Ortadoğu
Reuters: ABD, protestoları yeniden canlandırmak için İran’a saldırı olasılıklarını değerlendiriyor

Birden fazla diplomatik kaynak tarafından, ABD Başkanı Donald Trump’ın, İran’a yönelik güvenlik güçleri ve liderlerinin hedef alınmasını da içeren saldırı seçeneklerini değerlendirdiği; bu saldırıların protestoculara cesaret vermesinin amaçlandığı belirtildi.
Görüşmelere aşina iki ABD’li kaynak, Reuters’a yaptığı açıklamada, Trump’ın bu ayın başlarında ülke genelindeki protesto hareketinin kanlı bir bastırma operasyonuyla ezilmesinin ve binlerce kişinin öldürülmesinin ardından “rejim değişikliği” için uygun koşullar yaratmak istediğini söyledi.
Bunu sağlamak için Trump’ın, Washington’un “şiddetten sorumlu tuttuğu” komutanları ve kurumları vurma seçeneklerini değerlendirdiği; böylece protestoculara hükümet ve güvenlik binalarını ele geçirebilecekleri yönünde güven vermeyi amaçladığı aktarıldı.
ABD’li kaynaklardan biri, Trump’ın danışmanları arasında tartışılan seçenekler arasında, daha kalıcı etkisi olması hedeflenen çok daha büyük çaplı bir saldırının da bulunduğunu söyledi. Bunun, Orta Doğu’daki ABD müttefiklerine ulaşabilecek menzildeki balistik füzelere ya da İran’ın nükleer zenginleştirme programlarına yönelik olabileceği belirtildi.
Diğer ABD’li kaynak ise, Trump’ın askeri yolu seçip seçmeme dahil olmak üzere izlenecek kesin bir eylem planına henüz karar vermediğini söyledi.
Bu hafta ABD’ye ait bir uçak gemisinin ve onu destekleyen savaş gemilerinin Orta Doğu’ya ulaşması, Trump’ın İran’ın protestolara yönelik müdahalesini gerekçe göstererek defalarca müdahale tehdidinde bulunmasının ardından, potansiyel askeri operasyon kapasitesini genişletti.
Arap ülkelerinden dört yetkili, üç Batılı diplomat ve hükümetleri bu görüşmeler hakkında bilgilendirilmiş üst düzey bir Batılı kaynak ise, bu tür saldırıların insanları sokağa dökmek yerine, aksine hareketi daha da zayıflatabileceği konusunda uyardı.
Orta Doğu Enstitüsü’nde İran Programı Direktörü Alex Vatanka, geniş çaplı askeri kopuşlar olmadan İran’daki protestoların “kahramanca ama ateş gücü bakımından yetersiz” kaldığını söyledi.
Reuters’a konuşan bu kaynaklar, hassas konular hakkında konuşabilmek için isimlerinin açıklanmamasını istedi. İran Dışişleri Bakanlığı, ABD Savunma Bakanlığı ve Beyaz Saray, Reuters’ın yorum taleplerine yanıt vermedi. İsrail Başbakanlık Ofisi de yorum yapmayı reddetti.
Trump, çarşamba günü İran’a masaya oturma ve nükleer silahlar konusunda bir anlaşma yapma çağrısı yaptı; gelecekteki herhangi bir ABD saldırısının, haziran ayında üç nükleer tesise düzenlenen bombardıman kampanyasından daha şiddetli olacağı uyarısında bulundu. Bölgedeki gemileri de İran’a doğru ilerleyen bir “armada” olarak niteledi.
Üst düzey bir İranlı yetkili Reuters’e, İran’ın “askeri bir çatışmaya hazırlanırken aynı zamanda diplomatik kanalları kullandığını” söyledi. Ancak yetkili, Washington’un diplomasiye açıklık göstermediğini belirtti.
Nükleer programının sivil olduğunu söyleyen İran’ın, “karşılıklı saygı ve çıkarlar temelinde” diyaloğa hazır olduğu; ancak köşeye sıkıştırılırsa “daha önce hiç olmadığı gibi” kendini savunacağı ifade edildi.
HAVA GÜCÜNÜN SINIRLARI
İsrail ile ABD arasında yürütülen planlamaya doğrudan vakıf üst düzey bir İsrailli yetkili, Reuters’e, Washington’un hedefi bu olsa bile, İsrail’in hava saldırılarının tek başına İslam Cumhuriyeti’ni devirebileceğine inanmadığını söyledi.
Yetkili, “Eğer rejimi devirecekseniz, sahaya asker indirmeniz gerekir” dedi ve ABD’nin dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i öldürmesi halinde bile İran’ın “onun yerine geçecek yeni bir lider bulacağını” belirtti.
Yetkiliye göre İran’ın siyasi rotasını değiştirebilecek şey; dış baskı ile içeride örgütlü bir muhalefetin birleşimiydi.
İsrailli yetkili, İran liderliğinin toplumsal huzursuzlukla zayıfladığını ancak protestoları tetikleyen derin ekonomik krize rağmen hâlâ sağlam biçimde kontrolü elinde tuttuğunu söyledi.
Konuyla ilgili bilgi sahibi iki kişi, birden fazla ABD istihbarat raporunun da benzer bir sonuca ulaştığını; protestolara yol açan koşulların hâlâ var olduğunu ve bunun hükümeti zayıflattığını, ancak büyük kırılmalar bulunmadığını aktardı.
Batılı kaynak, Trump’ın amacının rejimi “toptan devirmekten” ziyade liderlikte bir değişimi mühendislik yoluyla sağlamak gibi göründüğünü; bunun da, ABD müdahalesinin hükümeti tamamen dönüştürmeden başkanı değiştirdiği Venezuela’ya benzer bir sonuç doğurabileceğini söyledi.
Hamaney, protestolarda birkaç bin kişinin öldüğünü kamuoyu önünde açıkladı. Huzursuzluğun sorumlusu olarak ABD’yi ve İsrail’i işaret etti.
Resmi rakamlar polis ve sivil dahil olmak üzere 3.117 ölüm olduğunu söylüyor.
HAMANEY’İN ALTERNATİFİ YOK
Bölgesel yetkililere göre 86 yaşındaki Hamaney, günlük yönetimden geri çekildi; kamuoyu önündeki görünürlüğünü azalttı ve geçen yıl İsrail saldırılarının İran’ın üst düzey askeri lider kadrosunun önemli kısmını etkisiz bırakmasının ardından güvenli yerlerde bulunduğuna inanılıyor.
Yetkililer, günlük yönetimin, aralarında üst düzey danışman Ali Laricani’nin de bulunduğu, İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) ile uyumlu figürlere kaydığını söyledi.
Bununla birlikte, savaş, halefiyet ve nükleer strateji konularında nihai yetkinin Hamaney’de olduğu belirtildi.
Batılı diplomatların ikisi, Washington ve Tel Aviv’de bazı yetkililerin, İran’da bir geçiş sürecinin nükleer çıkmazı kırabileceğini ve zamanla Batı ile daha işbirlikçi ilişkilerin önünü açabileceğini savunduğunu söyledi.
Ancak diplomatlar, Hamaney’in yerine geçecek net bir halef bulunmadığı uyarısında bulundu. Bu boşlukta Arap yetkililer ve diplomatlar, Devrim Muhafızları’nın kontrolü ele geçirebileceğini düşünüyor.
Yetkililer, yabancı baskısı altında ortaya çıkmış görülecek herhangi bir halefin reddedileceğini de ekledi.
Körfez’den Türkiye’ye kadar bölgedeki yetkililer, mezhepsel ve etnik fay hatlarıyla bölünmüş 90 milyonluk bir ülkede yaşanacak bir çalkantının İran sınırlarının çok ötesine taşabilecek istikrarsızlık doğurmasından endişe ettikleri için İran’a yönelik olası saldırılara karşı çıkıyor.
Batılı diplomatların ikisi, parçalanmış bir İran’ın, 2003 ABD işgalinden sonra Irak’ta yaşananlara benzer biçimde iç savaşa sürüklenebileceği; bunun da mülteci akınına, İslamcı militanlığın artmasına ve küresel enerji açısından kritik bir boğaz olan Hürmüz Boğazı üzerinden petrol akışının kesintiye uğramasına yol açabileceği uyarısında bulundu.
Analist Vatanka, en ağır riskin, farklı birlikler ve vilayetlerin toprak ve kaynaklar için çatıştığı “erken aşama Suriye” benzeri bir parçalanma olduğunu söyledi.
BÖLGESEL GERİ TEPME
Uzun süredir ABD’nin müttefiki olan ve büyük Amerikan üslerine ev sahipliği yapan Körfez ülkeleri, İran’ın misilleme kapsamında İran füzeleriyle ya da Yemen’de Tahran destekli Husiler üzerinden düzenlenecek insansız hava aracı saldırılarıyla kendilerinin ilk hedefler olacağından endişe ediyor.
Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Mısır, Washington’a İran’a yönelik bir saldırı yapmaması için lobi yapıyor. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’a Riyad’ın hava sahasının veya topraklarının Tahran’a karşı askeri eylemler için kullanılmasına izin vermeyeceğini söylediği aktarıldı.
Arap kaynaklardan biri, “ABD tetiği çekebilir” dedi, “ama sonuçlarıyla yaşayacak olan o olmayacak. Biz olacağız.”
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika5 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor











