Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Profeseörler Mersheimer ve Karaganov: NATO’nun kışkırtmaları dünyayı felakete sürüklüyor

Yayınlanma

Chicago Üniversitesinden Prof. John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı Prof. Sergey Karaganov, Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın programında Ukrayna savaşı, NATO’nun genişlemesi ve nükleer caydırıcılığın yeniden tesisi konularını tartıştı. Karaganov, Batı’nın saldırganlığına karşı nükleer caydırıcılığın “Tanrı’nın korkusuyla” yeniden kurulması gerektiğini belirtirken, Mearsheimer ise Batı dünyasının nükleer gerçekleri ve Soğuk Savaş derslerini tamamen unuttuğu uyarısında bulundu.

Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen’ın yönetimindeki tartışma programında, Chicago Üniversitesinden Siyaset Bilimi Profesörü John Mearsheimer ve Rusya Dış İlişkiler ve Savunma Politikaları Konseyi Başkanı, aynı zamanda Mihail Gorbaçov, Boris Yeltsin ve Devlet Başkanı Vladimir Putin’in eski danışmanlarından Profesör Sergey Karaganov bir araya geldi.

Programda, Ukrayna’daki çatışmanın gidişatı, NATO’nun gerilimi tırmandıran adımları ve Rusya’nın nükleer doktrinini değiştirerek nükleer caydırıcılığı yeniden tesis etme arayışları çok yönlü olarak ele alındı.

“Avrupa insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağıdır”

Prof. Sergey Karaganov, dünyanın son 15-17 yıldır tarihinin en tehlikeli dönemine girdiğini belirterek, eski sistemi ayakta tutan tektonik plakaların yerinden oynadığını vurguladı.

Karaganov, meselenin sadece Ukrayna’daki savaşı nükleer tehditlerle bitirmek olmadığını, insanlığın çok sayıda çatışmanın yaşanacağı bir dönemin eşiğinde durduğunu ifade etti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından nükleer silahların varlığı sayesinde büyük güçlerin birbirleriyle doğrudan savaşmaktan kaçındığını söyleyen Karaganov, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden ve bana göre Yüce Yaradan tarafından bizlere gönderilen nükleer silahların ortaya çıkmasından sonraki 60-70 yıl boyunca birbirimizle savaşmaktan kaçındık. Ancak şimdi bu süreç yeniden başlıyor. En can alıcı soru şu ki, şu anda bir dünya savaşının başlangıcındayız. Bu savaş tüm cephelerde patlak veriyor. Savaşın ana itici gücü, yaklaşık 500 yıldır dünya sisteminde elinde tuttuğu üstün konumu, küresel gayri safi yurt içi hasılayı sömürme imkanını ve kendi kültürel ile siyasi görüşlerini dayatma gücünü kaybetmekte olan Batı’nın karşı saldırısıdır.”

Avrupa’nın tarihsel rolünü sert bir dille eleştiren Karaganov, Avrupalıların sömürgecilik, ırkçılık ve soykırımlar gibi insanlık tarihindeki en kötü şeylerin müsebbibi olduğunu ifade etti.

Karaganov, “Avrupa, insanlık tarihindeki tüm kötülüklerin kaynağı olmuştur. Buna orta çağ savaşları, dünya savaşları, soykırımlar, ırkçılık ve sömürgecilik dahildir. Dolayısıyla dünya halkları ve liderleri için en iyi yol, Avrupa’yı tarihin öncü konumlarından uzaklaştırmaktır. Ben bunun için dua ediyorum. Bu sadece bir gerçekçilik meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur” ifadelerini kullandı.

“Batı Soğuk Savaş’ın kırmızı çizgilerini tamamen unuttu”

Prof. John Mearsheimer, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer dengeleri hatırlatarak günümüzdeki durumun çok daha büyük bir belirsizlik ve tehlike barındırdığını kaydetti. Soğuk Savaş sırasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında son derece yoğun bir güvenlik rekabeti yaşandığını, ancak her iki tarafın da nükleer felaket riskinin farkında olarak çok net kırmızı çizgiler belirlediğini dile getiren Mearsheimer, “Soğuk Savaş’ta kuralları ve sınırları öğrenmiştik. Sovyetler Birliği 1956’da Macaristan’a, 1968’de Çekoslovakya’ya girdiğinde Batı stratejik nedenlerle hiçbir şey yapmadı. Çünkü kırmızı çizgilerin geçilmesi nükleer bir felaket demekti” dedi.

Mearsheimer, günümüzde Batı dünyasının nükleer silahların yarattığı tehlikeleri tamamen hafife aldığını belirterek hayretler içinde olduğunu ifade etti. Bu duruma iki somut örnek gösteren Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Batı’da insanların nükleer silahların varlığı nedeniyle son derece tehlikeli bir dünyada yaşadığımızı unutmuş görünmelerine hayret ediyorum. Soğuk Savaş’ta belirlenen kırmızı çizgiler büyük ölçüde ortadan kalktı. Buna işaret eden ilk örnek, Ukrayna’nın Ağustos 2024’te Rusya’nın Kursk bölgesini işgal etmesidir. ABD destekli bir müttefikin Rusya toprağına girmesi ve ABD’nin bu operasyona yardım etmesi Soğuk Savaş döneminde akla bile gelemezdi. Sovyetler Birliği gibi devasa nükleer cephaneliğe sahip bir ülkenin varlığını tehdit etmek imkansız bir hamleydi. İkinci örnek ise 2025 yılında Ukraynalıların Rusya’nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağına saldırmasıdır. Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer savunma sistemlerine saldırmak kesinlikle düşünülemezdi. Ancak bu gerçekleşti ve ABD bunu en ufak bir şekilde eleştirmedi. Bu durum, Batı’nın Rusya’yı kolayca hırpalayabileceğini ve hiçbir ciddi kırmızı çizginin kalmadığını düşündüğünü gösteriyor.”

Batı’nın savaştan hemen önce ve savaşın başında Rusya’yı büyük güçler liginden tamamen çıkarmayı hedeflediğini belirten Mearsheimer, ekonomik yaptırımlar ve askeri yardımlarla Rusya’yı dize getirme planının çok riskli bir yaklaşım olduğunu vurguladı. Mearsheimer, “Büyük güçler çaresiz kaldıklarında son derece riskli stratejilere başvururlar. Rusya örneğinde bu, nükleer silah kullanmak anlamına gelirdi. Ancak biz bunu umursamadık. Rusya’yı büyük güçler arasından çıkarıp bu işten sıyrılabileceğimizi düşündük” eleştirisinde bulundu.

“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir”

Karaganov, Rus devletinin nükleer caydırıcılığı yeniden canlandırmasının hayati bir zorunluluk olduğunu, ancak kendisinin de Rus hükümetini ve seçkinlerini bu konuda yeterince hızlı hareket etmedikleri için eleştirdiğini söyledi. Nükleer silahların fiilen kullanılmasının yaratacağı ahlaki yıkıma değinen Karaganov, şu ifadeleri kullandı:

“Nükleer silah kullanımıyla zafer kazanmak ahlaki bir felakettir. Devlet Başkanı Putin’in nükleer silah kullanma konusunda tereddüt etmesinin tek nedeni budur. Avrupa’da nükleer silahlarla bir savaşı kazanmak askeri açıdan kolaydır, ancak bu korkunç bir ahlaki günahtır ve Pandora’nın kutusunu açar. Çünkü o andan itibaren dünyadaki herkes kitle imha silahlarını kullanmaya başlar. Biz nükleer caydırıcılığın geçerliliğini yeniden tesis etmek zorundayız. Bu sadece Rusya’nın güvenliği için değil, dünyayı ve insanlığı intihara meyilli Batı’nın sürüklediği felaketten kurtarmak için gereklidir. Bizler insanlık tarihi boyunca birbirimizle savaşmamızı engelleyen o cehennem korkusunu, yani Tanrı korkusunu yeniden inşa etmeliyiz.”

Karaganov, nükleer savaşın kazanılamayacağına dair Batı’da üretilen teorilerin Soğuk Savaş döneminde bir dünya savaşını engellemek için kasıtlı olarak yayıldığını iddia etti. Sınırlı bir nükleer savaşın askeri olarak kazanılabileceğini kaydeden Karaganov, ancak bu ahlaki eşik bir kez geçilirse dünyanın tamamen farklı ve kuralsız bir kaosa sürükleneceğini kabul etti.

Mearsheimer ise nükleer bir savaşta gerçek anlamda bir galibin olamayacağını belirterek Karaganov’un tezini şu sözlerle analiz etti:

“Eğer her iki taraf da nükleer envanterlerini tam ölçekli olarak kullanırsa kimsenin kazanması mümkün değildir, hepimiz buharlaşırız. Ancak Sergey’in yazılarında sunduğu mantık farklı. Rusya’nın nükleer silahları askeri bir zafer kazanmak için değil, Batı’ya ne kadar ciddi olduğunu göstermek amacıyla sınırlı hedeflere karşı sembolik olarak kullanacağını öngörüyor. Rusya, nükleer tırmanma tehdidini kullanarak karşı tarafı kendi kırmızı çizgilerine saygı duymaya zorlamayı hedefliyor. Yani burada asıl mesele tırmanmanın kendisi değil, tırmanma tehdididir. Çünkü tırmanma genel bir termonükleer savaşa dönüşürse kimse bundan sağ çıkamaz.”

“Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli”

John Mearsheimer, Rusya’nın Avrupa’daki hedeflere yönelik sınırlı bir nükleer adım atması durumunda ABD ve diğer Avrupalı güçlerin nükleer bir yanıt vermekten çekinebileceğini, ancak bu senaryonun Almanya üzerinde çok tehlikeli bir etki yaratacağını belirtti.

Almanya’nın nükleer silahı olmadığını ve coğrafi olarak Rusya’ya çok daha yakın olduğunu hatırlatan Mearsheimer, “Eğer Rusya Doğu Avrupa’da nükleer silah kullanırsa, bu durum Almanya’yı kendi nükleer cephaneliğini edinmeye teşvik etmeyecek mi? Almanya artık ABD’ye güvenemeyeceğini anlayıp kendi nükleer silahını üretmeye karar verirse Rusya ne yapacak?” sorusunu yöneltti.

Karaganov, Almanya ve Japonya’nın insanlık tarihindeki en büyük tehditler olduğunu öne sürerek bu soruya çok sert bir yanıt verdi:

“Almanya, Japonya ile birlikte insanlık tarihindeki en kötü tehdittir ve nükleer silah kullanmalarına asla izin verilmemelidir. Eğer böyle bir şeye yeltenirlerse, yeryüzünden tamamen silinmelidirler. Alman ortaklarımıza bu sinyalleri gönderiyoruz. Umarım akıllarını başlarına toplarlar çünkü seçkinleri son derece cahil ve sorumsuz hale geldi. Almanya nükleer silahlara yaklaşırsa haritadan silinmeli. Aynı şey Japonya için de geçerlidir. Eğer Rusya gelecekte nükleer füze kullanmak zorunda kalırsa, birincil hedef Romanya ya da Polonya değil, Almanya olacaktır ve en büyük zararı Almanya görecektir. Bir nesilde iki dünya savaşı başlattılar ve bu yüzden asla affedilmemelidirler. Biz Ruslar cömert olduğumuz için onları neredeyse affetmiştik ama revizyonist hale geldiler. Bu yüzden nükleer silaha yaklaşırlarsa yok edilmelidirler.”

Mearsheimer, Karaganov’un bu yaklaşımının Almanya’daki Rusya korkusunu besleyeceğini ve durumu daha da kötüleştireceğini belirterek, “Almanların doğuştan saldırgan olduğunu savunmak, Batı’daki bazı çevrelerin Rusların genetik olarak saldırgan olduğunu iddia etmesi kadar temelsizdir. Almanya 1933-1945 arasındaki Almanya değil. Bu tür radikal söylemler gelecekte iki ülke arasında çok daha büyük çatışmalara zemin hazırlayabilir” uyarısında bulundu.

“Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır”

Karaganov, Rusya’nın yönünü tamamen Doğu’ya ve Güney’e çevirmesi gerektiğini belirterek Sibirya’nın kalkındırılmasının önemine değindi.

Rusya’nın jeostratejik ve kültürel olarak Avrasyalı bir devlet olduğunu söyleyen Karaganov, “Geleceğin dünyasında Avrupa tamamen devre dışı bırakılmalıdır. Rusya, Çin, Hindistan, İran, Türkiye ve ABD’nin yer aldığı, ancak Avrupa’nın, özellikle de kuzeybatı Avrupa’nın dışlandığı yeni bir dünya yapısı kurulmalıdır. Biz yüzyıllar boyunca Avrupalılaşmaya çok fazla odaklanarak hata yaptık. Bizim geleceğimiz Asya’dadır” dedi.

Mearsheimer ise coğrafyanın kalıcı olduğunu ve Rusya’nın hemen yanı başındaki Avrupa’yı tamamen göz ardı edemeyeceğini belirtti.

Ukrayna’daki savaşın dondurulmuş bir çatışmaya dönüşse bile Doğu Avrupa’nın uzun süre istikrarsız kalacağını vurgulayan Mearsheimer, “Doğu Avrupa istikrarsız bir yer olarak kalırsa Ruslar burayı görmezden gelemez. Yeni bir savaşın patlak vermemesi için dikkatlerini buraya odaklamak zorunda kalacaklar” şeklinde konuştu.

Programın sonunda her iki uzman da küresel bir nükleer felaketten kaçınılması gerektiği konusunda uzlaşırken, Mearsheimer Batılı liderlerin Rusya’yı kışkırtmanın ne kadar tehlikeli olduğunu bir an önce anlamalarını umduğunu ifade etti.

Karaganov ise kötümser tabloya rağmen küresel bir nükleer savaşı önlemek için nükleer caydırıcılık tartışmalarını sürdüreceğini ve geleceğe iyimser baktığını dile getirdi.

Dünya Basını

Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Yayınlanma

Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün fahri direktörü Wolfgang Streeck, Jacobin dergisinin Almanca edisyonu için kaleme aldığı makalede, Federal Almanya’nın II. Dünya Savaşı sonrasında tesis ettiği kitle partilerine dayalı kurumsal istikrar rejiminin çözülüşünü Doğu eyaletleri seçimleri üzerinden masaya yatırıyor. Streeck, geleneksel merkez partilerin AfD’nin yükselişini iktisadi kriz, barınma yetersizliği ve altyapı çöküşü gibi maddi sebeplerle açıklamak yerine ahlaki bir sağa karşı mücadele söylemine sığınarak perdelediğini anımsatıyor. Bu doğrultuda tecrit siyasetinin ve anayasal yangın duvarlarının çöküşe geçtiği, Alman siyaset mimarisinin Hollanda tipi parçalı ve çok kutuplu bir sisteme evrilmek zorunda kalacağını kaydeden Streeck, çözüm olarak gündeme getirilen parti kapatma davası girişimlerini de yapısal krizi çözmekten aciz siyasi elitlerin yargısal ve istihbari aygıtları araçsallaştırarak iktidarlarını tahkim etme çabası olarak nitelendiriyor.


Çok kutuplu parti sisteminde doğru

Wolfgang Streeck
Jacobin
1 Ekim 2026

Aşırıya kaçmayalım, itidali elden bırakmayalım. AfD’nin iktidarı gasbetmesine [1] daha birkaç yıl var. Artık geride kalmakta olan yılın her beş eyalet meclisi seçiminde de oylarını artıran yegâne parti AfD oldu, fakat hiçbirinde salt çoğunluğa ulaşamadı. En yüksek neticesi olan Saksonya-Anhalt’taki yüzde 43,8’lik oy oranı, en düşük sonucu olan Berlin’deki yüzde 16,3’ü iki buçuk kattan fazla aşıyor. AfD, beş seçimin ortalamasında yüzde 27,3 seviyesindeydi. En büyük kazanımlarını, her ikisi de Almanya genelindeki 60,5 milyon seçmene kıyasla pek az seçmene sahip olan (sırasıyla 1,7 ve 1,3 milyon) ve CDU’nun bilhassa hezimete uğradığı Saksonya-Anhalt ile Mecklenburg-Vorpommern’de elde etti. Saksonya-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern’deki bunca CDU seçmeninin son beş yıl içinde neo-Naziye dönüştüğü iddiası akla yatkın gelmiyor.

Esasen söz konusu beş eyalet meclisi seçimi için AfD eğiliminden ibaret olmayan başka temayüller de mevcut. Bölgesel hususi şartlar mühim bir rol oynadı; mesela zayıf yahut güçlü görevdeki başbakanlar gibi (bir yanda Saksonya-Anhalt ve Berlin, diğer yanda Mecklenburg-Vorpommern). Yeşiller, beş eyaletin üçündeki kayıplarla birlikte yerinde saydı; CDU, iki Batı Almanya geniş alan eyaletinde, mütevazı da olsa, kazanımlar kaydetti (Mamafih 7,7 milyon seçmenli Baden-Württemberg’de neredeyse kıl payı kazanacaktı; 2,9 milyon seçmenli Rheinland-Pfalz’da ise kazandı); Sol Parti ise beş seçimin üçünde oylarını artırdı: İki batı eyaletinde ve bilhassa AfD’nin neredeyse 10 puan önünde yer aldığı Berlin’de (2,5 milyon seçmen).

Seçim yılı SPD adına tam bir felaketti. Beş seçimin ortalamasında parti ancak yüzde 17,7’ye ulaşabildi; istisnai bir sapma teşkil eden Mecklenburg-Vorpommern dışarıda tutulduğunda bu oran sadece yüzde 13,2’de kaldı; CDU ise ortalamada en azından yüzde 20,3’ü buldu. Yalnızca CDU değil, bilhassa SPD de artık sözde bir “halk partisi” [2] olmaktan çıktığı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda; CDU genel başkanı Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinin hemen ertesinde bu meseleyi gündeme taşırken, SPD hâlâ ne diyeceğini bilemez halde kıvranıyor.

“Sağa karşı mücadele” kaybedildi

Bütün o antifaşist yürüyüşler, öğretmenlerin öğrencileri kortejlere sevk etmesi, gazetecilerin dik duruş sergilemesi, dünyevileşmiş bir engizisyon gibi çalışan hükümet dairesi Anayasayı Koruma Teşkilatı [3] (tutanaklara geçen ifadesiyle “kısmen kesinleşmiş aşırı sağcı”), Federal Cumhurbaşkanı ile diğer tüm cumhurbaşkanlarının ardı arkası kesilmeyen ikazları hiçbir işe yaramadı; neticede AfD bunlara minnettar kalmış olsa gerektir. “Müstakim insanların kıyamı”, “gayridemokratlara” karşı “bizim demokrasimiz” adına “bütün demokratların başkaldırısı”, bunların AfD’nin başarısındaki payının ne denli büyük olduğunu ve herkesin, devlet eliyle alternatifsiz biçimde tanzim edilmiş bir toplumda “toplumsal dayanışma” uğruna mücadele edip enflasyonu, konut krizini, yoksulluğu, eşitsizliği, güvensizliği, işlemeyen trenleri, harabeye dönen okulları unutması beklendiği müddetçe bu payın gelecekte de ne kadar büyüyeceğini kestirmek zor değil.

Şimdi ne olacak? Bir müddet boyunca ön sahnede sergilenen “sağa karşı mücadele”, iktisadi ve toplumsal buhrana karşı yürütülmesi gereken kavgayı, yürütülmediğinin fark edilemeyeceği arka sahneye sürgün etmişti. Bu da artık son bulabilir. “Sağa karşı mücadele” toplumsal dayanışma vaat etmişti, fakat yalnızca “biz demokratlar” arasında, yani siyasi sınıf ile onun seçmenleri nezdinde; AfD ise eski partilerin av sahasında pervasızca avlanarak soğukkanlılıkla büyümeyi sürdürdü.

Kohl döneminin sona ermesinden bu yana geçen 28 yılın 24’ünde (SPD) yahut 17’sinde (CDU/CSU) federal hükümette yer alan, yani bugünün krizlerinin bugünkü halini aldığı senelerde iktidarda bulunan partilerin “anlatıları” için şimdi hakikat saati mi çalıyor? Küresel durumdan istifadeyle iç düşmanı dış düşmanla bir tutan köhnemiş metotlara müracaat etme ve demokratların demokratlar eliyle cehennem zebanilerine karşı müdafaasını beynelmilel kılma ayartısı muhakkak ki muazzamdır: Sağa karşı mücadelenin aynı zamanda vatanperver kuvvetlerin toplanma mahali kılınması, muhalefetin ise düşmanın beşinci kolu, “vatansız serseriler” [4] ve hainler, yani basbayağı “Putin’in dostları” olarak yaftalanması. Yeni anlatının neyi başarmaya muktedir olacağını bekleyip görmek gerekecek.

Dağılan merkez, çatırdayan güvenlik duvarları

Fakat öncelikle AfD’nin kaydettiği büyüme, CDU ile SPD koalisyonunu birbirinden uzaklaştırmaya ve son yılların muhtelif güvenlik duvarlarını [5] (herkesin AfD’ye karşı kurduğu, CDU’nun ise Sol Parti’ye karşı da ördüğü tecrit hatlarını) alttan alta oymaya başladı. CDU ve SPD, birer halk partisi olarak seçim siyaseti zaviyesinden bir hiçliğin eşiğinde duruyor. Neticede CDU’nun “rekabet gücüne”, SPD’nin ise “adalete” bir katkı kisvesi altında pazarladığı “mecburi reformlara” dair o sahte uzlaşı da buharlaşmaya yüz tutuyor.

En geç Federal Meclis’teki müzakereler esnasında, koalisyon ortaklarının seçim yenilgileriyle bilenmiş zihinleri, SPD usulü adaletin CDU usulü rekabet gücünün ayağına bağ olduğunu idrak edecektir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin sonrasında Merz tarafından krizi yeni ve iyimser “anlatılarla” unutturmak maksadıyla ilan edilen hamleler bu tablonun önüne uzun boylu geçemez. En mühimi de bu hamleler, ilgili parti üyelerini, yeniden seçilmelerini tehlikeye sokacak kanunları kabul etmeye ikna edemeyecektir: CDU cenahında metinlerin içinde fazla SPD bulunduğu için, SPD cephesinde ise fazla CDU yer aldığı için. İsyanların patlak vermesi, daha fazla Brosius-Gersdorf vakasının ve şu ya da bu Spahn figürünün zuhur etmesi kuvvetle muhtemeldir.

Bu da güvenlik duvarına hiç iyi gelmeyecektir. CDU’nun kimi unsurları AfD ile aralarındaki tecrit sınırını aşmak isteyecek ve bunu yerel yahut eyalet düzeyinde muhtelif yollarla tatbik sahasına sokabilecektir. Buna muvazi biçimde SPD’nin kimi kısımları da Sol Parti ile irtibat arayışına girecektir; mesela Berlin’de onun riyasetindeki üçlü bir koalisyona, yani Kırmızı-Yeşil-Kırmızı ortaklığına dahil olarak. Bu gelişme Federal Şansölye’ye, 2025 başlarında genel seçimlerin hemen arifesinde daha sert bir göç siyasetine dair meclis kararını hiçbir bedel ödemeksizin AfD ile müştereken nasıl geçirdiğini hatırlatacaktır. Eğer CDU/CSU, sözde reformların “CDU’nun dişlerini” sökmeye SPD tarafından mecbur bırakılırsa, ki bu gayet muhtemel görünmektedir, arka plandaki Hristiyan asiler çok daha Hristiyan reformları AfD ile el ele yasalaştırma ihtimalinin hayalini kuracaktır.

Bu istikametteki her hamlenin, diğer tarafa, yani yeşil istikamete doğru bir karşı hamleyi tetiklemesi beklenmelidir. Eşzamanlı olarak SPD içindeki sol kanat mensupları, partilerini mutlak bir sondan kurtarma ümidiyle, federal düzeyde olmasa bile eyalet ve belediye düzeyinde Sol Parti’ye yanaşacaktır. Ve bu böylece, biteviye yeni tertiplerin sınandığı yeni tecrübelerle sürüp gidecektir.

İkinci güvenlik duvar mı?

Kuşkusuz güvenlik duvarının muhafızları henüz teslim bayrağını çekmiş değil ve yakın gelecekte bu tahkimatın yenilenmiş bir surette tahkim edilmesi için geniş çaplı bir girişime şahit olunabilir. Böylesi bir hamlenin nihai durağı ise Federal Anayasa Mahkemesi olacaktır. Bütün alametler, Merz’in rakibi olan Kuzey Ren-Vestfalya Başbakanı Hendrik Wüst riyasetindeki Merkelci CDU kanadının, Federal Şansölye’nin iradesine hilafen fakat SPD ile Yeşiller’in kesin mutabakatıyla, AfD’ye karşı bir parti kapatma davası [6] hazırlığı içinde olduğunu gösteriyor. Wüst Yeşiller’le birlikte gürültüsüzce ve ahenk içinde hükmediyor; Merz ise malum olduğu üzere SPD ile, çöküş içindeki bir SPD’ye nazaran AfD ile çok daha rahat hayata geçirilebilecek olan gönlündeki iktisat programı yüzünden giderek hırçınlaşan bir ahenksizlikle yol alıyor.

Bir siyasi partinin kapatılması talebi Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey tarafından salt çoğunlukla karara bağlanabilir; Kuzey Ren-Vestfalya eyaleti tarafından gündeme getirilip Wüst kanadına mensup eyalet milletvekillerince desteklendiği takdirde, icap ederse Merz bertaraf edilerek her an Karlsruhe’ye ulaştırılabilir. Mecklenburg-Vorpommern ve Berlin seçimlerinden az önce Wüst, kapatma başvurusunun hukuki muvaffakiyet şansını tetkik edecek bir komisyon tayin etme niyetinde olduğunu duyurmuştu. Federal Anayasa Mahkemesi’nin eski bir başkanı ile görevdeki başkanının (her ikisi de CDU menşelidir) kamuoyuna yansıyan beyanatları, mahkemenin böylesi bir müracaattan hiç mi hiç hazzetmeyeceğine delalet ediyordu. Ne var ki kapatma taraftarları açısından bu hoşnutsuzluk, hatta davanın nihai neticesi dahi ikincil plandadır.

Siyasi etkiler her halükarda sarsıcı olacaktır. Bir kapatma davası en az iki yıl sürer. Bu zaman zarfında kamuoyu, istihbarat örgütlerinin ve sair mercilerin AfD’nin vahametine dair sunduğu mütalaalar hakkında medya vasıtasıyla muntazaman ve etraflıca bildilendirilecektir. AfD’nin muhtemel bir feshinin ardından parti azalarının medeni varlıklarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı, meselenin memuriyetten ihraç edilmeye yahut bir zanaatkar olarak artık kamudan ve hatta muhite göre hususi sektörden sipariş alamamaya kadar varacağı kulaktan kulağa süratle yayılacaktır.

Daha şimdiden yerel seçim kadroları için aday bulmakta mükerreren zorlanan ve bu sebeple seçimlerde kazandığı sandalyeleri dahi dolduramayan AfD, dava sürecinde bu tıkanmayı katmerli biçimde yaşayacaktır. Güvenlik duvarı eliyle SPD’ye prangalanmış bir Merz CDU’sunda kendisini AfD’dekinden daha yabancı hisseden CDU üyeleri ve idarecileri, AfD temize çıkana değin saf değiştirmeyi iki kere düşünecektir. Federal veya eyalet düzeyinde güvenlik duvarını çiğneyerek AfD ile müştereken siyasi kararlar alma yönündeki her cüret ise, Karlsruhe’den naklen aktarılan manzaralar karşısında siyasi bir intihar seferine dönüşecektir.

Kapatma asla tek başına gelmez

Kaldı ki bir kapatma davasının yaratacağı serpintiden ilk nemalanacak kişi Hendrik Wüst olacaktır. Kendisinin yeniden seçilme sınavı Mayıs 2027’dedir. Federal Cumhuriyet’in 13 milyon seçmenle en büyük eyaleti olan bu coğrafyada AfD kendi içinde devasız biçimde bölünmüştür; Ren havzasının ve Vestfalya’nın kimi kısımlarının liberal-Katolik muhiti ise hâlâ bir ölçüde sıhhatini muhafaza etmektedir. Kamuoyu yoklamaları CDU’yu, arayı yavaş yavaş kapatmaya başlayan AfD’nin önünde nispeten rahat bir üstünlükle göstermektedir. İcap ederse SPD’nin de eklemlenebileceği bir CDU-Yeşiller koalisyonunun tazelenmesi kuvvetle muhtemeldir. Buna rağmen derdest bir kapatma davasına dair haber akışının doğuracağı AfD kayıpları, Wüst ile Merz arasında vuku bulacak müstakbel parti içi iktidar mücadelesi açısından da epey makbule geçecektir.

Anayasa Mahkemesi’nin şahsına gelince; bir AfD kapatma başvurusu mahkemeyi kendisi adına son derece sıkıntı verici bir siyasi tazyik altına sokacaktır. Mahkeme müracaatı reddettiği takdirde bu hüküm AfD tarafından bir aklama belgesi [7] gibi kutlanacak ve kamuoyunun geniş kesimlerince de bu şekilde telakki edilecektir. Şayet mahkeme aksine hükmedip AfD’yi kapatacak olursa, devletin her üç kademesindeki binlerce seçilmiş meclis üyesi ve parlamentolarda görev yapan binlerce yardımcı personel bir çırpıda makamlarını yahut işlerini kaybedecektir.

Akabinde siyasi polis, devam ettirilmesi muhtemel herhangi bir siyasi faaliyetin Ceza Kanunu’nun 84. maddesi uyarınca gizli tertipçiler veya elebaşılar için beş yıla kadar hapis cezası öngören bir “ikame örgüt” faaliyeti sayılıp sayılamayacağını kesintisiz tarassut ile tespit etmek zorunda kalacaktır. Alman basını olmasa bile yabancı basın tarafından eleştirel gözlerle takip edilecek yüzlerce ceza davası bu tablonun tabii neticesi olabilir. Federal Cumhuriyet tarihinde bugüne dek kapatılan yegâne siyasi teşekküller olan Sosyalist İmparatorluk Partisi (1952) ile Almanya Komünist Partisi (1956), kapatıldıkları tarihte parlamentolarda artık hiçbir temsilciye sahip değildi.

Sol kesimin gözlüğünden bakıldığında ise mahkemenin bir AfD davasında tesis edeceği fesih gerekçelerinin Sol Parti için de carilik kazanabileceği endişesi mevcuttur. Hatta CDU’nun Merz kanadının, AfD’ye yönelik bir kapatma müracaatına onay vermenin diyeti olarak yalnızca AfD’nin değil, Sol Parti’nin de tahkikata tabi tutulmasında ısrar etmesi pekala tasavvur edilebilir; belki de “antisemitizm” ithamıyla. Bu istikametteki ilk emareler Berlin hükümetinin kurulması arifesinde göz önünde bulundurulmaktadır.

Yeni bir parti sistemi

AfD’nin kapatılmaması durumunda Alman parti sisteminin diğer Avrupa memleketlerindekine, mesela Hollanda modeline yakınsaması beklenmelidir. Tıpkı oradaki gibi merkezin iki kadim büyük ve kitle partisi, yani biri Hristiyan demokrat ve burjuva-muhafazakar, diğeri sosyal demokrat ve ilerici olan iki kutup, daha ufak ardıl fraksiyonlara bölünecektir. AfD’nin tam karşısındaki kutupta sol bir parti kök salacak, bunun yanına belki bir de sol-marjinal parti eklenecektir. Üç ya da dört parti yerine, sık doğumların ve ölümlerin yaşandığı altı veya yedi partili bir yapı ortaya çıkacaktır. Büyük siyasi mesafelerin varlığına rağmen koalisyonlar hem elzem hem de kabil hale gelecektir ama bunlar, geçici hükümetlerin idaresi altındaki uzun fetret dönemleriyle ve yıpratıcı müzakerelerle malul olacaktır. Parti mimarisindeki ufalanma sebebiyle koalisyonlar kural olarak en az üç partiden oluşur hale gelecektir.

Böylesi bir parti sisteminde bugünkünden çok şey farklı işleyecektir. Sadece merkezin eski partileri bölünme eğilimlerine maruz kalmayacak, hükümete iştirak imkanlarının belirmesi neticesinde en uç kanatlardaki yeni partiler de bu akıbete uğrayacaktır. Yerleşiklik kazanan bir AfD’nin sağında diriltilmiş bir NPD kendine yer açabilecektir; nitekim pek çok Avrupa ülkesinde -Fransa, İtalya, Büyük Britanya, Hollanda, İsveç ve sairede görüldüğü üzere- Yeni Sağın sağında yeni sağ partiler pıtır pıtır türemiştir.

AfD, Merz idaresindeki bir CDU için muhtemel bir ortak hüviyeti kazanabilir; Wüst idaresindeki bir CDU ise Yeşiller, bakiye SPD ve ileride belki de bölünerek mutedil hale gelmiş bir Sol Parti ile hükümetler kurabilir. Sol Parti’nin solunda, adı her ne olursa olsun bir Sosyalist İşçi Partisi neşet edebilir; sağında ise sol bir SPD’ye yakın duran bir Toplumsal Akıl Partisi belirecektir. Federal Cumhuriyet’in federalist mekanizması dahilinde bütün bu partiler ve parti kombinasyonları, eyaletler düzeyinde yan yana denenerek ulusal plandaki kabiliyetleri bakımından sınanabilecektir.

Böylesine başkalaşmış bir parti sistemi, Almanya’da anayasa hukuku da dahil olmak üzere köklü kurumsal dönüşümleri iktiza edebilir. Bu doğrultuda İskandinav yahut Hollanda numunesine uygun istikrarlı azınlık hükümetlerine imkan tanıyacak usullere ihtiyaç doğacaktır. Keza eski büyük partilerin Ebert ve Adenauer vakıfları örneğinde olduğu gibi, yeni küçük fırkaların kendilerine ait parti vakıfları kurma hakkına yahut Federal Meclis Araştırma Hizmetleri birimine erişim salahiyetine ne zaman ve hangi şartlarda nail olacağı da açıklığa kavuşturulmalıdır.

BSW’nin akıbetinin ne olacağı ise meçhuldür. 2026 yılındaki beş seçimin tamamında parti yüzde 5 civarında oy aldı, fakat yalnızca bir defasında, Saksonya-Anhalt’ta meclise girmeye kifayet edecek bir eşiğe erişebildi. BSW, AfD’yi kuşatan güvenlik duvarında gedikler açarak bu partiyi garanti altına alınmış bir sorumsuzluk zırhından tecrit etmeye diğer partilerden daha erken yeltendi, ancak bu hamlesiyle “sağa karşı mücadelenin” doğrudan hedef tahtasına oturdu. BSW’nin son genel seçimler için talep ettiği yeniden sayım henüz neticelenmiş değildir. Neticede BSW’ye tam yüzde beşlik bir oy oranının teslim edilmesi gerektiğini düşündüren pek çok karine mevcuttur; bu takdirde diğer partiler sandalye kaybedecektir. Bu ise Merz hükümetinin göreve başladığı andan itibaren Federal Meclis’in sakat bir teşekkülle teşri faaliyeti yürüttüğü ve mevcut hükümetin bir sonraki genel seçime dek iki partili bir koalisyon olarak artık çoğunluğa malik olmadığı manasına gelecektir.

Yüzde beş seçim barajı

Çok kutuplu bir parti sisteminin teşekkülünde karşılaşılacak başlıca müşkülatlardan biri yüzde beşlik seçim barajı olacaktır. Mecklenburg-Vorpommern’de daha büyük partilerden üçü, yani CDU, FDP ve BSW, seçmenlerin toplamda yüzde 10,7’sini teşkil etmelerine rağmen yüzde beşin altında kaldı; buna “Diğerleri” hanesindeki muhtelif mikroskobik partilerin yüzde 3,3’ü de eklendi. Böylece oy kullanan yurttaşların toplamda yüzde 14,0’ı beş yıl boyunca parlamentoda temsil edilmekten mahrum kalacaktır. Bu oran Berlin için yüzde 12,9, Saksonya-Anhalt için yüzde 6,9 seviyesindedir; Baden-Württemberg ve Rheinland-Pfalz’da ise sırasıyla yüzde 15,8 ve yüzde 15,9 olarak gerçekleşmiştir.

Buna ilaveten Mecklenburg-Vorpommern’de seçmenlerin yüzde 21,1’i, Berlin’de yüzde 25,0’ı, Saksonya-Anhalt’ta ise yüzde 22,2’si sandığa gitmemiştir; bu oran Baden-Württemberg’de yüzde 30,4, Rheinland-Pfalz’da ise yüzde 31,6’dır. Çekimser oyların en azından kısmen “Hiçbiri” yönünde verilmiş bir irade beyanı olarak kabul edilmesini haklı kılan mühim sebepler göz önüne alındığında, bu tablo büsbütün önem kazanmaktadır. Bu hesapla her beş eyaletin tamamında seçmen kitlesi içindeki temsil edilmeyenlerin nispeti üçte birden fazladır. Üstelik Almanya genelinde mukim nüfusun yaklaşık yüzde onunun Alman pasaportuna sahip olmadığı ve bu sebeple oy hakkından mahrum olduğu dikkate alınırsa, temsil açığının boyutları daha da derinleşmektedir.

Uzun vadede, siyaset arz eden partilerin giderek ufalanması karşısında, seçmen iradesinin parlamentoya daha sıhhatli yansımasını temin etmek gayesiyle seçim barajının yüzde iki yahut üçe indirilmesini savunan görüşler ağırlık kazanabilir; muhtemelen böylesi bir indirim anayasa hukuku yoluyla dahi zorlanabilecektir. Yüzde beşlik seçim barajının geleneksel gerekçesi olan, temsil kabiliyetindeki kaybın hükümet teşkilini kolaylaştırmak suretiyle telafi edildiği tezi, üçlü koalisyon kurma mecburiyetinin zaten süratli bir hükümet tesisini imkansız kıldığı parçalanmış bir parti mimarisinde geçerliliğini tamamen yitirmiştir.


[1] Almanca siyasi terminolojide sıradan bir iktidar devrini (Machtübernahme) değil; meşruiyeti şaibeli, anayasal mekanizmaları içeriden felç ederek yürütmeyi bütünüyle tekeline alan zorba bir el koyma sürecini ifade eder. Yazıda Streeck, güncel Alman siyasetindeki liberal-sol histerinin AfD’ye atfettiği kıyamet senaryosunu teşhir etmek maksadıyla bu kelimeyi bilinçli bir provokasyon ve ironi unsuru olarak kullanmaktadır. Kelime 1933 öncesinde muhtelif siyasi hareketlerce darbe yahut ihtilal bağlamında tarafsızca kullanılmış olsa da, 30 Ocak 1933’te Adolf Hitler’in şansölye tayin edilmesinin ardından Nasyonal Sosyalist propaganda aygıtı (özellikle Joseph Goebbels) tarafından devrimci bir zafer retoriğiyle sahiplenilmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında Alman tarih yazımında kelimenin semantiği tersine dönmüş; nasyonal sosyalistlerin Weimar Anayasası’nı hile, tedhiş ve fiili tasfiyelerle ilga edişini niteleyen menfi ve kriminal bir kavrama dönüşmüştür. Alman Federal Cumhuriyeti’nin siyaset dilinde Machtergreifung tabirinin güncel bir parti için sarf edilmesi, o partinin demokratik rejimi bütünüyle lağvedeceğine dair doğrudan bir Weimar analojisine işaret eder. Yazar, bu ifadeyi metnin hemen girişinde kullanarak yerleşik siyasi elitin AfD karşısında ürettiği orantısız alarmizmi ve Weimar travmasının çağdaş siyasette araçsallaştırılmasını eleştirel bir mesafeyle resmetmektedir. (ç.n.)

[2] Kavram, Otto Kirchheimer’ın meşhur “herkesi yakalayan parti” (catch-all party) teorisiyle yakından irtibatlıdır. Federal Almanya Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını teşkil eden iki ana parti, yani Hristiyan Birlik partileri (CDU/CSU) ile Sosyal Demokrat Parti (SPD), İkinci Dünya Savaşı sonrasında kendilerini birer Volkspartei olarak tanımlamıştır. Bilhassa SPD’nin Marksist sınıf partisi kimliğini terk ettiği 1959 Bad Godesberg Programı, partinin kendisini resmen bir “halk partisi” ilan etmesinin kurucu vesikasıdır. CDU ise savaş öncesi Katolik Zentrum partisinin mezhepçi sınırlarını aşarak Katolik ve Protestan muhafazakarları tek çatı altında birleştiren partilerüstü bir halk partisi iddiasıyla kurulmuştur. Streeck’in partilerin Volkspartei hüviyetini kaybettiğini tespiti, Federal Almanya’nın Bonn Cumhuriyeti’nden bu yana devam eden toplumsal mutabakat mimarisinin ve istikrarlı iki buçuklu parti sisteminin (CDU, SPD ve FDP) ontolojik çöküşünü ilan etmektedir. Seçmen tabanı yüzde 15-20 bandına gerileyen bir partinin tüm toplumu temsil eden bir merkez gücü olduğunu iddia etmesi fiilen imkansızlaşmaktadır. (ç.n.)

[3] Tam adı Bundesamt für Verfassungsschutz (Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı) olan kurum, Federal Almanya’nın fişleme kurumu ve iç istihbarat servisidir. Federal Almanya Anayasası’nın (Grundgesetz) temel felsefesi olan “militan demokrasi” (streitbare / wehrhafte Demokratie) prensibine dayanır. Weimar Cumhuriyeti’nin nasyonal sosyalistlerce meşru demokratik araçlar kullanılarak içeriden yıkıldığı tezini benimseyen Federal Cumhuriyet, kendi varlığına kasteden hareketlere karşı anayasal müsamaha göstermeyeceğini bu teşkilat vasıtasıyla kurumsallaştırmıştır. Teşkilat bir siyasi oluşumu kademeli olarak “şüpheli vaka” (Prüffall / Verdachtsfall) ve nihayetinde “kesinleşmiş aşırı sağcı teşekkül” (gesichert rechtsextreme Bestrebung) ilan edebilmektedir. Streeck, bu istihbarat aygıtını “dünyevileşmiş bir engizisyon” olarak tasvir ederken, anayasal güvenliği sağlamakla mükellef bir bürokratik mekanizmanın, iktidardaki partilerin siyasi rakiplerini tasfiye etmek ve meşruiyet sahasının dışına itmek maksadıyla işlettiği teolojik ve ideolojik bir aforoz mekanizmasına dönüştüğünü hatırlatır. (ç.n.)

[4] Milli aidiyeti, vatan sevgisi ve sadakati bulunmayan, köksüz, enternasyonalist ve güvenilmez kimseleri aşağılamak maksadıyla kullanılan, Alman siyasi lügatının en ağır tarihsel hakaret kalıplarından biridir. Kavram, İmparatorluk Almanyası Şansölyesi Otto von Bismarck’ın Sosyal Demokratları kriminalize etmek ve Alman milletinin bünyesinden ayıklamak maksadıyla çıkardığı Anti-Sosyalist Yasalar (Sozialistengesetz, 1878-1890) dönemine dayanır. İmparator II. Wilhelm de 1890’larda Sosyal Demokratları açıkça “vatanı olmayan serseriler” (vaterlandslose Gesellen) olarak lanetlemiştir. Buradaki Geselle kelimesi, lonca teşkilatındaki kalfalık rütbesine işaret etmekle birlikte, tarihsel süreçte başıboş gezen, bir yere bağlanamayan mülksüz ve tekinsiz kişileri niteleyen pejoratif bir anlam kazanmıştır. Streeck bu tabiri bilinçli bir tarihsel ironiyle kullanmaktadır. Zira geçmişte bizzat sağ ve muhafazakar elitler tarafından vatan haini ilan edilen sosyal demokrat ve sol gelenek, bugün Rusya-Ukrayna savaşı ve enerji krizi bağlamında yerleşik dış politika dogmalarına itiraz eden herkesi aynı Bismarckçı üslupla “düşmanın beşinci kolu” ve “Putin dostu vatansızlar” ilan ederek kriminalize etmektedir. (ç.n.)

[5] Alman siyasetinde yerleşik merkez partilerin aşırı sağ ile (ve kimi bağlamlarda sol radikallerle) her türlü koalisyon, işbirliği veya örtük parlamento uzlaşısını kategorik olarak reddetmesini tanımlayan bir cordon sanitaire metaforudur. Kavram bilhassa CDU’nun 2018 yılındaki Hamburg Parti Kongresi’nde kabul edilen “Uyuşmazlık Kararı” (Unvereinbarkeitsbeschluss) ile ete kemiğe bürünmüştür. Bu kararla CDU, hem Sol Parti ile hem de AfD ile her türlü koalisyonu ve işbirliğini resmen yasaklamıştır. Friedrich Merz genel başkanlığı devraldıktan sonra bu ilkeyi “CDU ile AfD arasında aşılmaz bir yangın duvarı vardır” tekerlemesiyle defalarca teyit etmiştir. Streeck, yangın duvarını mutlak bir ahlaki ilke değil, aksine merkez partilerin iktisadi ve sınıfsal çelişkilerini gizlemeye yarayan işlevsel bir bariyer olarak ele alır. Doğu eyaletlerinde AfD’nin yüzde 30-40 bandına oturmasıyla birlikte bu duvar, geleneksel partileri matematiksel olarak felç eden ve onları istemedikleri koalisyonlara mahkum kılan bir açmaza dönüşmüştür. (ç.n.)

[6] Federal Almanya Anayasası’nın 21. maddesinin 2. fıkrası uyarınca, amaçları yahut taraftarlarının tutumu itibarıyla özgürlükçü demokratik temel düzeni zedelemeyi veya ortadan kaldırmayı ya da Federal Cumhuriyet’in varlığını tehlikeye düşürmeyi hedefleyen partiler anayasaya aykırıdır. Bir siyasi partinin anayasaya aykırılığına ve feshine karar verme tekeli münhasıran Federal Anayasa Mahkemesi’ne (Bundesverfassungsgericht, Karlsruhe) aittir (Parteienprivileg). Dava açma salahiyeti ise yalnızca üç anayasal organa tanınmıştır: Federal Hükümet, Federal Meclis yahut Federal Konsey. Federal Almanya tarihinde bugüne kadar yalnızca iki parti kapatılmıştır: 1952’de nasyonal sosyalizmin devamı niteliğindeki Sosyalist İmparatorluk Partisi (SRP) ve Soğuk Savaş konjonktüründe 1956’da Almanya Komünist Partisi (KPD). Anayasa Mahkemesi, aşırı sağcı Milliyetçi Demokratik Parti’ye (NPD) karşı açılan 2017 tarihli son davada hayati bir içtihat tesis etmiştir: Mahkeme, partinin hedeflerinin anayasaya aykırı olduğunu teslim etmiş, ancak siyasi arenada bu hedefleri fiilen hayata geçirebilecek “ağırlıktan ve potansiyelden yoksun” (fehlende Potenzialität) olması sebebiyle kapatma talebini reddetmiştir. AfD vakasında NPD içtihadının tam tersi bir durum geçerlidir; AfD Doğu Almanya’da birinci parti konumundadır ve iktidar potansiyeli somuttur. Streeck, Hendrik Wüst öncülüğündeki kapatma girişiminin hukuki bir zorunluluktan ziyade, Merz’in sağ-muhafazakar iktisadi ajandasını kilitlemek ve AfD seçmenini cezai mekanizmalarla yıldırıp kamusal alandan tasfiye etmek maksadını güden araçsal bir hamle olduğunu savunmaktadır. (ç.n.)

[7] Alman gündelik ve siyasi dilinde, geçmişteki karanlık, şaibeli veya kanunsuz eylemlerden hiçbir sorumluluk veya ceza almaksızın bütünüyle muaf tutulmayı, adeta resmi bir makam eliyle “tertemiz” ilan edilmeyi niteleyen alaycı bir deyimdir. Deyim adını Henkel firmasının 1907 yılında piyasaya sürdüğü meşhur çamaşır deterjanı markası “Persil”den alır. Kökeni İkinci Dünya Savaşı sonrasında Müttefik Devletler tarafından yürütülen Nazilerden Arındırma (Entnazifizierung) sürecine dayanır. Milyonlarca Alman vatandaşının nasyonal sosyalist rejimle ilişkisini sorgulamak üzere kurulan tahkikat komisyonlarında (Spruchkammern), şüpheliler rejim muhaliflerinden, kilise adamlarından veya mağdur edilmiş Yahudi komşularından nasyonal sosyalist olmadıklarına dair aklayıcı tanıklık mektupları toplamıştır. Halk arasında bu lekesiz temizlik vesikalarına deterjan markasına atıfla alaycı biçimde Persilschein (Persil Raporu) adı takılmıştır. Streeck, şayet Karlsruhe’deki Anayasa Mahkemesi AfD hakkında açılacak muhtemel bir kapatma davasını reddederse, bunun parti propagandası tarafından anayasal düzenle tam bir uyum içinde olduklarını kanıtlayan modern bir Persilschein olarak kullanılacağını ve yerleşik partilerin kurduğu bütün ahlaki tecrit argümanlarını çökerteceğini ifade etmektedir. (ç.n.)

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek

Yayınlanma

İngiliz eski diplomat Alastair Crooke, Suudi Arabistan’da Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın meşruiyet temellerini yıktığını ve aşiretlerin tepkisiyle devrilme tehlikesi yaşadığını belirtti. Yemen saldırılarının Suudi petrol altyapısını çökerttiğini vurgulayan Crooke, İsrail ordusunun ise insan gücü ve moral bakımından içten çöktüğünü ifade etti.

İngiliz eski diplomat ve Ortadoğu uzmanı, Conflicts Forum adlı düşünce kuruluşunun yöneticisi Alastair Crooke, Norveçli siyaset bilimci ve Güneydoğu Norveç Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen’ın programında Ortadoğu’daki son gelişmeleri, Suudi Arabistan’daki iç dinamikleri ve bölgesel dengeleri değerlendirdi.

Crooke, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın karşı karşıya kaldığı temel tehdidin dış askeri unsurlardan ziyade krallığın kendi iç dinamiklerinden kaynaklandığını belirtti.

Amerikan basınında Veliaht Prens’in sarayların altındaki sığınaklarda özel koruma timiyle gizlendiğine dair haberlerin yer aldığını hatırlatan Crooke, bu durumun Ensarullah suikastı korkusundan kaynaklanmadığını kaydetti.

Crooke, “Asıl çöküş sebebi Suudi Arabistan’ın kendi içinden, aşiret yapılarından gelecektir. Veliaht Prens bu kırılganlığı kendi elleriyle ve kendi eylemleriyle meydana getirdi. Kendi meşruiyet sütunlarını yıktı; öyle ki önümüzdeki dönemde tahttan indirilme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir” ifadelerini kullandı.

“Temeller gözlerimizin önünde değişiyor”

Yemen’deki çatışmaların ekonomik altyapıya etkilerine değinen Crooke, Ensarullah hareketinin saldırılarının Suudi petrol sahalarına ve rafinerilerine yöneldiğini aktardı.

Suudi Arabistan’ın ihracatının yüzde 30’unu karşılayan Gavar petrol sahasının önemli bir bölümünün vurulduğunu ve tesislerin zarar gördüğünü belirten Crooke, altyapıdaki hasarın kısa sürede telafi edilemeyeceğine işaret etti.

Petrol şirketlerinin direnç kavramına sığındığını söyleyen Crooke, şu değerlendirmede bulundu:

“Londra’dan yeni geldim; petrol şirketleri yöneticileri arasındaki bütün konuşmalarda tek bir kelime vardı, o da dirençlilik. Herkes her konuda dirençli olduklarını, temellerin değişmediğini, Ortadoğu’da daha önce de ufak aksaklıklar yaşandığını ve bunların aşılarak yola devam edileceğini düşünüyor. Oysa petrol şirketlerinin değerli yöneticileri, temeller gözlerimizin önünde değişiyor. Temel dediğiniz şey petrolü çıkarmak, rafine etmek ve pompalamak için gerekli altyapıdır ve bunların çoğu şu anda yanıyor.”

Ülkenin mali durumunun ithalat bağımlılığı nedeniyle ciddi bir çıkmaza girdiğini anlatan Crooke, Suudi ithalatının yüzde 83’ünün petrol ihracatıyla finanse edildiğine dikkati çekti.

İhracatın sıfırlanması durumunda krallığın büyük bir dış ticaret açığıyla yüzleşeceğini belirten Crooke, bu tablonun para biriminin keskin biçimde devalüe edilmesini ya da döviz rezervlerinin satışını zorunlu kılacağını dile getirdi.

Crooke, “Rezerv satışı yoluna gidilirse satılması gerekecek miktar Japonya’nın sattığından çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır. Japonya Amerikan tahvil piyasasını neredeyse sarsacak noktaya gelmişti. Suudi Arabistan’ın bu büyüklükte bir rezerv satışı yapmasına izin verilirse bu durum Batı ekonomik sistemi için gerçek bir sistemik tehdit oluşturur. Otuz yıllık tahvil faizleri daha önce görülmemiş seviyelere tırmandı, on yıllık faizler ise yüzde 5,5 civarında seyrediyor” dedi.

“Ordu savaşa değil, aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı”

Suudi Arabistan’ın kuruluşundan bu yana krallığı ayakta tutan tarihsel uzlaşının Suud ailesi ile Vahhabi din adamları arasındaki ittifak olduğunu hatırlatan Crooke, 1975’te Kral Faysal’ın modernleşme adımları ve televizyonun ülkeye gelişi gerekçesiyle yeğeni tarafından vurulduğunu, 1979 Kabe baskınında ise ailenin ancak Vahhabi ulemanın onayıyla kurtarılabildiğini aktardı.

Muhammed bin Selman döneminde bu dengenin tamamen bozulduğunu vurgulayan Crooke, Veliaht Prens’in gücü tek elde toplamak için askeri yapıları böldüğünü ve Ulusal Muhafızları bir denetim mekanizmasına çevirdiğini bildirdi.

Crooke, askeri teşkilatın niteliğine ilişkin, “Suudi ordusunun bütün duruşu ve yapılanması Husilere karşı savaşmaya değil, kralı ve aileyi iç isyandan korumaya ayarlandı. Her askeri birim savunma bakanlığındaki ayrı bir kraliyet prensine bağlı olarak çalışıyor. Ulusal Muhafızlar, aileyi askeri bir kalkışmadan korumak için devrede” ifadelerini kullandı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Diğer yandan Kabe baskınından sonra yapılanların tam tersini uyguladı. Vizyon 2030 projesiyle gençlik kültürüne, eğlence mekanlarına, sahillerde yabancı turistlerin serbestçe dolaşmasına ağırlık verdi. Ulemanın itibarını düşürdü ve onları etkisizleştirmeye çalıştı. Bu durum büyük bir toplumsal öfke ve kırgınlık yarattı. Petrol gelirlerinden sadece hanedanın çekirdek kadrosu pay alırken orduya katılan aşiret mensuplarına çok düşük maaşlar verildi. Neom gibi projeler için aşiretlerin topraklarına el konuldu, karşı çıkan aşiret lideri öldürüldü. Ritz-Carlton Oteli’nde üst düzey prensler gözaltına alınıp aşağılandı ve paralarına el konuldu.”

Aşiret liderlerinin kendi aralarında ve hatta İran Devrim Muhafızları Ordusu temsilcileriyle bölgenin geleceğine yönelik görüşmeler yürüttüğünü belirten Crooke, Muhammed bin Selman’ın daha önce hanedanı destekleyen aşiretlerin birikmiş öfkesiyle karşı karşıya kaldığını bildirdi.

“Dağdaki aşiretleri bombalayarak sonuç alamazsınız”

Glenn Diesen’ın, Suudi Arabistan’ın karşılaştığı ağır tehditlere rağmen neden yalnız bırakıldığı, ABD, Türkiye veya Pakistan’ın neden yardıma gelmediği yönündeki sorusunu yanıtlayan Crooke, hiçbir dış gücün bu tabloya askeri müdahalede bulunmak istemediğini söyledi.

Mısır’ın Nasır döneminde Yemen’e gönderdiği ordunun yaklaşık 20 bin kayıp vererek ağır bir yenilgi aldığını hatırlatan Crooke, Kahire yönetiminin bu tecrübeyi unutmadığını dile getirdi.

Pakistan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sini Şiilerin oluşturduğunu ve ülkede Tahran yanlısı güçlü bir toplumsal taban yer aldığını ifade eden Crooke, Türkiye’nin ise ekonomik kriz ortamında tarafları birbiriyle dengeleyen bir çizgide kenarda kalmayı tercih ettiğini belirtti.

Crooke, ABD müdahalesinin sınırlarına işaret ederek, “Dağlardaki aşiretleri bombalamayı denediniz mi hiç? Bu hiç de faydalı bir yöntem değildir. Kızıldeniz boyunca uzanan dağ silsilelerini denetimleri altında tutuyorlar, tüneller kazmış durumdalar. Amerika sivil yerleşimleri bombalamaktan başka ne yapabilir? Yemen halkı tarih boyunca savaşçı kimliğiyle bilinir, Gurkalar gibi bir gelenekten gelirler. Milyonluk yürüyüşlerle kararlılıklarını sergiliyorlar ve bin yıllık bir kökene sahipler” diye konuştu.

Körfez bölgesinin meşruiyet krizinin sadece Suudi Arabistan ile sınırlı olmadığını savunan Crooke; Ürdün’ün tamamen Körfez ülkelerinden gelen yıllık yaklaşık 4 milyar dolarlık yardımla ayakta durduğunu, İsrail’in doğu sınırını korumak ve topraklarından sürülen Filistinlileri göndermek için bu yapıyı desteklediğini aktardı.

Crooke; Kuveyt’in geçmişte Basra vilayetinin parçası olduğunu, Bahreyn’in 200 yıl İran’a bağlı kaldığını, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ise 1971’de birleştirilen aşiret emirliklerinden doğduğunu hatırlatarak bölgedeki sömürge mirası rejimlerin derin bir meşruiyet açmazında olduğunu ifade etti.

Bölgede sömürgecilik projesinin temellerinden sarsıldığını belirten Crooke, zenginliğin halka yayılmadığı saray düzenlerinin artık sürdürülemez hale geldiğini, nitekim Mısır’da Uluslararası Para Fonu’nun ekmek sübvansiyonlarını kaldırma baskısının nüfusun yüzde 40’ını açlık tehlikesiyle yüz yüze bıraktığını söyledi.

“İsrail ordusu insan gücü, moral ve ahlak bakımından içten çöküyor”

Ortadoğu’da Şii-Sünni kutuplaşmasının artık belirleyici eksen olmaktan çıktığını dile getiren Crooke, Ensarullah hareketinin sanıldığı gibi İran’ın kuklası olmadığını ve On İki İmam Şiiliğini değil, Zeydilik inancını benimsediğini belirtti. Zeydi teolojisinde meşruiyetin zorbalığa karşı silahlı direniş şartına bağlı olduğunu vurgulayan Crooke, hareketin bünyesinde Sünnileri ve hatta Selefileri barındıran geniş tabanlı bir yapı kurduğunu söyledi.

Bölgesel dengelerde İsrail’in konumuna değinen Crooke, İsrail’in benimsediği güvenlik anlayışının bölgenin gerçekleriyle uyuşmadığını ifade etti.

İsrail ordusundaki aşınmaya dikkat çeken Crooke, şu değerlendirmeyi yaptı:

“İsrail’in büyük stratejisi İran’ın yıkılması ve bölgede Yahudi hegemonyasının, yani Büyük İsrail projesinin kurulması üzerine inşa edildi. Ancak sahadaki gerçekler farklı. Emekli Tümgeneral Yitzhak Brik, iki yıl sonra İsrail’in varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğinin dahi kesin olmadığını söylüyor. Genelkurmay Başkanı hükümete mevcut askeri güçle yürütülen operasyonların sürdürülemeyeceğini düzenli olarak bildiriyor. Bu görevi yerine getirmek için ordunun mevcut gücünün sekiz katına ihtiyaç var. Büyük bir tehlike çanı çalıyor: İsrail ordusu insan gücü, moral, lojistik ve ahlaki açıdan içten çöküyor. İbrani basınını takip ettiğinizde tam olarak bu gerçeği görüyorsunuz.”

İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlerin içinin boş çıktığını söyleyen Crooke, bölgede kalıcı güvenliğin komşu halkları sürmekle sağlanamayacağını, İsrail içindeki siyasi atmosferin ve genç kuşağın aşırı sağa kayması nedeniyle yönetimin uzlaşı yerine etrafına yüksek duvarlar örerek bir kale zihniyetine çekilmeyi tercih edeceğini dile getirdi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Ray Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum

Yayınlanma

Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’de biriken kamu borçları ve harcama dinamikleri nedeniyle üç yıl içinde bir borç krizi yaşanabileceğini belirtti. Dalio, 40 trilyon doları aşan borç yükünün ve tırmanan faizlerin harcamaları baskıladığını kaydederek yapay zeka alanındaki aşırı risk yoğunlaşmasına karşı uyarıda bulundu.

Dünyanın en büyük serbest yatırım fonu yönetim şirketi olan Bridgewater Associates Kurucusu Ray Dalio, ABD’nin önümüzdeki üç yıl içinde bir borç kriziyle karşılaşabileceğini belirtti.

Uluslararası finans ve ekonomi yayın kuruluşu Bloomberg Televizyonu program sunucusu ve baş ekonomi muhabiri Haslinda Amin’in sunduğu mülakatta değerlendirmelerde bulunan Dalio, küresel piyasalar, jeopolitik gerilimler, yapay zeka yatırımlarındaki yoğunlaşma ve kamu borçlanma dinamikleri üzerine açıklamalarda bulundu.

Dalio, artan faiz oranlarının ve biriken borç yükünün sermaye piyasalarında kalıcı baskılar oluşturduğunu kaydetti.

Haslinda Amin’in, Dalio’nun teorileştirdiği beş büyük güçten biri olan borç döngüsünü hatırlatarak, ABD borcunun 40 trilyon doların üzerine çıkmasını ve 30 yıllık tahvil getirilerinin yüzde 6 seviyesine yönelmesini sorması üzerine Dalio, sistemin işleyişine dikkat çekti.

“Bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür”

Mekanizmanın anlaşılmasının zorunlu olduğunu belirten Dalio, “Ülkelerin İflas Süreci kitabını tam olarak bu nedenle yazdım; çünkü ortada mekanik bir süreç var ve insanlar bunu anlamıyor, oysa gerçekten son derece yalın. Bu mekanizma bireyler için nasıl işliyorsa ülkeler için de aynı şekilde işliyor; tek fark, ülkelerin para basabilmesidir. Ancak bir kişinin borcu, başka bir kişinin yükümlülüğüdür. Borçlar geri ödenmelerinden daha hızlı biriktiğinde, borç servis maliyetleri katlanarak büyür. Bu durum nakit akışının giderek daha yüksek bir yüzdesini oluşturur ve harcamaları dışlamaya başlar, işte o zaman sorun yaşarsınız” dedi.

ABD içindeki bütçe ve harcama dinamiklerinin bu dışlama sürecini somutlaştırdığını ifade eden Dalio, “Bir kişinin varlığı borç anlamında diğerinin yükümlülüğüdür. Bu yüzden insanların ellerinde ne tuttuklarını, bunun gerçekten bir servet olup olmadığını ve etkili kalıp kalmadığını düşünmelisiniz. Temel iki itici güç bunlardır. Bugün ABD borcunda gördüğümüz tablo şudur: Yılda yaklaşık 7 trilyon dolar harcıyoruz. Bunu bir işletme ya da birey gibi düşünün. Yedi harcıyorlar, beş topluyorlar. Aldıklarından yüzde 40 daha fazla harcıyorlar ve bunu uzun yıllardır yapıyorlar. Sonuç olarak borç ve borç servisi ödemeleri birikiyor, bu durum harcamaları sıkıştırıp dışlıyor” diye konuştu.

“Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var”

Dalio, arz ve talep arasındaki dengesizliğin varlık fiyatları üzerindeki kaçınılmaz sonuçlarına işaret ederek doğrudan tahvil piyasasındaki kayıpları aktardı.

Dalio, “Bir kişinin borcu başkasının varlığıdır. Bu arz-talep dengesizliği nedeniyle faiz oranlarının doğal biçimde yükseldiğini gördüğünüzde, bu varlıklarda kayıplar oluşur. Faizler yükselirken elde tutulacak bir varlık olarak tahvilleri ve bunların ne kadar kötü bir performans sergilediğini düşünün” ifadelerini kullandı.

Program sunucusu Haslinda Amin’in, Dalio’nun elli yıldır kamu borçlanma araçlarına yatırım yaparak getiri sağladığını hatırlatması ve bu döngüde yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceğini sorması üzerine Dalio, piyasaların yapısal sınırlarına ulaştığını kaydetti.

Dalio, “Döngünün niteliğine bağlı olarak her zaman uzun ya da kısa pozisyon alınır. Ancak şu anda karşı karşıya olduğumuz tabloda, borcun katlanma hızı ve ulaştığı muazzam büyüklük belirleyicidir. Piyasa neden düşüyor? Piyasa düşüyor çünkü çok fazla borç var ve biz buna aynı hızla yenilerini ekliyoruz. Bu nedenle sınırlarımıza yaklaşıyoruz” dedi.

Jeopolitik kırılmaların bu süreci hızlandırdığını belirten Dalio, “ABD geçmişte büyük açıklar verebiliyordu. Fakat artık çatışmalar nedeniyle, ABD borcunu tutmak isteyenlerin ellerinde zaten çok fazla tahvil bulunan bir dinamik var. Kitabımda anlattığım büyük döngü hesaplandığında borç servisi ödemelerinin harcamaları nasıl baskıladığı açıkça görülüyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Gelecek üç yıl içinde borç krizi olasılığı görüyorum”

Amin’in 30 yıllık tahvil faizlerinin yüzde 6 seviyesine doğru hareket ettiği bir ortamda ABD’de bir borç krizinin kapıda olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan Dalio, “Gelecek 24 ay veya 36 ay içinde, yani gelecek üç yıl içinde bu olasılığı görüyorum. Karşı karşıya olduğumuz mesele, harcamaların baskılanmasıdır. Bunun ne anlama geldiğine, varlık fiyatları ile faiz oranları üzerindeki etkilerine baktığınızda tablo ortadadır. Eskiden öz kaynakla finanse edilen ancak artık yoğun biçimde borçla döndürülen, tek bir alanda yoğunlaşmış bir genişleme var. Döngü ilerledikçe borçlanmanın rolü giderek büyüyor” ifadelerini kullandı.

Faizlerdeki yüzde 6 seviyesinin psikolojik bir eşik mi yoksa derin bir makroekonomik risk mi teşkil ettiğine dair tartışmayı değerlendiren Dalio, nihai göstergenin faiz oranının kendisinden ziyade sermaye dengesi olduğunu vurguladı.

Dalio, “Elbette faiz oranına bakarsınız çünkü bir etkisi olacaktır; ancak asıl bakılması gereken şey toplam tasarruf miktarı, toplam sermaye miktarı ve sermayeye olan taleptir. Bu arz-talep dengesizliği ortaya çıktığında, talep sınırlandırılana ve tayınlanana kadar paranın fiyatı yükselmek zorundadır” dedi.

“Daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor”

Kısıtlamaların ilk olarak kamu bütçesinde değil, reel ekonominin zayıf halkalarında hissedileceğini aktaran Dalio, şunları kaydetti:

“Kısıtlanacak olan şey hükümet açıkları olmayacaktır çünkü bu açıklar esnek değildir; nitekim ekonomi kötüleşirse daha da artarlar. O halde hangi sektörlerin dışlanacağını bulmanız gerekir. Konut sektörü mü? Konut sektörü hızla etkilenir. Zenginler ile yoksulların mali koşulları arasındaki devasa uçurum nedeniyle, bu baskının gelir dağılımının alt basamaklarında daha sert yaşandığını göreceksiniz. Önce taşıt kredileri ve benzeri tüketici kredileri dışlanır; veri merkezleri gibi alanlar ise daha sonra gelir. Döngünün bu aşamasında daha az geliri olanlar en çok ezilen kesim oluyor, bu yüzden servet çatışması giderek derinleşiyor.”

Amin’in sermayenin eskisi gibi doğrudan ABD’ye yönelmediği yönündeki geçmiş açıklamalarını anımsatarak bu kaynakların nereye gittiğini sorması üzerine Dalio, küresel borç bağımlılığına işaret etti.

Dalio, “Muazzam bir büyüklükten bahsediyoruz. ABD büyük açıklar veriyor ve çok fazla sermaye çekiyor. Ancak yabancı sermaye, borç açısından bağımlı olduğumuz kaynağın neredeyse üçte birini temsil ediyor. Bu kaynak özellikle Çinlilerden ve Japonlardan geliyordu; borcun çok büyük bir yüzdesini onlar oluşturuyordu. Ardından diğer ülkeler, Ortadoğu ve diğerleri devreye girdi ancak onlar da baskılanmaya başladı” açıklamasında bulundu.

“Borçlu alacaklı ilişkisi ile hasım ilişkisi yan yana geldiğinde dinamik çok zorlaşır”

Dalio, uluslararası borçlanmada jeopolitiğin rolünü şu sözlerle dile getirdi:

“Çinliler artık ABD borcunu biriktirmeye devam etmek istemiyor. Ekonomik meselelerin yanı sıra jeopolitik engeller var. Bir yanda borçlu alacaklı ilişkisi, diğer yanda hasım ilişkisi yan yana geldiğinde, özellikle bu ölçeklerde dinamik çok zorlaşır. Japonya ise ekonomik politikalarını değiştirme arzusu nedeniyle çok büyük miktarda borç vermişti, şimdi bu paranın önemli bir bölümünü geri çekmek istiyorlar. Sadece borcun toplam boyutu ve bütçe açıklarımız devasa olmakla kalmıyor; tek mesele hükümetin mali açığı değil, yapay zeka ve diğer büyük harcamalar nedeniyle toplam finansman ihtiyacı da olağanüstü düzeydedir. Peki bu tasarruf nereden karşılanacak? Giderek daralan bu kaynaklardan sağlanacak. Faiz oranlarındaki değişimin temel sebebi budur. Faiz paranın maliyetidir ve arz-talep dengesizliği yaşandığında krediyi sınırlamak için yükselir.”

Avrupa ve özellikle Fransa piyasalarında yaşanan sert tahvil satışlarının bulaşma riski doğurup doğurmadığına ilişkin soruya Dalio, Avrupa’daki durumun ABD ile paralellik taşıdığını belirterek yanıt verdi.

Dalio, “Avrupa’daki durum da aynıdır. Borçlanarak yaşamaya alışıldı ve Fransa’nın yaptığı gibi borçlanma sınırına ulaşıldığında bir kilitlenme yaşanıyor. Artık buna ekleme yapamazsınız, bütçe açıkları vermek zorunda kalırsınız çünkü neredeyse geri ödeme noktasına gelirsiniz. Borç alırsanız geri ödemek zorundasınız. Bu gerçekleştiğinde benzer bir tablo doğar; daha fazla vergilendirme arzusu görülür, insanlar Fransa’dan ya da ABD’nin belirli bölgelerinden ayrılmaya başlar ve bu da yeni bir sorun doğurur. Bu yalnız Fransa’nın değil, tüm Avrupa’nın sorunudur” değerlendirmesini yaptı.

“Hisse senetlerinin beklenen getirisi ile tahviller arasındaki tampon daraldı”

Dalio, tahvillerin değer kaybetmesiyle hisse senetleri ile tahvil getirileri arasındaki makasın kapandığına dikkati çekerek, “Faizler yükseldikçe tahviller düşer. Tahviller ile hisse senetlerinin getirileri arasındaki farka bakın, birbirini olumsuz besleyen bir süreç yaşandı. Arz-talep dengesizliği çok büyüdüğünde paranın bu varlık sınıflarından çıkmak istediğini görüyorsunuz. Piyasalarda rekabet var ve tahvil tarafında kayıplar yaşandı” dedi.

Hisse senedi piyasalarındaki yükselişin devam edip edemeyeceğini analiz eden Dalio, “Hisse senetlerinin beklenen getirisi her zaman tahvillerden daha yüksektir, fiyatlarının artması normaldir. Ancak unutulmamalıdır ki fiyatlar yükseldiğinde gelecekte beklenen getiriler düşer. Tahvillerde ise tam tersi geçerlidir; tahvil fiyatı düştüğünde faiz yani beklenen getiri artar. Şimdi bu iki getirinin birbirine yaklaştığını gördünüz. Değerleme çarpanları arttıkça hisse senetlerinin beklenen getirileri geriledi ve iki getiri birbirine oldukça yaklaştı. Başlangıçta hisse senetlerinin beklenen getirisi çok daha yüksekti; artık bu iki getiri arasındaki tampon daraldı. Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesaplamak için bu faiz oranlarını kullandığınızda, çoğu ölçüte göre hisse senetlerinin pahalı olduğunu görebilirsiniz. Faiz oranlarındaki değişim diğer varlık sınıflarını, bilhassa hisse senetlerini daha hassas hale getirecektir” açıklamasını yaptı.

“Gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor”

Hisse senedi piyasalarında çöküş getirebilecek faiz seviyesine yönelik değerlendirmesinde Dalio, nakit akışlarının mevcut iskonto düzeylerine vurgu yaptı.

Dalio, “Gelecekteki nakit akışlarının bugünkü değerini hesapladığınızda, tahvillerle yaklaşık olarak eşit seviyelere çok yakın bir noktadayız. Nakit akışlarının tam olarak nereye evrileceğini kimse kestiremez ancak piyasada olağanüstü yüksek bir yoğunlaşma riski bulunuyor. Başta yapay zeka olmak üzere sınırlı sayıdaki şirketin hissesi belirleyici ana unsur haline geldi. Sorun sadece ortadan kalkan o tampon değil; gelişmeler yapay zeka odaklı tek bir alanda düğümleniyor. Altyapı ölçekleyicisi dev şirketlerin sorunlarla karşılaşmaya başladığını görüyorsunuz. Eskiden öz kaynak topluyorlardı, şimdiyse daha fazla borca yönelmek zorundalar ve sınırlarına dayanıyorlar” dedi.

Gelecekte getirilerin bu dev altyapı üreticilerinden ziyade yapay zekayı iş süreçlerine entegre edebilen şirketlere kayacağını öngören Dalio, “Yapay zekayı üretmek ayrı bir konudur, yapay zekayı kullanarak büyük dönüşümler gerçekleştirmek ayrı bir konudur. Bugünkü değer açısından büyük etki yaratacak bu dönüşüm alanının büyük ölçüde gözden kaçırıldığını düşünüyorum” diye konuştu.

“Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız”

Yapay zekanın üretkenliğe katkısı kadar bir balon oluşturup oluşturmadığına ilişkin soruya Dalio, son beş yüz yıllık ekonomik tarihi incelediğini belirterek yanıt verdi.

Dalio, 1920’lerin sonundaki çöküş öncesini örnek göstererek teknolojik coşkunun yarattığı tuzakları aktardı:

“1920’lerin sonunu düşünün; evlere ilk kez elektrik bağlandı, buzdolapları, aydınlatma, otomobiller, uçaklar, sinema ve radyo hayatımıza girdi. Çevrenizde herkesin dünyayı değiştireceğini bildiği ve üzerine bahse girmek istediği muazzam yenilikler görüyordunuz. Herkes heyecanlanır ve ‘Bunu satın alacağım, almak için de borçlanacağım’ der. Ancak burada çok önemli bir ayrım vardır: Servet ile para aynı şey değildir. Servet kolay yaratılır ancak harcanamaz, harcamak için satmak zorundasınız. Varlıkları satın almak için yoğun şekilde borçlanıldığında ya da servet vergisi gibi nedenlerle serveti nakde dönüştürmek gerektiğinde balon patlar.”

Bugünkü koşullarda benzer bir sürecin işlediğini aktaran Dalio, “Yeni teknolojide geleceğin tam olarak bilinmemesi nedeniyle fiyatlara bakılmıyor. Rekabet edebilmek için yetersiz yatırım yapamazsınız, bu yüzden muhtemelen aşırı yatırım yaparsınız ve bu durum balonu besler. Bir balonun patlamasını sağlayan şey nakit ihtiyacıdır. Borçları geri ödeme zorunluluğu gibi geleneksel etkenler bu sonucu doğurur, bu tehdide karşı dikkatli olmalıyız” dedi.

“Balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız”

Güney Kore ve Tayvan gibi yapay zeka sermaye harcamalarını çeken pazarlarda sermayenin yanlış dağıtılıp dağıtılmadığına ilişkin Dalio, üretkenliğin arttığını ancak risklerin de büyüdüğünü belirtti.

Dalio, “Verimlilik açısından harika sonuçlar aldılar ancak kendi üretkenliklerinin ötesine geçerek tüm dünyadan kaynak çekip küresel çapta yatırım yapmaya başladılar, bu da problemler yaratıyor. Bunlar balon başlangıcının göstergeleridir; balon patlaması tehdidine karşı gözümüzü açık tutmalıyız. Ancak bu durum sistemik bir tehdit değildir. Asıl sorun, çok pahalı hale gelen ve gelecekteki nakit akışları belirsiz olan sınırlı sayıdaki şirkette yoğunlaşılmasıdır. İş modellerini dönüştürerek gelirlerini artıran ya da maliyetlerini kısan şirketler ise gözden kaçırıldı” ifadelerini kullandı.

ABD ve Çin arasındaki teknoloji rekabetine de değinen Dalio, teknolojinin hem ekonomik hem askeri ve jeopolitik bir savaş alanı olduğunu ifade etti.

Dalio, “Bu teknoloji savaşının bir kazananı olmak zorundadır. Çinliler robotik gibi belirli alanları seçiyorlar; en gelişmiş modellerde biraz gerideler ancak açık kaynaklı modellerin yaygınlığı ve ucuzluğu sayesinde Çin’de yapay zeka kullanımı çok daha yüksektir. ABD’de ise gelişime fren koyulup koyulmayacağı tartışılıyor” dedi.

“Dünya etki alanlarına bölünüyor”

Küresel dengelerin değiştiğini vurgulayan Dalio, iki kutuplu ayrışmanın dünyaya yansımasını değerlendirdi.

Dalio, “Dünya etki alanlarına bölünüyor. Amerika kıtası kendi içinde bir etki alanı oluştururken, Asya’da Çin’in hakim güç olduğu ve ABD’nin geri çekildiği bir etki alanı beliriyor. Artık ABD’nin bölgede Çin’i dengeleyen bir güç olacağı inancı geride kaldı, çok daha fazla bölgeselleşme yaşanacak. Avrupa ve Ortadoğu gibi alanlarda ise iki güç rekabet etmeyi sürdürecek” değerlendirmesinde bulundu.

Teknoloji savaşının nihai kazananının kim olacağı sorusuna kesin bir yanıt vermekten kaçınan Dalio, iç dengelerin önemine işaret etti.

Dalio, “En önemli mesele kendi içimizde nasıl bir arada durduğumuzdur. Batı demokrasilerinde asıl soru zengin ile yoksulun, sol ile sağın bir arada iyi çalışıp çalışamayacağıdır. ABD büyük bir inovasyon kapasitesine sahiptir; Çin ise yüksek eğitimli nüfusuyla yenilikçi ve iç kontrolü çok yüksek bir yapı sunuyor. Çin’in yapay zekayı imalat sanayisiyle birleştirme başarısı devasa bir avantajdır ve Çin ihracatının tüm dünyada yayılmasını sağlamaktadır. Önemli olan bu sürecin barışçıl ve karşılıklı üretkenlikle yürütülüp yürütülemeyeceğidir” dedi.

Yatırımcıların sermayelerini yönlendirirken tek bir varlığa aşırı odaklanmaması gerektiğinin altını çizen Dalio, “Yatırımcıların bugün dünyada olanları değerlendirirken bakması gereken en temel unsur risk yoğunlaşmasıdır; yapay zeka gibi son derece heyecan verici görünen tek bir alanda aşırı yoğunlaşma riskinden kaçınmak hayati önemdedir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English