Bizi Takip Edin

Avrupa

Oskar Lafontaine: Demokrasi can mı çekişiyor?

Yayınlanma

Eski SPD’li, Die Linke’nin (Sol Parti) kurucularından ve şu anda da Sahra Wagenknecht İttifakında (BSW) yer alan ünlü Alman siyasetçi Oskar Lafontaine, demokrasinin bugün üç temel tehdit altında can çekiştiğini savunuyor: Kontrolsüz iktisadi güç (oligarşi), bireyin muhakeme yetisini yok eden teknolojik manipülasyon ve devlet destekli “linç kültürü” ile ifade özgürlüğünün boğulması. Lafontaine, Marx’tan modern veri sömürüsüne uzanan bir çizgide, bireyin hem ekonomik hem de “özel hayat” bağlamında mülksüzleştirildiğini; pandemi ve siyasi baskılarla (Cancel-Culture) devletin totaliter bir “dil polisine” dönüştüğünü ifade ediyor.


Demokrasi can mı çekişiyor? Buna işaret eden üç gerekçe

Oskar Lafontaine
Weltwoche
29 Ocak 2026

Bugün demokrasi, onu imkânsız hale getirmese bile, temellerini içten içe oyan üç kuvvet tarafından kuşatılmış durumdadır:

İktisadi gücün giderek artan bir şekilde tek elde toplanması; Bireyin hür muhakeme yetisinin propaganda yoluyla tahrip edilmesi ve kanaat oluşturma süreçlerinin, psiko-sosyal ve davranışsal psikoloji teknikleriyle güdülmesi; İfade hürriyetinin; “linç kültürü” [1], hükümetler ve devlet kurumları tarafından giderek daha fazla kıskaca alınması.

İktisadi tahakkümün demokrasiyi tehdit ettiği ve nüfusun çoğunluğunun kanaatlerini derinden etkilediği malumdur. Marx ve Engels, daha o vakitler şu tespiti yapmışlardı: “Egemen sınıfın düşünceleri, her çağda, o çağın egemen düşünceleridir.”

Teknik, insana hükmediyor

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Walter Eucken öncülüğündeki Freiburg Ekolü’ne mensup iktisatçılar, aşırı iktisadi güç temerküzünün demokrasiyi tehlikeye atacağı hususunda uyarılarda bulunmuşlardı. Bu durum artık tüm sanayi ülkelerinde, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nde ayyuka çıkmış vaziyettedir. Eski Başkan Jimmy Carter, daha 2015 yılında ABD’yi “sınırsız siyasi rüşvetin hüküm sürdüğü bir oligarşi” olarak tavsif etmişti.

Kongre ve Senato’yu yönlendiren silah sanayisinin nüfuzu öylesine büyüktür ki, neticede ABD, dünyanın açık ara en büyük askeri bütçesine sahip olmuştur. Dürüst davranıp bakanlıklarının adını artık Savunma Bakanlığı değil, “Savaş Bakanlığı” olarak değiştirseler yeridir. Kuruluşundan bu yana Birleşik Devletler sayısız harp yürütmüştür. Amerikan savunma sanayii, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini dayatan en önemli aktörlerden biridir. Amerikan diplomasisinin uzun yıllar duayenliğini yapmış George Kennan’ın da öngördüğü üzere, bu genişleme Ukrayna Savaşı’na yol açmış ve Amerikan silah şirketlerine milyarlarca dolarlık kazanç kapısı aralamıştır.

ABD’nin petrol savaşlarındaki müşterek sorumluluğuyla enerji endüstrisi de benzer bir nüfuza sahiptir. Enerji devlerinin menfaatleri uğruna yapılan müdahaleler, 1953’te İran’ın demokratik yollarla seçilmiş Başbakanı Muhammed Musaddık’ın devrilmesiyle başlamış; 2006’da Saddam Hüseyin’in, 2011’de Muammer Kaddafi’nin katledilmesi ve 2025’te Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun kaçırılmasıyla devam etmiştir.

Elbette Amerikan finans endüstrisinin de hafife alınamayacak bir tesiri vardır. 90’lı yılların sonunda ABD’de görüşmeler yapıp finans piyasalarının regülasyonu için lobi yaptığımda, dönemin Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers bana şu cevabı vermişti: “Bunu yapamayız, Bill Clinton’ın seçim kampanyasını Wall Street finanse etti.” Finans krizinin dünya finans sistemini sarsması, sadece bir zaman meselesiydi.

ABD’nin teknoloji devleri, dünyayı henüz öngörülemeyen bir boyutta değiştirmiştir. Washington siyasetini sadece büyük mali ve iktisadi güçleri olduğu için etkilemiyorlar; daha da belirleyici olan, insanların yargılarını ve kanaatlerini biçimlendirme ve yönlendirme konusundaki giderek artan kabiliyetleridir. Filozof Günther Anders, daha 1956 yılında yayımladığı felsefi eseri İnsanın Eskimişliği’nde [2] şu tespiti yapıyordu: İnsan; ahlaki, duygusal ve hayal gücü yetileri bakımından artık kendi teknik imkanlarının gerisinde kalmıştır.

Mahremiyetin mülksüzleştirilmesi

Artık insan tekniğe değil, teknik insana hükmetmektedir. İnsan, kendi teknik yaratımlarının sonuçlarına ayak uyduramaz hale gelmiştir.

Görünen o ki, René Descartes’ın “Cogito, ergo sum” (“Düşünüyorum, öyleyse varım”) düsturu, yerini algoritmalar ve mikro-hedefleme tarafından güdülen bir düşünce yapısına bırakmaktadır.

İnsanları kişiye özel mesajlarla manipüle etmeyi amaçlayan mikro-hedefleme, bireyin sürekli olarak psiko-sosyal açıdan mercek altına alınmasına dayanır. Bireyin artık bir özel hayatı kalmamıştır. Hakkında sayısız veri toplanmakta ve sektörden gururla şu sesler yükselmektedir: “Senin hakkında, senin bildiğinden fazlasını biliyoruz.”

Eskiden sol partiler, işçinin üretim sürecinde mülksüzleştirilmesine, yani yarattıkları zenginlikten ücret yoluyla çok az pay almalarına karşı mücadele ederlerdi.

Bugün “özel hayatın mülksüzleştirilmesi” [3], belki de çok daha büyük bir toplumsal sorundur. Fakat bu konu siyasetin gündemine dahi gelmemekte ve bu yıkıcı sürecin nasıl sınırlandırılacağı veya yönetileceğine dair henüz bir cevap bulunmamaktadır. Şayet gidişat böyle devam ederse, demokrasiye, yani “halkın egemenliği”ne dair edilen kelamlar, gerçeklikten kopuk birer gevezelikten öteye geçemeyecektir.

Başımıza gelecekleri, Sigmund Freud’un yeğeni Edward Bernays yüz yıl evvel kaleme almıştı. Propaganda adlı kitabında şunları okuyoruz:

“Kitlelerin alışkanlıklarının ve fikirlerinin bilinçli ve amaca yönelik manipülasyonu, demokratik toplumların temel bir unsurudur. Perde arkasında çalışan örgütler, toplumsal süreçleri idare eder. Ülkemizdeki asıl hükümetler onlardır. İsimlerini dahi duymadığımız kişiler tarafından yönetiliyoruz. Kanaatlerimizi, zevklerimizi, düşüncelerimizi onlar şekillendiriyor […] Şayet bir toplumda çok sayıda insan mümkün olduğunca sorunsuz bir arada yaşayacaksa, bu tür yönlendirme süreçleri kaçınılmazdır.”

Kanaat oluşumu ve ifade hürriyeti üzerinde her gün hissedilen bir diğer baskı unsuru da, menşei ABD olan “Cancel-Culture” (Linç/İptal Kültürü) olgusudur. Adeta devletin kolluk kuvvetleri gibi, kimin “doğru” davranıp davranmadığını denetleyen bir “dil polisi” türemiştir. Kişi buna uymazsa, bir linç fırtınası (Shitstorm) kopar. En kötü senaryoda, insanlar sırf “yanlış” olduğu iddia edilen bir şey söyledikleri için işlerinden atılmaktadır.

Bu demokrasi düşmanlarının programı, gündelik sindirmedir. Oysa birbirine zıt fikirler olmadan demokratik bir toplum var olamaz. Bu nedenle devletin öncelikli görevi, hür bir kanaat oluşumunu mümkün kılmak olmalıdır. Ancak yaşanan bunun tam tersidir. Demokrasiyi savunma bahanesiyle, Almanya ve Avrupa’da ifade hürriyeti giderek daha fazla kısıtlanmaktadır. İspiyonculuk ve ötekileştirme, insanların sivil varoluşlarını yok etmeye varacak raddelere gelmiştir; ki bunlar faşizmin alametifarikasıdır. “Birini cezalandır, yüzünü eğit”; Mao Zedong da halkı hizaya getirmek için bu yöntemi kullanmıştı.

Sanki anayasa yokmuşçasına

İfade hürriyetinin ne denli bastırıldığına dair infial uyandıran bir örnek, AB Bakanlar Konseyi’nin şahıslara yönelik yaptırımlarıdır. Bu kişiler, tek bir keyfi tasarrufla, savunma hakkı tanınmadan ve mahkeme kararı olmaksızın, tıpkı Orta Çağ’da olduğu gibi “hukukun korumasından azade” (vogelfrei) [4] ilan edilmektedir. Mal varlıkları dondurulmakta, hesapları bloke edilmekte, AB içinde seyahat etmeleri yasaklanmakta ve AB’de hiç kimsenin bu kişilere para veya iktisadi menfaat sağlamasına izin verilmemektedir. Böylesi bir devlet keyfiyeti uzun süre imkânsız sanılırdı.

Ötekileştirmenin gaddarca bir biçimi, Almanya’da Korona döneminde zaten prova edilmişti. Sanki Anayasa (Grundgesetz) yokmuş gibi, vatandaşların temel hakları askıya alındı. İkna edici bilimsel gerekçeler olmaksızın temas yasakları, sokağa çıkma kısıtlamaları, toplanma hürriyetinin kısıtlanması, maske zorunluluğu, okul kapatmalar, seyahat hürriyetinin kısıtlanması ve aşı olunması yönünde inanılmaz bir baskı, günün olağan akışı haline geldi. Kurumsal aşı zorunluluğunun ardından, herkes için yasal aşı zorunluluğu getirilmek istendi ve insanların, ölüm döşeğindeki en yakın akrabalarını dahi ziyaret etmelerine izin verilmedi; akıl almaz bir zalimlik.

Alıngan siyasetçilerin liste başı

Alman yargısı sınıfta kaldı. Federal Anayasa Mahkemesi bile, bu siyasete dur demediği için hayal kırıklığı yarattı. Netice itibarıyla, Almanya’nın en yüksek mahkemesine duyulan güven yüzde 81’den yüzde 63’e düştü.

Siyaset, vatandaşı “doğru” davranışa zorlamak için korkuya bel bağlamaktadır. Almanların yarısından fazlası artık, başlarına bir iş gelmesinden korktukları için fikirlerini özgürce ifade edemediklerini söylemektedir. Berlin ve Brüksel’deki siyasetçiler ise, sanki bu durum umurlarında değilmiş gibi, ifade hürriyetini daha da kısıtlamak ve bilhassa sosyal medyayı zapturapt altına almak için sürekli yeni yasalar icat etmektedir. Almanya’da, “haşmetmeaba hakaret” (Majestätsbeleidigung) suçunu fiilen yeniden hortlatan ve siyasetçilere hakareti cezai müeyyideye bağlayan yeni Ceza Kanunu 188. maddesi [5] artık efsaneleşmiştir.

Alıngan siyasetçilerin liste başı, Welt am Sonntag gazetesine göre 4 bin 999 suç duyurusuyla Friedrich Merz’dir. İkinci sırada 1900 başvuruyla FDP’li politikacı Marie-Agnes Strack-Zimmermann gelmekte; onu 800 ve 500 suç duyurusuyla eski Yeşiller bakanları Robert Habeck ve Annalena Baerbock takip etmektedir. Ukrayna ile yürütülen vekalet savaşında Rusya’yı cezalandırmak ve Alman Taurus füzeleriyle saldırmak isteyenlerin başını çekenlerin de aynı siyasetçiler olması, psikolojik bir tahlil için enteresan bir vakadır.

“Linç kültürü” toplumunda, ihbarcılık (ispiyon) da yeniden moda olmaktadır. İsyankâr vatandaşları dizginlemek için ihbar portalları kurulmaktadır. Gazeteci Henryk M. Broder’e bir keresinde Almanların Nasyonal Sosyalizm’in yükselişini neden engelleyemedikleri sorulduğunda, şu cevabı vermişti: “Çünkü onlar o zaman, sizin bugün olduğunuz gibiydiler.” İşte şimdi tüm tehlike çanlarının çalması gerekirdi.

Yeni tür bir faşizm, öyle görünüyor ki, sessiz adımlarla yaklaşıyor. Aydınlanma’nın ruhu (Geist der Aufklärung) artık canlı değil. Voltaire, “Fikirlerinize katılmıyorum ama fikirlerinizi özgürce dile getirmeniz için hayatımı veririm” demişti. Bugün ise tartışmaları; daimi öfkeliler, alınganlar, “iptal” memurları, sözde “doğruluk kontrolcüleri” (Faktenchecker) ve her türlü sapmayı tehdit olarak algılayan otoriter tipler belirlemektedir. Oysa demokrasi hoşgörü ve özgürlüğe dayanır; ve özgürlük, her daim, farklı düşünenin özgürlüğüdür [6].


[1] İngilizce kökenli bu kavram, bir kişiyi veya kurumu sosyal ve mesleki alandan silmeyi ifade eder. Almanca metinde de ödünçleme olarak kullanılmıştır. Alman toplumu için bu kavram, tarihsel bir travma olan denunziation (ihbarcılık) pratikleriyle rezonansa girer. (ç.n.)

[2] Die Antiquiertheit des Menschen (İnsanın Eskimişliği): Günther Anders’in (Hannah Arendt’in ilk eşi) bu metni, insan ruhunun, yarattığı teknolojik devasa güç (atom bombası, medya) karşısında “duygusal kapasite yetersizliği” (Promethean Shame) yaşamasını anlatır. (ç.n.)

[3] Enteignung (Mülksüzleştirme / Gasp). Orijinal: Enteignung des Privatlebens: “Enteignung”, Marksist terminolojide işçi sınıfının emeğinin sermaye tarafından el konulmasını anlatır. Lafontaine, burada zekice bir manevrayla, klasik Marksist “emeğin sömürüsü” kavramını, dijital çağın “mahremiyetin sömürüsü” kavramına taşımıştır. (ç.n.)

[4] Vogelfrei (Hukukun Korumasından Azade / Kanı Helal): Orta Çağ Cermen hukukunda bir ceza türüdür. “Kuşlar kadar özgür” anlamına gelse de, ironik olarak “artık hiçbir hukuki koruması olmayan, herkesin öldürebileceği, ormana sürülmüş kişi” demektir. Günümüz Türkçesinde “kuş gibi özgür” demek pozitif algılanır. Oysa terim ölümcüldür. Bu yüzden Osmanlı/İslam hukukundaki “Katli vacip” veya “Kanı helal” kavramına yaklaşan, ancak modern hukuku da kapsayan “Hukukun korumasından azade” ifadesi tercih edilmiştir. Bu, Giorgio Agamben’in “Homo Sacer” (Kutsal İnsan – öldürülebilen ama kurban edilemeyen) kavramıyla da örtüşür. (ç.n.)

[5] Paragraf 188 StGB (Majestätsbeleidigung): Prusya ve Alman İmparatorluğu döneminde Kayzer’e hakareti düzenleyen yasadır. Yazar, modern politikacıların (özellikle Merz, Habeck vb.) kendilerini adeta birer “Hükümdar” gibi koruma altına aldıklarını vurgulamak için bu arkaik terimi bilerek seçmiştir. (ç.n.)

[6] Freiheit der Andersdenkenden (Farklı Düşünenin Özgürlüğü). Orijinal: Freiheit ist immer auch die Freiheit der Andersdenkenden. Bu cümle, Rosa Luxemburg’un Rus Devrimi eleştirisinde (Zur russischen Revolution) geçen meşhur sözüdür. Yazar, metni Voltaire ile başlatıp, Rosa Luxemburg’un sözüyle bitirerek (ismini anmasa da söz onundur), “özgürlük” kavramının siyaset üstü olduğunu vurgulamaktadır. (ç.n.)

Avrupa

Romanya, nükleer santral soğutması için Tuna’da kontrollü patlama düzenledi

Yayınlanma

Romanya Deniz Kuvvetleri, soğutma işlemine yardımcı olmak amacıyla büyük miktarda suyu Eski Tuna Nehrine ve Cernavodă nükleer santraline yönlendirmek için kontrollü bir patlama gerçekleştirdi.

Adevărul gazetesi, bugün su akışını engelleyen büyük bir kayayı yerinden kaldırmak için yaklaşık 180 kg patlayıcı kullanıldığını bildirdi.

Savunma Bakanı Vekili Radu Miruță, operasyonu bir başarı olarak nitelendirerek, bunun santralin soğutulmasına ve nehirdeki su taşınmasına yardımcı olacağını söyledi.

Aşırı hava koşullarının devam etmesi nedeniyle Cernavodă santralinin bir noktada faaliyetlerini geçici olarak durdurmak zorunda kalabileceğini ancak santralin bir gün daha çalışmasının, patlatma maliyetinden daha değerli olduğunu belirtti.

Romanya ve Macaristan’ın karşı karşıya olduğu zorluk hakkında bir fikir vermek gerekirse, Tuna Nehri’nin su debisi Romanya’da saniyede 1.500 metreküpe düştü.

Bu rakam, temmuz ayı ortalamasının üçte birinden daha az.

Reuters’ın haberine göre, Avrupa’nın başlıca nehirlerinde kaydedilen rekor düzeyde düşük su seviyeleri, mal taşımacılığını kısıtladı, elektrik üretimini düşürdü ve şirket kârlarını azalttı.

Bu durum, kavurucu sıcaklıkların ve düzensiz yağışların iktsadi ilişkin endişeleri artırdı.

Rotterdam’ın hareketli limanından Sırbistan’daki hidroelektrik santrallerine kadar, su yolları tahıl ve petrol gibi malların taşınmasında ya da milyonlarca insanın evlerini serinletmeye çalıştığı bu dönemde çok ihtiyaç duyulan elektriğin üretilmesinde giderek daha az güvenilir bir yol haline geldi.

Emtia veri ve analiz şirketi Kpler’de enerji analisti olarak görev yapan Alessandro Armenia şunları söyledi:

“Bu durum, geçmişte gördüğümüz gibi tek bir bölgeyi değil, tüm Avrupa’yı etkiliyor. Mevcut dinamikler göz önüne alındığında, bu durum ya elektrik kesintileriyle karşılaşacağımız ya da çok daha fazla yatırım yapmamız gerektiği anlamına geliyor.”

Sırbistan’ın en büyük hidroelektrik santrali olan Djerdap 1’de üretim kapasitenin %20’sine düştü, santralin üretim müdürü Davor Maljoković, bir zamanlar geniş olan yanındaki nakliye kanalının daralarak kum ve çakıl yataklarını ortaya çıkardığını belirtti.

Su eksikliği ayrıca Sırbistan’ın Kostolac kömür santrallerindeki soğutma sistemlerini de aksattı, bu da santralleri üretimi azaltmaya zorladı.

Romanya’nın devlet nükleer enerji üreticisi Nuclearelectrica da aynı nedenden ötürü bu hafta başında iki reaktöründen birini kapatmak zorunda kaldı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB, ABD teknolojisinin yerine başka bir teknoloji kullanabilir

Yayınlanma

Personelin gizlilik konusundaki endişelerini dile getirmesinin ardından, AB yürütme organı yeni bir dijital işe alım aracı için Avrupa menşeli bulut ve yapay zeka alternatiflerini değerlendiriyor.

“İş Eşleştirme Uygulaması” olarak bilinen bu araç, geliştirme sürecinin son aşamalarında bulunuyor.

Euractiv daha önce, uygulamanın Amazon Web Services (AWS) üzerinde barındırılacağını ve ABD merkezli Anthropic şirketinin Claude büyük dil modelini (LLM) kullanacağını bildirmişti.

Bu karar, Euractiv tarafından görülen Avrupa Birliği Adalet Divanı (CJEU) personel komitesinin hazırladığı bir iç memoranduma, adayların hassas kişisel verilerinin işlenmesinde ABD’li bir bulut sağlayıcısının kullanılmasının sorgulanmasının ardından geldi.

Euractiv’in sorusu üzerine bir Avrupa Komisyonu sözcüsü, yürütme organının temel ABD dijital hizmetlerini Avrupa alternatifleriyle değiştirmeyi değerlendirdiğini doğruladı.

Sözcü, “Egemen bulut ihale sürecinin sonucu şimdi yeni fırsatlar sunuyor,” diyerek, AB kurum ve organlarının egemen Avrupa bulut hizmetleri satın almasını desteklemek üzere nisan ayında ihale edilen Komisyon’un 180 milyon avroluk bulut çerçevesine atıfta bulundu.

Sözcü, bunun İş Eşleştirme Uygulaması’nın “dört Avrupa egemen alternatifinden birine” taşınması anlamına gelebileceğini de ekledi.

Çerçeve kapsamında ihaleyi kazanan dört tedarikçi, Almanya’dan StackIT ile Fransa’dan OVHcloud, Scaleway ve S3NS.

Euractiv, dört tedarikçiye da Komisyon’un İş Eşleştirme Uygulaması’nı barındırma konusunda kendileriyle iletişime geçip geçmediğini sordu ama şirketler yorum yapmaktan kaçındı.

Komisyon ayrıca Anthropic’in yapay zeka modelini Avrupa menşeli bir alternatifle değiştirmeyi de değerlendiriyor.

Sözcü şunları söyledi:

“Şu anda Anthropic Claude, kullanılan büyük dil modeli (LLM) konumunda. Fakat Komisyon, Avrupa menşeli LLM alternatiflerini test etmeyi planlıyor… Önümüzdeki aylarda mevcut LLM’nin daha egemen bir çözümle değiştirilmesi mümkün olabilir.”

Okumaya Devam Et

Avrupa

Fransa, manga parkı için Suudi sermayesine yöneldi

Yayınlanma

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un ofisi, bir zamanlar ülkenin en büyük tema parkı olan yeri manga temalı bir eğlence merkezine dönüştürmek için Suudi Arabistan’dan finansal destek almaya çalışıyor.

POLITICO’ya konuşan altı diplomat, hükümet yetkilisi ve sektör temsilcisinin ifadesine göre, Élysée Sarayı, mali sorunlar nedeniyle 1991’de kapanan ve o günden beri terk edilmiş durumda olan Mirapolis’in yeniden canlandırılması konusunda potansiyel Suudi Arabistanlı yatırımcılarla birkaç aydır görüşmeler yürütüyor.

Müzakerelerin merkezinde, Suudi Kamu Yatırım Fonu’nun bir iştiraki olan Qiddiya Yatırım Şirketi yer alıyor. Suudi varlık fonu, kısa süre önce Paris’te bir ofis açmıştı.

Körfez bölgesinde bağlantıları olan bir diplomata göre, proje kapsamında Suudi yatırımcılar, Paris’in yaklaşık 30 kilometre kuzeybatısında bulunan eski Mirapolis arazisini satın alacak ve burayı popüler manga serisi Dragon Ball’a dayalı bir tema parkına dönüştürmeyi planlıyor.

Manganın popülaritesindeki patlama, çizgi romanların ve grafik romanların özellikle popüler olduğu Fransa’da da yoğun bir şekilde hissedildi.

Beklenen yatırım tutarı henüz bilinmemekle birlikte, görüşmelere katılan bazı taraflar anlaşmanın 1 milyar avroyu aşabileceğini öne sürüyor.

Bu girişim, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, turizm ve eğlence sektörlerine yapılacak devasa yatırımlarla krallığın petrole bağımlı ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan “Vizyon 2030” planının bir parçası.

Qiddiya Yatırım Şirketi, Riyad’a yaklaşık 50 kilometre uzaklıkta yer alan devasa bir eğlence kompleksi olan Qiddiya şehrinin inşasını denetliyor.

Bu alanda bir Formula 1 pisti, uluslararası turnuvalara ev sahipliği yapmak üzere tasarlanmış büyük bir tenis kompleksi, Amerikan Six Flags zinciri tarafından işletilecek bir eğlence parkı ve Dragon Ball temalı bir başka tema parkı yer alacak.

Müzakerelere yakın üç kaynağa göre, mevcut plan, bir zamanlar Mirapolis’in bulunduğu yere daha küçük ölçekli bir Dragon Ball parkı inşa etmek.

Qiddiya Genel Müdürü Abdullah Aldawood, ülkeye yabancı yatırım çekmek amacıyla düzenlenen “Choose France” zirvelerinin son ikisinde Macron ile bir araya geldi.

Etkinlikte, zirvenin basın dosyasında, “Fransa’da büyük bir turizm ve eğlence projesini araştırmayı” amaçlayan bir mutabakat zaptının imzalandığına, POLITICO’ya göre “gizemli” ifadelerle değinildi.

Bu yılki Choose France zirvesinden birkaç hafta önce Aldawood, terk edilmiş Mirapolis sahasının bulunduğu Île-de-France bölgesinin başkanı Valérie Pécresse ile bir araya geldi.

Toplantıya katılan bir kişinin aktardığına göre, Aldawood ayrıca Business France ve bölgenin ekonomik kalkınma ajansı olan Choose Paris Region’dan ekiplerle de görüştü.

Projenin iyi bir şekilde ilerlediğinin bir göstergesi olarak, geçen ayın sonlarında Paris’i de içeren Île-de-France’ı temsil eden yetkililer, parkın yeniden canlandırılması olasılığını görüşmek üzere 10 kilit bakanlığın temsilcileri, elektrik şebekesi işletmecisi RTE ve toplu taşıma işletmecisi Île-de-France Mobilités ile bir araya geldi.

POLITICO’nun gördüğü toplantı gündeminde, gelecekteki projenin yönetimi, ulaşım altyapısı, enerji gereksinimleri ve arazi edinimi konuları yer alıyordu.

Toplantıya, Macron’un eski Genelkurmay Başkanı ve şu anda Île-de-France bölgesinin valisi olan Georges-François Leclerc başkanlık etti.

Tartışmalara katılan bir bakanlık danışmanı, “Toplantı davetini almadan önce elimizde hiçbir bilgi yoktu ama Élysée’nin bu konuda baskıyı artırmak istediğini anlıyoruz,” dedi.

1987 yılında dönemin Başbakanı Jacques Chirac tarafından açılan ve Suudi milyarder Ghaith Pharaon’un finansmanıyla hayata geçirilen Mirapolis, Fransa’nın tema parkı endüstrisindeki ABD hakimiyetini altüst etme girişimi olarak tasarlanmıştı.

Fakat mali zorluklar hızla arttı. Ziyaretçi sayıları beklentilerin altında kaldı ve birkaç yıl sonra EuroDisney’den gelen rekabet, parkın iş modelini daha da zayıflattı. Mirapolis, dört yıl sonra kapılarını tamamen kapattı.

Mirapolis seçim bölgesini temsil eden Sosyalist Parti senatörü Rachid Temal, tartışmalara dahil olmadığını ve bu aşamada yorum yapmamayı tercih ettiğini söyledi.

Bölgeyi temsil eden Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) partisinin milletvekili Aurélien Taché de kendisinin de gelişmelerden haberdar edilmediğini belirtti ve “projenin çevresel ve sosyal yönlerine” özellikle dikkat edeceğini ifade etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English