Görüş
Polonya’nın eylemleri Orta ve Doğu Avrupa’daki huzursuzluğu artırıyor

19 Eylül’de Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki, Fransa’nın LCI televizyonuna Polonya’nın savunma harcamalarını artırdığını ve diğer NATO üyeleriyle birlikte caydırıcılığı güçlendirmek için bir dizi adım attığını söyledi. Ayrıca Polonya’nın Fransa ile nükleer paylaşım planını da görüştüğünü ve Fransa’nın nükleer şemsiyesini devreye almaya hazırlandığını ima etti. Fransa ve Birleşik Krallık, NATO’nun Avrupa’daki ortakları arasında “yalnız iki” nükleer güçtür ve Fransa daha önce Avrupa’ya nükleer koruma sağlayacağını ilan etmişti.
Bu, on gün önce yaşanan gizemli bir insansız hava aracı sürüsünün ihlalinden sonra Polonya’nın potansiyel güvenlik tehditlerine nükleer yayılma ve nükleer caydırıcılığı abartarak daha ileri düzeyde karşılık vermesidir. Polonya’nın bir dizi “aşırı gergin” hamlesi ve fırsatı kullanarak ses getirme hatta körükleme çabaları, kaçınılmaz olarak Orta ve Doğu Avrupa’daki çalkantı ve huzursuzluğu şiddetlendirecek, bölge ülkeleri ile Rusya arasındaki stratejik kuşku ve karşılıklı caydırıcılığı güçlendirecek ve nihayetinde Polonya’nın kendi güvenliği ve kalkınmasına geri tepebilecektir.
Haberlere göre 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Rus yapımı olduğundan şüphelenilen İHA Polonya hava sahasına girdi. NATO hava kuvvetleri bunu büyük bir hasım karşısındaymış gibi ele aldı ve Polonya’nın istilaya karşı direnmesine yardıma koştu. Ukrayna ile sınırı olan bir başka NATO üyesi Romanya da seyrek İHA’larca ihlal edildi. NATO müttefikleri yalnızca radarlarla bu parti İHA’nın konumlarını kilitlemekle kalmadı; Hollanda Hava Kuvvetleri’nin F-35 savaş uçakları da doğrudan imha harekâtına katıldı. Ayrıca, Polonya’da konuşlu Alman “Patriot” füze sistemi alarm durumuna geçti; bir İtalyan erken uyarı uçağı ve NATO çok uluslu uçuş grubundan bir havadan yakıt ikmal uçağı da acil eyleme katıldı. Yabancı basın, bunun NATO’nun 1949’daki kuruluşundan bu yana bir üye ülkenin hava sahasında potansiyel bir tehdide ateş açmasının ilk kez olduğunu belirtti.
10’unda Polonya Başbakanı Tusk, bu “tehditkâr” İHA partisinin “Rusya’dan geldiğini” ilan etti ve “bu provokasyonun önceki herhangi birinden daha tehlikeli olduğunu” belirtti. Ancak Tusk, İHA’ların Rusya’dan kalktığına dair kanıt sunmadı. ABD Başkanı Trump da sosyal medyada Rusya’yı “Polonya hava sahasını ihlal etmekle” suçladı. Rus tarafı ise bunu kesin bir dille reddetti ve bu tür hiçbir olguya dayanmayan suçlamaların hep var olduğunu söyledi. Rusya’nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın kullandığı İHA’ların azami menzilinin 700 kilometre olduğunu, bu nedenle fiziksel olarak Polonya topraklarına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurguladı. Rusya’nın Polonya ile sınırı olan tek toprağı Baltık’taki Kaliningrad eksklavıdır, ancak orası hiçbir zaman Rusya-Ukrayna savaşına karıştırılmamıştır.
2022 sonlarında Ukrayna’ya yakın Polonya sınır bölgesi bir füze saldırısına uğramış ve iki can kaybına yol açmıştı. Polonya hükümeti başlangıçta bundan Rusya’yı sorumlu tuttu, ancak ardından dönemin Polonya Cumhurbaşkanı Duda, füzenin büyük olasılıkla Ukrayna’nın hava savunma sisteminden geldiğini kabul etti. Bu nedenle Polonya ve NATO’daki ortakları bu olayı, manevra alanını kaybetmemek için, “saldırı” değil “provokasyon” olarak nitelendirdi.
Gözlemciler, Polonya hava sahasına sızan İHA sürüsünün büyük olasılıkla Polonya ile sınırdaş Belarus’tan geldiğini düşünüyor. Olay sırasında Belarus, Rusya ile “Batı-2025” kod adlı yıllık ortak tatbikatını yürütmekteydi. Belarus Savunma Bakanlığı 10’unda, Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmalar sırasında Belarus hava savunma birliklerinin, tarafların elektronik harp sistemlerinin etkisiyle rotalarından sapan İHA’ları sürekli izlediğini ve bir kısmının imha edildiğini; Belarus tarafının ayrıca Polonya ve Litvanya’yı kimliği belirsiz İHA’ların yaklaşması konusunda kendiliğinden bilgilendirdiğini açıkladı. Belarus’un bu açıklaması Polonya ve Litvanya tarafından doğrulanabilirse, Belarus ve Rusya’nın İHA’lar aracılığıyla Polonya’ya kasıtlı olarak “istila” gerçekleştirdiği yönündeki kuşkular aklanabilir.
Bununla birlikte her hâlükârda, “İHA ihlali” olayı Avrupa Birliği ve NATO’nun gerilim duygularını tetikledi. 10’unda Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin “Doğu Kanadı İzleme” mekanizmasını kurma planını ilan etti. 12’sinde, aynı zamanda ABD Avrupa Komutanlığı’nın komutanı olan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkiewicz, “Doğu Muhafızı” harekâtını başlatma talimatı verdiğini açıkladı. Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi NATO üyeleri buna katkı sağlayacak. Bu harekât “esneklik ve keskinlik” barındıracak, “gerekli zamanda ve gerekli yerde daha hedefli caydırıcılık ve savunma” sağlayacaktır.
“Doğu Muhafızı” harekâtının başlatılması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinin yanıt mekanizmasının tetiklenmesine eşdeğerdir; yani bir NATO üyesi tehdit ile karşılaştığında kolektif istişare çağrısında bulunur ve diğer üyelerin aktif yanıt verme yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, bu kez NATO üyeleri farklı yollarla ardı ardına tepki vererek Polonya’nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı oldu ve dış tehdit unsurlarını caydırdı. 4. madde, kolektif savunmayı başlatan 5. maddeye hâlâ uzak olsa da, istişarenin kendisi NATO’nun doğu kanadındaki gerilim ve karşıt duruşu da artıracak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çalkantı ve huzursuzluğu keskinleştirecektir.
“İhlal eden İHA”ların Rusya veya Belarus’tan çıktığını gösteren kesin kanıt hâlâ yoktur, fakat bu, Polonya hükümetinin fırsatı yakalayıp rol yapmayı gerçeğe dönüştürmesine ve güçle karşı güç kullanarak dış tehdidi abartıp Polonya’nın AB ve NATO’daki statüsünü yükseltmesine, Batı kampından daha fazla sempati kazanmasına ve daha çok çıkar elde etmesine engel değildir. Bu olayın gerçeği hâlen “Rashomon”vari belirsizliğini korurken, Polonya sürekli “kurt geliyor” diye bağırdı ve 12’si sabahın erken saatlerinde, Rusya-Belarus ortak tatbikatının kendi güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle Polonya-Belarus sınırını ve kara bağlantılarını kapattığını ilan ederek, Çin’i Avrupa’ya bağlayan ekonomik-ticari ana damar olan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ni kesti; bu da Çin-Avrupa ticaretinin iki yönlü lojistiğinin aniden ve büyük ölçüde tıkanmasına yol açarak iki tarafın çıkarlarına zarar verdi.
15 Eylül’de Nawrocki gerilimli duruma odun taşımaya devam ederek, NATO üyesi ülkelerin birliklerinin Polonya topraklarında konuşlanmasını kabul eden bir emri imzaladı. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı, NATO’nun “Doğu Muhafızı” harekâtını uygulamakta olduğunu, birçok müttefikin askeri kaynaklarını entegre ederek Avrupa’nın doğu kanadındaki savunma duruşunu güçlendirdiğini belirtti. Aynı gün, Polonya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski, Ukrayna semaları üzerinde bir uçuşa yasak bölge kurulmasının düşünülmesi çağrısında bulundu. 18’ine kadar, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, hava savunma görevi icra etmek üzere savaş uçaklarını Polonya hava sahasına göndereceklerini açıklamıştı.
16 Eylül’de, Polonya hava savunma birlikleri, kuzeydeki Ustka kasabası yakınında “Patriot” füze savunma sistemini ilk kez test etti. Polonya Başbakanı Tusk, bu hava savunma tatbikatının “Çelik Savunucu-25” askeri tatbikatının bir parçası olduğunu ve aynı zamanda Rusya-Belarus ortak tatbikatına bir yanıt teşkil ettiğini belirtti.
Rusya-Belarus’un 12-16 Eylül’de düzenlediği “Batı-2025” savunma amaçlı stratejik düzey ortak tatbikatı, iki ülkenin olağan yıllık eğitiminin son aşamasıydı ve tatbikat esas olarak iki ülkenin içindeki eğitim sahalarında ve Baltık Denizi ile Barents Denizi bölgelerinde icra edildi. Taraflar toplam 100 bin asker, on bin takım teçhizat, 333 uçak ve yaklaşık 250 savaş gemisi seferber etti. İran ve Hindistan dâhil altı ülke de ortak eğitime askeri personel göndermek üzere davet edildi. Rusya, bu ortak tatbikatın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguladı ve ABD’li yetkililer ile AGİT yetkililerini de gözlemci olarak davet etti.
Buna rağmen Polonya, güvenliği gerekçe göstererek Polonya-Belarus sınır kapılarını kapattı, sınır ötesi demiryolu taşımacılığını kesti ve sınıra 40 bin asker konuşlandırdı. 16 Eylül’de Polonya İçişleri ve İdare Bakanlığı, Polonya-Belarus sınırının ikinci bir duyuruya kadar kapalı kalacağını belirten bir açıklama yayımladı ve bunun, özellikle Rusya-Belarus ortak tatbikatıyla bağlantılı olarak, Polonya vatandaşlarının güvenliğine yönelik yüksek düzeydeki kaygıya dayandığını vurguladı.
Polonya hükümetinin iki bakanlığı, sınırın kapanmasının yalnızca (Rusya-Belarus) tatbikat dönemi güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için olmadığını, güvenlik durumu tamamen normale dönüp ilgili hizmet bilgileri teyit edilene kadar sınırın yeniden açılmayacağını açıkça belirtti. Açıklamada, sınırın kapatılmasının ekonomi üzerinde bir dizi olumsuz sonuca yol açabileceği, ancak hükümetin işletmelerin karşılaştığı zorlukları hafifletmeye çalışacağı; özellikle Litvanya gibi alternatif geçiş noktalarını kullanmak zorunda kalan tedarikçilere ilişkin olarak, kapanmanın ekonomik etkilerini mümkün olduğunca azaltmak için istişarelerde bulunulacağı kaydedildi.
Tarihsel olarak Polonya Krallığı, 1,15 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Orta ve Doğu Avrupa’da büyük bir ülkeydi; bugünkü anavatanın yanı sıra Ukrayna, Belarus ve Litvanya’yı da kapsıyordu. 1772’den itibaren Polonya, Çarlık Rusyası, Prusya Krallığı ve Avusturya İmparatorluğu’nun ortaklaşa bölüşümüne uğradıktan sonra, güçlü komşular tarafından üç kez daha parçalandı. Bugünkü Polonya toprakları da, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Rusya tarafından yapılan yapay bir yeniden oluşturma ve genel bir batıya kayış olarak nitelendirilebilir: batı kısmı savaş öncesi Almanya toprağıdır, savaş öncesi doğu kısmı ise bugünün batı Ukraynası olmuştur. Bu nedenle Polonya’nın Rusya’dan nefret etme ve ondan hoşlanmama geleneği derin köklüdür.
Aynı zamanda, Polonyalılar ile Ukraynalılar arasında tarihte karşılıklı katliamların sıkça yaşanması ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında birbirlerine yönelik etnik temizlik yapılması nedeniyle, Polonya hükümeti ve halkının Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin tutumları da hassas ve karmaşıktır.
Bununla birlikte, tarihsel “Rusya karşıtı histeri”ye ve daha da çok “dudak giderse dişler üşür” türünden çıkar bağlarının gerçekliğine dayanarak, Polonya, Rusya “özel askeri harekâtı” başlattıktan sonra net biçimde Ukrayna’nın yanında yer aldı; özellikle AB ve NATO olmak üzere Batı kampının doğu ön hattı ülkesi rolünü oynayarak stratejik konumunu ve söz hakkını büyük ölçüde yükseltti. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’nın birlik ve bütünleşmesini görmek istemedi, bilerek “eski Avrupa” ile “yeni Avrupa” arasında ayrışma ve karşıtlık üretti; nüfusu nispeten fazla, yüzölçümü yeterince büyük, dinsel geleneği özel ve jeopolitik konumu kritik olan Polonya’yı defalarca yanına çekerek ona “yeni Avrupa”nın lideri statüsünü verdi; bu da Polonya’nın “büyük güç kompleksi”ni ve kendini bir köprübaşı olarak konumlandırmasını besledi. Rusya-Ukrayna savaşının ani patlak verip sürmesi, Polonya’ya büyük güç enerjisini ortaya koymak için nadir bir fırsat sağladı.
Rusya-Ukrayna savaşı patlak vereli üç yılı aşkın süredir, Polonya, Kiev’e gidip kararlılık göstermek ve savaşa destek vermek üzere gelen sayısız Batılı lideri kabul edip aktardı; Ukrayna’ya büyük miktarda askeri teçhizat ve stratejik malzeme sevk etti ve onunla bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı. Polonya her ne kadar Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına hevesli olmasa da, belli bir açıdan bakıldığında, Polonya Rusya-Ukrayna savaşına en derinden bulaşmış ön hat ülkesidir; bu yüzden iki komşusunun “şehir kapısı yanınca havuzdaki balıkların zarar görmesi” misali bedelini fazlasıyla çekmesi kaçınılmazdır. Önceki Ukrayna füzesinin yanlış vurması da, bu kez “İHA istilası” da Polonya’nın ödediği bedellere dahildir.
Kuramsal ve mantıksal açıdan bakıldığında, Polonya dâhil AB ve NATO, Ukrayna savaş alanında Rusya ile dolaylı biçimde dolaşmış durumdadır ve bunun doğrudan bir askeri hesaplaşmaya tırmanıp genişlemesi ihtimali vardır. Dahası, iki taraf da buna karşılık gelen düşük seviyeli hazırlıkları yapmaktadır. Bu bağlamda, partiler halinde Rus yapımı İHA’lar ister Rusya’dan ister Belarus’tan Polonya’ya girmiş olsun, Rusya ile Belarus’un şüphe altında kalması kaçınılmazdır. Batılı gözlemciler, eğer İHA’lar parazitten ötürü yanlışlıkla girmemiş de hassas biçimde bırakılmışsa, Rusya ile Belarus’un bu yolla bir caydırıcılık deneme balonu salmış olmasının ya da Polonya’nın ve NATO’nun doğu kanadının hava savunma sistemlerini yoklayıp sondajlamasının dışlanamayacağını düşünüyor. Bu nedenle Polonya ve NATO müttefikleri son derece gergindir.
Polonya, ulusal güvenliği koruma bahanesiyle meseleyi büyüterek sürekli olarak ulusal savunmayı ve kolektif savunmayı güçlendirme dozunu artırdı; Avrupa ve NATO’nun doğu kanadındaki bir siper olarak stratejik rol ve konumunu öne çıkardı; Batı kampı içindeki değerini yükseltti ve AB ya da NATO üyelerinden kendi ülke çıkarlarını kapmak için pazarlık koçanlarını artırdı. Nawrocki, 16 Eylül’de Almanya’yı ziyaret ettiğinde, Polonya’nın NATO’nun doğu kanadında daha büyük rol oynaması karşılığında Almanya’nın 1,3 trilyon avroya varan II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesini talep etti. Gerçekte, Almanya’nın savaş tazminatı meselesi hukuken çoktan tarihe karışmıştır; fakat Polonya’nın sağcı muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi kurulalı yirmi yılı aşkın süredir, onun liderlik ettiği hükümetler ya da iktidar koalisyonları Almanya’dan hep yüksek tazminat talep etmiş, Almanya da bunu hep reddetmiştir. Ancak Hukuk ve Adalet Partisi’nin atıyla iktidara taşınan Nawrocki, özellikle NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kriz belirdiği eşikte, Almanya’dan “alacağını tahsil etmeyi” hiç unutmaz.
Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, Polonya’nın “Avrupa’yı savunma” yönündeki ileri jeopolitik ağırlığı belirgin biçimde arttı; Almanya da giderek barış çizgisinden sıyrılıp yeniden güçlü ordu yoluna girdi ve NATO’nun doğu kanadında öncü rol üstlendi. Bu durum, Polonya hükümetinin fırsattan yararlanıp Almanya’dan büyük bir kazanç koparmasına, birbirinden tamamen ilgisiz iki meseleyi, II. Dünya Savaşı ile Rusya-Ukrayna savaşını paralel biçimde ele almasına imkân verdi. Polonya’nın bu hamlesi nesnel olarak kendisini NATO savaş arabasının en çok çeken koşum atı olarak konumlandırdı; çıkar kapmak için ileriye dört nala koştu ve hatta kendi uzun vadeli çıkarlarını riske atıp Çin-Avrupa ve hatta Çin-Polonya ekonomi-ticaretini zedelemeyi göze aldı; sınırın kapatılmasıyla Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin tarihte ilk kez durması bunun kanıtıdır.
Bilindiğine göre Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Çin ile Avrupa’yı bağlayan lojistik ağının önemli bir ana atardamarıdır ve Polonya bunun kritik düğümüdür, kapasitenin yaklaşık yüzde 30’unu üstlenir. Çin’den Avrupa’ya giden demiryolu hatlarının yüzde 90’ı Polonya’dan geçmek zorundadır; özellikle Polonya’daki Małaszewicze gibi kapılar, uzun süredir Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Avrupa’ya girmesinin başlıca kanallarıdır. Bu kez sınır kapılarının kapatılması, doğrudan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin kesintiye uğramasına, seferlerin durmasına ve büyük miktarda yükün mahsur kalmasına yol açtı. Bu ani olay, Çin’in Avrupa’ya dönük uluslararası ticareti ve lojistik sektörü üzerinde ciddi etki yaratacaktır.
Haziran sonu temmuz başında yedi günlük Avrupa turunu yeni tamamlayan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 12-16 Eylül’de yeniden Avrupa’yı ziyaret ederek Orta ve Doğu Avrupa’daki üç ülkeye, Avusturya, Slovenya ve Polonya’ya odaklanması, tesadüf mü yoksa acil bir geçici düzenleme mi bilinmiyor. Wang Yi Varşova’ya vardığında, “İHA istilası” olayının zirveye doğru mayalanmakta olduğu ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin ilk kez kesildiği kritik bir andı; bu nedenle 15’inde Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski ile görüşmeler yaptı ve Çin-Polonya Hükümetlerarası İşbirliği Komitesi’nin dördüncü toplantısına başkanlık etti; bu, hayli dikkat çekti.
Çin resmî haberleri, sonrasında Çin-Polonya üst düzey görüşmelerinin Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin kesintisine odaklanıp odaklanmadığından söz etmedi; ancak Wang Yi’nin Polonya ziyaretinin önemli sonuçlarından biri olarak, iki taraf, hükümetler arası işbirliği dördüncü genel kurul toplantısının “Ortak Belgesi”ni yayımladı. Bunun yedinci maddesi şunu vurguladı: “Taraflar, verimli ve ekonomik olarak rekabetçi bir Avrasya ulaştırma koridoru geliştirmenin önemi ve bu süreçte Polonya’nın oynadığı kilit rol hakkında görüş alışverişinde bulundu. Taraflar, demiryolu, denizcilik ve hava kargo alanlarında karşılıklı yarar sağlayan hizmetler sunmanın ve mevcut ile potansiyel ulaştırma hatları ve lojistik zincirlerini güçlendirmenin faydalarını kabul ediyor ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi koridorunun güvenli ve sorunsuz biçimde işlemesini birlikte güvence altına almaya isteklidir.”
“İHA istilası” olayı, AB ve NATO ile Rusya arasındaki askerî gerilimi ve dolaylı karşıtlığı birdenbire tırmandırdı ve Polonya’yı da büyük oyuncu konumuna yükseltti; Orta ve Doğu Avrupa’daki güvenlik durumu bir anda gerildi. Ancak Polonya, fırsattan yararlanarak Polonya-Belarus sınırını kesmesiyle Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin tamamen kesintiye uğramasına yol açtı; bu, yalnızca Çin’i sebepsiz yere hedef durumuna düşürmekle kalmadı, Çin-Avrupa ekonomik ve ticari işbirliğine de iki yönlü zarar verdi.
En acil iş, Çin’in bir an önce arabuluculuğu güçlendirmesi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki jeopolitik ilişkileri yumuşatması ve Polonya’nın Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ndeki tıkanıklığı bir an önce gidererek yeniden açmasını sağlamasıdır. Uzun vadede, Rusya-Ukrayna çatışmasının uzun süre sürmesinin tetiklediği jeopolitik riskler ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın sürekli artırdığı “uzun kol yargı yetkisi” ve “ikincil yaptırımlar,” dışarıdaki bir aktör olan Çin’in çıkarlarına giderek daha fazla zarar vermektedir. Bu nedenle, Çin’in de görüşmeleri teşvik edip barışa ikna etme çabalarını artırması ve bu Avrupa içi savaş ile karşıtlığın mümkün olduğunca çabuk diyalog ve yumuşamaya yönelmesini sağlaması gereklidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










