Görüş
Polonya’nın eylemleri Orta ve Doğu Avrupa’daki huzursuzluğu artırıyor

19 Eylül’de Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki, Fransa’nın LCI televizyonuna Polonya’nın savunma harcamalarını artırdığını ve diğer NATO üyeleriyle birlikte caydırıcılığı güçlendirmek için bir dizi adım attığını söyledi. Ayrıca Polonya’nın Fransa ile nükleer paylaşım planını da görüştüğünü ve Fransa’nın nükleer şemsiyesini devreye almaya hazırlandığını ima etti. Fransa ve Birleşik Krallık, NATO’nun Avrupa’daki ortakları arasında “yalnız iki” nükleer güçtür ve Fransa daha önce Avrupa’ya nükleer koruma sağlayacağını ilan etmişti.
Bu, on gün önce yaşanan gizemli bir insansız hava aracı sürüsünün ihlalinden sonra Polonya’nın potansiyel güvenlik tehditlerine nükleer yayılma ve nükleer caydırıcılığı abartarak daha ileri düzeyde karşılık vermesidir. Polonya’nın bir dizi “aşırı gergin” hamlesi ve fırsatı kullanarak ses getirme hatta körükleme çabaları, kaçınılmaz olarak Orta ve Doğu Avrupa’daki çalkantı ve huzursuzluğu şiddetlendirecek, bölge ülkeleri ile Rusya arasındaki stratejik kuşku ve karşılıklı caydırıcılığı güçlendirecek ve nihayetinde Polonya’nın kendi güvenliği ve kalkınmasına geri tepebilecektir.
Haberlere göre 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Rus yapımı olduğundan şüphelenilen İHA Polonya hava sahasına girdi. NATO hava kuvvetleri bunu büyük bir hasım karşısındaymış gibi ele aldı ve Polonya’nın istilaya karşı direnmesine yardıma koştu. Ukrayna ile sınırı olan bir başka NATO üyesi Romanya da seyrek İHA’larca ihlal edildi. NATO müttefikleri yalnızca radarlarla bu parti İHA’nın konumlarını kilitlemekle kalmadı; Hollanda Hava Kuvvetleri’nin F-35 savaş uçakları da doğrudan imha harekâtına katıldı. Ayrıca, Polonya’da konuşlu Alman “Patriot” füze sistemi alarm durumuna geçti; bir İtalyan erken uyarı uçağı ve NATO çok uluslu uçuş grubundan bir havadan yakıt ikmal uçağı da acil eyleme katıldı. Yabancı basın, bunun NATO’nun 1949’daki kuruluşundan bu yana bir üye ülkenin hava sahasında potansiyel bir tehdide ateş açmasının ilk kez olduğunu belirtti.
10’unda Polonya Başbakanı Tusk, bu “tehditkâr” İHA partisinin “Rusya’dan geldiğini” ilan etti ve “bu provokasyonun önceki herhangi birinden daha tehlikeli olduğunu” belirtti. Ancak Tusk, İHA’ların Rusya’dan kalktığına dair kanıt sunmadı. ABD Başkanı Trump da sosyal medyada Rusya’yı “Polonya hava sahasını ihlal etmekle” suçladı. Rus tarafı ise bunu kesin bir dille reddetti ve bu tür hiçbir olguya dayanmayan suçlamaların hep var olduğunu söyledi. Rusya’nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın kullandığı İHA’ların azami menzilinin 700 kilometre olduğunu, bu nedenle fiziksel olarak Polonya topraklarına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurguladı. Rusya’nın Polonya ile sınırı olan tek toprağı Baltık’taki Kaliningrad eksklavıdır, ancak orası hiçbir zaman Rusya-Ukrayna savaşına karıştırılmamıştır.
2022 sonlarında Ukrayna’ya yakın Polonya sınır bölgesi bir füze saldırısına uğramış ve iki can kaybına yol açmıştı. Polonya hükümeti başlangıçta bundan Rusya’yı sorumlu tuttu, ancak ardından dönemin Polonya Cumhurbaşkanı Duda, füzenin büyük olasılıkla Ukrayna’nın hava savunma sisteminden geldiğini kabul etti. Bu nedenle Polonya ve NATO’daki ortakları bu olayı, manevra alanını kaybetmemek için, “saldırı” değil “provokasyon” olarak nitelendirdi.
Gözlemciler, Polonya hava sahasına sızan İHA sürüsünün büyük olasılıkla Polonya ile sınırdaş Belarus’tan geldiğini düşünüyor. Olay sırasında Belarus, Rusya ile “Batı-2025” kod adlı yıllık ortak tatbikatını yürütmekteydi. Belarus Savunma Bakanlığı 10’unda, Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmalar sırasında Belarus hava savunma birliklerinin, tarafların elektronik harp sistemlerinin etkisiyle rotalarından sapan İHA’ları sürekli izlediğini ve bir kısmının imha edildiğini; Belarus tarafının ayrıca Polonya ve Litvanya’yı kimliği belirsiz İHA’ların yaklaşması konusunda kendiliğinden bilgilendirdiğini açıkladı. Belarus’un bu açıklaması Polonya ve Litvanya tarafından doğrulanabilirse, Belarus ve Rusya’nın İHA’lar aracılığıyla Polonya’ya kasıtlı olarak “istila” gerçekleştirdiği yönündeki kuşkular aklanabilir.
Bununla birlikte her hâlükârda, “İHA ihlali” olayı Avrupa Birliği ve NATO’nun gerilim duygularını tetikledi. 10’unda Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin “Doğu Kanadı İzleme” mekanizmasını kurma planını ilan etti. 12’sinde, aynı zamanda ABD Avrupa Komutanlığı’nın komutanı olan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkiewicz, “Doğu Muhafızı” harekâtını başlatma talimatı verdiğini açıkladı. Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi NATO üyeleri buna katkı sağlayacak. Bu harekât “esneklik ve keskinlik” barındıracak, “gerekli zamanda ve gerekli yerde daha hedefli caydırıcılık ve savunma” sağlayacaktır.
“Doğu Muhafızı” harekâtının başlatılması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinin yanıt mekanizmasının tetiklenmesine eşdeğerdir; yani bir NATO üyesi tehdit ile karşılaştığında kolektif istişare çağrısında bulunur ve diğer üyelerin aktif yanıt verme yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, bu kez NATO üyeleri farklı yollarla ardı ardına tepki vererek Polonya’nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı oldu ve dış tehdit unsurlarını caydırdı. 4. madde, kolektif savunmayı başlatan 5. maddeye hâlâ uzak olsa da, istişarenin kendisi NATO’nun doğu kanadındaki gerilim ve karşıt duruşu da artıracak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çalkantı ve huzursuzluğu keskinleştirecektir.
“İhlal eden İHA”ların Rusya veya Belarus’tan çıktığını gösteren kesin kanıt hâlâ yoktur, fakat bu, Polonya hükümetinin fırsatı yakalayıp rol yapmayı gerçeğe dönüştürmesine ve güçle karşı güç kullanarak dış tehdidi abartıp Polonya’nın AB ve NATO’daki statüsünü yükseltmesine, Batı kampından daha fazla sempati kazanmasına ve daha çok çıkar elde etmesine engel değildir. Bu olayın gerçeği hâlen “Rashomon”vari belirsizliğini korurken, Polonya sürekli “kurt geliyor” diye bağırdı ve 12’si sabahın erken saatlerinde, Rusya-Belarus ortak tatbikatının kendi güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle Polonya-Belarus sınırını ve kara bağlantılarını kapattığını ilan ederek, Çin’i Avrupa’ya bağlayan ekonomik-ticari ana damar olan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ni kesti; bu da Çin-Avrupa ticaretinin iki yönlü lojistiğinin aniden ve büyük ölçüde tıkanmasına yol açarak iki tarafın çıkarlarına zarar verdi.
15 Eylül’de Nawrocki gerilimli duruma odun taşımaya devam ederek, NATO üyesi ülkelerin birliklerinin Polonya topraklarında konuşlanmasını kabul eden bir emri imzaladı. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı, NATO’nun “Doğu Muhafızı” harekâtını uygulamakta olduğunu, birçok müttefikin askeri kaynaklarını entegre ederek Avrupa’nın doğu kanadındaki savunma duruşunu güçlendirdiğini belirtti. Aynı gün, Polonya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski, Ukrayna semaları üzerinde bir uçuşa yasak bölge kurulmasının düşünülmesi çağrısında bulundu. 18’ine kadar, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, hava savunma görevi icra etmek üzere savaş uçaklarını Polonya hava sahasına göndereceklerini açıklamıştı.
16 Eylül’de, Polonya hava savunma birlikleri, kuzeydeki Ustka kasabası yakınında “Patriot” füze savunma sistemini ilk kez test etti. Polonya Başbakanı Tusk, bu hava savunma tatbikatının “Çelik Savunucu-25” askeri tatbikatının bir parçası olduğunu ve aynı zamanda Rusya-Belarus ortak tatbikatına bir yanıt teşkil ettiğini belirtti.
Rusya-Belarus’un 12-16 Eylül’de düzenlediği “Batı-2025” savunma amaçlı stratejik düzey ortak tatbikatı, iki ülkenin olağan yıllık eğitiminin son aşamasıydı ve tatbikat esas olarak iki ülkenin içindeki eğitim sahalarında ve Baltık Denizi ile Barents Denizi bölgelerinde icra edildi. Taraflar toplam 100 bin asker, on bin takım teçhizat, 333 uçak ve yaklaşık 250 savaş gemisi seferber etti. İran ve Hindistan dâhil altı ülke de ortak eğitime askeri personel göndermek üzere davet edildi. Rusya, bu ortak tatbikatın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguladı ve ABD’li yetkililer ile AGİT yetkililerini de gözlemci olarak davet etti.
Buna rağmen Polonya, güvenliği gerekçe göstererek Polonya-Belarus sınır kapılarını kapattı, sınır ötesi demiryolu taşımacılığını kesti ve sınıra 40 bin asker konuşlandırdı. 16 Eylül’de Polonya İçişleri ve İdare Bakanlığı, Polonya-Belarus sınırının ikinci bir duyuruya kadar kapalı kalacağını belirten bir açıklama yayımladı ve bunun, özellikle Rusya-Belarus ortak tatbikatıyla bağlantılı olarak, Polonya vatandaşlarının güvenliğine yönelik yüksek düzeydeki kaygıya dayandığını vurguladı.
Polonya hükümetinin iki bakanlığı, sınırın kapanmasının yalnızca (Rusya-Belarus) tatbikat dönemi güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için olmadığını, güvenlik durumu tamamen normale dönüp ilgili hizmet bilgileri teyit edilene kadar sınırın yeniden açılmayacağını açıkça belirtti. Açıklamada, sınırın kapatılmasının ekonomi üzerinde bir dizi olumsuz sonuca yol açabileceği, ancak hükümetin işletmelerin karşılaştığı zorlukları hafifletmeye çalışacağı; özellikle Litvanya gibi alternatif geçiş noktalarını kullanmak zorunda kalan tedarikçilere ilişkin olarak, kapanmanın ekonomik etkilerini mümkün olduğunca azaltmak için istişarelerde bulunulacağı kaydedildi.
Tarihsel olarak Polonya Krallığı, 1,15 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Orta ve Doğu Avrupa’da büyük bir ülkeydi; bugünkü anavatanın yanı sıra Ukrayna, Belarus ve Litvanya’yı da kapsıyordu. 1772’den itibaren Polonya, Çarlık Rusyası, Prusya Krallığı ve Avusturya İmparatorluğu’nun ortaklaşa bölüşümüne uğradıktan sonra, güçlü komşular tarafından üç kez daha parçalandı. Bugünkü Polonya toprakları da, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Rusya tarafından yapılan yapay bir yeniden oluşturma ve genel bir batıya kayış olarak nitelendirilebilir: batı kısmı savaş öncesi Almanya toprağıdır, savaş öncesi doğu kısmı ise bugünün batı Ukraynası olmuştur. Bu nedenle Polonya’nın Rusya’dan nefret etme ve ondan hoşlanmama geleneği derin köklüdür.
Aynı zamanda, Polonyalılar ile Ukraynalılar arasında tarihte karşılıklı katliamların sıkça yaşanması ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında birbirlerine yönelik etnik temizlik yapılması nedeniyle, Polonya hükümeti ve halkının Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin tutumları da hassas ve karmaşıktır.
Bununla birlikte, tarihsel “Rusya karşıtı histeri”ye ve daha da çok “dudak giderse dişler üşür” türünden çıkar bağlarının gerçekliğine dayanarak, Polonya, Rusya “özel askeri harekâtı” başlattıktan sonra net biçimde Ukrayna’nın yanında yer aldı; özellikle AB ve NATO olmak üzere Batı kampının doğu ön hattı ülkesi rolünü oynayarak stratejik konumunu ve söz hakkını büyük ölçüde yükseltti. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’nın birlik ve bütünleşmesini görmek istemedi, bilerek “eski Avrupa” ile “yeni Avrupa” arasında ayrışma ve karşıtlık üretti; nüfusu nispeten fazla, yüzölçümü yeterince büyük, dinsel geleneği özel ve jeopolitik konumu kritik olan Polonya’yı defalarca yanına çekerek ona “yeni Avrupa”nın lideri statüsünü verdi; bu da Polonya’nın “büyük güç kompleksi”ni ve kendini bir köprübaşı olarak konumlandırmasını besledi. Rusya-Ukrayna savaşının ani patlak verip sürmesi, Polonya’ya büyük güç enerjisini ortaya koymak için nadir bir fırsat sağladı.
Rusya-Ukrayna savaşı patlak vereli üç yılı aşkın süredir, Polonya, Kiev’e gidip kararlılık göstermek ve savaşa destek vermek üzere gelen sayısız Batılı lideri kabul edip aktardı; Ukrayna’ya büyük miktarda askeri teçhizat ve stratejik malzeme sevk etti ve onunla bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı. Polonya her ne kadar Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına hevesli olmasa da, belli bir açıdan bakıldığında, Polonya Rusya-Ukrayna savaşına en derinden bulaşmış ön hat ülkesidir; bu yüzden iki komşusunun “şehir kapısı yanınca havuzdaki balıkların zarar görmesi” misali bedelini fazlasıyla çekmesi kaçınılmazdır. Önceki Ukrayna füzesinin yanlış vurması da, bu kez “İHA istilası” da Polonya’nın ödediği bedellere dahildir.
Kuramsal ve mantıksal açıdan bakıldığında, Polonya dâhil AB ve NATO, Ukrayna savaş alanında Rusya ile dolaylı biçimde dolaşmış durumdadır ve bunun doğrudan bir askeri hesaplaşmaya tırmanıp genişlemesi ihtimali vardır. Dahası, iki taraf da buna karşılık gelen düşük seviyeli hazırlıkları yapmaktadır. Bu bağlamda, partiler halinde Rus yapımı İHA’lar ister Rusya’dan ister Belarus’tan Polonya’ya girmiş olsun, Rusya ile Belarus’un şüphe altında kalması kaçınılmazdır. Batılı gözlemciler, eğer İHA’lar parazitten ötürü yanlışlıkla girmemiş de hassas biçimde bırakılmışsa, Rusya ile Belarus’un bu yolla bir caydırıcılık deneme balonu salmış olmasının ya da Polonya’nın ve NATO’nun doğu kanadının hava savunma sistemlerini yoklayıp sondajlamasının dışlanamayacağını düşünüyor. Bu nedenle Polonya ve NATO müttefikleri son derece gergindir.
Polonya, ulusal güvenliği koruma bahanesiyle meseleyi büyüterek sürekli olarak ulusal savunmayı ve kolektif savunmayı güçlendirme dozunu artırdı; Avrupa ve NATO’nun doğu kanadındaki bir siper olarak stratejik rol ve konumunu öne çıkardı; Batı kampı içindeki değerini yükseltti ve AB ya da NATO üyelerinden kendi ülke çıkarlarını kapmak için pazarlık koçanlarını artırdı. Nawrocki, 16 Eylül’de Almanya’yı ziyaret ettiğinde, Polonya’nın NATO’nun doğu kanadında daha büyük rol oynaması karşılığında Almanya’nın 1,3 trilyon avroya varan II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesini talep etti. Gerçekte, Almanya’nın savaş tazminatı meselesi hukuken çoktan tarihe karışmıştır; fakat Polonya’nın sağcı muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi kurulalı yirmi yılı aşkın süredir, onun liderlik ettiği hükümetler ya da iktidar koalisyonları Almanya’dan hep yüksek tazminat talep etmiş, Almanya da bunu hep reddetmiştir. Ancak Hukuk ve Adalet Partisi’nin atıyla iktidara taşınan Nawrocki, özellikle NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kriz belirdiği eşikte, Almanya’dan “alacağını tahsil etmeyi” hiç unutmaz.
Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, Polonya’nın “Avrupa’yı savunma” yönündeki ileri jeopolitik ağırlığı belirgin biçimde arttı; Almanya da giderek barış çizgisinden sıyrılıp yeniden güçlü ordu yoluna girdi ve NATO’nun doğu kanadında öncü rol üstlendi. Bu durum, Polonya hükümetinin fırsattan yararlanıp Almanya’dan büyük bir kazanç koparmasına, birbirinden tamamen ilgisiz iki meseleyi, II. Dünya Savaşı ile Rusya-Ukrayna savaşını paralel biçimde ele almasına imkân verdi. Polonya’nın bu hamlesi nesnel olarak kendisini NATO savaş arabasının en çok çeken koşum atı olarak konumlandırdı; çıkar kapmak için ileriye dört nala koştu ve hatta kendi uzun vadeli çıkarlarını riske atıp Çin-Avrupa ve hatta Çin-Polonya ekonomi-ticaretini zedelemeyi göze aldı; sınırın kapatılmasıyla Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin tarihte ilk kez durması bunun kanıtıdır.
Bilindiğine göre Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Çin ile Avrupa’yı bağlayan lojistik ağının önemli bir ana atardamarıdır ve Polonya bunun kritik düğümüdür, kapasitenin yaklaşık yüzde 30’unu üstlenir. Çin’den Avrupa’ya giden demiryolu hatlarının yüzde 90’ı Polonya’dan geçmek zorundadır; özellikle Polonya’daki Małaszewicze gibi kapılar, uzun süredir Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Avrupa’ya girmesinin başlıca kanallarıdır. Bu kez sınır kapılarının kapatılması, doğrudan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin kesintiye uğramasına, seferlerin durmasına ve büyük miktarda yükün mahsur kalmasına yol açtı. Bu ani olay, Çin’in Avrupa’ya dönük uluslararası ticareti ve lojistik sektörü üzerinde ciddi etki yaratacaktır.
Haziran sonu temmuz başında yedi günlük Avrupa turunu yeni tamamlayan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 12-16 Eylül’de yeniden Avrupa’yı ziyaret ederek Orta ve Doğu Avrupa’daki üç ülkeye, Avusturya, Slovenya ve Polonya’ya odaklanması, tesadüf mü yoksa acil bir geçici düzenleme mi bilinmiyor. Wang Yi Varşova’ya vardığında, “İHA istilası” olayının zirveye doğru mayalanmakta olduğu ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin ilk kez kesildiği kritik bir andı; bu nedenle 15’inde Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski ile görüşmeler yaptı ve Çin-Polonya Hükümetlerarası İşbirliği Komitesi’nin dördüncü toplantısına başkanlık etti; bu, hayli dikkat çekti.
Çin resmî haberleri, sonrasında Çin-Polonya üst düzey görüşmelerinin Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin kesintisine odaklanıp odaklanmadığından söz etmedi; ancak Wang Yi’nin Polonya ziyaretinin önemli sonuçlarından biri olarak, iki taraf, hükümetler arası işbirliği dördüncü genel kurul toplantısının “Ortak Belgesi”ni yayımladı. Bunun yedinci maddesi şunu vurguladı: “Taraflar, verimli ve ekonomik olarak rekabetçi bir Avrasya ulaştırma koridoru geliştirmenin önemi ve bu süreçte Polonya’nın oynadığı kilit rol hakkında görüş alışverişinde bulundu. Taraflar, demiryolu, denizcilik ve hava kargo alanlarında karşılıklı yarar sağlayan hizmetler sunmanın ve mevcut ile potansiyel ulaştırma hatları ve lojistik zincirlerini güçlendirmenin faydalarını kabul ediyor ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi koridorunun güvenli ve sorunsuz biçimde işlemesini birlikte güvence altına almaya isteklidir.”
“İHA istilası” olayı, AB ve NATO ile Rusya arasındaki askerî gerilimi ve dolaylı karşıtlığı birdenbire tırmandırdı ve Polonya’yı da büyük oyuncu konumuna yükseltti; Orta ve Doğu Avrupa’daki güvenlik durumu bir anda gerildi. Ancak Polonya, fırsattan yararlanarak Polonya-Belarus sınırını kesmesiyle Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin tamamen kesintiye uğramasına yol açtı; bu, yalnızca Çin’i sebepsiz yere hedef durumuna düşürmekle kalmadı, Çin-Avrupa ekonomik ve ticari işbirliğine de iki yönlü zarar verdi.
En acil iş, Çin’in bir an önce arabuluculuğu güçlendirmesi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki jeopolitik ilişkileri yumuşatması ve Polonya’nın Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ndeki tıkanıklığı bir an önce gidererek yeniden açmasını sağlamasıdır. Uzun vadede, Rusya-Ukrayna çatışmasının uzun süre sürmesinin tetiklediği jeopolitik riskler ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın sürekli artırdığı “uzun kol yargı yetkisi” ve “ikincil yaptırımlar,” dışarıdaki bir aktör olan Çin’in çıkarlarına giderek daha fazla zarar vermektedir. Bu nedenle, Çin’in de görüşmeleri teşvik edip barışa ikna etme çabalarını artırması ve bu Avrupa içi savaş ile karşıtlığın mümkün olduğunca çabuk diyalog ve yumuşamaya yönelmesini sağlaması gereklidir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı









