Bizi Takip Edin

Görüş

Polonya’nın eylemleri Orta ve Doğu Avrupa’daki huzursuzluğu artırıyor

Avatar photo

Yayınlanma

19 Eylül’de Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki, Fransa’nın LCI televizyonuna Polonya’nın savunma harcamalarını artırdığını ve diğer NATO üyeleriyle birlikte caydırıcılığı güçlendirmek için bir dizi adım attığını söyledi. Ayrıca Polonya’nın Fransa ile nükleer paylaşım planını da görüştüğünü ve Fransa’nın nükleer şemsiyesini devreye almaya hazırlandığını ima etti. Fransa ve Birleşik Krallık, NATO’nun Avrupa’daki ortakları arasında “yalnız iki” nükleer güçtür ve Fransa daha önce Avrupa’ya nükleer koruma sağlayacağını ilan etmişti.

Bu, on gün önce yaşanan gizemli bir insansız hava aracı sürüsünün ihlalinden sonra Polonya’nın potansiyel güvenlik tehditlerine nükleer yayılma ve nükleer caydırıcılığı abartarak daha ileri düzeyde karşılık vermesidir. Polonya’nın bir dizi “aşırı gergin” hamlesi ve fırsatı kullanarak ses getirme hatta körükleme çabaları, kaçınılmaz olarak Orta ve Doğu Avrupa’daki çalkantı ve huzursuzluğu şiddetlendirecek, bölge ülkeleri ile Rusya arasındaki stratejik kuşku ve karşılıklı caydırıcılığı güçlendirecek ve nihayetinde Polonya’nın kendi güvenliği ve kalkınmasına geri tepebilecektir.

Haberlere göre 9 Eylül gecesi yaklaşık 20 adet Rus yapımı olduğundan şüphelenilen İHA Polonya hava sahasına girdi. NATO hava kuvvetleri bunu büyük bir hasım karşısındaymış gibi ele aldı ve Polonya’nın istilaya karşı direnmesine yardıma koştu. Ukrayna ile sınırı olan bir başka NATO üyesi Romanya da seyrek İHA’larca ihlal edildi. NATO müttefikleri yalnızca radarlarla bu parti İHA’nın konumlarını kilitlemekle kalmadı; Hollanda Hava Kuvvetleri’nin F-35 savaş uçakları da doğrudan imha harekâtına katıldı. Ayrıca, Polonya’da konuşlu Alman “Patriot” füze sistemi alarm durumuna geçti; bir İtalyan erken uyarı uçağı ve NATO çok uluslu uçuş grubundan bir havadan yakıt ikmal uçağı da acil eyleme katıldı. Yabancı basın, bunun NATO’nun 1949’daki kuruluşundan bu yana bir üye ülkenin hava sahasında potansiyel bir tehdide ateş açmasının ilk kez olduğunu belirtti.

10’unda Polonya Başbakanı Tusk, bu “tehditkâr” İHA partisinin “Rusya’dan geldiğini” ilan etti ve “bu provokasyonun önceki herhangi birinden daha tehlikeli olduğunu” belirtti. Ancak Tusk, İHA’ların Rusya’dan kalktığına dair kanıt sunmadı. ABD Başkanı Trump da sosyal medyada Rusya’yı “Polonya hava sahasını ihlal etmekle” suçladı. Rus tarafı ise bunu kesin bir dille reddetti ve bu tür hiçbir olguya dayanmayan suçlamaların hep var olduğunu söyledi. Rusya’nın Birleşmiş Milletler daimi temsilcisi Nebenzya, Rusya’nın kullandığı İHA’ların azami menzilinin 700 kilometre olduğunu, bu nedenle fiziksel olarak Polonya topraklarına ulaşmalarının imkansız olduğunu vurguladı. Rusya’nın Polonya ile sınırı olan tek toprağı Baltık’taki Kaliningrad eksklavıdır, ancak orası hiçbir zaman Rusya-Ukrayna savaşına karıştırılmamıştır.

2022 sonlarında Ukrayna’ya yakın Polonya sınır bölgesi bir füze saldırısına uğramış ve iki can kaybına yol açmıştı. Polonya hükümeti başlangıçta bundan Rusya’yı sorumlu tuttu, ancak ardından dönemin Polonya Cumhurbaşkanı Duda, füzenin büyük olasılıkla Ukrayna’nın hava savunma sisteminden geldiğini kabul etti. Bu nedenle Polonya ve NATO’daki ortakları bu olayı, manevra alanını kaybetmemek için, “saldırı” değil “provokasyon” olarak nitelendirdi.

Gözlemciler, Polonya hava sahasına sızan İHA sürüsünün büyük olasılıkla Polonya ile sınırdaş Belarus’tan geldiğini düşünüyor. Olay sırasında Belarus, Rusya ile “Batı-2025” kod adlı yıllık ortak tatbikatını yürütmekteydi. Belarus Savunma Bakanlığı 10’unda, Ukrayna ile Rusya arasındaki çatışmalar sırasında Belarus hava savunma birliklerinin, tarafların elektronik harp sistemlerinin etkisiyle rotalarından sapan İHA’ları sürekli izlediğini ve bir kısmının imha edildiğini; Belarus tarafının ayrıca Polonya ve Litvanya’yı kimliği belirsiz İHA’ların yaklaşması konusunda kendiliğinden bilgilendirdiğini açıkladı. Belarus’un bu açıklaması Polonya ve Litvanya tarafından doğrulanabilirse, Belarus ve Rusya’nın İHA’lar aracılığıyla Polonya’ya kasıtlı olarak “istila” gerçekleştirdiği yönündeki kuşkular aklanabilir.

Bununla birlikte her hâlükârda, “İHA ihlali” olayı Avrupa Birliği ve NATO’nun gerilim duygularını tetikledi. 10’unda Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, AB’nin “Doğu Kanadı İzleme” mekanizmasını kurma planını ilan etti. 12’sinde, aynı zamanda ABD Avrupa Komutanlığı’nın komutanı olan NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı Grynkiewicz, “Doğu Muhafızı” harekâtını başlatma talimatı verdiğini açıkladı. Danimarka, Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya gibi NATO üyeleri buna katkı sağlayacak. Bu harekât “esneklik ve keskinlik” barındıracak, “gerekli zamanda ve gerekli yerde daha hedefli caydırıcılık ve savunma” sağlayacaktır.

“Doğu Muhafızı” harekâtının başlatılması, Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinin yanıt mekanizmasının tetiklenmesine eşdeğerdir; yani bir NATO üyesi tehdit ile karşılaştığında kolektif istişare çağrısında bulunur ve diğer üyelerin aktif yanıt verme yükümlülüğü vardır. Bu nedenle, bu kez NATO üyeleri farklı yollarla ardı ardına tepki vererek Polonya’nın savunmasını güçlendirmesine yardımcı oldu ve dış tehdit unsurlarını caydırdı. 4. madde, kolektif savunmayı başlatan 5. maddeye hâlâ uzak olsa da, istişarenin kendisi NATO’nun doğu kanadındaki gerilim ve karşıt duruşu da artıracak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerindeki çalkantı ve huzursuzluğu keskinleştirecektir.

“İhlal eden İHA”ların Rusya veya Belarus’tan çıktığını gösteren kesin kanıt hâlâ yoktur, fakat bu, Polonya hükümetinin fırsatı yakalayıp rol yapmayı gerçeğe dönüştürmesine ve güçle karşı güç kullanarak dış tehdidi abartıp Polonya’nın AB ve NATO’daki statüsünü yükseltmesine, Batı kampından daha fazla sempati kazanmasına ve daha çok çıkar elde etmesine engel değildir. Bu olayın gerçeği hâlen “Rashomon”vari belirsizliğini korurken, Polonya sürekli “kurt geliyor” diye bağırdı ve 12’si sabahın erken saatlerinde, Rusya-Belarus ortak tatbikatının kendi güvenliğini tehlikeye attığı gerekçesiyle Polonya-Belarus sınırını ve kara bağlantılarını kapattığını ilan ederek, Çin’i Avrupa’ya bağlayan ekonomik-ticari ana damar olan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ni kesti; bu da Çin-Avrupa ticaretinin iki yönlü lojistiğinin aniden ve büyük ölçüde tıkanmasına yol açarak iki tarafın çıkarlarına zarar verdi.

15 Eylül’de Nawrocki gerilimli duruma odun taşımaya devam ederek, NATO üyesi ülkelerin birliklerinin Polonya topraklarında konuşlanmasını kabul eden bir emri imzaladı. Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı, NATO’nun “Doğu Muhafızı” harekâtını uygulamakta olduğunu, birçok müttefikin askeri kaynaklarını entegre ederek Avrupa’nın doğu kanadındaki savunma duruşunu güçlendirdiğini belirtti. Aynı gün, Polonya Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski, Ukrayna semaları üzerinde bir uçuşa yasak bölge kurulmasının düşünülmesi çağrısında bulundu. 18’ine kadar, hem Fransa hem de Birleşik Krallık, hava savunma görevi icra etmek üzere savaş uçaklarını Polonya hava sahasına göndereceklerini açıklamıştı.

16 Eylül’de, Polonya hava savunma birlikleri, kuzeydeki Ustka kasabası yakınında “Patriot” füze savunma sistemini ilk kez test etti. Polonya Başbakanı Tusk, bu hava savunma tatbikatının “Çelik Savunucu-25” askeri tatbikatının bir parçası olduğunu ve aynı zamanda Rusya-Belarus ortak tatbikatına bir yanıt teşkil ettiğini belirtti.

Rusya-Belarus’un 12-16 Eylül’de düzenlediği “Batı-2025” savunma amaçlı stratejik düzey ortak tatbikatı, iki ülkenin olağan yıllık eğitiminin son aşamasıydı ve tatbikat esas olarak iki ülkenin içindeki eğitim sahalarında ve Baltık Denizi ile Barents Denizi bölgelerinde icra edildi. Taraflar toplam 100 bin asker, on bin takım teçhizat, 333 uçak ve yaklaşık 250 savaş gemisi seferber etti. İran ve Hindistan dâhil altı ülke de ortak eğitime askeri personel göndermek üzere davet edildi. Rusya, bu ortak tatbikatın herhangi bir üçüncü ülkeyi hedef almadığını özellikle vurguladı ve ABD’li yetkililer ile AGİT yetkililerini de gözlemci olarak davet etti.
Buna rağmen Polonya, güvenliği gerekçe göstererek Polonya-Belarus sınır kapılarını kapattı, sınır ötesi demiryolu taşımacılığını kesti ve sınıra 40 bin asker konuşlandırdı. 16 Eylül’de Polonya İçişleri ve İdare Bakanlığı, Polonya-Belarus sınırının ikinci bir duyuruya kadar kapalı kalacağını belirten bir açıklama yayımladı ve bunun, özellikle Rusya-Belarus ortak tatbikatıyla bağlantılı olarak, Polonya vatandaşlarının güvenliğine yönelik yüksek düzeydeki kaygıya dayandığını vurguladı.

Polonya hükümetinin iki bakanlığı, sınırın kapanmasının yalnızca (Rusya-Belarus) tatbikat dönemi güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için olmadığını, güvenlik durumu tamamen normale dönüp ilgili hizmet bilgileri teyit edilene kadar sınırın yeniden açılmayacağını açıkça belirtti. Açıklamada, sınırın kapatılmasının ekonomi üzerinde bir dizi olumsuz sonuca yol açabileceği, ancak hükümetin işletmelerin karşılaştığı zorlukları hafifletmeye çalışacağı; özellikle Litvanya gibi alternatif geçiş noktalarını kullanmak zorunda kalan tedarikçilere ilişkin olarak, kapanmanın ekonomik etkilerini mümkün olduğunca azaltmak için istişarelerde bulunulacağı kaydedildi.

Tarihsel olarak Polonya Krallığı, 1,15 milyon kilometrekarelik yüzölçümüyle Orta ve Doğu Avrupa’da büyük bir ülkeydi; bugünkü anavatanın yanı sıra Ukrayna, Belarus ve Litvanya’yı da kapsıyordu. 1772’den itibaren Polonya, Çarlık Rusyası, Prusya Krallığı ve Avusturya İmparatorluğu’nun ortaklaşa bölüşümüne uğradıktan sonra, güçlü komşular tarafından üç kez daha parçalandı. Bugünkü Polonya toprakları da, İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucu olarak Sovyetler Birliği ve Rusya tarafından yapılan yapay bir yeniden oluşturma ve genel bir batıya kayış olarak nitelendirilebilir: batı kısmı savaş öncesi Almanya toprağıdır, savaş öncesi doğu kısmı ise bugünün batı Ukraynası olmuştur. Bu nedenle Polonya’nın Rusya’dan nefret etme ve ondan hoşlanmama geleneği derin köklüdür.

Aynı zamanda, Polonyalılar ile Ukraynalılar arasında tarihte karşılıklı katliamların sıkça yaşanması ve hatta İkinci Dünya Savaşı sırasında birbirlerine yönelik etnik temizlik yapılması nedeniyle, Polonya hükümeti ve halkının Rusya-Ukrayna çatışmasına ilişkin tutumları da hassas ve karmaşıktır.

Bununla birlikte, tarihsel “Rusya karşıtı histeri”ye ve daha da çok “dudak giderse dişler üşür” türünden çıkar bağlarının gerçekliğine dayanarak, Polonya, Rusya “özel askeri harekâtı” başlattıktan sonra net biçimde Ukrayna’nın yanında yer aldı; özellikle AB ve NATO olmak üzere Batı kampının doğu ön hattı ülkesi rolünü oynayarak stratejik konumunu ve söz hakkını büyük ölçüde yükseltti. Ayrıca, Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana, Amerika Birleşik Devletleri Avrupa’nın birlik ve bütünleşmesini görmek istemedi, bilerek “eski Avrupa” ile “yeni Avrupa” arasında ayrışma ve karşıtlık üretti; nüfusu nispeten fazla, yüzölçümü yeterince büyük, dinsel geleneği özel ve jeopolitik konumu kritik olan Polonya’yı defalarca yanına çekerek ona “yeni Avrupa”nın lideri statüsünü verdi; bu da Polonya’nın “büyük güç kompleksi”ni ve kendini bir köprübaşı olarak konumlandırmasını besledi. Rusya-Ukrayna savaşının ani patlak verip sürmesi, Polonya’ya büyük güç enerjisini ortaya koymak için nadir bir fırsat sağladı.

Rusya-Ukrayna savaşı patlak vereli üç yılı aşkın süredir, Polonya, Kiev’e gidip kararlılık göstermek ve savaşa destek vermek üzere gelen sayısız Batılı lideri kabul edip aktardı; Ukrayna’ya büyük miktarda askeri teçhizat ve stratejik malzeme sevk etti ve onunla bir güvenlik işbirliği anlaşması imzaladı. Polonya her ne kadar Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına hevesli olmasa da, belli bir açıdan bakıldığında, Polonya Rusya-Ukrayna savaşına en derinden bulaşmış ön hat ülkesidir; bu yüzden iki komşusunun “şehir kapısı yanınca havuzdaki balıkların zarar görmesi” misali bedelini fazlasıyla çekmesi kaçınılmazdır. Önceki Ukrayna füzesinin yanlış vurması da, bu kez “İHA istilası” da Polonya’nın ödediği bedellere dahildir.

Kuramsal ve mantıksal açıdan bakıldığında, Polonya dâhil AB ve NATO, Ukrayna savaş alanında Rusya ile dolaylı biçimde dolaşmış durumdadır ve bunun doğrudan bir askeri hesaplaşmaya tırmanıp genişlemesi ihtimali vardır. Dahası, iki taraf da buna karşılık gelen düşük seviyeli hazırlıkları yapmaktadır. Bu bağlamda, partiler halinde Rus yapımı İHA’lar ister Rusya’dan ister Belarus’tan Polonya’ya girmiş olsun, Rusya ile Belarus’un şüphe altında kalması kaçınılmazdır. Batılı gözlemciler, eğer İHA’lar parazitten ötürü yanlışlıkla girmemiş de hassas biçimde bırakılmışsa, Rusya ile Belarus’un bu yolla bir caydırıcılık deneme balonu salmış olmasının ya da Polonya’nın ve NATO’nun doğu kanadının hava savunma sistemlerini yoklayıp sondajlamasının dışlanamayacağını düşünüyor. Bu nedenle Polonya ve NATO müttefikleri son derece gergindir.

Polonya, ulusal güvenliği koruma bahanesiyle meseleyi büyüterek sürekli olarak ulusal savunmayı ve kolektif savunmayı güçlendirme dozunu artırdı; Avrupa ve NATO’nun doğu kanadındaki bir siper olarak stratejik rol ve konumunu öne çıkardı; Batı kampı içindeki değerini yükseltti ve AB ya da NATO üyelerinden kendi ülke çıkarlarını kapmak için pazarlık koçanlarını artırdı. Nawrocki, 16 Eylül’de Almanya’yı ziyaret ettiğinde, Polonya’nın NATO’nun doğu kanadında daha büyük rol oynaması karşılığında Almanya’nın 1,3 trilyon avroya varan II. Dünya Savaşı tazminatı ödemesini talep etti. Gerçekte, Almanya’nın savaş tazminatı meselesi hukuken çoktan tarihe karışmıştır; fakat Polonya’nın sağcı muhafazakâr Hukuk ve Adalet Partisi kurulalı yirmi yılı aşkın süredir, onun liderlik ettiği hükümetler ya da iktidar koalisyonları Almanya’dan hep yüksek tazminat talep etmiş, Almanya da bunu hep reddetmiştir. Ancak Hukuk ve Adalet Partisi’nin atıyla iktidara taşınan Nawrocki, özellikle NATO’nun doğu kanadında stratejik bir kriz belirdiği eşikte, Almanya’dan “alacağını tahsil etmeyi” hiç unutmaz.

Rusya-Ukrayna savaşının patlak vermesinden sonra, Polonya’nın “Avrupa’yı savunma” yönündeki ileri jeopolitik ağırlığı belirgin biçimde arttı; Almanya da giderek barış çizgisinden sıyrılıp yeniden güçlü ordu yoluna girdi ve NATO’nun doğu kanadında öncü rol üstlendi. Bu durum, Polonya hükümetinin fırsattan yararlanıp Almanya’dan büyük bir kazanç koparmasına, birbirinden tamamen ilgisiz iki meseleyi, II. Dünya Savaşı ile Rusya-Ukrayna savaşını paralel biçimde ele almasına imkân verdi. Polonya’nın bu hamlesi nesnel olarak kendisini NATO savaş arabasının en çok çeken koşum atı olarak konumlandırdı; çıkar kapmak için ileriye dört nala koştu ve hatta kendi uzun vadeli çıkarlarını riske atıp Çin-Avrupa ve hatta Çin-Polonya ekonomi-ticaretini zedelemeyi göze aldı; sınırın kapatılmasıyla Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin tarihte ilk kez durması bunun kanıtıdır.

Bilindiğine göre Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi, Çin ile Avrupa’yı bağlayan lojistik ağının önemli bir ana atardamarıdır ve Polonya bunun kritik düğümüdür, kapasitenin yaklaşık yüzde 30’unu üstlenir. Çin’den Avrupa’ya giden demiryolu hatlarının yüzde 90’ı Polonya’dan geçmek zorundadır; özellikle Polonya’daki Małaszewicze gibi kapılar, uzun süredir Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Avrupa’ya girmesinin başlıca kanallarıdır. Bu kez sınır kapılarının kapatılması, doğrudan Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin kesintiye uğramasına, seferlerin durmasına ve büyük miktarda yükün mahsur kalmasına yol açtı. Bu ani olay, Çin’in Avrupa’ya dönük uluslararası ticareti ve lojistik sektörü üzerinde ciddi etki yaratacaktır.

Haziran sonu temmuz başında yedi günlük Avrupa turunu yeni tamamlayan Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Siyasi Bürosu üyesi ve Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin, 12-16 Eylül’de yeniden Avrupa’yı ziyaret ederek Orta ve Doğu Avrupa’daki üç ülkeye, Avusturya, Slovenya ve Polonya’ya odaklanması, tesadüf mü yoksa acil bir geçici düzenleme mi bilinmiyor. Wang Yi Varşova’ya vardığında, “İHA istilası” olayının zirveye doğru mayalanmakta olduğu ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin ilk kez kesildiği kritik bir andı; bu nedenle 15’inde Polonya Cumhurbaşkanı Nawrocki ve Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Sikorski ile görüşmeler yaptı ve Çin-Polonya Hükümetlerarası İşbirliği Komitesi’nin dördüncü toplantısına başkanlık etti; bu, hayli dikkat çekti.

Çin resmî haberleri, sonrasında Çin-Polonya üst düzey görüşmelerinin Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin kesintisine odaklanıp odaklanmadığından söz etmedi; ancak Wang Yi’nin Polonya ziyaretinin önemli sonuçlarından biri olarak, iki taraf, hükümetler arası işbirliği dördüncü genel kurul toplantısının “Ortak Belgesi”ni yayımladı. Bunun yedinci maddesi şunu vurguladı: “Taraflar, verimli ve ekonomik olarak rekabetçi bir Avrasya ulaştırma koridoru geliştirmenin önemi ve bu süreçte Polonya’nın oynadığı kilit rol hakkında görüş alışverişinde bulundu. Taraflar, demiryolu, denizcilik ve hava kargo alanlarında karşılıklı yarar sağlayan hizmetler sunmanın ve mevcut ile potansiyel ulaştırma hatları ve lojistik zincirlerini güçlendirmenin faydalarını kabul ediyor ve Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi koridorunun güvenli ve sorunsuz biçimde işlemesini birlikte güvence altına almaya isteklidir.”

“İHA istilası” olayı, AB ve NATO ile Rusya arasındaki askerî gerilimi ve dolaylı karşıtlığı birdenbire tırmandırdı ve Polonya’yı da büyük oyuncu konumuna yükseltti; Orta ve Doğu Avrupa’daki güvenlik durumu bir anda gerildi. Ancak Polonya, fırsattan yararlanarak Polonya-Belarus sınırını kesmesiyle Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’nin Polonya kesiminin tamamen kesintiye uğramasına yol açtı; bu, yalnızca Çin’i sebepsiz yere hedef durumuna düşürmekle kalmadı, Çin-Avrupa ekonomik ve ticari işbirliğine de iki yönlü zarar verdi.

En acil iş, Çin’in bir an önce arabuluculuğu güçlendirmesi, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Rusya arasındaki jeopolitik ilişkileri yumuşatması ve Polonya’nın Çin-Avrupa Demiryolu Ekspresi’ndeki tıkanıklığı bir an önce gidererek yeniden açmasını sağlamasıdır. Uzun vadede, Rusya-Ukrayna çatışmasının uzun süre sürmesinin tetiklediği jeopolitik riskler ve Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’nın sürekli artırdığı “uzun kol yargı yetkisi” ve “ikincil yaptırımlar,” dışarıdaki bir aktör olan Çin’in çıkarlarına giderek daha fazla zarar vermektedir. Bu nedenle, Çin’in de görüşmeleri teşvik edip barışa ikna etme çabalarını artırması ve bu Avrupa içi savaş ile karşıtlığın mümkün olduğunca çabuk diyalog ve yumuşamaya yönelmesini sağlaması gereklidir.

Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.

On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.

Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.

BAE doktrini

Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.

Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.

Denizdeki kurgu

Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.

Afrika Boynuzu bölünüyor

Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.

Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.

Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.

Yemen’deki çöküş

Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.

İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.

Boğaz el değiştiriyor

Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.

Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.

Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.

Ankara tablodan ne okuyor?

Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.

Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English