Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Önce Sedat sonra Hamas İsrail’in ‘Conceptzia’sını nasıl çökertti?

Yayınlanma

yom kippur savaşı

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu, 1973’te Mısır ve Suriye’nin ani bir hareketle başlattıkları ve savaşın ilk günlerinde önemli ilerleme kat ettikleri Yom Kippur savaşının 50. yılında gerçekleşti. Hamas’ın 7 Ekim’deki operasyonunun, hem tarihi hem sürpriz ve kapsamlı bir saldırı oluşu hem de İsrail’de yarattığı şok açısından Yom Kippur Savaşı ile benzerlikleri üzerinde duruluyor.

Aşağıda çevirini okuyacağınız makale de Aksa Tufanı’nı Yom Kippur ile kıyaslıyor. “Ekim’de On sekiz Gün: Yom Kippur Savaşı ve Modern Orta Doğu’yu Nasıl Yarattı” kitabının yazarı Uri Kaufman tarafından kaleme alınan makale Yom Kippur savaşının sonunda Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşması hatırlatılıyor ve “Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir” değerlendirmesinde bulunuluyor:

***

Yom Kippur Savaşı’nın Gerçek Dersleri

Hamas’ı Yenmek İçin İsrail’in Yeni Bir İstihbarat Yaklaşımına İhtiyacı Var

Uri Kaufman

1973’te Yom Kippur Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, geleceğin İsrail Başbakanı, dönemin yasama organında yeni üye Menahem Begin, Knesset’te öfkeyle ayağa kalktı, “Neden askeri teçhizatı hatta koymadılar” diye bağırdı. İsrail ile Mısır ve Suriye’nin birleşik güçleri arasında 18 gün süren savaş, 2.000’den fazla İsrail askerinin ölümüyle sonuçlandı, ülkenin siyaset kurumunu şoke etti ve ordunun güvenine darbe vurdu. Begin, hükümetin bu çatışmaya neden hazırlanmadığını öğrenmek istiyordu.

Bugün İsrailliler kendilerine ürkütücü derecede benzer sorular soruyorlar. Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail topraklarında eşi benzeri görülmemiş bir saldırıyla 1.000’den fazla insanı öldürmesinin ardından İsrailliler, ülkelerinin övündüğü istihbarat servislerinin Hamas’ın saldırısının geldiğini neden göremediğini bilmek istiyor. İsrail ordusunun Gazze sınırında neden çok az savunma teçhizatı ve personeli olduğunu soruyorlar.

Yom Kippur Savaşı’nın bugünkü İsrail-Hamas çatışmasından bariz farkları vardı. Egemen devletler ve konvansiyonel ordular arasında bir savaştı. Kışkırtıcıları -Mısır ve Suriye- daha önceki bir savaşta İsrail’e kaybettikleri toprakları geri almak istiyorlardı. Soğuk Savaş’ın gölgesinde gerçekleşmişti. Moskova ve Washington savaşan taraflara yardım etti ve savaşı sona erdiren ateşkesi müzakere etti. Ancak İsrailliler için Hamas’ın saldırısının küçük düşürücü sürprizi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın 1973’teki şok işgalini acı bir şekilde anımsatıyor.

Paralellikler daha da derinleşiyor. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail savaşın patlak vermesinden önce şaşırtıcı bir ekonomik refah döneminin tadını çıkarmıştı. O zaman da şimdi olduğu gibi, savaş patlak vermeden önce İsrailliler sürpriz bir saldırının olası olduğunu biliyorlardı, ancak ülke siyasetine ülkenin sınırları konusundaki güvenleri nispeten yüksekti. İsrail 1967 Savaşı’nda çarpıcı bir zafer kazanmış, altı Arap devletini dize getirmiş ve topraklarını dörde katlamıştı. Antik çağlardan beri Yahudiler kendilerini hiç bu kadar güvende hissetmemişlerdi: İncil’de eski İbranilerin Eriha’yı fethetmek için yedi güne ihtiyaç duydukları yazılıdır.

Ancak bu zafer kesin bir sonuç getirmedi. Mısır kayıplarını telafi etmeye kararlıydı. Bu arada İsrail’in kendine güveni, altı yıl sonra sinsi bir saldırıya zemin hazırlayan bir dizi varsayıma yol açtı, bu varsayımlar İsrail’in Hamas’ın saldırısından önceki varsayımlarına benziyordu.

İsrail kuvvetlerinin Mısır Üçüncü Ordusunu kuşatması ve Şam banliyölerinin topçu menziline girmesi üzerine Yom Kippur Savaşı ateşkesle sona erdi. Ancak İsrail kamuoyu, hükümetin savaşın patlak vereceğini öngörememesini affedilemez olarak değerlendirdi ve hükümet kendi başarısızlıklarına ilişkin geniş bir soruşturma başlatmak zorunda kaldı. Komisyon önünde ifade veren İsrailli bir istihbarat subayı, ordunun 1973’teki savaşın mantıksız olduğu yönündeki hatalı değerlendirmesini, “Kahire’de olup bitenlere dayanarak”, başka bir deyişle, üst düzey görüşmeleri dinlemesine olanak tanıyan en son gözetleme teknolojisine dayanarak yaptığını kabul etti. Yani Süveyş Kanalı yakınlarında Mısır ordusunun yığınak yaptığına dair bariz işaretler dikkate alınmamıştı.

Silahlar sustuğunda İsrail’in yine aynı türden bir soruşturma başlatacağı neredeyse kesin. 1973 komisyonunun raporu 2,200 sayfa olmasına rağmen, 1973’ten bazı büyük dersler çıkarılmamış olabilir ki bu dersler İsrail’in o zaman da şimdi de anlaması gereken dersler.

KÜSTAHLIK

Altı Gün Savaşı’ndan sonra İsrail’in askeri kapasitesi sıçrama yaptı: 1967 ve 1973 yılları arasında, diğer şeylerin yanı sıra envanterine 178 A-4 Skyhawk savaş uçağı, 110 F-4 Phantom jeti ve yaklaşık 2.000 tank ekledi. Aynı zaman diliminde İsrail ekonomisi yüzde 85 gibi şaşırtıcı bir oranda büyüdü. Altı Gün Savaşı’nın sona ermesinden aylar sonra, İsrail’in 1948’deki orijinal sınırı boyunca hâlâ çok sayıda tabelada “TEHLİKE! İLERİSİ SINIR” yazıyordu. Bunlardan birine, birisi sprey boyayla SINIR kelimesinin önüne HAYIR kelimesini yazmıştı.

Ancak gerçek şu ki, çatışma hiçbir zaman gerçekten sona ermemişti. Savaşın bitiminden sadece birkaç hafta sonra Mısır, İsrail donanmasına ait bir destroyer olan Eilat’ı batırdı ve İsrail de Süveyş Kanalı boyunca Mısır şehirlerini bombalayarak misilleme yaptı. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, İsrail’in devlet statüsünü tanımayı reddetti ve İsrail’in çatışma sırasında ele geçirdiği Sina Yarımadası’nı geri almaya kararlı kaldı; sık sık “Güç kullanılarak alınan güç kullanılarak geri verilecektir” açıklamasında bulundu. Açık çatışma, 1969-1970 yılları boyunca devam etti. 440 İsrailli ve on binlerce Mısırlı öldürüldü. Sovyetler Birliği Mısır’a gelişmiş SAM-3 füze sistemleri tedarik ettiğinde, İsrail hava kuvvetleri endişe verici sayıda uçak kaybetmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri ve BM’nin barışa aracılık etme çabaları sonuçsuz kaldı.

Abdünnasır’ın 1970 yılında aniden kalp krizinden ölmesinin ardından yerine Sedat geçti. Birçok Mısırlının zihninde Sedat, selefi ile kıyaslanamayacak kadar kötü bir konumdaydı; sık sık Nasır’ın “fino köpeği” olarak kötüleniyordu. Sokak gösterilerinde kalabalıklar “dev gitti, yerini eşek aldı” sloganları attı. Yabancı liderler de Sedat’ı kötü değerlendirdi. Kayıtlara göre yetkililer ondan “geçiş dönemi lideri” olarak bahsediyordu. 1970 yılında bir İsrail istihbarat araştırması Sedat’ın “entelektüel seviyesinin düşük olduğu” sonucuna vardı ve 1972’nin sonlarında yapılan bir güncelleme Sedat’ın “zayıf” olduğunu ekledi. 1971’den 1973’e kadar Mısır’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Muhammed Hafız İsmail, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın kendisine Mısır’ın yeni bir savaş başlatması halinde “İsrail’in bir kez daha ve 1967’dekinden daha fazla kazanacağı”nı söylediğini iddia etti.

Ancak Sedat zayıf biri olmadığını kısa sürede gösterdi. 1971’de başarısız bir darbe girişimi, iflas etmiş bir ekonomi ve Mısır’ın 1967’deki kaybının intikamını almak için yanıp tutuşan bir subay ordusuyla karşı karşıya kalan Sedat, savaşa girmesi gerektiği sonucuna vardı. Ancak Nasır’ın hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: sınırı nispeten sessiz tuttu, kıdemli subayları kenara çekti ve kıdemsiz ama çok saygın bir kariyer askeri olan Saad el-Shazly başkanlığında yetkin bir generaller grubu atadı.

Shazly ve özenle seçilmiş bir grup subay daha sonra Mısır ordusunun güçlü ve zayıf yönlerinin ölçülü bir değerlendirmesini yaptı ve İsrail’e karşı iyi düşünülmüş bir savaş planı hazırladı. Shazly, en azından başlangıç için Sina Yarımadası’nın tamamını ele geçirmek zorunda olmadığı, ancak düşman topraklarının sadece altı mil içine ilerleyerek ve kayıplar vererek İsrail’i şok etmesi gerektiği sonucuna vardı. Bir yıpratma savaşı ve uluslararası baskının İsrail’i 1967 öncesi sınırlarına çekilmeye zorlayacağını hesapladı. Karadan havaya Sovyet füzelerini kullanarak İsrail hava kuvvetlerini ve omuzdan ateşlenen roketleri kullanarak İsrail zırhlılarını etkisiz hale getirmenin yollarını tasarladı.

En önemlisi de Shazly’nin planı sürpriz unsuruna dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nin, 1968’de Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde Batılı istihbarat örgütlerini kandırmak için başarıyla kullandığı bir taktiği uyguladı: Saldırı öncesinde gözcülerin normal askeri faaliyetlerle saldırı hazırlıklarını ayırt etmesini zorlaştırmak için tekrarlanan eğitim tatbikatları yapmak. Mısırlılar 1 Ocak 1973 ile 1 Ekim 1973 tarihleri arasında Süveyş Kanalı boyunca ordularını en az 22 kez önce seferber ardından terhis etti.

Mısır’ın en üst düzey subaylarından sadece bir avuç kadarı, 6 Ekim’deki 23. seferde orduya kanalı geçme emri verileceğini biliyordu. İsrail’in daha sonra ele geçirdiği 8,000 Mısırlı askerden sadece biri planlanan saldırıyı bir günden fazla bir süre önceden bildiğini söyledi. Diğerlerinin neredeyse tamamı aynı sabah öğrenmişti.

Ancak bu hikâyenin sadece bir kısmını anlatıyor. İsrail, Mısır ordusunu bir bütün olarak hafife almıştı: İsrail, Mısır’ın sınır ötesindeki faaliyetlerini izlemek için bir dizi kale inşa etmesine rağmen, liderleri Kahire birliklerinin bir yıldırım saldırısında onları alt edecek kadar yetenekli olmasının imkânsız olduğunu düşünüyordu. 1971’de İsrailliler, Mısır’ın üç piyade tümenini ve 700 tankını 16 saat içinde Süveyş Kanalı’ndan geçirdiği bir savaş oyunu düzenlediler. Üst düzey bir general, “bunu başarabilmeleri için yüzde 10’luk bir ihtimal bile olmadığını” söyleyerek bu faaliyeti reddetti. General, Arap askerinin “modern savaş için gerekli olan zekâ, uyum sağlama ve hızlı tepki verme gibi niteliklerden yoksun olduğunu” da sözlerine ekledi.

TEORİYE BAĞLI KÖRLÜK

İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’un 2005 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 1969 yılında uzun boylu, kusursuz giyimli bir adam Londra’daki İsrail büyükelçiliğine girdi ve bir MOSSAD ajanıyla konuşmak istedi. Adam “Sizin için çalışmak istiyorum” dedi: “Size ancak en çılgın rüyalarınızda elde etmeyi umabileceğiniz bilgileri vereceğim. Para istiyorum, hem de çok para. Ve inanın bana, seve seve ödeyeceksiniz.

İsrailliler gerçekten de parayı seve seve ödediler çünkü hizmetlerini sunan kişi, Enver Sedat’ın başkanlık sekreteri ve Nasır’ın kendi damadı olan Eşref Mervan’dı. Yedioth Ahronoth’un araştırması, Mervan’ın İsraillilerden bugünün parasıyla 24 milyon dolar aldığını ortaya çıkardı. (Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, casusluk için en çok para aldığı bilinen Amerikalı, CIA’in çifte ajanı Aldrich Ames’ti ve sadece bugünkü değeriyle 4 milyon doları almıştı).

Mervan, diğer istihbaratların yanı sıra, yöneticilerce o kadar önemli görünen bir bilgi verdi ki, İsrailli askeri planlamacılar bunu tanımlamak için İbranice bir terim icat ettiler: Conceptzia, yani “konsept”. Bu Conceptzia, Mısır’ın İsrail hava kuvvetleriyle mücadele edebilecek gelişmiş Sovyet savaş uçakları edinmeden savaşa girmeyeceğini söylüyordu. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail’in askeri planlamasının satranç tahtasında, gövdesinde Davut Yıldızı olan savaş uçağı en büyük taş olarak kabul ediliyordu: İsrail’in savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50’si hava kuvvetlerine gidiyordu. (Aslında 1967-1972 yılları arasında İsrail tüm GSYİH’sinin yüzde 10’unu sadece hava kuvvetlerine harcamıştı). Sedat, Sovyet jetleri almak için Moskova ile bir anlaşma yapmıştı, ancak bunların Mısır’a teslimatı 1974’ün sonlarına kadar gerçekleşmeyecekti. Ve 1973’te bunları uçuracak pilotları eğitmek en az bir yıl sürdüğü için, İsrailliler önümüzdeki aylarda güvende olduklarını düşündüler.

Bazı İsrailli yetkililer Mervan’a ya da övündükleri gözetleme teknolojilerine çok fazla güvenmekten endişe ediyorlardı. İsrailli bir albay olan Yossi Langotsky, 1973 ortalarında o zamanlar genç bir istihbarat subayı olan geleceğin İsrail Başbakanı Hud Barak’a çoğu İsrailli liderin, savaş olacak ya da olmayacak diyecek cesarete nasıl sahip olduğunu anlayamadığından” yakınıyordu: “Hepimiz ne kadar az bilgiye sahip olduğumuzu biliyoruz, [ama] onlar bu bilgileri bir araya getirerek ayrıntılı teoriler oluşturuyorlar.” Yine de devletin üst düzey yetkilileri, istihbarat toplama konusundaki üstünlüklerinin Mervan’ın yanılma ihtimalini ortadan kaldırdığını düşünüyordu. İsrail ordusunun istihbarat şefi, İsrail’in casusluk kapasitesinin “Conceptzia’da bir hata varsa bana söyleyecek sigorta” diye açıklıyordu.

1973 sonbaharında, o sırada Mısır ve Suriye ile çatışma halinde olan Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Golda Meir ile gizlice görüşerek bu ülkelerin savaşa hazırlandıkları uyarısında bulundu; uyarısı dikkate alınmadı. İsrail istihbaratı dikkat edilmesi gereken 45 “savaş işareti” belirlemişti ve Ekim 1973 başlarında sahada bunlardan 30’dan fazlası vardı. Ancak Conceptzia’da sıkışıp kalan İsrailli askeri planlamacılar bu işaretlerin çoğunun askeri eğitimle uyumlu olduğunu düşünüyordu. Mervan bir gece öncesine kadar yaklaşan saldırı konusunda uyarıda bulunmadı.

Yom Kippur’da İsrail istihbaratı Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın kendi Conceptzia’ları olduğunu öğrendi. Sedat’ın kuvvetleri Süveyş Kanalı’nı geçti ve İsrail’i barış anlaşması yapmadan Sina Yarımadası’ndan çekilmeye zorlamak amacıyla İsrail birliklerine saldırmaya başladı. Sonunda İsrail birlikleri, ordusunu kuşatınca durduruldu. Ancak İsraillileri şok etme planı işe yaradı.

DAHA PARLAK BİR SONUÇ

Yom Kippur Savaşı’na yol açan dinamik ile bugün arasında dikkate değer benzerlikler var. Hamas da Mısır’ınkine benzer bir taktik uygulayarak dikkat dağıtıcı eğitim tatbikatlarını artırdı, savaşçılarını İsrail-Gazze sınırı boyunca defalarca hareket ettirdi ve son birkaç ay içinde geri çekildi. İsrail ayrıca Hamas’ın kendine güvenini, plan yapma kapasitesini ve gözetimden kaçma becerisini ciddi şekilde hafife aldı. Üst düzey bir Hamas yetkilisi olan Ali Baraka, Hamas’ın üst düzey liderlerinden sadece birkaçının 7 Ekim’de savaşçılara sınır duvarını aşma emri verileceğini bildiğini söyledi.

İsrail-Hamas savaşı sona erdikten sonra İsrailliler neredeyse kesin olarak bir soruşturma komisyonu toplayacaklar. İsrail 18 Kasım 1973’te, Yüksek Mahkeme Başyargıcı Şimon Agranat başkanlığındaki Agranat Komisyonu’nu Yom Kippur Savaşı’nın fiyaskolarını araştırmak üzere görevlendirdi. Komisyon 90 tanığı dinledi ve müfettişlere 188 tanığın daha ifadesini aldırdı. Raporda Conceptzia’ya ve çok daha az değerli Mısır kaynağından alınan sözde “altın istihbarata” aşırı güvenmekle suçlandı.

İsrail’de daha sonra kurulan her soruşturma komisyonu Agranat Komisyonu’nun gölgesinde kalmıştır. Komisyon, İsraillilerin artık “kelle alma kültürü” olarak adlandırdıkları, başarısızlığa toplu işten çıkarmalar ve istifalarla karşılık verme içgüdüsünü, sorumluların görevden alınmasının başarısızlığın tekrarlanmasını önleyeceği umuduyla yerleştirdi. Komisyonun 2 Nisan 1974’te ön raporunu yayınlamasından bir hafta sonra Meir istifasını açıkladı. İsrail’in savunma bakanı, dışişleri bakanı ve maliye bakanı da değiştirildi. Meir, Yom Kippur Savaşı’nda bir İsrailli kahraman varsa, bunun ordunun genelkurmay başkanı David Elazar olduğunu belirtti. Ancak o da kovuldu.

Bugünkü İsrail-Hamas savaşını takip edecek olan soruşturma komisyonu İsrail’in mevcut liderliğine karşı daha da sert olabilir. Agranat Komisyonu’nun yaptığı gibi, İsrail hükümeti Hamas’ın saldırısını neden öngöremediğiyle yüzleştiğinde, göz ardı ettiği savaşın açık işaretlerini bulabilir. Ancak İsrail’in temel yanlış varsayımları 1973’tekilerden çok daha geniş kapsamlıydı ve İsrail’in neredeyse yirmi yıl önce Gazze’den çekilmesinden bu yana uyguladığı stratejinin kendisine kadar uzanıyordu.

Her ne kadar kimse İsrail, Gazze’den çekildiğinde barışın geleceğine inanmasa da yetkililer sınırın caydırıcılık -her saldırıya verilen keskin karşılıklar- ve ekonomik teşvikler yoluyla nispeten sakin tutulabileceğini düşünüyordu. İsrail 2022 yılında Gazze’ye 67.000 kamyon malzeme gönderdi ve yirmi bin Gazzeliye İsrail’de çalışma izni verdi. İsrailli liderler Hamas’ın bu derece büyük bir maddi desteği kaybetmeyi asla göze alamayacağına inanıyordu.

Bir süre için bu önermenin doğru olduğu görüldü. Hamas ve İsrail zaman zaman karşılıklı roket atışları yaptı ve birkaç küçük çaplı çatışmaya girişti. Ancak çatışma yönetilebilir görünüyordu ve İsrail vergi mükelleflerine milyarlarca dolar kazandırdı: İsrail’in 2005 öncesi Gazze işgali, 8.000 İsrailli yerleşimciyi korumak için 24.000 asker bulundurma maliyetini saymazsak, sadece Filistin nüfusunu desteklemek için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolara ya da İsrail’in 2000’lerin ortalarındaki gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 1’ine mal oluyordu. Bu mali yükün ortadan kalkması, İsrail GSYİH’sinin 2005’ten bugüne neredeyse dört katına çıkmasında şüphesiz büyük rol oynamıştır. Güçlerinin artık Gazze’de kalıcı olarak konuşlanmaması nedeniyle İsrail’in zayiatları da keskin bir şekilde azaldı.

Ancak Hamas saldırısının da açıkça ortaya koyduğu gibi İsrail güvenlik sorunlarını çözmüş değildi. İsrailli yetkililer düşmandan kaynaklanan en ciddi riski etkisiz hale getirdikleri sonucuna çok erken varmış ve daha da önemlisi düşmanlarının motivasyonlarını yanlış anlamış olabilirler.

Eski İsrail Başbakanı ve Knesset üyesi Şimon Peres, İsrail’in 2006 yılında Hizbullah’la yaptığı savaşla ilgili soruşturma yürüten Winograd Komisyonu’na verdiği ifadede savaşın bir hatalar yarışı olduğunu ve en büyük hatanın da en başta savaşa girmek olduğunu söyledi. Ancak en kötü çatışmaların ardından bile savaşa giren yerleri daha iyi hale getirmek için fırsatlar doğabilir. Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır ve İsrail, İsrail’in Sina Yarımadası’nı geri verdiği ve Mısır’ın İsrail’in varlığını resmen tanıdığı bir barış anlaşması imzaladı.

Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir. Eğer bir İsrail operasyonu Hamas’ı devirirse birilerinin Gazze’de otoriteyi ele alması gerekecek. Belki de Amerikan güvenlik garantileri ve sivil kullanım için uranyum zenginleştirme izniyle teşvik edilerek Mısır ve Suudi Arabistan’ın öncülük edeceği çok uluslu bir Arap gücü güvenlik sorumluluğunu üstlenebilir ve Ramallah merkezli Filistin Yönetimi’nin Gazze’de yeniden kurulmasına yardımcı olabilir. Yom Kippur Savaşı’nın öyküsü, pek çok eski varsayım altüst olduğunda, Filistin topraklarında iki devletli bir çözümün ya da etkili bir yönetimin olamayacağı gibi zararlı varsayımların da değişebileceğini gösteriyor.

Dünya Basını

ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Yayınlanma

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.

Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.

Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.

Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.

Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.

Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:

“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”

Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.

O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.

“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”

Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:

“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”

Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.

Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”

“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”

Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.

Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:

“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”

Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.

Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:

“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”

Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:

“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”

Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.

Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:

“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”

“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”

Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.

Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:

“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”

Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:

“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”

Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:

“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”

Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.

“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”

Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.

Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:

“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”

Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:

“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”

Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.

Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:

“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”

Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:

“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

Yayınlanma

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra  yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.

İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:

Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor

İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.

İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.

İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.

Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.

Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.

İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.

Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.

Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.

İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.

Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.

Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.

Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.

Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.

Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.

Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.

Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.

Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.

Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.

Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.

Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.

Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.

Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.

Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.

Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.

Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.

Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.

Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

Yayınlanma

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.

Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.

JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.

“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.

“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”

Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.

Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:

“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”

Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:

“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”

“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”

Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.

Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.

Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:

“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”

“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”

Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.

İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:

“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”

Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.

“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”

Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.

Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:

“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”

Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.

“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”

Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”

“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”

2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:

“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”

“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”

Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:

“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”

JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English