususunda uyarılarda bulunmuşlardı. Bu durum artık tüm sanayi ülkelerinde, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ayyuka çıkmış vaziyettedir. Eski Başkan Jimmy Carter, daha 2015 yılında ABD’yi “sınırsız siyasi rüşvetin hüküm sürdüğü bir oligarşi” olarak tavsif etmişti.
Kongre ve Senato’yu yönlendiren silah sanayisinin nüfuzu öylesine büyüktür ki, neticede ABD, dünyanın açık ara en büyük askeri bütçesine sahip olmuştur. Dürüst davranıp bakanlıklarının adını artık Savunma Bakanlığı değil, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirseler yeridir. Kuruluşundan bu yana Birleşik Devletler sayısız harp yürütmüştür. Amerikan savunma sanayii, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini dayatan en önemli aktörlerden biridir. Amerikan diplomasisinin uzun yıllar duayenliğini yapmış George Kennan’ın da öngördüğü üzere, bu genişleme Ukrayna Savaşı’na yol açmış ve Amerikan silah şirketlerine milyarlarca dolarlık kazanç kapısı aralamıştır.
ABD’nin petrol savaşlarındaki müşterek sorumluluğuyla enerji endüstrisi de benzer bir nüfuza sahiptir. Enerji devlerinin menfaatleri uğruna yapılan müdahaleler, 1953’te İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesiyle başlamış; 2006’da Saddam Hüseyin’in, 2011’de Muammer Kaddafi’nin katledilmesi ve 2025’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla devam etmiştir.
Elbette Amerikan finans endüstrisinin de hafife alınamayacak bir tesiri vardır. 90’lı yılların sonunda ABD’de görüşmeler yapıp finans piyasalarının regülasyonu için lobi yaptığımda, dönemin Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers bana şu cevabı vermişti: “Bunu yapamayız, Bill Clinton’ın seçim kampanyasını Wall Street finanse etti.” Finans krizinin dünya finans sistemini sarsması, sadece bir zaman meselesiydi.
ABD’nin teknoloji devleri, dünyayı henüz öngörülemeyen bir boyutta değiştirmiştir. Washington siyasetini sadece büyük mali ve iktisadi güçleri olduğu için etkilemiyorlar; daha da belirleyici olan, insanların yargılarını ve kanaatlerini biçimlendirme ve yönlendirme konusundaki giderek artan kabiliyetleridir. Filozof Günther Anders, daha 1956 yılında yayımladığı felsefi eseri İnsanın Eskimişliği’nde [2] şu tespiti yapıyordu: İnsan; ahlaki, duygusal ve hayal gücü yetileri bakımından artık kendi teknik imkanlarının gerisinde kalmıştır.
Mahremiyetin mülksüzleştirilmesi
Artık insan tekniğe değil, teknik insana hükmetmektedir. İnsan, kendi teknik yaratımlarının sonuçlarına ayak uyduramaz hale gelmiştir.
Görünen o ki, René Descartes’ın “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) düsturu, yerini algoritmalar ve mikro-hedefleme tarafından güdülen bir düşünce yapısına bırakmaktadır.
İnsanları kişiye özel mesajlarla manipüle etmeyi amaçlayan mikro-hedefleme, bireyin sürekli olarak psiko-sosyal açıdan mercek altına alınmasına dayanır. Bireyin artık bir özel hayatı kalmamıştır. Hakkında sayısız veri toplanmakta ve sektörden gururla şu sesler yükselmektedir: “Senin hakkında, senin bildiğinden fazlasını biliyoruz.”
Eskiden sol partiler, işçinin üretim sürecinde mülksüzleştirilmesine, yani yarattıkları zenginlikten ücret yoluyla çok az pay almalarına karşı mücadele ederlerdi.
Bugün “özel hayatın mülksüzleştirilmesi” [3], belki de çok daha büyük bir toplumsal sorundur. Fakat bu konu siyasetin gündemine dahi gelmemekte ve bu yıkıcı sürecin nasıl sınırlandırılacağı veya yönetileceğine dair henüz bir cevap bulunmamaktadır. Şayet gidişat böyle devam ederse, demokrasiye, yani “halkın egemenliği”ne dair edilen kelamlar, gerçeklikten kopuk birer gevezelikten öteye geçemeyecektir.
Başımıza gelecekleri, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays yüz yıl evvel kaleme almıştı. Propaganda adlı kitabında şunları okuyoruz:
“Kitlelerin alışkanlıklarının ve fikirlerinin bilinçli ve amaca yönelik manipülasyonu, demokratik toplumların temel bir unsurudur. Perde arkasında çalışan örgütler, toplumsal süreçleri idare eder. Ülkemizdeki asıl hükümetler onlardır. İsimlerini dahi duymadığımız kişiler tarafından yönetiliyoruz. Kanaatlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi onlar şekillendiriyor […] Şayet bir toplumda çok sayıda insan mümkün olduğunca sorunsuz bir arada yaşayacaksa, bu tür yönlendirme süreçleri kaçınılmazdır.”
Kanaat oluşumu ve ifade hürriyeti üzerinde her gün hissedilen bir diğer baskı unsuru da, menşei ABD olan “Cancel-Culture” (Linç/İptal Kültürü) olgusudur. Adeta devletin kolluk kuvvetleri gibi, kimin “doğru” davranıp davranmadığını denetleyen bir “dil polisi” türemiştir. Kişi buna uymazsa, bir linç fırtınası (Shitstorm) kopar. En kötü senaryoda, insanlar sırf “yanlış” olduğu iddia edilen bir şey söyledikleri için işlerinden atılmaktadır.
Bu demokrasi düşmanlarının programı, gündelik sindirmedir. Oysa birbirine zıt fikirler olmadan demokratik bir toplum var olamaz. Bu nedenle devletin öncelikli görevi, hür bir kanaat oluşumunu mümkün kılmak olmalıdır. Ancak yaşanan bunun tam tersidir. Demokrasiyi savunma bahanesiyle, Almanya ve Avrupa’da ifade hürriyeti giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. İspiyonculuk ve ötekileştirme, insanların sivil varoluşlarını yok etmeye varacak raddelere gelmiştir; ki bunlar faşizmin alametifarikasıdır. “Birini cezalandır, yüzünü eğit”; Mao Zedong da halkı hizaya getirmek için bu yöntemi kullanmıştı.
Sanki anayasa yokmuşçasına
İfade hürriyetinin ne denli bastırıldığına dair infial uyandıran bir örnek, AB Bakanlar Konseyi’nin şahıslara yönelik yaptırımlarıdır. Bu kişiler, tek bir keyfi tasarrufla, savunma hakkı tanınmadan ve mahkeme kararı olmaksızın, tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi “hukukun korumasından azade” (vogelfrei) [4] ilan edilmektedir. Mal varlıkları dondurulmakta, hesapları bloke edilmekte, AB içinde seyahat etmeleri yasaklanmakta ve AB’de hiç kimsenin bu kişilere para veya iktisadi menfaat sağlamasına izin verilmemektedir. Böylesi bir devlet keyfiyeti uzun süre imkânsız sanılırdı.
Ötekileştirmenin gaddarca bir biçimi, Almanya’da Korona döneminde zaten prova edilmişti. Sanki Anayasa (Grundgesetz) yokmuş gibi, vatandaşların temel hakları askıya alındı. İkna edici bilimsel gerekçeler olmaksızın temas yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplanma hürriyetinin kısıtlanması, maske zorunluluğu, okul kapatmalar, seyahat hürriyetinin kısıtlanması ve aşı olunması yönünde inanılmaz bir baskı, günün olağan akışı haline geldi. Kurumsal aşı zorunluluğunun ardından, herkes için yasal aşı zorunluluğu getirilmek istendi ve insanların, ölüm döşeğindeki en yakın akrabalarını dahi ziyaret etmelerine izin verilmedi; akıl almaz bir zalimlik.
Alıngan siyasetçilerin liste başı
Alman yargısı sınıfta kaldı. Federal Anayasa Mahkemesi bile, bu siyasete dur demediği için hayal kırıklığı yarattı. Netice itibarıyla, Almanya’nın en yüksek mahkemesine duyulan güven yüzde 81’den yüzde 63’e düştü.
Siyaset, vatandaşı “doğru” davranışa zorlamak için korkuya bel bağlamaktadır. Almanların yarısından fazlası artık, başlarına bir iş gelmesinden korktukları için fikirlerini özgürce ifade edemediklerini söylemektedir. Berlin ve Brüksel’deki siyasetçiler ise, sanki bu durum umurlarında değilmiş gibi, ifade hürriyetini daha da kısıtlamak ve bilhassa sosyal medyayı zapturapt altına almak için sürekli yeni yasalar icat etmektedir. Almanya’da, “haşmetmeaba hakaret” (Majestätsbeleidigung) suçunu fiilen yeniden hortlatan ve siyasetçilere hakareti cezai müeyyideye bağlayan yeni Ceza Kanunu 188. maddesi [5] artık efsaneleşmiştir.
Alıngan siyasetçilerin liste başı, Welt am Sonntag gazetesine göre 4 bin 999 suç duyurusuyla Friedrich Merz’dir. İkinci sırada 1900 başvuruyla FDP’li politikacı Marie-Agnes Strack-Zimmermann gelmekte; onu 800 ve 500 suç duyurusuyla eski Yeşiller bakanları Robert Habeck ve Annalena Baerbock takip etmektedir. Ukrayna ile yürütülen vekalet savaşında Rusya’yı cezalandırmak ve Alman Taurus füzeleriyle saldırmak isteyenlerin başını çekenlerin de aynı siyasetçiler olması, psikolojik bir tahlil için enteresan bir vakadır.
“Linç kültürü” toplumunda, ihbarcılık (ispiyon) da yeniden moda olmaktadır. İsyankâr vatandaşları dizginlemek için ihbar portalları kurulmaktadır. Gazeteci Henryk M. Broder’e bir keresinde Almanların Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini neden engelleyemedikleri sorulduğunda, şu cevabı vermişti: “Çünkü onlar o zaman, sizin bugün olduğunuz gibiydiler.” İşte şimdi tüm tehlike çanlarının çalması gerekirdi.
Yeni tür bir faşizm, öyle görünüyor ki, sessiz adımlarla yaklaşıyor. Aydınlanma’nın ruhu (Geist der Aufklärung) artık canlı değil. Voltaire, “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce dile getirmeniz için hayatımı veririm” demişti. Bugün ise tartışmaları; daimi öfkeliler, alınganlar, “iptal” memurları, sözde “doğruluk kontrolcüleri” (Faktenchecker) ve her türlü sapmayı tehdit olarak algılayan otoriter tipler belirlemektedir. Oysa demokrasi hoşgörü ve özgürlüğe dayanır; ve özgürlük, her daim, farklı düşünenin özgürlüğüdür [6].
[1] İngilizce kökenli bu kavram, bir kişiyi veya kurumu sosyal ve mesleki alandan silmeyi ifade eder. Almanca metinde de ödünçleme olarak kullanılmıştır. Alman toplumu için bu kavram, tarihsel bir travma olan denunziation (ihbarcılık) pratikleriyle rezonansa girer. (ç.n.)
[2] Die Antiquiertheit des Menschen (İnsanın Eskimişliği): Günther Anders’in (Hannah Arendt’in ilk eşi) bu metni, insan ruhunun, yarattığı teknolojik devasa güç (atom bombası, medya) karşısında “duygusal kapasite yetersizliği” (Promethean Shame) yaşamasını anlatır. (ç.n.)
[3] Enteignung (Mülksüzleştirme / Gasp). Orijinal: Enteignung des Privatlebens: “Enteignung”, Marksist terminolojide işçi sınıfının emeğinin sermaye tarafından el konulmasını anlatır. Lafontaine, burada zekice bir manevrayla, klasik Marksist “emeğin sömürüsü” kavramını, dijital çağın “mahremiyetin sömürüsü” kavramına taşımıştır. (ç.n.)
[4] Vogelfrei (Hukukun Korumasından Azade / Kanı Helal): Orta Çağ Cermen hukukunda bir ceza türüdür. “Kuşlar kadar özgür” anlamına gelse de, ironik olarak “artık hiçbir hukuki koruması olmayan, herkesin öldürebileceği, ormana sürülmüş kişi” demektir. Günümüz Türkçesinde “kuş gibi özgür” demek pozitif algılanır. Oysa terim ölümcüldür. Bu yüzden Osmanlı/İslam hukukundaki “Katli vacip” veya “Kanı helal” kavramına yaklaşan, ancak modern hukuku da kapsayan “Hukukun korumasından azade” ifadesi tercih edilmiştir. Bu, Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan – öldürülebilen ama kurban edilemeyen) kavramıyla da örtüşür. (ç.n.)
[5] Paragraf 188 StGB (Majestätsbeleidigung): Prusya ve Alman İmparatorluğu döneminde Kayzer’e hakareti düzenleyen yasadır. Yazar, modern politikacıların (özellikle Merz, Habeck vb.) kendilerini adeta birer “Hükümdar” gibi koruma altına aldıklarını vurgulamak için bu arkaik terimi bilerek seçmiştir. (ç.n.)
[6] Freiheit der Andersdenkenden (Farklı Düşünenin Özgürlüğü). Orijinal: Freiheit ist immer auch die Freiheit der Andersdenkenden. Bu cümle, Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi eleştirisinde (Zur russischen Revolution) geçen meşhur sözüdür. Yazar, metni Voltaire ile başlatıp, Rosa Luxemburg’un sözüyle bitirerek (ismini anmasa da söz onundur), “özgürlük” kavramının siyaset üstü olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)
Avrupa
Fransa’da liseli eylemleri sürüyor: Yüzlerce okul kapandı

Fransa’da lise protestoları sürerken 560’tan fazla okulda eğitim aksadı; eylemlerin başından bu yana 2 bin öğrenci gözaltına alındı.
Le Figaro’nun öğlen saatlerindeki verilerden aktardığına göre, lise protestoları devam ederken sürmekte olan kargaşadan dolayı 564 okul ve eğitim kurumunda eğitim aksadı ve bugün şu ana kadar yaklaşık 600 kişi gözaltına alındı.
The Guardian muhabirine konuşan 17 yaşındaki Sophia, Paris’teki Voltaire Lisesi’nin önünde kurulan barikatın en ön saflarında yer alıyordu.
Gerçek adının yayınlanmasını istemeyen öğrenci, “Bunun devasa bir gençlik protesto hareketine dönüşmesini umuyoruz,” dedi.
Yüzlerce kişiyle birlikte okul girişini kapatmanın ikinci gününde olan Sophia, tüm derslerin iptal edilmesini sağlamış.
Fransız öğrenci, “Sadece hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz. Kötü koşullarda ders çalışmak zorunda kalmaktansa burada durup bunu yapmayı tercih ederiz. Sesimizi duyurmanın tek yolu bu,” dedi.
“Okul bir haktır, ayrıcalık değil,” yazan bir karton pankartın önünde Sophia, Fransa genelindeki gençlerin şikayetlerini sıraladı: Eğitime yönelik devlet yatırımlarının yetersizliği, yıkılmak üzere olan binalarda 40 çocuğa kadar çıkan aşırı kalabalık sınıflar, öğretmenlerin düşük maaşları, personel devamsızlıkları ve başarıyı sosyal kökenin belirlediği eşitsiz bir sistem.
Protestonun diğer nedenleri arasında, üniversite başvuruları için kullanılan şeffaf olmayan ve kullanımı zor çevrimiçi sistemin yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarındaki sıcak dalgaları sırasında sınıflarda yaşanan dayanılmaz sıcaklıklar da yer alıyordu.
Sanat eğitimi almak ve animasyon alanında çalışmak isteyen Sophia, “Eğitim bütçesi paramparça edilirken, orduya çok fazla ek fon aktarılıyor,” dedi.
Öğrenci, gösterilerin ve barikatların önümüzdeki haftaya da devam etmesini umduğunu belirtti. Birkaç öğretmen de destek vermek amacıyla barikatların yanında durdu.
Gazetecilere “Jean” takma adıyla tanıtan bir öğrenci ise Paris’te lisenin son sınıfında okuyor.
17 yaşındaki öğrenci, kendisinin ve sınıf arkadaşlarının okulların yakılmasını istemediklerini, sadece eğitimin “daha iyi” olmasını istediklerini söylüyor.
BBC’ye konuşan genç, “Bence Fransa, eğitim konusunda Avrupa’nın en kötü ülkelerinden biri. Artık yeter diye karar verdik,” diyor.
Hasar verenlerin “kendileri ile hiçbir ilgisi olmadığını” ve öğrencilerin talep ettiği değişimin gerçekleşmesine “katkıda bulunmadıklarını” belirtiyor.
Öğrenci, “Buraya nazik davranmak için gelmedik ama kaos da istemiyoruz. Sadece sesimizin hükümet tarafından duyulmasını istiyoruz,” dedi.
Öte yandan ülke genelinde eylemlere yönelik polis şiddeti haberleri de gelmeye devam ediyor.
Fransız yetkililer, olaylar sırasında en az 65 personelin ve 305 polis memurunun yaralandığını, yaklaşık 2.000 kişinin ise gözaltına alındığını bildirdi.
Eğitim Bakanı Édouard Geffray, öğrencilere önerilen bir danışma platformunun ayrıntılarını açıkladı.
Cuma sabahı öğretmen sendikalarıyla yapılan bir toplantıda Geffray, danışma platformunun önümüzdeki pazartesi günü faaliyete geçeceğini belirtti.
Bu kapsamda iki soru sorulacak:
- Hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
- Beklentileriniz nelerdir?
Öğrencilerin, Azizler Günü tatili sonrasında başlayacak analiz ve tartışma aşamasına kadar yanıt vermek için üç haftaları olacak.
Bu geri bildirim aşaması, Ulusal Meclis’teki bütçe tartışmalarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşecek.
Avrupa
Jaecoo 7 Britanya’da en çok satan araç oldu

Çinli markaların Avrupalı rakiplerini geride bırakmasıyla, Jaecoo 7 Eylül ayında Birleşik Krallık’ta en çok satan yeni otomobil oldu.
Bazı internet kullanıcılarının “Temu’dan aldığım Range Rover” dedikleri bu SUV, daha önce Mart ayında da sıralamanın zirvesinde yer almıştı; bu da, yeni otomobil pazarı için yılın en önemli iki ayında ülkenin en popüler modeli olduğu anlamına geliyor.
Mart ve Eylül, tarihsel olarak satışların en yüksek olduğu aylar çünkü bu aylarda plakalardaki yıl kodları değişir ve bu da alıcıları, plakalarından anlaşıldığı üzere yollardaki en yeni otomobilleri tercih etmeye teşvik eder.
Sektör kuruluşu Motor Üreticileri ve Tüccarları Derneği (SMMT) tarafından açıklanan ön verilere göre, geçen ay 7 modelinden 10.813 adet tescil edildi.
Tesla Model 3, 9.929 tescil ile ikinci sırada yer alırken, onu Ford Puma (6.958) izledi.
İlk 10’da yer alan tek diğer Çinli otomobil, sekizinci sırada yer alan MG HS oldu (5.444).
Yüksek satış rakamlarına sahip tek tek model sayısı az olmasına rağmen, Çinli üreticiler geçen ay Birleşik Krallık pazarının %23’ünü oluşturdu.
BYD, 20.140 kayıtla en çok satan ikinci marka oldu ve 18.399 kayıt kaydeden Kia’nın önüne geçti.
Volkswagen ise 25.972 kayıtla birinci sırada yer aldı.
Öte yandan, Eylül ayında köklü birkaç marka önemli düşüşler yaşadı. Hyundai’nin 10.002 kayıt rakamı, bir önceki yıla göre %31,9’luk bir düşüşe karşılık gelirken, Renault’nun 6.721 araçlık sonucu %29,7 oranında geriledi.
Omoda-Jaecoo genel müdürü Victor Zhang, ikiz markaların Birleşik Krallık’taki benzeri görülmemiş yükselişinin ardından “burada kalıcı olduklarını” söyledi.
Zhang, artık hedeflerinin “en hızlı büyüyen markadan, sağlam bir konuma sahip bir markaya” dönüşmek olduğunu da sözlerine ekledi.
Omoda-Jaecoo’nun ana şirketi Chery, araçlarını Birleşik Krallık pazarına daha iyi uyarlayabilmek amacıyla, sürücü destek sistemleri ve şasinin ayarlanmasına odaklanarak, Bedfordshire’daki UTAC Millbrook test pistinde kısa süre önce bir Ar-Ge merkezi açtı.
Chery ayrıca, Japon firmanın Sunderland’daki fabrikasında araçlarını üretme olasılığı konusunda Nissan ile bir mutabakat zaptı imzaladı; bu araçlar arasında Jaecoo 7 de yer alabilir.
Eylül ayı, genel olarak yeni otomobil pazarı için güçlü bir ay oldu. Toplam kayıt sayısı, bir önceki yıla göre %12,7 artışla 350.518’e ulaştı.
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı









