Bizi Takip Edin

Dünya Basını

RFKP lideri Zyuganov yazdı: Rusya’nın bütçe çıkmazı

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın 2024 bütçe taslağı fazlaca şaibe barındırıyor. Tasarı, amacının çok daha ötesinde, mali oligarşinin çıkarları doğrultusunda dizayn edilmişe benziyor. Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) Genel Sekreteri Gennadiy Zyuganov, aşağıda tercümesi verilen ve Svobodnaya Pressa (Hür Basın) gazetesinde yer bulan uzun soluklu makalesinde partisinin bütçe taslağına ilişkin eleştiri ve alternatiflerini sıralıyor.


Perişan bütçe

Gennadiy Zyuganov

Svobodnaya Pressa

19 Ekim 2023

Nazizme ve küreselleşmeye karşı zaferimizin ve egemen kalkınmamızın vazgeçilmez koşulu iç politikada sola dönmektir

Batı’nın küreselci ve neo-Nazi güçleri tarafından ülkemize karşı ilan edilen hibrit imha savaşı koşullarında, mevcut tüm kaynakların seferber edilmesine, hızlandırılmış bir şekilde genişletilmesine ve etkin bir şekilde kullanılmasına hayati derecede ihtiyacımız var. Bu özellikle mali ve iktisadi kaynaklar için geçerli. Bunlar askeri, endüstriyel ve sosyal tüm başarıların temelidir.

Bu nedenle bir kalkınma bütçesinin oluşturulması ve gerçek bir egemenlik ve zafer programının uygulanması konusu son derece önemli. Bu bağlamda, hükümet tarafından hazırlanan ve Devlet Dumasının 26 Ekim’de ilk okumada ele alacağı federal bütçe taslağı, bilhassa yakın ilgi ve mümkün olan en sorumlu değerlendirmeyi gerektiriyor.

İstikbal mücadelesinin ön mevziisi

Yeni bir dünya yangınının ana hatları gezegenin farklı bölgelerinde giderek daha görünür hale geliyor. Yakın zamanda Orta Doğu’da ortaya çıktı. Ve düşmanlarımız, hibrit savaştan Rusya ile doğrudan savaşa geçme niyetlerini açıkça ilan ediyorlar.

Bu durum, Amerikan Stratejik Konsepti üzerine ABD Kongre Komisyonunun kısa süre önce yayımlanan raporuyla da teyit edildi. Raporda Washington’un politikasının temel bileşenlerinden birinin ABD ve NATO müttefikleri ile Rusya ve Çin arasında askeri bir çatışmaya hazırlık olması gerektiği açıkça belirtiliyor. Ayrıca Amerikalı “şahinlerin” bu on yılın sonunu ya da gelecek on yılın başını böyle bir çatışma için en olası zaman dilimi olarak gördükleri de açıkça ifade ediliyor.

Böylesi tarihi zorluklar karşısında, bütçe taslağında “Milli Savunma” başlığı altında planlanan harcamalardaki kayda değer artışı desteklememek mümkün değil. Harcamalar 2023 yılında 6,4 trilyon iken 2024 yılında neredeyse yüzde 70 oranında artarak 10,8 trilyona ulaşacak. Ülkenin savunma kalkanının finansmanı bütçe harcamalarının yüzde 29’unu ve GSYİH’nin yüzde 6’sını oluşturacak. 2025 yılında bütçe harcamalarının dörtte birinin buna ayrılması planlanıyor. Bu oran 2026 yılında yüzde 22’ye yükselecek.

Ancak NATO’nun Bandera cuntasının kanlı elleriyle bize karşı çıktığı Ukrayna cephesine ek olarak ve ülkemize dönük yeni ve daha büyük ölçekli saldırılara hazırlanmanın yanı sıra, zamanın ve hibrit savaşın diğer cephelerindeki zorluklarla da başa çıkmalıyız. Her şeyden önce iktisadi, bilimsel, teknolojik, sosyal ve demografik cephelerde. Fakat bize önerilen bütçe taslağı bu görevleri yerine getirmiyor.

Bu, Devlet Başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin’in mesajında ve kararnamelerinde belirtilen temel hedeflerle örtüşmüyor. Putin, dünyanın önde gelen ilk beş ekonomisinden biri olmak, Rusya’nın tehlikeli teknolojik gecikmesinin üstesinden gelmek, gerçek iktisadi modernizasyon ve hızlandırılmış ithal ikamesi sağlamaktan; yurttaşların refahını önemli ölçüde artırmak ve sosyal koşullarını iyileştirmekten; istikbalimize yönelik ana stratejik tehdit olan ciddi demografik krizle başa çıkmaktan söz etmişti.

Haziran ayında Oryol’da düzenlediğimiz Uluslararası Ekonomi Forumunda Rusya Federasyonu Komünist Partisi’nin (RFKP) güncellenmiş programını sunduk ve onayladık. Bu program, Devlet Başkanı tarafından formüle edilen görevleri tam olarak karşılamıyor. En iyi bilim insanları ve uzmanların desteğiyle bu programın uygulanması gerektiğini ikna edici bir şekilde ortaya koyduk. Oryol Forumu katılımcılarının raporlarında dile getirilen kaygı verici veriler de bunu doğruluyor. Bunlardan sadece birkaçı şöyle:

Son 10 yılda yıllık ortalama iktisadi büyüme oranımız yüzde 1’i geçmedi. Dünya ortalaması ise üç kat daha yüksekti. Kişi başına düşen GSYİH açısından Türkiye, Portekiz ve çoğu eski sosyalist ülkenin gerisindeyiz. GSYİH’mizin yapısında bilişim yoğun sanayi sadece yüzde 13’lük bir paya sahip. Bilişim ekonomisinin, yani yüksek teknolojili sektörlerin GSYİH içindeki payı ise sadece yüzde 9.

Rusya bugün 187 ülke arasında ortalama yaşam süresinde 108., sağlık göstergelerinde 119., sağlık hizmetlerinin kalitesinde 95., eğitim kalitesinde 32., yurttaşların reel gelir düzeyinde 66., emeklilerin yaşam standardında 43., sosyal kalkınma endeksinde 60., konforlu konut sağlanmasında 80. sırada yer alıyor.

Rusya, G20 ülkeleri arasında nüfus artışı yerine nüfus düşüşü yaşayan tek ülke. Son 30 yılda yılda ortalama yarım milyon insan ölüyor. Çalışma çağındaki erkekler arasında ölüm oranımız AB’dekinden üç kat daha yüksek. Kadınlar arasında ise bu oran iki kat daha yüksek. 2020 ve 2022 yılları arasında nüfusumuz 2,3 milyon azalmış olacak. Bu kaygı verici rakamlara bu sonbaharda yenileri eklendi. Bugün, yıkıcı 90’lı yıllardan bu yana en düşük doğum oranına sahibiz. Ve uzmanların tahminlerine göre bu oran düşmeye devam edecek.

En müreffeh ve en az müreffeh bölgeler arasındaki işgücü geliri farkı 3 ila 4 kat. Rusya’da dolar milyarderlerinin GSYİH’ye oranla gelirleri ABD ve AB ülkelerinin iki katı. Aynı zamanda, iki çocuklu ailelerin dörtte birinden fazlası ve üç çocuklu her iki aileden biri yoksulluk sınırının altında. Kırsal bölgelerde bile çok çocuklu ailelerin sayısı hızla azalıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, kırsal alanların kapsamlı kalkınması programının kategorik olarak yetersiz finanse edilmesi.

Meslek okulları tarafından eğitilen yüksek nitelikli işçilerin sayısı Sovyet dönemine kıyasla on kat azaldı.

SSCB’nin dağılmasından bu yana araştırmacı bilim insanlarının sayısı yarıdan fazla azaldı. Toplam araştırmacı sayısı 1990’dan bu yana üç kat azalttı. Tam gelişim için gerekli asgari düzeye kıyasla bilim ve eğitime tam bir yetersiz finansman söz konusu.

Dönem sosyalizme doğru dönüşü mecburi kılıyor

Bu sistemsel sorunların üstesinden gelmenin yolları Oryol Forumu katılımcıları tarafından onaylanan FKP programında açıkça ifade edildi. Bunların başlıcaları şunlar:

— Sosyo-ekonomik gidişatta köklü değişim;

— Temel ulusal çıkarları göz önünde bulundurarak iktisadi ve sosyal alanda uzun vadeli planlama;

— Stratejik öneme sahip sanayilerin millileştirilmesi;

— Oligarşinin ekonomi yönetiminden uzaklaştırılması;

— Yüksek teknoloji ekonomisine, bilime ve eğitime yapılan kamu yatırımlarında anlamlı artış;

— Sermayenin ülkeden tahliyesinin durdurulması;

— Vergi mevzuatının mali yükü süper zenginlerin kişisel gelirleri aleyhine artıracak ve işletmeler ve yoksul yurttaşlar hilafına azaltacak şekilde güncellenmesi;

— Halkımızın işletmeleri için kapsamlı destek ve deneyimlerinin ülke çapında yaygınlaştırılması;

— Başta “savaş çocukları” olmak üzere genç ailelere ve emeklilere yönelik sosyal desteğin güçlendirilmesi.

Anayurdun kurtuluşu ve yeniden canlanması açısından vazgeçilmez bir koşul olan Zafer Programımızda ilan edilen sola dönüşün zarureti, Sovyet sisteminin olağanüstü başarılarıyla ikna edici bir şekilde teyit edildi.

SSCB’de 1929’dan 1959’a kadar ekonominin hacmi 14 kat arttı. Savaş yılları hariç yıllık ortalama büyüme oranı bu dönemde yüzde 14’tü. Bu dönemde reel ücretler dört katına çıktı, yurttaşların banka tasarrufları beş katına çıktı. Ortalama yaşam süresi 26 yıl arttı. Büyük Anayurt Savaşı sırasında 27 milyon kayıp verilmesine rağmen nüfus 46 milyon arttı. Demografi uzmanlarının hesaplamalarına göre, savaş olmasaydı SSCB’nin nüfusu aynı dönemde 100 milyon artacaktı.

Devlet Başkanı Putin’in program konuşmaları incelendiğinde sola dönüşün kaçınılmaz olarak zaruri olduğu sonucuna varılıyor. Putin, 2021 yılında Valday Forumu’nda yaptığı konuşmada kapitalizmin çıkmaza girdiğini açıkça ifade etmişti. Esasında bu yılın ekim ayının başında Valday toplantısının katılımcılarına hitaben yaptığı konuşma da aynı hakikate tanıklık ediyor. O toplantıda Devlet Başkanı, çok kutupluluk ve adalet temelinde yeni bir dünya inşa etme gibi iddialı bir misyonla karşı karşıya olduğumuzu vurgulamıştı. Vladimir Putin ve Şi Cinping arasında ikili görüşmelerin yapıldığı ve tarihsel öneme sahip Üçüncü Uluslararası Kuşak ve Yol Forumu’nun gerçekleştirildiği Çin ziyareti sırasında da aynı fikirleri yineledi.

Devlet Başkanı, yeni dünyanın dayanması gereken ve Rusya’nın rehberlik etmek istediği en önemli ilkeleri özetledi. Bunlar, kolektif çözüm politikasının benimsenmesi, sömürge döneminin ve Soğuk Savaş’ın mirasının üstesinden gelinmesi, herkes için adalet ve eşitlik ile sömürü ve eşitsizliğin mazide bırakılmasına yönelik ısrarlı mücadele.

Beşeriyetin, duraksamış kapitalizmin diktalarından kurtulmak için bu yolu takip etmeye dönük artan arzusu, bu yıl Güney Afrika’daki BRICS zirvesinde ve Vladivostok’taki Doğu Ekonomi Forumumuzda tam anlamıyla teyit edildi. Bu zirveler, dünyadaki Anglo-Sakson siyasi ve iktisadi hegemonyasının hızla çöküşüne tanıklık ettiğimizi bariz biçimde gösterdi. Avrasya, Latin Amerika ve Afrika’yı birleştiren güçlü uluslararası ittifakların güçlenmesi giderek daha belirgin hale geliyor. Bu ittifaklar kendi halklarına Batı’nın sömürgeci diktatörlüğüne karşı yapıcı ve adil bir alternatif sunuyor.

Fakat otuz yıl önce bize dayatılan ve hegemonyasını korumak için yeni bir dünya savaşı çıkarmaya hazır olan vahşi kapitalizmin sosyo-ekonomik mirası bize ısrarla kendini hatırlatıyor. Üzülerek belirtmek isterim ki, Duma’ya sunulan federal bütçe taslağı da böyle bir hatırlatmaya dönüştü.

Önemli kısımların, devlet programlarının ve ulusal projelerin finansman parametrelerini değerlendirdiğimizde, bu parametrelerin stratejik hedeflerimizle yalnızca savunma sektörünün ihtiyaçlarının finansmanı açısından örtüştüğü sonucuna varabiliriz. Ancak ulusal ekonomi, bilim, eğitim, sağlık hizmetleri ve demografinin desteklenmesi açısından değil. Bu arada, bize ilan edilen hibrit imha savaşı koşullarında bunların geliştirilmesi, cephenin ihtiyaçlarının karşılanması kadar son derece önemli.

Bu, yazarlarının tarihsel zorlukları hala Yeltsin-Gaydar döneminin zararlı reçeteleriyle savuşturmaya çalıştığı bir proje. Karşı karşıya olduğumuz sistemsel sorunların çözümüne katkıda bulunmuyor ve özünde devlet başkanının program ilkelerini sabote ediyor.

Kalkınmanın önündeki engel

Federal bütçe gelirlerinin gayri safi yurtiçi hasılaya oranının bu yıl yüzde 17,3 olması bekleniyor. Taslak 2024 yılında yüzde 2,2’lik bir artışla yüzde 19,5’e yükselmesini öngörüyor. Ancak önümüzdeki iki yıl için gayri safi yurtiçi hasılaya oranla gelirlerde yeni bir düşüş —sırasıyla yüzde 17,6 ve yüzde 16,8— öngörülüyor. Benzer bir durum GSYİH’nin bütçe harcamalarına oranı için de geçerli. Bu yıl bu oran yüzde 19,1. Bu oran 2024 yılında yüzde 1,3 artarak yüze 20,4’e yükselecek. Fakat 2025 yılında tekrar yüzde 18’e, 2026 yılında ise yüzde 17,6’ya düşecek. Dolayısıyla, önümüzdeki üç yıllık dönemin sonunda hem bütçe gelirleri hem de harcamaları GSYİH’ye oranla bugünkünden daha düşük olacak.

Eski mali ve iktisadi politikanın muhafaza edilmesini savunanlar, bunların resmi muhasebe rakamlarından başka bir şey olmadığına ve dikkate alınmaya değmeyeceğine bizi ikna etmeye çalışıyor. Ama aslında bu rakamlar, GSYİH’mizin giderek artan bir kısmının, yani yurttaşların emeğiyle yaratılan toplam servet miktarının en zenginlerin cebine girdiğini gösteriyor. Ve giderek daha azı ülkenin kalkınmasına, devletin ve toplumun ihtiyaçlarına aktarılıyor.

Bloomberg ajansı tarafından derlenen dünyanın en zengin 500 kişisi endeksine göre, 25 büyük Rus oligark sadece Ocak-Ağustos 2023 tarihleri arasında sermayelerini toplam 32 milyar dolar artırdı. Ve toplam servetleri 300 milyara ulaştı. Ruble cinsinden bu 29 trilyon eder; yani bu yılın federal bütçesinden bir trilyon daha fazla. Ülke, oligarşinin muhteşem zenginleşmesinin bedelini hayati gelir ve harcamalarını kısıtlayarak ödüyor ki bu mevcut zor koşullarda kategorik olarak kabul edilemez.

Buna karşılık projenin destekçileri itiraz edebilir: öyle olsa bile federal bütçe harcamalarının 2023’e kıyasla 2024’te 30,2’den 36,6 trilyon rubleye —yüzde 21 oranında— çıkması gerekiyor.

Elbette günümüz koşullarında bütçe harcamalarında kayda değer bir artış gerekli ve bu memnuniyetle karşılanmalı. Ancak hükümet, 2025 yılı için harcamaları 2,2 trilyon ruble, yani yüzde 6 oranında azaltarak 34,4 trilyon rubleye düşürmeyi planlıyor. 2026 yılında ise harcamaları 2025 yılına kıyasla yüzde 3,5 oranında artırarak 35,6 trilyona çıkarmayı planlıyorlar. Üç yıllık planın sonunda 2024’e kıyasla bir trilyon, yani neredeyse yüzde 3 oranında daha düşük olacak. 2023 harcamaları ise aynı dönem için öngörülen toplam enflasyon dikkate alındığında nominal olarak yüzde 18, reel olarak ise yüzde 5,5 oranında artacak.

Hibrit savaşta zafer kazanmak için çözümü gerekli olan büyük ölçekli görevlerin ışığında kamu harcamalarında böyle bir artış bariz biçimde yetersiz. Dahası, esas olarak sadece iki bütçe alanına dayanıyor. Bütçe taslağına ilişkin görüş bildiren Sayıştay, on dört alandan sadece bu ikisinde toplam bütçe harcamalarına oranla finansman payının arttığını vurguluyor.

Bunlardan biri de savunma. Ve burada, daha önce de söylendiği gibi, harcamalarda önemli bir artışı desteklemekten başka bir şey yapamayız. Batılı küreselciler ve onların beslediği Nazi ve Banderist Nazi ittifakı tarafından imha savaşı ilanıyla muhatap olduğumuz mevcut durumda bu olmadan yapamayız.

Harcamalarındaki genel büyümenin dayandığı bütçe alanlarından ikincisi hem belediye hem de kamu borçlarının ödenmesi. Gelecek yıl bu bölümün maliyetleri yüzde 50 oranında artacak. Ve 2026’da 2023’e kıyasla iki katından fazla artacak!

Ancak hükümet programımızın kilit noktalarını nihayet benimsemiş olsaydı buna gerek kalmayacaktı. Stratejik öneme sahip sanayileri yeniden devlet kontrolü altına almaya, düz vergi ölçeğini, neredeyse tüm dünyada halihazırda yürürlükte olan artan oranlı bir vergi ölçeği ile değiştirmeye karar verirdi. Ve bütçenin ihtiyaçları için süper zenginlerden, gelirlerinin ülkemizde aldıklarından çok daha önemli bir kısmının toplanmasına olanak tanırdı.

Açgözlü parazit oligarşinin yarattığı engelin kalkınma yolumuzdan kaldırmanın başka yolu yok. Ve yetkililer bunun farkına varana kadar ülke, çıkarlarına sahiden uygun bir bütçeye değil, sadece bu kez Duma’ya sunulan gibi kemer sıkma projelerine sahip olur.

Buna göre, 2024 yılında on dört bütçe bölümünden yedisinin finansmanında ya nominal bir azalma ya da enflasyon oranının altında tamamen sembolik bir artış olacak. Yani yine gerçek kesintiler. Ve üç yıllık planın sonunda, 2026’da, sekiz bölümün gerçek maliyetleri 2023 seviyesinin altında olacak.

Bu eğilim, Sayıştay uzmanları tarafından da teyit ediliyor ve harcamalardaki reel azalmanın özellikle 2025-2026 yıllarında belirginleşeceği vurgulanıyor.

Bütçe taslağını hazırlayanlar, önümüzdeki yıl devlet programlarının uygulanması için bu yıla kıyasla neredeyse yüzde 5 daha az bütçe ayırarak 1,1 trilyon ruble tahsis etmeyi planlıyor. Enflasyon da hesaba katıldığında, devlet programlarının finansmanında toplamda yüzde dokuzluk bir azalma yaşanacak. Harcamaların her saniyesinde kesintiye gidilecek.

Ulusal projelerin finansmanı 2024 yılında 68,6 milyar ruble —2023 yılına kıyasla yüzde 2,4— artacak. Ancak bu resmi artış. Aslında, resmi enflasyon dikkate alındığında bile, finansmanlarında yüzde 2’lik bir azalma olacak. Aynı zamanda, ulusal projelerin yarısının bütçeleri nominal olarak azalacak.

Onaylamamız istenen bütçe, ulusal ekonominin kalkındırılmasına dönük harcamalarda kesinlikle kabul edilemez bir azalma içeriyor. Bu harcamalar 2024 yılında, cari yıl harcamalarına kıyasla ilgili bölümde yüzde 6 oranında azalacak. 2025 yılında ise 2024 yılına kıyasla yüzde 16,5 ve 2023 yılına kıyasla yüzde 22’den fazla azaltılması planlanıyor. Projeye göre 2026 yılında ulusal iktisadi kalkınmaya yönelik harcamaların 2025 yılına kıyasla yüzde 13 oranında artması gerekiyor. Fakat yine de 2023 seviyesinin yüzde 11 gerisinde kalacak. Hükümetin üç yıl boyunca vaat ettiği toplam yüzde 12,5’lik enflasyon dikkate alındığında şunu söyleyebiliriz: ulusal ekonominin kalkınmasına yönelik gerçek yatırımlar 2026’da 2023’e kıyasla neredeyse dörtte bir oranında daha az olacaktır. Bu yıl bu kısımdaki bütçe harcamaları toplam bütçe harcamalarının yüzde 13,6’sını ve GSYİH’nin yüzde 2,5’ini oluşturuyorsa, 2026’da toplam bütçe harcamalarının yüzde 10,8’ine ve GSYİH’nin yüzde 1,8’ine düşecektir.

Tarım harcamalarının 2024 yılında yüzde on üç oranında artırılmasının ardından 2025 ve 2026 yıllarında, 2023 yılına kıyasla sırasıyla yüzde 21 ve yüzde 24 oranında ciddi bir şekilde azaltılmasının planlandığına bilhassa dikkat edilmeli. Dolayısıyla, önümüzdeki üç yıllık planın sonunda hükümet, ülkenin gıda güvenliğinin bağlı olduğu tarım sektörünü desteklemek için cari yıla kıyasla neredeyse dörtte bir oranında daha az bütçe ayırmayı planlıyor. Aynı zamanda, tarım arazilerinin ciroya etkin katılımı için devlet programında da kesintiye gidecekler.

Bu planlar, “Kırsal Alanların Entegre Kalkınması” devlet programına dönük finansmanın azaltılmasıyla daha da kötüleşiyor. Bu oran 2024’te eksi yüzde 10, 2026’da ise mevcut yıla kıyasla eksi yüzde 34 olacak.

Böyle bir mali politikayla, Rus köylerinin yıkımını durdurmamız ve tarım sektöründe stratejik olarak tehdit oluşturan personel açığıyla başa çıkmamız mümkün mü?

Yenilikçiliğe karşı eski okul

Yabancı düşmanlarımızın bizi boğmaya çalıştığı hasmane yaptırımlar bağlamında, böyle bir politika iki kat daha kabul edilemez. Fakat bu bütçe projesine tam anlamıyla nüfuz ediyor. Ve yetkililerin teknolojik atılım ve yenilikçi dönüşümlere duyulan ihtiyaca ilişkin beyanlarını açık bir şekilde geçersiz kılıyor.

“İktisadi Kalkınma ve Yenilikçi Ekonomi” devlet programı kapsamındaki harcamalar yüzde 10 oranında azaltılacak. “Havacılık Endüstrisinin Geliştirilmesi” programından yüzde 18’lik bir bütçe kesintisi yapılması planlanıyor. Enflasyon da hesaba katıldığında bu oran yüzde 22,5’e çıkıyor. Aynı durum “Gemi İnşasının Geliştirilmesi” programı için de geçerli. “Rusya Federasyonu’nun Bilimsel ve Teknolojik Kalkınması” devlet programının finansmanı kesilmeye devam edecek. Taslak bütçe, “Dijital Ekonomi” ulusal projesine yapılan yatırımlarda kesinti yapılmasını öngörüyor. Gelecek yıl yüzde 3,4 olarak gerçekleşecek olan “Bilim ve Üniversiteler” ulusal projesi harcamalarındaki artış oranı, 2024 yılında beklenen yüzde 4,5’lik enflasyon oranının gerisinde kalıyor. Yani reel anlamda büyüme değil, finansmanda azalma olacak.

“Elektronik ve Radyoelektronik Sanayinin Geliştirilmesi” programının finansmanını temelden artırması için hükümeti ısrarla zorladık. Ve çabalarımız amacına ulaştı: 2024 yılında bu program için 2023 yılına kıyasla 2,6 kat daha fazla bütçe ayrılması gerekiyor. Peki gelecekte bu programla ne yapılması planlanıyor? 2024’e kıyasla 2025’te destek dörtte üç oranında, 2026’da ise yüzde 86 oranında azaltılacak. Bu yılla kıyaslandığında bile, önümüzdeki üç yıllık dönemin sonunda finansmanı neredeyse üç kat azalacak.

Sunulan bütçe taslağı, yazarlarının, teknolojik gecikmenin üstesinden gelme, iktisadi modernizasyon ve yenilikçi atılım görevlerinin bariz biçimde imkânsız olduğu yeterli destek olmadan bilimi açlık rasyonunda tutmaya devam etme niyetinde olduklarını gösteriyor.

Uygulamalı bilimsel araştırmalar için sağlanan bütçenin, savunma dahil olmak üzere, hemen hemen tüm bölümlerinde kesintiye gidilmesi öneriliyor.

Temel bilimsel araştırmalara yapılan harcamalar 2024 yılında yüzde 7 oranında artacak. Fakat reel olarak, enflasyon dikkate alındığında, büyüme yüzde 2,5 olacak. 2023 yılına kıyasla, bu alandaki harcamaların önümüzdeki üç yıllık dönemin sonunda yüzde 14 oranında artması gerekiyor. Fakat üç yıllık resmi enflasyon bile bunların yüzde 12,5’ini “yiyecek”. Sonuç olarak, temel bilim yatırımlarındaki reel büyüme üç yıl içinde yüzde 1,5’i geçmeyecek. Önümüzdeki üç yıllık dönemin sonunda bu yatırımlar, toplam bütçe harcamalarının yüzde 0,8’i ve GSYİH’nin yüzde 0,1’i düzeyinde kalacak.

Bu yalnızca ülkenin karşı karşıya olduğu modernizasyon ve teknolojik atılım zorluklarını karşılamak için yetersiz değil. Dünya biliminin gelişmesine büyük katkıda bulunmuş ve beşeriyete son derece önemli keşifler ve büyük bilim insanları kazandırmış olan dünyanın en zengin ülkelerinden biri için utanç verici bir gösterge.

Böyle bir bütçe politikası kaçınılmaz olarak gerçek ekonomik büyümenin önüne engel koyuyor. Bu durum taslakta bizzat yazarları tarafından da teyit ediliyor.

Bütçe taslağının dayandığı temel iktisadi kalkınma tahmini, önümüzdeki üç yıllık dönemde GSYİH büyüme oranlarının cari yıla göre daha düşük olacağını —2023’te yüzde 2,8 olan büyüme oranına karşılık 2024 ve 2025’te yüzde 2,3 ve 2026’da yüzde 2,2— varsayıyor. Başka bir deyişle, büyüme oranlarında bir yavaşlama daha söz konusu. Ve yine de yüzde 3’lük küresel ortalamaya ulaşamayacaklar; hatta Devlet Başkanı’nın konuşmasında belirlenen hedeflere karşılık gelen minimum seviyeye bile ulaşamayacaklar.

Bütçenin dayandığı tahminlere göre, bu yılın sonunda 85 ruble olarak öngörülen ağırlıklı ortalama dolar fiyatı 2024 yılında 90 ruble, 2025 yılında 91 ruble ve 2026 yılında 92 ruble olacak. İthalata bağımlı bir piyasada bu durum doğrudan fiyat artışına katkıda bulunuyor, yurttaşların cebine zarar veriyor ve yoksullaşmalarına yol açıyor.

Bu çerçevede, hükümetin bütçe taslağında yer alan ve gelecek yıl enflasyonun yüzde 4,5’i aşmayacağı, 2025 ve 2026 yıllarında ise yüzde 4’te kalacağı yönündeki tahminleri şüpheli görünüyor.

Taslağın olumlu bir yönü olarak, “Sosyal Politika” başlığı altında yer alan harcamalardaki artış dikkat çekiyor. Bu harcamaların 2024 yılında yüzde 19 oranında artması planlanıyor. 2025 yılında ise 2024 yılına kıyasla yüzde yarım oranında azalacak. Ve 2026’da —2025’e göre yüzde 2 ve 2023’e göre yüzde 21 oranında— tekrar artacak. Reel olarak, üç yıl boyunca varsayılan enflasyon dikkate alındığında, bu sosyal harcamalarda yüzde 8,5’lik bir artış anlamına geliyor.

Ancak devletin sosyal politikası, esasında bu kısımla sınırlı olan emekli maaşları ve sosyal yardımlarla tüketilemez. Sosyal politika aynı zamanda çalışanların refahı, eğitim kalitesi ve ülkeyi saran demografik krizin üstesinden gelmek için uygun koşulların yaratılmasıyla da ilgili. Bu aynı zamanda ulusal kültüre, yurtseverlik ve ahlaki eğitime ve toplumun entelektüel gelişimine destektir. Peki böyle bir bütçe tüm bunlara katkıda bulunabilir mi?

“Sosyal” tayınların dağıtımı

Bütçe taslağına göre, 2024 yılında “Eğitim” bölümüne ayrılan bütçenin yüzde 5,6 oranında artırılmasını, 2025 yılında yüzde 15 oranında azaltılması izleyecek. 2026 yılında ise yine yüzde 7,6 oranında artış olacak. Sonuç olarak, önümüzdeki üç yıllık dönemin sonunda eğitime yönelik bütçe harcamaları 2023 yılına kıyasla yüzde 3,6 daha düşük olacak. Enflasyon oranı da dikkate alındığında, bu en önemli alandaki harcamalarda yüzde 16’lık bir azalma söz konusu olacak. Harcamaların GSYİH’ye oranı da yüzde 0,9’dan yüzde 0,7’ye düşecek. Toplam bütçe harcamalarına oranla ise yüzde 4,8’den yüzde 4,2’ye düşecek.

Ayrıca “Eğitimin Geliştirilmesi” devlet programının finansmanında da kesintiye gidilecek. Programın bütçesi önümüzdeki üç yıllık dönemin sonuna kadar dörtte bir oranında azaltılacak.

Yurtseverlik eğitimi ve toplumsal bütünlüğün güçlendirilmesinin bizim için bilhassa önemli olduğu günümüz ortamında, bütçe taslağını hazırlayanlar, “Eğitim” kısmının bir parçası olan gençlik politikasına yönelik harcamalarda kesintiye gitmenin mümkün olduğunu düşünüyor. Üç yıllık dönem boyunca finansmanının azaltılması ve 2023 yılına kıyasla 2026 yılında yüzde 27 oranında azaltılması planlanıyor.

Eğitim politikasının köklü bir şekilde gözden geçirilmesi programımızın ana bileşenlerinden biri. Bu doğrultudaki temel metinlerden biri de Herkes için Eğitim yasa tasarımızdır. RFKP’nin Duma’daki en iyi bilim insanları ve temsilcileri —-J.İ. Alferov, İ.İ. Melnikov, V.İ. Kaşin, O.N. Smolin, Y.V. Afonin, D.G. Novikov, S.E. Savitskaya, T.İ. Pletneva, N.A. Ostanina— bu tasarı üzerinde çalıştılar.

Devletin eğitim harcamalarının en az iki katına çıkarılması gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda, tavrımızı aktif olarak destekleyen ve düzenli olarak düzenlediğimiz eğitim sorunlarına ilişkin yuvarlak masa toplantılarına katılan, eğitim alanında çalışan yetkili uzmanlarla tam bir dayanışma içindeyiz.

Geliştirdiğimiz yasa kabul edilmediği takdirde, ülkeyi hızlandırılmış kalkınma yoluna sokma vaatleri, artan entelektüel bozulma ve bilimsel potansiyelin daha fazla tahrip edilmesiyle geçersiz kalacak.

Ülkeyi korumak adına, ülkeyi saran demografik krizle başa çıkmalıyız. Fakat bütçe taslağı bu stratejik hedefle de çelişiyor. Bir kez daha, annelik ve çocukluk desteklerinin radikal bir şekilde güçlendirilmesi ve sağlık sektörüne yönelik bütçe harcamalarının temelden arttırılması yönündeki taleplerimizi görmezden geliyor.

“Sağlık Hizmetleri” bölümünün finansmanının 2024 yılında yüzde 3,2, 2025 yılında ise yüzde 1’den daha az artırılması öneriliyor. Dolayısıyla, 2024-2025 yılları için planlanan sağlık harcamalarındaki artış, resmi enflasyon oranının bile gerisinde kalacak ki bu da bu en önemli alandaki reel harcamaların azalması anlamına geliyor. Ve 2026 yılında, 2025 yılına kıyasla yüzde 1,2 oranında azaltılması planlanıyor. 2023 yılına kıyasla 2026 yılında sağlık harcamaları yüzde 3 daha yüksek olacak. Yani, öngörülen üç yıllık enflasyon oranının dört kat gerisinde kalacaklar.

Sonuç olarak, bütçe taslağını hazırlayanlar üç yıllık dönemin sonunda sağlık hizmetlerine yönelik reel harcamaları neredeyse yüzde 10 oranında azaltmaya hazırlanıyor. Aynı üç yıllık dönemde yatılı tıbbi bakım, yani hastaneler, sanatoryum ve sağlık hizmetleri ile sağlık hizmetleri alanındaki uygulamalı bilimsel araştırmaların finansmanı da nominal olarak azaltılacak.

Bütçe taslağına göre, “Sağlık Hizmetlerinin Geliştirilmesi” devlet programına yapılan harcamalar üç yıl içinde nominal olarak yüzde 5,3 artacak ama reel olarak yüzde 7 azalacak. “Sağlık Hizmetleri” ulusal projesi ise önümüzdeki yıl nominal olarak bile yüzde 10 oranında azaltılacak. Bu proje çerçevesinde kanserle mücadele ve çocuk sağlığının korunmasına yönelik harcamalar bıçak altına yatacak.

Bütçe taslağını hazırlayanların, düşmanlarımızın Rusya’yı hayati önem taşıyan ilaçların tedarikini kesmekle tehdit ettiği bir dönemde, yaptırımlar bağlamında ilaçları ele alış biçimi özellikle kaygı verici.

Bütçeyi hazırlayanlar sanki bu alanda tehdit edici hiçbir şey olmuyormuş gibi davranıyorlar. Yabancı menşeili ilaçların satın alınmasına yapılan harcamalar artmaya devam ediyor. Yerli ilaçların geliştirilmesi ve üretilmesine yapılan yatırımlar azalıyor. Bu durum, günümüzde özellikle tehlikeli hale gelen ithal ilaçlara bağımlılığı azaltmaya kesinlikle elverişli değil.

Bütçe taslağına göre, daha önce bahsedilen “Rusya Federasyonu’nun Bilimsel ve Teknolojik Kalkınması” devlet programı çerçevesinde, tıp ve sağlık alanındaki uygulamalı araştırma ve geliştirme bütçelerinin kesilmesi bekleniyor. Tıbbi araştırma merkezleri ağının oluşturulması ve işleyişine dönük harcamaların azaltılması planlanıyor. Yeni federal proje, “İlaç ve Tıbbi Cihaz Üretiminin Geliştirilmesi” ile ilgili durum açıkçası içler acısı görünüyor. Sanayinin geliştirilmesine yönelik toplam bütçe tahsisatının sadece yüzde 0,2’si bu projeye ayrılacak. “İlaç ve Tıp Endüstrisinin Geliştirilmesi” devlet programı da önümüzdeki yıldan itibaren yürürlükten kalkacak.

Bütçe taslağını hazırlayanların yurttaşların sağlığının korunması ve geliştirilmesi konusundaki aynı sorumsuz tutumu “Beden Kültürü ve Spor” bölümünde de görülüyor. Bu bölüme ayrılan bütçe, üç yıllık dönem boyunca azaldı ve 2026 yılında 2023 yılına kıyasla ve üç yıllık enflasyon dikkate alındığında dörtte bir oranında —yüzde 37,5 oranında— azaltılacak.

Ulusun sağlığını koruma hedefi, “Çevre Koruma” programının maliyetindeki azalma ile doğrudan çelişiyor. 2024 yılında, 2023 yılına kıyasla üçte bir oranında azaltılacak.

RFKP’nin programı, sağlık hizmetlerinin erişilebilirliğini ve yüksek kalitesini sağlamanın ancak devletin bu alandaki harcamalarının en az iki kat artmasıyla mümkün olabileceğini belirtiyor. Ve her şeyden önce, birinci basamak sağlık hizmetleri sistemi restore edilmeli. İlaç şirketlerinin Sağlık Bakanlığı’nın kontrolü altına alınması gerekiyor. Ve ulusal refah fonu pahasına finansmanlarında köklü bir artış sağlanmalı.

Temel ihtiyaçlardan tasarruf

Bütçe taslağını hazırlayanların tıpla ilgili planları ölüm oranlarının azaltılmasına hiçbir şekilde katkıda bulunmuyorsa, konut ve kamu hizmetleri alanında önerdikleri politika da kategorik olarak yurttaşların yaşam koşullarını iyileştirme ve doğum oranını teşvik etme görevlerine karşılık gelmiyor.

Taslağa göre, 2024 yılında hafif bir artışın ardından, 2025 ve 2026 yıllarında “Konut ve Toplumsal Hizmetler” bölümü için finansmanda keskin bir düşüş bekleniyor. Gelecek yıl, bütçeden bu yıla kıyasla yüzde 3 daha fazla pay ayrılması planlanıyor. Bu, finansmanın sadece nominal olarak artırılması, ancak enflasyon dikkate alındığında reel olarak yüzde 1,5 oranında azaltılması anlamına geliyor. 2025 yılında, konut ve kamu hizmetleri sektörünün finansmanında nominal bir azalma —tek seferde yüzde 43 oranında— planlanıyor. Taslak, 2026 yılı için ise konut ve toplumsal hizmetler harcamalarını 2025 yılına kıyasla dörtte bir oranında, 2023 yılına kıyasla ise yüzde 55,5 oranında azaltmayı planlıyor. Üç yıllık dönemdeki enflasyon dikkate alındığında, 2026 yılında konut ve kamu hizmetlerine yönelik bütçe harcamaları 2023 yılına göre yüzde 68 daha düşük olacak!

2024 yılında “Konut ve Kentsel Çevre” ulusal projesinin finansmanının neredeyse üçte biri kesilecek. Projede oturulamaz konut stokunun azaltılması için öngörülen harcamalar ise gelecek yıl mevcut seviyeye kıyasla yüzde 58 oranında düşecek. Üstelik on milyonlarca insanın bakımsız ya da büyük onarım gerektiren evlerde yaşamaya devam etmesine rağmen!

Son olarak, üç yıl içinde, vatandaşlara uygun fiyatlı ve konforlu konut sağlamaya dönük devlet programına verilen desteğin 2023 yılına kıyasla yüzde 61 oranında azaltılması planlanıyor.

Önümüzdeki yıl için planlanan “Demografi” ulusal projesinin finansmanındaki yüzde on iki artışı memnuniyetle karşılıyoruz. Fakat böyle bir sosyal politika ile bu bile işe yaramayabilir.

Bir kez daha bütçe taslağına yansıyan ulusal kültürün “komşuda pişer bize de düşer” ilkesi, yetkililerin defalarca dile getirdiği ülkenin entelektüel potansiyelinin manevi gelişimini ve güçlendirilmesini teşvik etme arzusuyla kategorik olarak çelişiyor.

“Kültür ve Sinematografi” bölümünde 2024 yılında 15 milyarlık bütçe artışı, 2025 yılında 47 milyarlık bir düşüş ve 2026 yılında 50 milyarlık bir artış öngörülüyor. Sonuç olarak, önümüzdeki üç yıllık planın sonunda, yerel kültürü desteklemek için bugünkünden 18 milyar daha fazla kaynak ayrılmış olacak. Şu anki 209 milyarlık sefil bütçe, aynı sefil 227 milyara “çıkacak”. Bu yüzde 8’lik bir nominal artış anlamına geliyor. Reel anlamda ise, üç yıllık enflasyon dikkate alındığında, harcamalarda yüzde 4,5’lik bir azalma söz konusu.

Sunulan taslağa eşlik eden ana belgelerden biri “Bütçe, Vergi ve Gümrük Tarife Politikasının Ana Yönergeleri”. Bunlar Maliye Bakanlığı tarafından tanımlandı. Bu belge, ekonominin yeni koşullara uyumunun teşvik edilmesi, yapısal dönüşümü ve federal merkez ile bölgeler arasındaki bütçeler arası ilişkilerin geliştirilmesi gibi yönleri kilit yönler olarak tanımlıyor.

Fakat iktisadi ve sosyal kalkınma programlarına gerekli finansman sağlanmadığında, ekonominin ne tür bir tam teşekküllü adaptasyonundan bahsedebiliriz? Bütçe yenilikçi görevlerle çelişiyorsa ve ülkeyi hammadde iğnesinde kalmaya mahkûm ediyorsa ne tür bir yapısal dönüşümden bahsedebiliriz? Bütçe projesini hazırlayanlar bölgelere ayrılan mali ödenekleri kesmeyi planlıyorsa, bütçeler arası ilişkileri nasıl nitelendirebiliriz?

Taslak, “Bütçeler arası transferler” bölümünün finansmanını azaltmayı planlıyor. Yani, oblastları desteklemek için yapılan harcamalarda azalmayı. Bu harcamalar 2024 yılında yüzde 4, 2025 yılında ise yüzde 3 oranında azaltılacak. Ve 2026’da 2025’e kıyasla yüzde iki yüz gibi cüzi bir oranda arttırılacaklar ki bu da enflasyon dikkate alındığında aslında yüzde dört oranında azalacakları anlamına geliyor. Nihayetinde üç yıllık planın sonunda, bu bölümdeki nominal harcamalar 2023 yılına göre yüzde 7 daha düşük olacak. Enflasyon hesaba katıldığında ise neredeyse yüzde 20 oranında azalacak.

Bütçenin yazarları bu politikayı sosyal olarak nitelendiriyor. Ancak özünde bu politika, toplumdaki sosyal eşitsizliği ve bölünmeleri artırmaktan başka bir işe yaramıyor ve özellikle de artan dış tehditler karşısında tehlikeli bir hal alıyor.

Sosyal tedbir programımızın temel gereklilikleri, yoksulluğu ortadan kaldırma yönünde kararlı bir mücadele, asgari geçim düzeyinin ve asgari ücretin iki katına çıkarılması. Temel malların fiyatlarının devlet tarafından düzenlenmesi. Sürekli çağrılarımıza rağmen bütçe tasarısını hazırlayanların ek kaynak ayırma konusunda yine isteksiz davrandığı yoksullar, engelliler ve savaş çocuklarının desteklenmesine yönelik harcamalarda köklü artış.

RFKP programı açıkça gösteriyor ki, stratejik öneme sahip endüstrileri ve bunların gelirlerini devlete iade ederek, büyük mali kaynakların kontrolsüz bir şekilde yurt dışına çıkarılmasını durdurarak ve oligarkların gelirleri üzerindeki vergi yükünü temelden artırarak federal bütçeyi en az üçte bir oranında artırabiliriz. Ve programımızın da bir parçası olan kalkınma bütçesinin gerçek anlamda oluşturulmasını sağlayabiliriz.

Fakat hükümetin bir önceki çıkmaz yola dayanan projesini kalkınma bütçesi olarak adlandırmak ilke olarak mümkün değil.

Ülkenin korunması için rota değişikliği şart

Valday Forumu’nda kapitalizmin ahlaki ve stratejik iflasını kabul eden Devlet Başkanı Putin, iki yıl sonra bu ayın başlarında aynı forumda Rusya’nın bugünkü en önemli görevinin egemenliğini güçlendirmek olduğunu vurguladı. Bu da teknoloji, finans ve ekonomide kendi kendine yeterliliğe dayanmalı.

Ancak bu ölçekteki görevler yalnızca gerçekten sosyal bir devlet temelinde çözülebilir. Bunlar çıkmazda olduğu inkâr edilemeyecek bir sistem çerçevesinde çözülemezler.

Son otuz yılın tarihi şunu ispatladı ve ispat etmeye devam ediyor: oligarşik kapitalizm temelinde egemen bir ekonomi inşa etmek mümkün değil. Yurttaşlarımızın refahı ve alım gücü dolar ve avro kuruna bağlı olmaya devam ettiği sürece, tam teşekküllü bir ithal ikamesi sağlamak mümkün değil. Teknolojik bir atılım ve ülkeyi besleyen tarıma tam teşekküllü destek sağlamadan gerçek bir ekonomik büyüme elde edemeyeceğiz, ki bu olmadan en azından dünya ortalaması düzeyinde bir büyüme mümkün değil.

Oligarşik piyasa ideolojisine dayanarak gerçek yurtseverler yetiştirmek mümkün değil. Bu en ciddi görevi yerine getiren ve egemen kalkınmanın personel temelini oluşturan bir eğitim sistemi inşa etmek mümkün değil. Bu konu eylül ayındaki “Güçlü Eğitim Egemenliğin Teminatıdır!” başlıklı programımızda detaylı olarak ele alınıyor.

Bu kısır, çıkmaz ideolojiye bel bağlamak, en ciddi demografik sorunla başa çıkmayı, yurttaşların refahında büyüme sağlamayı ve bu tür sorunları çözmemize olanak tanıyacak bir kalkınma bütçesi oluşturmayı imkânsız hale getiriyor.

Önceki sosyo-ekonomik gidişata, Yeltsin, Gaydar ve Çubays’ın yıkıcı mirasına tutunanlar, ihtiyacımız olan tam kalkınma ve zafer için toplumun konsolidasyonu, birliği ve tüm kaynakların seferber edilmesi imkânını ortadan kaldırıyor.

Bu durumu tersine çevirmek, sosyalist ilkelere dayalı sosyo-ekonomik gidişatta bir değişikliği iç politikada temel referans noktası olarak kabul etmek bizim görevimiz. Dış cephede emin zaferimizi yalnızca bu sağlayacaktır.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki sosyalist güçler ve sosyalist alternatife sadık kalan ülkeler —Çin, Küba, Vietnam, Laos, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti— tarafından en aktif ve tutarlı şekilde destekleniyoruz. Rusya ve Kuzey Kore liderlerinin Doğu Ekonomi Forumu marjında gerçekleştirdikleri son derece önemli toplantıda, Kim Jong-un yoldaşın gericilik ve sömürgeci dikta güçlerine karşı kazandığımız zaferin şerefine kadeh kaldırması bir tesadüf değil.

Bu ülkelerle sadece işbirliğini güçlendirmeye çalışmakla kalmamalı, aynı zamanda onların sosyalist inşa konusundaki paha biçilmez deneyimlerini de dikkate almalıyız. Tarihsel meydan okumalara, hasmane yaptırımlara, Batılı düşmanlar tarafından itibarsızlaştırma ve tecrit etme teşebbüslerine karşı sosyalizm ideolojisi ve pratiğinin temel dayanak haline geldiği bir yüzleşmeyle başarılı bir şekilde karşı koydular. Ve sosyalizmi inşa eden ülkelerle gerçek anlamda kardeşçe ilişkilerin ancak bu temelde güçlendirilip geliştirilebileceğinin farkına varmalıyız.

Nazizme ve küreselleşmeye karşı zaferimizin ve egemen kalkınmamızın vazgeçilmez koşulu iç politikada sola dönmektir.

Ancak ekonomiyi yönetenler inatla 90’lı yılların yıkıcı reçetelerine bağlı kalmaya devam ediyor. Duma’ya sunulan taslakla başarısızlığı ve erken bir değişim ihtiyacı bir kez daha kanıtlanan önceki sosyo-ekonomik gidişat çerçevesinde hazırlanan bütçe bunun bir örneği.

Sosyo-ekonomik iyileşme için gereken tüm kaynaklara sahibiz. Bunlar bizim devasa zenginliğimiz. Kabiliyetli ve çalışkan insanlarımız var. Binlerce yıllık büyük tarihimiz, olağanüstü bilimimiz ve eşsiz kültürümüz var. Bunlar, ülkenin yeniden canlanması için önerdiğimiz programda; uygulanması halinde “beşinci kolun” ülkeye düşman politikasına son vermeyi, Rusya’nın yağmalanmasını durdurmayı ve her türlü dış ve iç meydan okumaya onurlu bir şekilde yanıt vermeyi mümkün kılacak olan Zafer Programında mevcut.

Bizim için anayurdun ve halkın çıkarları, hakikat ve adalet ile sosyalizmin ölümsüz idealleri her zaman her şeyden önemli olmuştur ve öyle kalacaktır. Bunlar için durmaksızın mücadele edeceğiz. Ve programımızı, taleplerimizi ve ülkenin yeniden canlanması için hayati önem taşıyan kalkınma bütçemizi savunacağız.

Dünya Basını

Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Yayınlanma

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.

Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.

ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.

Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.

Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.

“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”

Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.

Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.

Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.

“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”

Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.

Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:

“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”

“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”

Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.

Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”

“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”

Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”

Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”

Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.

“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”

Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”

Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:

“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”

Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”

“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”

Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”

Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”

“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”

Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:

“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”

Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”

Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.

“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”

Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”

ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.

“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”

Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”

İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.

“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”

Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”

Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”

“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”

Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:

“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”

Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Yayınlanma

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.

Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026

Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.

Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.

Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.

Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.

Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.

Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.

Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.

Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.

Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.

Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.

Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.

Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.

Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.

Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.

Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.

Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.

Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.

Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.

Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.

Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.

Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Yayınlanma

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.

Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.

Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.

“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”

Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.

Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.

Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.

“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”

Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.

Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.

Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.

Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.

“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”

Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.

Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:

“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”

Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.

Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.

“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”

Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.

OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.

Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.

Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.

“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”

Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.

Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.

Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.

Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.

Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.

“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”

Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.

OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.

Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.

Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.

San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.

“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”

Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.

OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.

Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.

Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.

Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.

Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.

Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English