Dünya Basını
Polonya Britanya’yı solluyor mu?

Çevirmenin notu: “Avrupa’nın sırtlanı” olarak da anılan NATO’nun doğu kanadındaki ileri karakolu Polonya, halihazırda Avrupa’nın en savaş çığırtkanı ve ABD yandaşı unsuru. Polonya’nın hiper-Atlantikçi tavrı söylemle sınırlı kalmıyor, aynı zamanda bölgenin silahlanmaya en çok yatırım yapan ülkesi durumunda. Polonya’nın konumu Washington için eşsiz; Doğu ile Avrupa arasında geçiş güzergahı ve Batı Avrupa’nın Rusya ve Çin ile olan irtibatını koparmak için muazzam bir aparat. Konunun meraklıları için şuradaki ve şuradaki içerikler de faydalı olabilir.
Polonya 2030’da Britanya’dan daha zengin olacak, dikkate almamızın zamanı
Daniel Johnson
The Telegraph
7 Mayıs 2023
Almanya ve Fransa bocalarken ülke Putin’e karşı durmak üzere komünizmin zincirlerinden kurtuldu.
İki hafta önce Wrocław’a yaptığım bir ziyarette zloti değer kazandı: Polonya hızla Orta Avrupa’nın yeni süper gücü haline geliyor.
1989’da Telegraph’ın Doğu Avrupa muhabiri olarak Polonya’yı ziyaret ettiğim sırada kentleri kasvetli, çürümüş ve iğrenç komünist dönem binalarıyla çevriliydi. Dükkanlar boş, beklentiler düşük ve hayat zordu.
Yine de Sovyet imparatorluğunun başka hiçbir yerinde halkın gücü Polonya’da olduğu kadar zafere erişemedi. Kaybedilmiş davaların ülkesi hürriyetin ve refahın öncüsü oldu.
Polonya, komünizm sonrası ekonomik mucize sayesinde 2030 yılına kadar Britanya’dan daha zengin olma yolunda ilerliyor. Ülke, batarya üretimi ve teknoloji gibi geleceğe dönük endüstrilerin merkezi haline geldi.
Varşova bu ekonomik gücü, ülkeyi kapıdaki Rus kurduna karşı korumak için zorlu bir savaş gücüne dönüştürmek için kullanıyor. Moskova’ya karşı durma konusundaki istekliliği ona pek çok komşu ülke arasında müttefikler de kazandırdı.
Almanya ve Fransa Ukrayna savaşına verecekleri yanıt konusunda bocalarken Polonya’nın yıldızı yükseliyor.
Varşova’nın büyüyen savaş sandığı
Ülkenin artan önemi, ordusuna bakıldığında açıkça görülüyor.
Varşova’nın planı, ordunun büyüklüğünü iki katına çıkararak en yeni Batı teçhizatıyla donatılmış 300 bin askere çıkarmak.
Polonya’nın Ukrayna’daki savaş alanında çok etkili olduğu kanıtlanan ABD yapımı HIMARS roketatar sistemleri için yaklaşık 10 milyar dolar (7,9 milyar pound) harcaması, ciddi yatırım planlarının örneklerinden sadece biri.
Polonya benzer şekilde Ukrayna’ya verilen Sovyet dönemi MiG savaş uçakları ve T-72 tanklarının yerine F-35 Lightning II uçakları ve 116 Abrams tankından oluşan bir filo satın alıyor.
Tüm bu askeri donanımın yüksek bir bedeli var. Polonya geçen yıl GSYH’sinin yüzde 2,5’i olan savunma harcamalarını bu yıl yüzde 4’e yükseltti. Bu da Varşova’nın savaş bütçesini NATO’nun en büyük bütçelerinden biri haline getiriyor ve bu seviyeleri öngörülebilir gelecekte de sürdürmeyi ve hatta artırmayı planlıyor.
Böylece Polonya’nın savunma harcamaları diğer büyük NATO üyeleri Fransa, Almanya, İtalya ve İspanya’nın iki katından fazla olacak ve 2030’a kadar sadece yüzde 2,5’e ulaşmayı planlayan Britanya’nınkinden önemli ölçüde daha yüksek olacak.
Bunun anlamı, Polonya’nın yakında NATO’nun tüm Avrupalı üyeleri arasında en büyük ve en iyi kara savaş kabiliyetine sahip olabileceği. Sadece 200 bin kadar cephe askerine sahip olan Fransa bile yakında kendisini Polonya’dan sayıca az bulabilir.
Polonya’nın yığınağı sadece Kaliningrad eksklavı Polonya ile kara sınırını paylaşan Rusya’yı caydırmak için değil, aynı zamanda Almanya’ya da ittifak içinde ağırlığını koyması için baskı oluşturuyor.
Şansölye Olaf Scholz’un Berlin’in savunma harcamalarını artırmasını sağlayacak jeopolitik bir Zeitenwende (“dönüm noktası”) vaadine rağmen Almanya aslında bu yıl GSYİH’sinin sadece yüzde 0,1’i kadar artışa giderek yüzde 1,6’ya yükselteceğini ve NATO’nun minimum yüzde 2’lik hedefinin çok altında kalacağını itiraf etti.
Polonyalıların kendilerini savunmasız hissetmeleri ve askeri güç söz konusu olduğunda tek başlarına hareket etmek zorunda kalmaları anlaşılabilir.
Alman Silahlı Kuvvetlerinin şu anda (tartışmalı bir şekilde) Polonya’nın doğusuna Patriot füzesavar bataryaları konuşlandırdığı doğru; Almanlar 1945’ten bu yana ilk kez orada kayda değer bir askeri varlığa sahip oldular. Ancak Berlin’in bu jesti, Ukrayna’ya Putin’i yenmek için ihtiyaç duyduğu silah ve mühimmatı vermedeki başarısızlığını gizleme konusunda incir çekirdeğini doldurmaz.
Almanya’nın Rus saldırganlığına karşı durma konusundaki isteksizliği Leopard 2 tankları konusunda yaşanan tartışmalarla örneklendi. Berlin bu modern muharebe tanklarını Ukrayna’ya vermeyi ancak geçtiğimiz ocak ayında NATO müttefiklerinden gelen yoğun baskılar sonucunda kabul etti; buna Almanya’nın onayı olmadan kendi Leoparlarını Kiev’e vermekle tehdit eden Polonyalılarla yaşanan tartışma da dahildi.
Sonunda Berlin izin verdi ve Varşova tankları şubat ayında teslim etti. Almanlar ise tankları ancak bir ay sonra gönderdi.
Polonya’nın perspektifinden bakıldığında Alman askerî açıdan zayıflığı ve Ukrayna konusundaki kayıtsızlığı çileden çıkarıcı olsa da Alman siyasi ve iş dünyası liderlerinin Vladimir Putin rejimiyle skandal düzeyindeki yakın ilişkileri göz önüne alındığında pek de şaşırtıcı değil.
Scholz liderliğindeki Berlin’in iktidardaki sol koalisyonu, Gerhard Schröder’in Kuzey Akım projesindeki rolünden başlayarak Rusya’yı yatıştırma konusunda uzun bir maziye sahip olan kendi Sosyal Demokrat Partisi’ni (SPD) de içeriyor.
Kuzey Akım 1 ve 2 doğalgaz boru hatları Polonya ve Ukrayna’nın güvenlik çıkarlarına bariz biçimde ters düşüyordu ama Angela Merkel ve Scholz idaresindeki yirmi yıl boyunca Almanlar bu stratejik hatların tamamen ticari meseleler olduğunda ısrar ettiler.
Polonya aleyhindeki Rus-Alman işbirliğine dair her bir ipucu, en açık şekilde hem Naziler hem de Sovyet işgalciler tarafından doğrudan işgal ve soykırımı beraberinde getiren 1939 tarihli Molotov-Ribbentrop Paktı gibi köklü tarihsel korkulara oynuyor.
Rusya’nın Polonya ile Litvanya arasına sıkışmış, ağır silahlarla donatılmış ve tahkim edilmiş Kaliningrad eksklavı, bu tüyler ürpertici hikâyenin nasıl sona erdiğini hatırlatıyor. Yakın zamanda Kremlin tarafından nükleer silahlarla takviye edilen savaş öncesi Doğu Prusya’nın bu Ruslaştırılmış parçası, kışın Rus filosuna ev sahipliği yapıyor ve Baltık’ta — özellikle Polonya üzerinde — nöbet tutmak için var.
Bu nedenle Berlin Moskova’ya uvertür yaptığında Varşova’da Chopin’in Cenaze Marşı’nın çalınmaya başlanması anlaşılabilir bir durum.
Fakat Berlin’in yaklaşımı karşısında umutsuzluğa kapılan sadece Varşova değil. Diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de aynı derecede tedirgin.
Emmanuel Macron’un giderek daha kavgacı hale gelen, Şi Cinping’e boyun eğmiş gibi görünen Fransa’sı da bu blokta güven uyandırmıyor. Macron, Pekin’in söylediklerine, eski Sovyetler Birliği ülkelerinin egemenliği olmadığını iddia ederken bile kafa sallamaktan memnun görünüyor.
Berlin ve Paris’in liderlik zafiyeti bir boşluk yarattı ve Varşova bu boşluğu doldurmaktan son derece hoşnut oldu.
Polonya Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, bu ayın başlarında “diplomatik saldırı” olarak adlandırdığı bir teşebbüs başlatarak Batılı liderleri ziyaret etti ve “burada, bölgemizde olup bitenler ve Rusya’nın barbar saldırganlığının tabiatı hakkında dünyanın çeşitli köşelerinde farkındalık yaratmayı” amaçlamıştı.
Komünizm sonrası ekonomik mucize
Diplomatik ve askeri liderlik ancak güçlü bir ekonomi ile mümkün.
Yakın zamanda gerçekleştirdiğim ziyarette Wrocław Katedrali’nin ikiz kulelerinin baş döndürücü yüksekliğinden aşağıya baktığımda gördüğüm manzara nefes kesiciydi.
Gotik katedral adası, Rönesans dönemi Eski Şehir Meydanı ve Barok üniversite yerleşkesiyle Wrocław’ın muhteşem bir şekilde restore edilmiş kalbinin ötesinde, yaklaşık 700 bin nüfuslu modern bir metropol göz alabildiğine uzanıyor.
Bu manzara Polonya’nın travmatik tarihinin ve aynı zamanda komünizm sonrası ekonomik mucizesinin mikrokozmosu.
Şu anda Polonya’nın en büyük üçüncü ve en zengin ikinci kenti olan Wrocław, gözle görülür bir şekilde gelişiyor. Aşağı Silezya’nın başkenti olarak Alman, Çek ve diğer kârlı pazarlara yakınlığı, Avrupa’nın önde gelen yüksek teknoloji merkezlerinden biri haline gelmesine yardımcı oldu.
Bugün Wrocław, o zamanlar Berlin’in doğusundaki en büyük Alman kenti olan Breslau’nun savaş öncesi refahını bile aşmış durumda.
Demir Perde’nin yıkılmasının ardından Polonyalılar demokrasiyi, serbest piyasayı ve hukukun üstünlüğünü yeniden tesis eden ilk eski Sovyet ülkesi oldu. Yine de tırmanmaları gereken bir dağ vardı. 1989 yılında Polonyalı işçilerin kişi başına düşen GSYİH’si Alman meslektaşlarının sadece onda biri kadardı.
Otuz yıllık istikrarlı büyüme bir mucize yarattı. İktisadi eşitsizlikler ciddi ölçüde azaldı. Satın alma paritesine göre ayarlandığında, Polonya’da kişi başına düşen GSYİH şu anda 28 bin 200 pound iken, bu rakam Britanya’da 35 bin pound, Fransa’da 34 bin 200 pound ve Almanya’da 39 bin 800 pound. Polonya, mevcut yörünge hızıyla 2030 yılına kadar Birleşik Krallık’ı geride bırakacaktır.
Milenyumdan bu yana Polonya’nın kişi başına düşen reel GSYİH’si iki kattan fazla arttı; buna karşılık aynı dönemde Britanya, Fransa ve Almanya’da kişi başına düşen GSYİH yüzde 15 ila 24 arasında büyüdü.
Gerçek şu ki Varşova ya da Wrocław gibi yerlerdeki yaşam standartları Berlin, Paris ve Londra’dakilerle kıyaslanabilir düzeyde.
Hakikaten de genç aileler için yaşam kalitesi şüphesiz daha yüksek. Oğlum ve Polonyalı eşi bir yıl önce iki küçük çocuklarıyla birlikte memleketleri Wrocław’a göç ettiler.
Hiç pişman olmadılar. Vergi ve sosyal yardım sistemi, her çocuk için aylık 500 zloti (100 pound) ödeme yaparak ailelere destek sunuyor. Üç yaşındaki torunum ayda yaklaşık 50 pound’a mükemmel bir devlet przedszkole’sine (anaokulu veya kreş) gidiyor.
Anglo-Polonyalıların anavatana göçünün bir nedeni de Polonya’da yaşamın hala ucuz olması. Polonya’da enflasyon yaklaşık yüzde 15 ile AB ortalamasının neredeyse iki katı olsa da Wrocław’daki perakende fiyatlarının çoğu Londra’dakilerin çok altında.
Genel anlamda Polonya’da yaşam maliyetleri Batı Avrupa’ya göre çok daha düşük. Örneğin Wrocław’daki kiralar Londra’dakilerin yaklaşık beşte biri kadarken bir barda bir bardak bira 1 pound’dan fazla tutmaz.
Polonya’nın 2004 yılında AB’ye girmesinin ardından çalışmak için Britanya ya da Almanya’ya giden pek çok Polonyalının şimdi geri dönmüş olması hiç de şaşırtıcı değil.
Ücretler arasındaki fark hala fazla olsa da daralma gösterdi ve Polonya ekonomisi artık 20 yıl önce var olmayan fırsatlar sunuyor. OECD’ye göre içe dönük yatırımlar bol miktarda gerçekleşti ve ekonomi daha yüksek değerli faaliyetlere kaydı.
Örneğin Wrocław, Güney Koreli elektronik devi LG açısından önemli bir üs konumunda. Yakın zamanda Polonya, elektrikli araçlarda kullanılan lityum pil üretiminde ABD’yi geride bıraktı. Polonya şu anda “ihracatta dünya şampiyonu” olan Almanya ile bile ticaret fazlası veriyor.
Polonya eğitim alanında da çok başarılı. Okuma, matematik ve fen bilimlerinde 38 OECD ülkesi arasında sürekli olarak ilk beş veya altı arasında yer alıyor; Britanya, Fransa veya Almanya gibi daha müreffeh ülkelerin çok üzerinde. Bu da gelecekteki güçlü ekonomik büyümenin temelini oluşturuyor.
Polonyalılar da çok çalışıyor: Yılda ortalama 1830 saat, çok çalışkan olmalarıyla meşhur Amerikalılardan daha fazla ve İngiliz, Fransız ya da Alman eşdeğerlerinin çok önünde.
Tüm bunlar şaşırtıcı gelebilir. Polonya, İngilizler tarafından hala takdir ediliyor olsa da pek çok kişi tarafından kıskanılmaktan ziyade acınması gereken yoksul bir ülke olarak görülüyor.
Bu olumsuz imajın nedenlerinden biri, ülkenin AB’ye girmesinden sonra yaklaşık iki milyon Polonyalının göç etmesi ve bunların yaklaşık yarısının Birleşik Krallık’a gelmesi. Kitlesel göç kısmen, ülkede uzun yıllar boyunca inatçı bir şekilde yüksek kalan işsizlikten kaynaklanmıştı.
Ancak bu yoksul imajı, güncelliğini epey yitirmiş durumda. Polonya, ekonomi toparlanırken vahşi tabiatta geçirdiği dönemin ardından şu an patlama yaşıyor.
Bugünkü başarı büyük ölçüde 1989 sonrasında, komünizm sonrası dönemin efsanevi Maliye Bakanı Leszek Balcerowicz’in serbest piyasa reformlarına atfedilebilir.
Polonya 40 yıllık komünizmin ardından ışığa göz kırparken Balcerowicz planlı ekonomiyi ortadan kaldıracak bir plana — yeni bir tür plana — sahip olan adamdı.
Balcerowicz’in planı yüksek riskli, hızlandırılmış türden bir Thatcherist şok doktriniydi ama işe yaradı. Büyük patlama Polonya iş dünyasını küresel pazara açtı ve iş dünyası gelişti. Pandemi patlak verene kadar Polonya dünyanın en uzun kesintisiz büyüme dönemine — 28 yıl — sahipti.
Polonya ekonomisinin 2022 yılının son üç ayında yüzde 2,4 oranında küçülmesine rağmen geçen yıl toplamda yüzde 4,9 oranında büyümüş olması Polonya’nın dayanıklılığının bir göstergesi.
Polonya siyasetinde tarih hiçbir zaman ikinci planda olmadı.
Almanlar Holokost’ta üç milyon Polonyalı Yahudiyi katletti; üç milyon etnik Polonyalı da öldürüldü ve nüfusun büyük bir kısmı İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yerlerinden edildi. Bu kâbusun anıları, Rusya’nın komşu Ukrayna’yı işgaliyle yeniden canlandı.
Savaş büyük bir sığınmacı akınını da beraberinde getirdi. Bir yıl içinde 11,5 milyon Ukraynalı sınırı geçti ve bunların yaklaşık 1,4 milyonu Polonya’da kaldı.
Bu bağlamda Polonya, Britanya’nın yaklaşık 10 katı kadar sığınmacı kabul etti. Yine de akılda tutulması gereken önemli bir nüans var.
Polonya, Avrupa’daki en düşük doğum oranlarından birine ve dolayısıyla en hızlı yaşlanan nüfusa sahip. Ülkenin göçe ihtiyacı var ama etnik ve dilsel çeşitliliği kabul etme konusunda isteksiz davranıyor.
Ukraynalılar Polonya toplumuna daha kolay uyum sağlıyor ve orada birçoğunun aile fertleri var. Savaştan önce bile Polonya-Ukrayna sınırı AB’nin en gözenekli sınırlarından biriydi.
Yine de Polonya’nın Ukrayna’nın çıkarlarına direndiği epey önemli bir konu var; tahıl.
Ukrayna’dan ucuz ithalata karşı şiddetli bir karşı çıkma hali var. Direniş Polonya ve diğer dört AB üyesi ülkedeki — Macaristan, Romanya, Slovakya ve Bulgaristan — çiftçilerden geliyor. Sonuncusu hariç hepsinin Ukrayna ile sınırı var ve tamamının hükümetleri çiftçileri destekliyor.
Korumacılık, Polonya liderliğindeki bu bloku kontrol eden popülist hükümetler için bir inanç konusu. Geçtiğimiz haftalarda Ukrayna’dan buğday, mısır, kolza ve ayçiçeği tohumu ithalatına tek taraflı yasaklar getirdiler.
Geçtiğimiz salı günü Brüksel, Kiev Merkez Bankası’na göre Ukrayna’ya maliyeti en az 160 milyon pound olan bu yasakları meşrulaştırarak taleplerine boyun eğdi.
AB anlaşması uyarınca Polonyalılar ve ortakları, Ukrayna tahılının sınırdan sevkiyatına izin verecek, ancak sadece diğer ülkelere yeniden ihraç edilmek üzere. Enflasyonun yüksek olduğu bir dönemde Polonyalı tüketiciler şüphesiz daha ucuz ekmek, makarna ve diğer ürünleri memnuniyetle karşılayacaktır ama tarım lobisi de oldukça etkili.
Polonya’nın iktidar partisi Hukuk ve Adalet (PiS), bu sonbaharda üst üste üçüncü kez seçilebilmek için büyük ölçüde kırsal kesimdeki seçmenlere bel bağlıyor.
Siyasi paranoya
Polonya’nın süper güç olma çabasının önündeki en büyük engel iç politika olabilir. Hukukun üstünlüğünün altını oymak ve kamusal tartışmaları bastırmakla suçlanan Hukuk ve Adalet, uzun süredir ülke siyaseti üzerinde paranoya havası estiriyor.
Başbakan Mateusz Morawiecki ve Cumhurbaşkanı Duda’nın her ikisi de Hukuk ve Adalet Partisi’ne mensup. Fakat Polonya’nın nihai iktidar sahibi, partinin başkanı ve kurucu ortağı Jaroslaw Kaczynski.
Şu anda 73 yaşında olan Kaczynski, yüksek bir makamda bulunmaktansa seçkin bir kişi olmayı tercih ediyor, fakat destekçileri ondan “devlet şefi” diye bahsediyor; bu unvan şimdiye dek Polonya’nın 1920’lerdeki gayri resmi hükümdarı Mareşal Pilsudski’ye aitti.
Mazideki askeri diktatörün bu yankıları, doğal olarak eski Avrupa Konseyi Başkanı Donald Tusk’ın başını çektiği liberal muhalefeti telaşlandırıyor.
Tusk ve partisi Sivil Platform, Hukuk ve Adalet’i Avrupa Birliği’ne ve bağımsız yargı ve özgür basın da dahil olmak üzere Polonya demokrasisinin kurumlarına düşman, sadece Kaczynski’nin gerici Katolik tarikatı olarak görüyor.
Kaczynski ise Tusk ve partisini komünist dönemin iflas etmiş mirasçıları olarak görüyor. Milliyetçilik, sosyal muhafazakarlık, cömert refah ve askeri güçten oluşan ideolojisi, yoksul seçmenler arasında popüler olduğunu ispatladı.
İronik bir şekilde, her iki lider de Dayanışma hareketinin eski üyeleri. Kaczynski ve ikiz kardeşi Lech bir zamanlar Dayanışma’yı temsil eden, komünizme karşı muhalefete liderlik eden ve daha sonra Cumhurbaşkanı olan eski elektrikçi Lech Wałesa ile yakın çalıştılar.
Yurt dışındaki şöhretine rağmen gizli polis ile işbirliği yaptığı yönündeki ısrarlı iddialar Wałesa’yı Polonya’da bölücü bir figür haline getirdi.
Wałesa davası, komplo teorilerinin Polonya siyasetindeki toksik rolünü örnekliyor. Belki de en çarpıcı olanı, eski Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski’nin 2010 yılında Smolensk yakınlarında meydana gelen ve Polonyalı seçkinlerin diğer pek çok üyesinin de ölümüne neden olan uçak kazasında hayatını kaybetmesi etrafında dönüyor. Hayatta kalan ikiz olarak Jaroslaw, kardeşinin öldürülmesinden sürekli olarak Rusları sorumlu tuttu.
Polonya heyetinin, Sovyet örtbaslarının en bilindik olanı 1940 Katın katliamının kurbanlarını anmak üzere yola çıkmış olması ya da Rus tarafındaki genel sorumlunun Vladimir Putin’den başkası olmaması işe yaramadı.
Kaczynski 2016’da iktidara döndüğünde yeni bir soruşturma başlatılması talimatını verdi ve bu soruşturmada pek çok usulsüzlük ortaya çıktı ama kazanın bir kazadan ziyade sabotaj olduğuna dair net bir kanıt bulunamadı.
Polonya siyasetinde paranoyanın araçsallaştırılması büyük ölçüde bir eleştiri geleneğinin olmamasından kaynaklanıyor. Muhalefetin ana televizyon kanalı TVN’in sahibi Warner Brothers. Yine de 2021 yılında Polonya Sejm’i (parlamento) ülkedeki medyanın yabancıların mülkiyetinde olmasını yasaklamaya çalışmıştı.
Nihayetinde Beyaz Saray, Polonyalıları devlet güdümündeki medyaya karşı popüler bir alternatiften mahrum bırakacak olan tedbirleri engellemek için müdahale etmek zorunda kaldı.
Tarihten dersler
Hükümete yönelik belki de en ciddi suçlama, yandaşları hâkim ve savcı olarak atamakla kalmayıp muhalif avukatları fiilen tasfiye etmiş olması. Adil bir yargılama ya da aslında herhangi bir yargılama bulmak giderek zorlaşıyor.
Bu konuda öne çıkan örneklerden biri, önde gelen İngiliz-Polonyalı tarihçi Adam Zamoyski. Kendisine karşı herhangi bir suçlama yöneltilmeden pasaportuna el konuldu ve yaklaşık 18 aydır soruşturmaya tabi tutuluyor. Fiili olarak geçim kaynağından mahrum bırakıldı ama habeas corpus yok ve dolayısıyla mahkemeye çıkma hakkı da yok.
Kendisine Hukuk ve Adalet diyen bir partinin yönetiminde hukukun üstünlüğünün tehdit altında olması ironisi pek çok Polonya vatandaşının da gözünden kaçmıyor. Kısmen bu nedenle hükümete güven oranı yalnızca yüzde 34,2. Bu rakam Polonya’da Britanya, Fransa ya da Almanya’dan çok daha düşük.
Tarih bir kez daha günümüz Polonya siyasetine bakarken faydalı bir kılavuz. Zamoyski, Varşova 1920 adlı kitabında Mareşal Pilsudski ve Polonya Lejyonu’nun Avrupa’yı Lenin’in beş milyonluk ordusundan nasıl kurtardığını anlatıyor. Zaferleri “Vistül’deki mucize” olarak anılmaya başladı.
Bunun yanında daha az hayırlı bir sonuç da ortaya çıktı. Zamoyski, savaştan sonra Pilsudski ve gazilerinin çoğulculuğu Polonya’nın kamusal hayatının dışına itmeye çalıştığını belirtiyor: “İster iktisadi ister siyasi olsun, her sorunla başa çıkmak için giderek daha fazla ulusal dayanışmaya başvurduklarından, Polonyalı azınlık ile Almanlar, Ukraynalılar ve özellikle de Yahudiler gibi çeşitli azınlıklar arasındaki husumeti beslediler.”
Savaş öncesi İkinci Polonya Cumhuriyeti’nin bu tasviri, günümüz Üçüncü Cumhuriyeti’nde yaşayanların pek çok insana rahatsız edici ölçüde tanıdık geliyor. Kaczynski, Duda ve Morawiecki hiçbir şekilde Yahudi karşıtı olmasalar da tarihçilerin Polonya’nın itibarını zedelemeye yönelik teşebbüsü olarak gördükleri şeylere karşı aşırı hassaslar. Diğerleri ise bunu normal bir bilimsel araştırma olarak görüyor.
Amerikan, İngiliz ya da İsrail medyasında Polonya’nın geçmişte ya da günümüzde Yahudi azınlığa yönelik muamelesini sorgulayan haberlerin yanlış bir şekilde, Polonya aleyhtarı, art niyetli oldukları varsayılıyor.
Her şeye rağmen Polonya bugün hala güçlü bir demokrasi. Polonyalılar cumhuriyetleri ve silahlı kuvvetleriyle gurur duymakta haklı. Fakat paranoyaya yer olmamalı. Polonya’yı bir kurban ya da şehit olarak görmelerine gerek yok.
Polonya siyasetinin bundan sonra izleyeceği güzergâh ne olursa olsun, Varşova’nın yükselen güç olduğu hakikatini görmezden gelmek zor.
Yüzyıl önce Vistül’de yaşanan mucize gibi, Polonya’nın ekonomik mucizesi de olağanüstü bir başarı. Avrupa’nın doğrulup bunu fark etmesinin vakti geldi.
Dünya Basını
Ekonomist Sapir: Fransa petrol şoku nedeniyle eksi büyüme ve resesyonun eşiğinde

Fransız ekonomist Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’daki savaş ve vurulan enerji tesisleri nedeniyle küresel dizel arzının kilitlendiğini ve Fransa’da akaryakıt fiyatlarının litre başına 3 avroya koştuğunu açıkladı. Elysee yönetiminin Rusya tehdidi söylemini yakıt krizini gizlemek amacıyla kullandığını kaydeden Sapir, Fransa ekonomisinin negatif büyümeye sürüklenerek resesyona gireceği uyarısında bulundu.
Fransız ekonomist ve Rusya uzmanı Prof. Dr. Jacques Sapir, bağımsız yayın kuruluşu Fréquence Populaire platformunda gazeteci Georges Kuzmanovic’in konuğu olarak küresel enerji darboğazı, Ortadoğu’daki çatışmalar ve Fransa ekonomisinin içine sürüklendiği risklere dair değerlendirmede bulundu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplamasına değinen Sapir, gündeme getirilen “Rusya kaynaklı hibrit tehdit” söyleminin aslında patlak veren dizel krizini örtbas etmek amacıyla kurgulandığını dile getirdi.
“Macron siyasi alanda alan açmak için her olayı araçsallaştırıyor”
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un siyasi parti liderlerini Élysée Sarayı’nda acil toplantıya çağırmasını ele alan Prof. Dr. Jacques Sapir, görüşmenin arka planında yatan gerekçelerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.
Sapir, toplantının içeriğine dair şu değerlendirmeyi yaptı:
“Büyük haberler olduğunda cumhurbaşkanının parti liderlerini Élysée Sarayı’nda toplaması anlaşılabilir bir teamüldür. Ancak hibrit tehdit konusunda ortada yeni hiçbir gelişme yok. Şaşırtıcı olan ama Macron söz konusu olduğunda bir o kadar da olağan karşılanan durum tam olarak budur. Kendisi, hem siyaset sahnesinin merkezine yeniden yerleşmek hem de piyonlarını ilerletmek için gereken siyasi koşulları oluşturmak adına her hadiseyi araçsallaştırmaya her an hazırdır.”
Gazeteci Georges Malbrunot’nun paylaştığı bilgilerin ve Fransız istihbarat kaynaklarının bu durumu teyit ettiğini aktaran Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Fransız istihbarat servisleri, Rusya’dan kaynaklanan tehdit düzeyinin, özellikle de hibrit tehdit olarak adlandırılan unsurların artmadığını açıkça değerlendiriyor. Mevcut seviye yılın başındaki durumla tamamen aynıdır. Hibrit tehdit kavramının içi her türlü iddiayla doldurulabilir; siber saldırılar ya da çıkarlarımıza yönelik baskılar buna dahil edilebilir. Ancak veriler ortada, tehdit düzeyinde hiçbir artış yaşanmadı.”
“Rusya varlıklar konusunda şimdiye kadar büyük bir itidal gösterdi”
Rusya’nın kendi topraklarındaki Fransız perakende devi Auchan gibi şirketlerin ve İsviçreli gıda tekeli Nestlé’nin kalan varlıklarına el koymasını değerlendiren Sapir, Moskova’nın adımlarının iki somut nedene dayandığını söyledi.
Sapir, Rusya’nın hamlelerini şu sözlerle açıkladı:
“Rusya’nın Fransız şirketlerinin geriye kalan varlıklarına el koyması iki temel gelişmeyle doğrudan bağlantılıdır. İlki, Avrupa’da ve bilhassa Belçika’daki bir bankada tutulan Rusya Merkez Bankası rezervlerine el koyma tehdidinin sürekli olarak ısıtılmasıdır. Rus tarafı bu adımla açıkça şunu söylüyor: ‘Eğer siz bizim merkez bankası rezervlerimize el koymak isterseniz, biz de sizinkilere el koyabiliriz.’ Rus meslektaşlarımın bana aktardığı ikinci gerekçe ise Fransa’nın, Ukrayna üzerinden Rusya topraklarına yönelik insansız hava aracı saldırılarına teknik destek sağlamış olmasıdır.”
Söz konusu tedbirlerin hukuki boyutuna vurgu yapan Sapir, sürecin ayrıntılarını şu ifadelerle paylaştı:
“Söz konusu işletmeler Rusya’nın geçici mülkiyetine devredildi. Bu şirketlerin idaresini Rus devletine ait bir yapı üstlendi fakat yayımlanan resmi bildiride de görüleceği üzere bu tamamen geçici bir tedbirdir. Yani mülkiyet hakkına nihai olarak dokunulmuş değildir. İkinci ve çok önemli bir husus daha var: Bahsi geçen şirketler yabancılara ait olsa dahi Rusya hukukuna tabi bağlı ortaklıklardır. Dolayısıyla bu durum, ülke dışılık ilkesiyle korunan merkez bankası rezervleriyle hiçbir biçimde kıyaslanamaz. Rus hükümeti kendi hukukuna tabi bu şirketlere karşı kanunun emrettiği her türlü tedbiri alabileceğini gösteriyor. Rusların aslında büyük bir itidal sergilediğini görüyoruz. Belçika’daki merkez bankası gelirlerinin Ukrayna’yı finanse etmek için kullanılmasına karar verildiğinde, yani yaklaşık iki yıl önce de bu adımı atabilirlerdi. Bu tedbiri ancak şimdi almaları, karşı tarafa zaman tanıdıklarını ve ‘Bu oyunu oynamak istiyorsanız biz de varız, sonuçlarına katlanırsınız’ mesajı verdiklerini gösteriyor.”
Belçika yargısının aldığı karara da dikkat çeken Sapir, şu tespiti yaptı:
“Belçika’daki bir mahkeme, Rusya Merkez Bankası rezervleri üzerine konulan tüm tedbirleri hukuka aykırı ilan etti. Bu durum, söz konusu rezervlerin gelirlerini Ukrayna’yı silahlandırmak için kullanan Avrupa Birliği ülkelerinin doğrudan gayrimeşru bir zemine kaydığı anlamına gelir. Bu ülkeler gelecekte Rusya’ya karşı resmen borçlu duruma düşecektir.”
“Fransız siyasi partileri sekiz yaşındaki çocuklar gibi tuzağa düştü”
Fransa kamuoyunda son dönemde gündeme getirilen dezenformasyon ve sabotaj iddialarını eleştiren Sapir, siyasi partilerin bu anlatıya sorgulamadan teslim olduğunu kaydetti.
Sapir, muhalefetin tutumuna ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Macron’un kurduğu bu kurguya siyasi partilerimiz adeta sekiz yaşındaki çocuklar gibi düştü. Marine Le Pen ve Jordan Bardella’nın yayımladığı ortak bildiriyi okumak bile yeterli; Macron’un ifadelerini neredeyse kelimesi kelimesine kopyalamış durumdalar. Bardella’ya kıyasla daha deneyimli bir siyasetçi olan Marine Le Pen’den çok daha fazla itidal beklerdiniz. Ancak seçim kampanyasının bu tartışmalardan zarar görmesinden korktukları anlaşılıyor.”
Demiryollarındaki aksamalar ve Almanya’daki havaalanı hadisesi üzerinden yürütülen kampanyaları tahlil eden Sapir, konuşmasına şöyle devam etti:
“Fransa’da bir trenin raydan çıkması hadisesinde istihbarat raporları Rusya parmağına işaret etmiyor. Demiryolları idaresine iş yapan alt yüklenici bir firmanın ihmali ya da aşırı sol ve radikal çevreci grupların kötü niyetli bir eylemi söz konusu olabilir. Leipzig Havalimanı vakası ise tamamen akıl dışı bir kurgudan ibarettir. Ukrayna kargo uçağının askeri mühimmat yüklediği bir havalimanı yakınında, Almanya’da serbestçe satılan ticari bir insansız hava aracının düştüğü bildirildi. Alman gizli servisi bu olayı üzerlerinde Rus pasaportu taşıyan iki kişiyle ilişkilendirdi. Gizli istihbarat teşkilatlarının yabancı bir ülkede sabotaj yaparken ceplerinde kendi pasaportlarıyla dolaştığını düşünmek tam bir ahmaklıktır. Bu işin arkasında Rusya yanlısı Almanlar, Rusya’yı suçlu göstermek isteyen Ukraynalılar veya herhangi bir Batılı istihbarat servisi yer alabilir. Hastanelere yönelik siber saldırılarda da aynısı yapıldı; saldırıların Ukraynalı korsanlar tarafından gerçekleştirildiği kanıtlanınca konu derhal sümen altı edildi.”
“Husilerin saldırıları Yanbu ihracat kapasitesini en az altı ay sıfırladı”
Fransa’nın ve dünyanın karşı karşıya kaldığı esas krizin yakıt tedariki olduğuna işaret eden Prof. Dr. Jacques Sapir, Ortadoğu’da genişleyen savaşın küresel enerji altyapısını felç ettiğini belirtti.
Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki ablukanın etkilerini aktaran Sapir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan süreç Hürmüz Boğazı’nı fiilen kilitledi. Eskiden günde 140 ila 150 gemi geçerken bugün ancak 10 ila 12 gemi seyredebiliyor. Yemen’deki Ensarullah hareketinin, yani Husilerin kontrolü ele almasıyla Babülmendep Boğazı da tamamen kapandı. Suudi Arabistan’ın Çin menşeli füzelerle Yemen şehirlerini bombalamasına Husiler çok ağır bir misillemeyle karşılık verdi ve Suudi Arabistan’ın ihracat kapasitesini neredeyse tamamen imha etti.”
Suudi petrol altyapısına verilen zararın boyutlarını detaylandıran Sapir, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaştan önce Suudi Arabistan, petrol fiyatlarını yüksek tutmak ve milli petrol şirketi Aramco’nun halka arzını desteklemek amacıyla üretimini kısıtlayarak günde iki milyon varil ihraç ediyordu. Hürmüz Boğazı’ndaki kayıpları telafi etmek için 28 Şubat’tan itibaren Doğu-Batı boru hattı üzerinden Yanbu Limanı’na yönelerek ihracatı günde 3,7 milyon varile çıkardılar. Ancak Husiler yalnızca boru hattını değil, stratejik pompa istasyonlarını da vurdu. İlk başta iki istasyonun vurulduğu sanılıyordu fakat kuzeydoğudaki üçüncü istasyon da temellerine kadar imha edildi. Boru hattından sızan ham petrol geniş bir araziyi kirlettiği için tamirata başlamadan önce toprağın temizlenmesi gerekiyor. Bu istasyonların parçaları seri üretim değil, sipariş üzerine tek tek üretilen aksamlar olduğundan Yanbu üzerinden ihracat kapasitesi en az altı ay boyunca tamamen sıfırlanmıştır.”
Husilerin balistik ve hipersonik füzeler kullandığını hatırlatan Sapir, şu teknik verileri paylaştı:
“Husilerin saldırıları basit insansız hava araçlarıyla değil, 200 ila 300 kilogram patlayıcı taşıyan yüksek hızlı balistik ve hipersonik füzelerle icra edildi. Aynı zamanda Yanbu’daki dev rafineriyi de yerle bir ettiler. Bu durum doğrudan rafinaj kapasitesini vurdu. Ukrayna’nın Rus rafinerilerine yönelik saldırılarıyla birleştiğinde dizel ve gazyağı ihracatı küresel ölçekte durma noktasına geldi. Rusya’nın ham petrol ihraç kapasitesi sürüyor ancak dizel üretecek rafinaj kabiliyeti kısıtlandığı için dünya pazarları eşi benzeri görülmemiş bir ürün krizine sürüklendi.”
“Ham petrol varil fiyatı Şanghay borsasında 135 dolara tırmandı”
Rafinerilerin devre dışı kalmasının petrol piyasalarındaki fiyat dengelerini kökten sarstığını aktaran Sapir, Asya ve Avrupa’nın ağır bir maliyetle yüzleştiğini bildirdi.
Piyasalardaki son fiyat hareketlerini özetleyen Sapir, şu bilgileri verdi:
“Ham petrol fiyatlarındaki sıçrama Asya ve Avrupa teslimatlarına derhal yansıdı. Şanghay borsasında Körfez menşeli ham petrolün varili 135 dolardan işlem görüyor. Hindistan’ın batı kıyısındaki rafinerilere sevk edilen Rus Ural petrolünün varili 140 ila 145 dolara ulaştı. Ural petrolünün gösterge endeksi ise 120 doların üzerine yerleşti. Ortaya çıkan bu tablo kalıcıdır ve aylarca devam edecektir. Donald Trump’ın, küresel dizel ticaretine zarar verdiği gerekçesiyle Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy’e rafineri saldırılarını durdurması için çıkışması boşuna değildir. Batı’nın yönlendirdiği hedefler bir bumerang gibi dönüp kendi ekonomilerini vurmaktadır.”
Sapir, petrol ürünlerindeki daralmanın yaratacağı zincirleme reaksiyona işaret ederek şunları söyledi:
“Dizel ve akaryakıt sorunu tüketiciler açısından yakıcı bir aşamaya geldi. Ancak asıl büyük felaket, kimyasal şok olarak nitelediğim rafinaj türevleri krizidir. Rafineri çıktılarının temin edilememesi sanayide hammadde kesintilerine yol açacaktır. Amerika Birleşik Devletleri’nde 21 eyalette dizel fiyatları tarihi zirvelerini çoktan geride bıraktı. Fransa’da ise pompa fiyatları 2,40 ila 2,60 avro bandına oturdu ve hızla litre başına üç avro sınırına doğru ilerliyor.”
“Dizeldeki fiyat esnekliği bire eşit ve bütçe kaybı iddiası asılsız”
Fransa’daki akaryakıt fiyatlarının yarısından fazlasının vergilerden oluştuğunu hatırlatan Sapir, hükümetin bütçe açığı söylemlerinin ekonomik gerçeklerle bağdaşmadığını ifade etti.
İktisatçı Nicolas Meillant tarafından yürütülen ekonometrik çalışmaya atıfta bulunan Sapir, şu açıklamayı yaptı:
“Nicolas Meillant, Fransa’daki beş yıllık aylık tüketim ve fiyat hareketlerini kapsayan 60 veri noktası üzerinden dizelin fiyat esnekliğini hesapladı. Elde edilen sonuç nettir: Dizel yakıtın fiyat esnekliği tam olarak bire eşittir. Bu veri iktisadi açıdan şu anlama gelir: Akaryakıt fiyatı yüzde 10 arttığında tüketim yüzde 10 geriler. Tersi durumda, yani fiyat yüzde 10 düştüğünde tüketim aynı oranda yükselir. Dolayısıyla devletin akaryakıttan elde ettiği toplam vergi geliri sabittir. Maliye Bakanlığı çevreleri, dizel fiyatını iki avroya düşürmenin kamu maliyesine 15 milyar avroya, yani gayrisafi yurtiçi hasılanın yarım puanına mal olacağını öne sürüyordu. Bu hesaplama tamamen geçersizdir.”
Fransa’daki vergi sistemindeki yapısal çarpıklığa değinen Sapir, çözüm yolunu şu sözlerle tarif etti:
“Fransa’da vergiden de katma değer vergisi alınan akıl dışı bir sistem yürürlüktedir. Bu uygulama çifte vergilendirmeyi yasaklayan anayasal ilkelere de aykırılık teşkil eder. Şayet devlet vergiler üzerindeki katma değer vergisini kaldırma kararı alırsa, vergi oranındaki indirimden doğacak teorik kayıp artan tüketim hacmiyle anında telafi edilir. Bu sayede pompa fiyatları 45 ila 50 sent ucuzlayabilir. Hükümet genel tüketici sübvansiyonlarını iptal edip yalnızca çiftçilere ve balıkçılara yönelik yakıt desteklerini koruyarak bu operasyonu toplamda 500 ila 700 milyon avroluk sembolik bir maliyetle tamamlayabilir. Ancak Marine Le Pen vergi indirimi talebini ilk dillendiren isim olduğu için iktidar sırf siyasi inat uğruna bu rasyonel adımı atmayı reddediyor.”
“Fiyat tavanı uygulaması kaçınılmaz olarak akaryakıt kıtlığı yaratır”
Fransa’da sol muhalefetin savunduğu fiyat sabitleme ve tavan fiyat politikalarının ekonomik yıkıma yol açacağını vurgulayan Prof. Dr. Jacques Sapir, TotalEnergies istasyonlarında yaşananları örnek gösterdi.
Piyasa mekanizmasına yapılan idari müdahaleleri eleştiren Sapir, şu görüşleri dile getirdi:
“Jean-Luc Mélenchon liderliğindeki Boyun Eğmeyen Fransa hareketi fiyatların devlet zoruyla dondurulmasını talep ediyor. Fiyatları dondurursanız karşılaşacağınız yegane sonuç istasyonların yakıtsız kalmasıdır. TotalEnergies şirketinin kendi istasyonlarında uyguladığı iki avroluk tavan fiyat politikasının neticelerini sahada görüyoruz. Şirket yüz milyonlarca avro zarar yazarken diğer istasyonlarla açılan fiyat makası tüketimi tamamen Total noktalarına yöneltti. Sonuç olarak Total istasyonlarında motorin ve kurşunsuz benzin tükendi. Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre Fransa’daki akaryakıt istasyonlarının yüzde 15 ila 17’si şu anda yakıt temin edemiyor. Bu oran tam olarak Total’in ülkedeki pazar payına denk gelmektedir.”
Tarihsel bir paralellik kurarak idari fiyat kontrollerinin tehlikesine işaret eden Sapir, şunları kaydetti:
“Fiyat dondurma mekanizmasının petrol sektöründe çalışmadığı gün gibi ortadadır. Fiyat tavanı arzı keser ve kıtlığı kurumsallaştırır. 1927 yılında Sovyetler Birliği’nde yaşanan meşhur tahıl grevi, tahıl alım fiyatlarının idari kararla düşürülmesi sonucu patlak vermişti. Devlete tahıl satmayı ilk bırakanlar zengin köylüler değil, yoksul ve orta halli köylüler olmuştu. Fransız Devrimi sırasındaki azami fiyat kanunu da aynı hüsranla sonuçlanmıştı. Fiyatı baskılarsanız kuyruklar ve yokluk üretirsiniz.”
“Trump petrol ihracatını yasaklama fikrinden uzman tepkisiyle vazgeçti”
Amerika Birleşik Devletleri’nin enerji darboğazı karşısında attığı adımlara değinen Sapir, Washington yönetiminin küresel piyasaları kilitleyecek bir kararın eşiğinden döndüğünü söyledi.
Amerikan tarım sektörünün yüksek mazot maliyetleri altında ezildiğini aktaran Sapir, şu bilgileri verdi:
“Amerikan çiftçileri dizel fiyatlarının iki katına çıkması nedeniyle büyük bir çıkmazda bulunuyor yerine büyük bir çıkmaz yaşıyor. ABD yönetimi, altı yıldır tek bir varil dahi almadığı Venezuela’dan aniden günde 800 bin varil ağır ham petrol ithal etmeye başladı. Orinoco Deltası’nın ağır petrolü Amerikan rafinerileri için zorunlu bir hammaddedir. Donald Trump başlangıçta yerel fiyatları düşürmek adına dizel ihracatını tamamen yasaklamayı düşündü. Ancak hem Demokrat hem Cumhuriyetçi enerji uzmanları böylesi bir adımın küresel piyasalarda tam bir kıyamete yol açacağını belirterek ayağa kalktı. Trump bu büyük hatadan şimdilik geri adım attı ancak kriz kasım ayındaki Kongre ara seçimlerinde Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kaybetmesine yol açabilecek ağırlıktadır.”
Pentagon’un askeri sınırlarına da değinen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Pentagon sözcüsü geçtiğimiz günlerde İran ile yürütülen savaşın Amerikan mühimmat stoklarını tamamen tükettiğini kabul etti. Suudi Arabistan’ın yardım çağrılarına rağmen Amerikan ordusunun Yemen’e karşı yeni bir cephe açacak gücü kalmadı. Merkezi İstihbarat Teşkilatı raporları, İsrail ile ortaklaşa Yemen’e yapılacak geniş çaplı bir taarruzun tüm Ortadoğu’yu havaya uçuracağı uyarısında bulundu. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın bütün askeri ve iktisadi stratejisi çökmüş durumdadır. Amerikan güvenlik şemsiyesini kaybeden Riyad yönetiminin İran ile doğrudan müzakere masasına oturmaktan başka hiçbir gerçekçi seçeneği kalmamıştır.”
“Rusya’nın Vostok sahası ihracat kapasitesini yüzde 25 artıracak”
Küresel petrol arzındaki kaymaların Asya ülkelerini Rusya’ya daha da yakınlaştırdığını belirten Sapir, Moskova’nın Arktik bölgesindeki dev enerji projelerini devreye aldığını açıkladı.
Enerji jeopolitiğindeki yeni rotaları haritalandıran Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Körfez’deki krizden en fazla etkilenen Asya ülkeleri çözümü Rusya’ya yönelmekte buldu. Rosneft ve Gazprom ortaklığıyla Arktik bölgesinde yer alan dev Vostok petrol sahası üretime ve sevkiyata başladı. Bu yeni saha Rusya’nın petrol ihraç kapasitesini tek başına yüzde 20 ila 25 oranında artıracaktır. Bu ek kapasite Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliğini pekiştirirken, Sibirya kömürünün en büyük alıcısı konumundaki Güney Kore’yi rahatlatacak ve Japonya’nın Rusya ile müzakerelerini hızlandıracaktır.”
Avrupa’nın alternatif kaynaklardan yoksun olduğunu kaydeden Sapir, aradaki uçurumu şu sözlerle anlattı:
“Asya tedarik kanallarını sağlama alırken Avrupa Birliği derin bir krizle baş başa kalmıştır. Gabon, Nijerya, Cezayir ve Libya gibi Afrika üreticilerinin üretim kapasitelerini artırma kabiliyeti son derece sınırlıdır. Brezilya’nın sağlayabileceği ek kapasite günde en fazla 500 ila 800 bin varil civarındadır. Dolayısıyla bu enerji şokunun en ağır faturasını Fransa ve diğer Avrupa ülkeleri ödeyecektir.”
“Fransa büyümede eksiye geçişin ve ağır bir resesyonun eşiğinde”
Fransa ekonomisinin yakıt krizinin tetiklediği yeni bir toplumsal patlama dalgasıyla karşı karşıya olduğunu vurgulayan Sapir, ekonomik göstergelerin hızla bozulduğunu kaydetti.
Sarı Yelekliler hareketine benzer bir dalgalanmanın kapıda olduğunu dile getiren Sapir, şu uyarılarda bulundu:
“Mevcut şartlar bana giderek Sarı Yelekliler hareketinin ilk başladığı günleri hatırlatıyor. Tarih birebir tekerrür etmez zira taraflar geçmiş deneyimlerin hafızasını taşır; ancak bu hiçbir şey olmayacağı anlamına gelmez. Önümüzdeki iki ila dört ay son derece sert gelişmelere gebedir. Çalışma grubumuzla birlikte Fransa ekonomisinin büyüme modeline dair tahminlerimizi aşağı yönlü revize etmek mecburiyetindeyiz. Yıl başında öngörülen yüzde 1,1’lik resmi büyüme hedefi bir hayalden ibarettir. Kendi merkezimin daha önce yüzde 0,2 olarak açıkladığı zayıf büyüme tahmini dahi artık geçerliliğini yitirmiştir. Fransa ekonomisi pozitif büyümeden negatif büyümeye, yani resesyona geçiş noktasındadır.”
Enflasyon rakamlarına dair teknik modellemeleri aktaran Sapir, değerlendirmesini şöyle tamamladı:
“Akaryakıt fiyatlarındaki her yüzde 10’luk artış, genel enflasyon oranına mekanik olarak 0,7 puan ekler. Temmuz, ağustos ve eylül aylarında biriken yakıt artışları tüketici fiyat endeksine en az bir tam puanlık ilave yük getirecektir. İnsanların alım gücü düştüğü için sanayi mallarında talep daralması ve fiyat indirimi yaşansa bile bu dinamik genel yükselişi engelleyemez. Yıl sonunda Fransa’da enflasyonun yüzde 4’ün üzerine çıkması, hatta yüzde 5 sınırını zorlaması kuvvetle muhtemeldir. Fransa Ulusal İstatistik Enstitüsü verileri açıkladığında tablonun vahameti çok daha net biçimde gün yüzüne çıkacaktır.”
“Güney ülkeleri ortak tahıl borsasıyla tam gıda egemenliği kuruyor”
Yeni Delhi’de düzenlenen BRICS zirvesini de mercek altına alan Sapir, birliğin genişleme evresinden kurumsal konsolidasyon aşamasına geçtiğini belirtti.
Dolarsızlaşma sürecinin yalnızca para birimleriyle sınırlı kalmadığını bildiren Sapir, stratejik projeleri şu sözlerle anlattı:
“Yeni Delhi zirvesi finansal ve ticari bağımsızlığın kurumsallaşması açısından tarihi kararlara sahne oldu. Rusya’nın 2023 yılından bu yana öncülük ettiği ortak BRICS tahıl ve gıda borsası hayata geçiriliyor. Pirinç de dahil olmak üzere temel tarım ürünlerini ve tarım makinelerini kapsayan bu ortak piyasa, Küresel Güney ülkelerine eksiksiz bir gıda egemenliği kazandıracaktır.”
Finansal altyapı alanındaki dönüşümleri özetleyen Sapir, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Hindistan’daki Gift City projesi dünya çapında devasa bir finans merkezine dönüşüyor. Batı tekelindeki reasürans sistemlerine karşı bağımsız sigorta yapıları kuruluyor. İran savaşı nedeniyle Basra Körfezi’nde sigortasız kalan tankerler bu süreci olağanüstü biçimde hızlandırdı. Çin’in finansal gücü ile Hindistan’ın 18’inci yüzyıldan bu yana deniz ticaretinde taşıdığı köklü sigortacılık tecrübesi birleşiyor. Londra ve New York merkezli finans kartellerine karşı güney ülkelerine eksiksiz bir kurumsal alternatif inşa ediliyor.”
“Yeni parlamenterlerin yüzde 30’undan fazlası cephe gazilerinden oluşacak”
Mülakatın son bölümünde Rusya parlamentosu Devlet Duması seçimlerinin ilk sonuçlarını analiz eden Prof. Dr. Jacques Sapir, ülkede derin bir elit değişiminin başladığına dikkat çekti.
Seçim neticelerinin askeri ve sosyolojik boyutlarını değerlendiren Sapir, şu tespitleri paylaştı:
“Resmi olmayan ilk sonuçlara göre Birleşik Rusya Partisi mecliste mutlak çoğunluğunu korurken, Komünist Parti ile Liberal Demokrat Parti’nin toplam oy oranı yüzde 22 seviyesine ulaştı. Savaş dönemlerinde halkın bayrak etrafında kenetlenmesi olağan bir durumdur. Burada asıl mühim olan gelişme, meclise girecek yeni vekillerin ne kadarının Ukrayna’daki askeri operasyona katılmış gazilerden oluşacağı meselesidir.”
Gözlemlerini aktaran Prof. Dr. Sapir, sözlerini şu şekilde noktaladı:
“Parti listelerindeki yerleşimler incelendiğinde, yeni dönemde Rus parlamentosunun yüzde 30 ila 45’ini doğrudan cepheden gelen gazilerin oluşturacağı anlaşılıyor. Yüzde 30 gibi en muhafazakar oran dahi muazzam bir sosyolojik dönüşüme işaret eder. 2022 yılı sonunda Moskova’da öğrencilerimle yaptığım görüşmelerde, gelecekte siyasi kariyer yapmak isteyenlerin savaşa katılması gerektiği yönündeki inancı bizzat dinlemiştim. Bu öngörü bugün gerçeğe dönüşüyor. Önümüzdeki 10 ila 15 yıl boyunca Rusya’nın siyasi kaderini doğrudan cephede savaşmış bu yeni kadrolar belirleyecektir. Bu durum, Rusya ile Batı arasındaki stratejik hesaplaşmanın uzun vadeli bir kurumsal zemine oturduğunun en kesin kanıtıdır.”
Dünya Basını
Yarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor

Teknoloji yazarı Ed Zitron, yapay zeka sektöründen yükselen “insanlığın yok oluşu” uyarılarının somut temeli bulunmayan bir halkla ilişkiler kurgusu olduğunu belirtti. Şirketlerin yarım trilyon doları aşan maliyetlerine rağmen karlı bir iş modeli kuramadığına dikkat çeken Zitron, hayali kıyamet senaryolarının gerçek çevre tahribatı, ekonomik zarar ve tüketici mağduriyetlerini gizlemek için kullanıldığını kaydetti.
Yapay zeka sektöründe çalışan bazı eski ve mevcut personelin “insanlığın sonunu getirebilecek süper zeka” uyarılarıyla başlattığı kıyamet senaryoları tartışması büyüyor.
Teknoloji yazarı, bülten yayıncısı ve eski halkla ilişkiler danışmanı Ed Zitron, katıldığı ICYMI adlı podcast programında, sektördeki güvenlik ve felaket söylemlerinin gerçek somut tehlikeleri örtbas etmeye yarayan bir yanılsamadan ibaret olduğunu belirtti.
Tartışma, daha önce üç yıl boyunca yapay zeka araştırma kuruluşlarında çalışan ve son olarak Anthropic şirketinde görev yapan 27 yaşındaki araştırmacı Jacob Coxon’ın istifa mektubuyla alevlendi.
Coxon, hem eski şirketi OpenAI hem de son çalıştığı Anthropic yönetimlerinin sorumsuzca davrandığını belirterek, “Kendi kendini geliştiren süper zekaya doğru çılgınca koşuyorlar ve hayatlarımızla kumar oynuyorlar. Bu teknolojiyi inşa edenler, yapay zekanın bu on yılın sonuna kadar hepimizi öldürebileceğine içtenlikle inanıyor” ifadelerini kullandı.
Bu açıklamayı alıntılayan Anthropic bünyesindeki Uyum Bilimi Lideri Evan Hubinger ise “Jacob haklı. Yapay zekanın tüm insanları öldürebileceğine gerçekten inanıyoruz. Şahsen önümüzdeki on yıl içinde bunun gerçekleşme ihtimalinin yüzde 10’dan fazla olduğunu düşünüyorum” dedi.
Sektörün içinden gelen bu felaket senaryolarını sert bir dille eleştiren Ed Zitron, kamuoyuna sunulan kıyamet anlatısının hiçbir bilimsel temele dayanmadığını vurguladı.
“Süper zeka masalı gerçek bir tarikat gibi işletiliyor”
Zitron, yapay zeka sektörünün önemli bir bölümünün ve özellikle Anthropic çevresinin rasyonel bir teknoloji üreticisinden ziyade kapalı bir inanç grubu gibi hareket ettiğini dile getirdi.
Teknolojinin kendi kendini sınırsızca geliştirebileceğine dair somut hiçbir kanıt bulunmadığını hatırlatan Zitron, “Anthropic şirketine ve yapay zeka sektörünün bir kısmına adeta bir tarikat tarafından yönetiliyormuş gibi bakmamız gerekiyor. Bu, süper zeka tarikatıdır. Süper zekanın mümkün olduğuna dair elimizde hiçbir kanıt yok. Kendi kendini yinelemeli biçimde geliştiren, yani kendi kendine öğrenen bir yapay zekadan söz ediyorlar. Bunun gerçekleşebileceğine ilişkin hiçbir somut ispatımız bulunmuyor” dedi.
Sektör çalışanlarının gerçeklikten kopuk bir yankı odasında yaşadığına işaret eden Zitron, “Kendilerine rasyonel diyen bu kesimler, rasyonel düşünceyi değil, süper zekanın insanlığı yok edeceği yönündeki peşin hükmü kastediyor. Bu zihniyet, herkesin paniklemesini istiyor. Şirkete adım attığınız ilk andan itibaren ‘süper zeka hepimizi öldürebilir’ fikri aşılanıyor. Çevrenizdeki herkes aynı şeye inandığında ve aynı şekilde davrandığında, ortaya akıl dışı bir tektiplik çıkıyor. Zeki insanların buna kanmasının nedeni, aynı şeyi tekrarlayan bir gruba inanmanın ve gerçekleri görmezden gelmenin çok kolay olmasıdır” ifadelerini kullandı.
“Makineler kontrolden çıkmadı, ortada açık bir insan hatası var”
Kıyamet çığırtkanlığı yapanların somut bir vaka olarak öne sürdüğü açık kaynaklı yazılım paylaşım platformundaki güvenlik açığına da değinen Zitron, modellerin bağımsız bir irade geliştirdiği iddialarını kesin bir dille reddetti.
Deney sırasında görevlendirilen binlerce yazılım ajanının kendi kendine bilinç kazanmadığını, sadece kendilerine verilen hedefe ulaşmak için olasılık ağaçlarını taradığını söyleyen Zitron, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kontrolden çıkmak, bilinç ve niyet barındırır. Burada kesinlikle öyle bir durum yok. On bin civarında model bir araya geldi; geleneksel yollarla sorunu çözemeyeceklerini belirleyip testte hile yapmanın yolunu aradılar. Platformdaki bir güvenlik açığını bulup tıpkı sıradan bir siber saldırı gibi bundan faydalandılar. Burada ‘onlar’ derken insanları değil, altyapıya bağlı büyük dil modellerini kastediyorum. Kendi iradeleriyle hareket etmediler. Bir plan ürettiler ve önlerine konan kodlama değerlendirmesini aşmak için çalıştılar. Bu modeller olasılıksal sistemlerdir; ne kadar karmaşıklaşırlarsa karmaşıklaşsınlar matematiksel olarak yanılsama üretmeye mahkumdurlar. Yapılan hile, niyetten değil, verilen talimatın farklı biçimde işlenmesinden kaynaklanıyor.”
Söz konusu hadisenin bir yapay zeka başarısızlığı değil, araştırmacıların ihmali olduğunu belirten Zitron, “Makinelerin saldırı yapmasını sağlamaya çalışırken arkalarında yazılım indirilmesine izin veren açık kapılar bıraktıklarını fark etmediler. Sistemin internet erişimi olmadığını zannediyorlardı. Bu doğrudan bir insan hatasıdır. Makinelerin bilerek kaçıp gittiği yanılsaması, insanların bu sistemleri insani özelliklerle donatmasından besleniyor. Oysa ortada sadece bir dizi matematiksel işlem var” diye konuştu.
“Amaç sizi telaşa sokup belirsizlikle korkutmak”
Yapay zeka alanındaki güvenlik çağrılarının sahte bir aciliyet hissi üzerinden kurgulandığını kaydeden Zitron, kamuoyuna yönelik panik dalgasının arkasındaki mekanizmayı şu sözlerle aktardı:
“Dolandırıcılar iki temel yöntemle insanları aldatır. Birincisi, sizi aceleye getirmektir. Biri size ‘Bunu hemen yapmalısınız, derhal harekete geçmelisiniz’ diyorsa, her defasında yavaşlamak gerekir. Bina yanmıyorsa veya dışarıda silahlı biri yoksa, acil eylem talep eden muğlak tehditler karşısında durup düşünmelisiniz. İkincisi ise belirsizlikten korkmamak ve somut ayrıntı talep etmektir. ‘Bu teknoloji sizi öldürecek’ diyorlar. Beni ne öldürecek? Neden korkuyorsunuz? Nerede, nasıl gerçekleşecek? Bunların hiçbirine cevap vermiyorlar. Hangi güvenlik süreçlerinin eksik olduğunu, neyin düzeltilmesi gerektiğini veya sürecin nasıl yavaşlatılacağını somutlaştırmıyorlar. Sadece belirsiz bir dehşet tablosu çiziyorlar.”
Anthropic şirketinden ayrıldıktan sonra televizyon kanallarında ve basında yoğun bir tanıtım turuna başlayan Jacob Coxon’ın durumunu irdeleyen Zitron, gerçek ifşaatçılık ile bu medya kampanyası arasındaki farkı anlattı:
“Bir ifşaatçı ne yapar? Yanlış bir eylemi işaret eder, somut bir olguyu gösterir ve kanıt sunar. Gazetecilere belgeleri teslim eden Frances Haugen veya Edward Snowden gerçek ifşaatçılardır; ellerinde somut evraklar vardı. Medya ise bu olayı ‘Şirketten ayrılan korkmuş adam’ başlığıyla özel haber gibi sunuyor. Bu kişi bir ifşaatçı değil. Gizlilik sözleşmenizin arkasına saklanıyorsanız ifşaatçı olamazsınız. Bir ifşaatçı kamu yararı adına dava edilme riskini göze alarak o sözleşmeyi çiğner. Oysa bu şahıs hiçbir somut bilgi vermiyor, yalnızca çok korktuğunu söylüyor. Arka arkaya bağlanan bu televizyon mülakatları ve zengin arka planlar, bu sürecin tek başına yürütülmediğini, organize bir halkla ilişkiler faaliyeti olduğunu gösteriyor. Sektörden ayrıldığını iddia ediyor ama birkaç ay sonra yine yapay zeka güvenliği alanında bir işe geçeceğini kendisi dile getiriyor.”
“Süper zeka retoriği kalktığında geriye vasat ve pahalı bir bulut yazılımı kalıyor”
Zitron, teknoloji şirketlerinin tüm bu kıyamet söylemlerini, ekonomik olarak sürdürülemez olan iş modellerini gizlemek için bir kalkan olarak kullandığına dikkat çekti.
Yatırımların yarım trilyon doları aştığını ancak ortaya çıkan faydanın bu maliyeti karşılamaktan çok uzak olduğunu belirten yazar, şu ifadeleri kullandı:
“Bütün bu tantanayı, süper zeka masallarını ve korku edebiyatını bir kenara bıraktığınızda ne görüyorsunuz? Binlerce araştırmacının son derece karsız, sadece dünyanın en büyük şirketlerine para kazandıran bulut yazılımları üzerinde çalıştığı gerçeğini görüyorsunuz. Bu yazılımlar hiçbir şeyi demokratikleştirmiyor, kitleler için değer üretmiyor. Serveti yalnızca dev teknoloji firmalarında merkezileştiriyor; risk sermayesi fonlarını doğrudan bu devlerin kasasına akıtıyor. Üstelik bu teknoloji vasat bir bulut yazılımından öteye gidemiyor. Dil modelleri gelişti, bunu kabul ediyorum; fakat bu noktaya gelebilmek yarım trilyon dolardan fazlaya mal oldu. Bu fiyata alınan sonuç son derece yetersizdir.”
Yapay zekanın pratik kullanım alanlarının oldukça dar olduğunu vurgulayan Zitron, “Bütün o şatafatlı lafları soyutladığınızda elinizde belirli işlevler için faydalı olan kodlama modelleri kalıyor. Kod okumayı bilen yazılımcılar için işleri biraz hızlandırabilir, grafik çiziminde işe yarayabilir. Ben oğlumun bilgisayar oyunundaki bir arızayı gidermek için kullandım; o bile tam bir gün sürdü ve yarı yolda çöktü. Tüm retorik temizlendiğinde durum gerçekten içler acısı. Hepimiz bu tek konuya aşırı odaklandık ve ne yapabileceğine dair boş yere paniğe kapıldık. Eğer bu bir süper zeka değilse, sadece sıradan bir yazılımdır. Sıradan bir yazılımsa, harcanan tüm zamana ve enerjiye yazık oldu. Medya, kendi yansımasını görüp korkan bir köpek yavrusu gibi havaya girdi” dedi.
“Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda”
Sektör liderlerinin yapay zeka güvenliği çağrılarının ardında derin bir ikiyüzlülük yattığını ifade eden Zitron, OpenAI Üst Yöneticisi Sam Altman ve diğer şirketlerin tutumunu eleştirdi:
“Altman televizyona çıkıp güvenlik endişeleri sebebiyle halka arz için doğru zaman olmadığını söylüyor. Oysa asıl gerçek şu: Halka arzı ertelediler çünkü mali tabloları berbat durumda. Mali kayıtlarını bizzat gördüm ve basına yansımasından önce yayımladım. Şirketin ekonomisi tamamen çökmüş halde. Bir yandan kapalı kapılar ardında 1,5 trilyon dolarlık piyasa değeri üzerinden fon toplamaya çalışıyorlar, diğer yandan ‘güvenlik nedeniyle yavaşlamalıyız’ diyorlar. Anthropic ise tam bu yavaşlama çağrılarının yapıldığı gün halka arz için teknoloji borsasını seçtiğini duyurdu. Aslında kimsenin yavaşladığı yok. Herkes bu anlatının bir ucundan tutup kendi çıkarına göre kullanıyor.”
Şirketlerin finansal illüzyonlar yarattığını da sözlerine ekleyen Zitron, “Anthropic şirketinin, eğitim maliyetleri ve hisse bazlı ödemeler hariç tutulduğunda yüzde 80 brüt kar marjına sahip olduğunu yatırımcılara söylediği ortaya çıktı. Bu, son derece etik dışı bir iş yapma biçimidir. Ayrıca kullanıcıların erişim sınırlarını sürekli değiştiriyorlar. Bir yıllık abonelik satın alan bir müşteri, altı ay sonra hizmetin çeyreğine bile erişip erişemeyeceğini bilemiyor. Gerçek maliyetleri ve ekonomik tabloyu gizleyerek tüketicileri mağdur ediyorlar” şeklinde konuştu.
“Hayali süper zekayı denetlemek, gerçek suçları aklamanın kılıfıdır”
Zitron, teknoloji şirketlerinin yasa yapıcılara “bizi denetleyin” çağrısı yapmasının ardındaki asıl amacın, kendi istedikleri kuralları dayatmak olduğunu söyledi.
Siyasetçilerin var olmayan tehditlerle uğraşarak halkı oyaladığını belirten teknoloji yazarı, şu görüşleri dile getirdi:
“Sektör, devletlerin teknolojiyi gerçek anlamda denetlemediğini çok iyi biliyor. ‘Bizi denetleyin’ demek onlar için hiçbir maliyet taşımıyor. Asıl hedefleri kendi kendilerini denetlemek, yani diledikleri gibi at koşturmaya devam etmektir. Siyasetçiler de bu oyuna alet oluyor. Çıkıp yapay zekayı denetleyeceklerini ilan ediyorlar. Peki bu taslaklarda sohbet robotları yüzünden intihar eden insanlar, çevreye verilen devasa tahribat veya veri merkezlerinin sıradan yurttaşların faturalarına bindirdiği yükler yer alıyor mu? Hayır. Varsa yoksa süper zeka masalı. Masal kahramanlarını yasaklayarak dünyayı kurtaracaklarını vadediyorlar. Var olmayan bir canavarla savaşmak, gerçek zararlarla yüzleşmekten kaçınmanın en kolay yoludur.”
Yasal yaptırımların hemen devreye girmesi gerektiğini savunan Zitron, mevcut yasal düzenlemelerin kullanılmadığını belirtti:
“Bu sektörü gerçekten denetlemek isteseydik, bunu yarın sabah yapabilirdik. Bu araçların tıbbi ve hukuki tavsiye vermesini, insani duyguları taklit etmesini derhal yasaklardık. Kusurlu bir ilaç, kaza yapan bir otomobil veya tehlikeli bir oyuncak insanlara zarar verdiğinde derhal toplatılır. Büyük dil modellerini de güvenli hale gelene kadar tamamen kapatmamız gerekir. Bu teknolojilerle işlenen siber suçların yasal sorumluluğu şirket yöneticilerine yüklenmelidir. Yöneticilerin hesap vermesi, kolluk kuvvetlerinin devreye girmesi gerekir. Ortada açık yasalar varken, failin kendi cezasını kendisinin belirlemesine izin veriliyor.”
Yapay zekanın gelecekteki olası felaketlerine odaklanmanın, bugünkü yıkıcı etkileri görünmez kıldığına işaret eden Zitron, toplumun acil olarak yüzleşmesi gereken sorunları şöyle sıraladı:
“Yapay zekanın vereceği ana zararı belirsiz bir kıyamet olarak tanımlamak, şu an yaşattığı devasa tahribatı önemsiz gösteriyor. Bu modellerle etkileşim kuran kişilerin yaşadığı ağır psikolojik çöküntüler, enerji ve su tüketiminin yarattığı çevre felaketi, veri merkezlerinin maliyetinin kamuya yüklenmesi ve bağımsız düşünme yetisinin körelmesi gibi krizler önemsiz ayrıntılar gibi algılanıyor. Oysa bizi fiilen etkileyen maddi gerçekler bunlardır. Gelecekte gerçekleşmeyecek bir süper zekayı durdurduğunuzu söyleyerek siyasi puan toplayabilirsiniz ama bu güvensiz teknolojinin yazılım dünyasının her köşesine kontrolsüzce boca edilmesinin faturasını ödemekten kaçamazsınız.”
Zitron, sıradan yurttaşlara ve haber tüketicilerine yönelik tavsiyelerini şu sözlerle tamamladı:
“Yapay zeka hakkında ne düşünürseniz düşünün, özellikle iş yerlerinde bu konudan kaçınmak zor. Ancak ne olursa olsun, bu teknolojiye ilişkin bilgilerinizi teknoloji vadisinin sözcülerinden almayın. Birisi size yapay zekanın gelecek olduğunu ve harikalar yaratacağını ısrarla anlatıyorsa, ona şüpheyle yaklaşın. Bu şirketlerde çalışanların ya da onlarla bağlantılı vakıfların açıklamalarını tartışmasız doğru kabul etmeyin. Ben bir yatırım uzmanı değilim ama bu alanın son derece zehirli olduğunu görebiliyorum. Balonun tam olarak ne zaman patlayacağını bilmesem de kaçınılmaz olarak patlayacağına eminim.”
Dünya Basını
Çin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?

Çin, daha adil bir dünya düzenini teşvik ederek, tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanmayı hedefliyor.
***
Regina Ip Lau Suk-yee, Hong Kong Yürütme Konseyi Koordinatörü ve Yeni Halk Partisi Genel Başkanı
South China Morning Post, 27 Eylül 2026
Çin, birçok alanda ABD’nin denk bir rakibi haline geldikçe, giderek daha sık sorulan bir soru öne çıkıyor: Çin artık bir süper güç mü? Ancak bu soru, gücün başka bir döneme ait tanımına dayanıyor olabilir.
Çin, geleneksel olarak büyük güçlerle ilişkilendirilen pek çok özelliğe sahip: büyük bir nüfus, geniş bir toprak parçası, büyük bir ekonomi, ileri teknolojik kapasite ve giderek büyüyen askeri güç. Buna rağmen Pekin, Çin’i “büyük güç” ya da “süper güç” yerine “büyük ülke” olarak tanımlıyor. Örneğin küresel yönetişim üzerine yayımladığı beyaz kitapta Çin, kendisini daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası düzeni savunan büyük bir ülke olarak sunuyor.
Bu yaklaşım, gücün ne için kullanılması gerektiğine ve belki de 21. yüzyılda sorumlu gücün ne anlama geldiğine ilişkin farklı bir anlayışı yansıtıyor.
“Süper güç” kavramının kökeni İkinci Dünya Savaşı dönemine uzanıyor. Amerikalı siyaset bilimci William T.R. Fox, 1944 tarihli The Super-Powers: The United States, Britain, and the Soviet Union – Their Responsibility for Peace adlı kitabında ABD, Britanya ve Sovyetler Birliği’ni; askeri ve jeopolitik kapasiteleri sayesinde savaş sonrası düzenin şekillenmesinde istisnai bir role sahip yeni bir devlet kategorisi olarak tanımlamıştı.
Yeni süper güçlerin belirleyici özelliklerinden biri, denizaşırı üsler ve geniş jeopolitik erişimle desteklenen, büyük savaş sahalarına askeri kuvvet sevk etme ve bu kuvvetleri uzun süre idame ettirebilme kapasitesiydi. Fox’un argümanı aynı zamanda önemli bir sonuç da içeriyordu: Böylesine olağanüstü kabiliyetlere sahip olanlar, barışın korunması konusunda da olağanüstü bir sorumluluk taşıyacaktı.
Bu kavram bugün de geçerliliğini koruyor. Askeri güç, stratejik erişim ve rakipleri caydırma ya da mağlup etme kapasitesi uluslararası siyaseti şekillendirmeye devam ediyor. Ancak artık ulusal gücün kaynaklarının tamamını açıklamaya yetmiyor.
Son sekiz on yılda ekonomik karşılıklı bağımlılık, küresel tedarik zincirleri, teknoloji, finans ve sanayi kapasitesi jeopolitik nüfuzun giderek daha önemli araçları haline geldi. Güç aynı zamanda kritik ürünleri üretebilme, stratejik öneme sahip teknolojileri kontrol edebilme, ekonomik baskıya dayanabilme ya da ticari ağların aksatılması yoluyla rakibe maliyet yükleyebilme kapasitesinden de kaynaklanabiliyor.
Bu da son on yıldaki deneyimlerin, yalnızca askeri güce dayalı bir tanıma neden kolayca sığmadığını açıklayan unsurlardan biri.
ABD ile Çin arasındaki ticaret ve teknoloji alanındaki karşı karşıya geliş bu durumun örneklerinden biri. Geçen yılki tarife tırmanışı sırasında Çin, yalnızca karşılıklı tarifelerle yanıt vermedi; kritik mineraller ve önemli ölçüde koz sahibi olduğu diğer alanları da kapsayan önlemler aldı. Sonrasında yürütülen müzakereler, dünyanın en büyük iki ekonomisi arasındaki ekonomik karşılıklı bağımlılığın boyutunu ortaya koydu. Taraflardan hiçbiri, ciddi maliyetlere katlanmadan diğerini yalnızca dışsal bir düşman gibi ele alamadı.
Buradan çıkarılması gereken sonuç, ekonomik gücün askeri gücün yerini aldığı değil. Aksine, bu iki güç türü giderek daha fazla iç içe geçiyor. Çok güçlü silahlı kuvvetlere sahip bir ülke, sanayi tabanındaki, tedarik zincirlerindeki, mali yapısındaki veya uzun süreli bir çatışmayı sürdürebilme kapasitesindeki zayıflıklar nedeniyle yine de kısıtlanabilir. Buna karşılık, benzer ölçekte askeri erişime sahip olmayan bir devlet, stratejik öneme sahip ekonomik ağlardaki konumu sayesinde ciddi pazarlık gücü elde edebilir.
Örneğin Hürmüz Boğazı’nın süregelen stratejik önemi, coğrafyanın ve asimetrik kabiliyetlerin bir bölgesel güce, çok daha büyük askeri kaynaklara sahip aktörler karşısında nasıl koz sağlayabileceğini gösteriyor. Askeri üstünlük, siyasi alanda sınırsız hareket serbestisi anlamına gelmiyor.
Bu da daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: 21. yüzyılda bir büyük güç yalnızca diğer devletler üzerinde tahakküm kurabilme kapasitesiyle mi tanımlanmalı, yoksa uluslararası sistemin istikrarına ve kalkınmasına katkı sunma kapasitesi de bu tanımın bir parçası olmalı mı?
Çin’in bu soruya verdiği yanıt giderek daha açık hale geliyor. Pekin’in diplomatik söylemi, “büyük ülke” olarak tanımladığı rolü öne çıkarıyor; egemenlik, çok taraflılık, uluslararası hukuk, kalkınma ve insan merkezli yaklaşım, küresel yönetişimle ilişkilendirdiği temel ilkeler arasında yer alıyor. Çin’in beyaz kitabı, Küresel Yönetişim Girişimi’ni daha adil ve hakkaniyetli bir uluslararası sistem kurma çabası olarak sunuyor ve çok taraflı işbirliği ile Birleşmiş Milletler merkezli uluslararası düzenin önemini vurguluyor.
“Süper güç” kavramı geleneksel olarak olağanüstü düzeyde yoğunlaşmış kapasiteyi ifade eder. Buna karşılık “sorumlu büyük ülke” kavramı, bu kapasitelerin nasıl kullanıldığına daha fazla vurgu yapıyor.
Bu ayrımın tarihsel bir mantığı da bulunuyor. Çin’in devlet yönetimi deneyimi; istikrar, düzen ve halkın refahını performansın önemli ölçütleri arasında gören bir siyasi gelenek ortaya çıkardı. Günümüz Çinli liderleri, bu geleneğin bazı unsurlarını modern bir kalkınma ve uluslararası yönetişim anlayışına uyarladı. Resmi söylem, Çin’in uluslararası rolünü giderek daha fazla resmi tahakkümden ziyade kalkınma, işbirliği ve sorun çözme kavramları üzerinden tanımlıyor.
Bu, Çin’in gücü reddettiği anlamına gelmiyor. Aksine, ekonomik ve teknolojik yükselişi, askeri modernizasyonu ve genişleyen diplomatik erişimi Pekin’e uluslararası sonuçları şekillendirme konusunda çok daha büyük bir kapasite kazandırdı. Asıl ilginç soru, Çin’in bu kapasiteyi nasıl kavramsallaştırmayı ve kullanmayı tercih ettiği.
“Süper güç” ile “sorumlu büyük ülke” arasındaki ayrım, uluslararası siyasette daha geniş çaplı bir dönüşüme işaret ediyor. Askeri güç yansıtma kapasitesi hâlâ gücün kritik bir bileşeni. Ancak giderek yalnızca bileşenlerden biri haline geliyor. Sanayi dayanıklılığı, teknolojik kapasite, ekonomik ilişkiler, kritik tedarik zincirleri üzerindeki kontrol ve uluslararası kamu malları sağlayabilme yeteneği de devletlerin önündeki seçenekleri şekillendirebiliyor.
Fox’un 1944’teki temel tespiti, olağanüstü gücün olağanüstü sorumluluk getirdiğiydi. Seksen yıl sonra ise olağanüstü gücün doğasının kendisi değişiyor olabilir.
Çin açısından soru artık eski bir süper güç tanımını karşılayıp karşılayamayacağı olmayabilir. Asıl soru, büyük bir gücün tahakkümü uluslararası ilişkilerin temel örgütleyici ilkesi haline getirmeden nüfuz kullanabileceğini gösterip gösteremeyeceği.
Bu, yalnızca terminolojik bir değişiklikten ibaret olmazdı. Fox’un 1944’te ortaya attığı soruya farklı bir yanıt anlamına gelirdi: Dünyanın en güçlü ülkeleri, sahip oldukları güçle ne yapmalı?
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı











