Dünya Basını
Önce Sedat sonra Hamas İsrail’in ‘Conceptzia’sını nasıl çökertti?

Hamas’ın Aksa Tufanı operasyonu, 1973’te Mısır ve Suriye’nin ani bir hareketle başlattıkları ve savaşın ilk günlerinde önemli ilerleme kat ettikleri Yom Kippur savaşının 50. yılında gerçekleşti. Hamas’ın 7 Ekim’deki operasyonunun, hem tarihi hem sürpriz ve kapsamlı bir saldırı oluşu hem de İsrail’de yarattığı şok açısından Yom Kippur Savaşı ile benzerlikleri üzerinde duruluyor.
Aşağıda çevirini okuyacağınız makale de Aksa Tufanı’nı Yom Kippur ile kıyaslıyor. “Ekim’de On sekiz Gün: Yom Kippur Savaşı ve Modern Orta Doğu’yu Nasıl Yarattı” kitabının yazarı Uri Kaufman tarafından kaleme alınan makale Yom Kippur savaşının sonunda Mısır ve İsrail arasında imzalanan barış anlaşması hatırlatılıyor ve “Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir” değerlendirmesinde bulunuluyor:
***
Yom Kippur Savaşı’nın Gerçek Dersleri
Hamas’ı Yenmek İçin İsrail’in Yeni Bir İstihbarat Yaklaşımına İhtiyacı Var
Uri Kaufman
1973’te Yom Kippur Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra, geleceğin İsrail Başbakanı, dönemin yasama organında yeni üye Menahem Begin, Knesset’te öfkeyle ayağa kalktı, “Neden askeri teçhizatı hatta koymadılar” diye bağırdı. İsrail ile Mısır ve Suriye’nin birleşik güçleri arasında 18 gün süren savaş, 2.000’den fazla İsrail askerinin ölümüyle sonuçlandı, ülkenin siyaset kurumunu şoke etti ve ordunun güvenine darbe vurdu. Begin, hükümetin bu çatışmaya neden hazırlanmadığını öğrenmek istiyordu.
Bugün İsrailliler kendilerine ürkütücü derecede benzer sorular soruyorlar. Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail topraklarında eşi benzeri görülmemiş bir saldırıyla 1.000’den fazla insanı öldürmesinin ardından İsrailliler, ülkelerinin övündüğü istihbarat servislerinin Hamas’ın saldırısının geldiğini neden göremediğini bilmek istiyor. İsrail ordusunun Gazze sınırında neden çok az savunma teçhizatı ve personeli olduğunu soruyorlar.
Yom Kippur Savaşı’nın bugünkü İsrail-Hamas çatışmasından bariz farkları vardı. Egemen devletler ve konvansiyonel ordular arasında bir savaştı. Kışkırtıcıları -Mısır ve Suriye- daha önceki bir savaşta İsrail’e kaybettikleri toprakları geri almak istiyorlardı. Soğuk Savaş’ın gölgesinde gerçekleşmişti. Moskova ve Washington savaşan taraflara yardım etti ve savaşı sona erdiren ateşkesi müzakere etti. Ancak İsrailliler için Hamas’ın saldırısının küçük düşürücü sürprizi, Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın 1973’teki şok işgalini acı bir şekilde anımsatıyor.
Paralellikler daha da derinleşiyor. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail savaşın patlak vermesinden önce şaşırtıcı bir ekonomik refah döneminin tadını çıkarmıştı. O zaman da şimdi olduğu gibi, savaş patlak vermeden önce İsrailliler sürpriz bir saldırının olası olduğunu biliyorlardı, ancak ülke siyasetine ülkenin sınırları konusundaki güvenleri nispeten yüksekti. İsrail 1967 Savaşı’nda çarpıcı bir zafer kazanmış, altı Arap devletini dize getirmiş ve topraklarını dörde katlamıştı. Antik çağlardan beri Yahudiler kendilerini hiç bu kadar güvende hissetmemişlerdi: İncil’de eski İbranilerin Eriha’yı fethetmek için yedi güne ihtiyaç duydukları yazılıdır.
Ancak bu zafer kesin bir sonuç getirmedi. Mısır kayıplarını telafi etmeye kararlıydı. Bu arada İsrail’in kendine güveni, altı yıl sonra sinsi bir saldırıya zemin hazırlayan bir dizi varsayıma yol açtı, bu varsayımlar İsrail’in Hamas’ın saldırısından önceki varsayımlarına benziyordu.
İsrail kuvvetlerinin Mısır Üçüncü Ordusunu kuşatması ve Şam banliyölerinin topçu menziline girmesi üzerine Yom Kippur Savaşı ateşkesle sona erdi. Ancak İsrail kamuoyu, hükümetin savaşın patlak vereceğini öngörememesini affedilemez olarak değerlendirdi ve hükümet kendi başarısızlıklarına ilişkin geniş bir soruşturma başlatmak zorunda kaldı. Komisyon önünde ifade veren İsrailli bir istihbarat subayı, ordunun 1973’teki savaşın mantıksız olduğu yönündeki hatalı değerlendirmesini, “Kahire’de olup bitenlere dayanarak”, başka bir deyişle, üst düzey görüşmeleri dinlemesine olanak tanıyan en son gözetleme teknolojisine dayanarak yaptığını kabul etti. Yani Süveyş Kanalı yakınlarında Mısır ordusunun yığınak yaptığına dair bariz işaretler dikkate alınmamıştı.
Silahlar sustuğunda İsrail’in yine aynı türden bir soruşturma başlatacağı neredeyse kesin. 1973 komisyonunun raporu 2,200 sayfa olmasına rağmen, 1973’ten bazı büyük dersler çıkarılmamış olabilir ki bu dersler İsrail’in o zaman da şimdi de anlaması gereken dersler.
KÜSTAHLIK
Altı Gün Savaşı’ndan sonra İsrail’in askeri kapasitesi sıçrama yaptı: 1967 ve 1973 yılları arasında, diğer şeylerin yanı sıra envanterine 178 A-4 Skyhawk savaş uçağı, 110 F-4 Phantom jeti ve yaklaşık 2.000 tank ekledi. Aynı zaman diliminde İsrail ekonomisi yüzde 85 gibi şaşırtıcı bir oranda büyüdü. Altı Gün Savaşı’nın sona ermesinden aylar sonra, İsrail’in 1948’deki orijinal sınırı boyunca hâlâ çok sayıda tabelada “TEHLİKE! İLERİSİ SINIR” yazıyordu. Bunlardan birine, birisi sprey boyayla SINIR kelimesinin önüne HAYIR kelimesini yazmıştı.
Ancak gerçek şu ki, çatışma hiçbir zaman gerçekten sona ermemişti. Savaşın bitiminden sadece birkaç hafta sonra Mısır, İsrail donanmasına ait bir destroyer olan Eilat’ı batırdı ve İsrail de Süveyş Kanalı boyunca Mısır şehirlerini bombalayarak misilleme yaptı. Dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır, İsrail’in devlet statüsünü tanımayı reddetti ve İsrail’in çatışma sırasında ele geçirdiği Sina Yarımadası’nı geri almaya kararlı kaldı; sık sık “Güç kullanılarak alınan güç kullanılarak geri verilecektir” açıklamasında bulundu. Açık çatışma, 1969-1970 yılları boyunca devam etti. 440 İsrailli ve on binlerce Mısırlı öldürüldü. Sovyetler Birliği Mısır’a gelişmiş SAM-3 füze sistemleri tedarik ettiğinde, İsrail hava kuvvetleri endişe verici sayıda uçak kaybetmeye başladı. Amerika Birleşik Devletleri ve BM’nin barışa aracılık etme çabaları sonuçsuz kaldı.
Abdünnasır’ın 1970 yılında aniden kalp krizinden ölmesinin ardından yerine Sedat geçti. Birçok Mısırlının zihninde Sedat, selefi ile kıyaslanamayacak kadar kötü bir konumdaydı; sık sık Nasır’ın “fino köpeği” olarak kötüleniyordu. Sokak gösterilerinde kalabalıklar “dev gitti, yerini eşek aldı” sloganları attı. Yabancı liderler de Sedat’ı kötü değerlendirdi. Kayıtlara göre yetkililer ondan “geçiş dönemi lideri” olarak bahsediyordu. 1970 yılında bir İsrail istihbarat araştırması Sedat’ın “entelektüel seviyesinin düşük olduğu” sonucuna vardı ve 1972’nin sonlarında yapılan bir güncelleme Sedat’ın “zayıf” olduğunu ekledi. 1971’den 1973’e kadar Mısır’ın ulusal güvenlik danışmanı olan Muhammed Hafız İsmail, ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın kendisine Mısır’ın yeni bir savaş başlatması halinde “İsrail’in bir kez daha ve 1967’dekinden daha fazla kazanacağı”nı söylediğini iddia etti.
Ancak Sedat zayıf biri olmadığını kısa sürede gösterdi. 1971’de başarısız bir darbe girişimi, iflas etmiş bir ekonomi ve Mısır’ın 1967’deki kaybının intikamını almak için yanıp tutuşan bir subay ordusuyla karşı karşıya kalan Sedat, savaşa girmesi gerektiği sonucuna vardı. Ancak Nasır’ın hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: sınırı nispeten sessiz tuttu, kıdemli subayları kenara çekti ve kıdemsiz ama çok saygın bir kariyer askeri olan Saad el-Shazly başkanlığında yetkin bir generaller grubu atadı.
Shazly ve özenle seçilmiş bir grup subay daha sonra Mısır ordusunun güçlü ve zayıf yönlerinin ölçülü bir değerlendirmesini yaptı ve İsrail’e karşı iyi düşünülmüş bir savaş planı hazırladı. Shazly, en azından başlangıç için Sina Yarımadası’nın tamamını ele geçirmek zorunda olmadığı, ancak düşman topraklarının sadece altı mil içine ilerleyerek ve kayıplar vererek İsrail’i şok etmesi gerektiği sonucuna vardı. Bir yıpratma savaşı ve uluslararası baskının İsrail’i 1967 öncesi sınırlarına çekilmeye zorlayacağını hesapladı. Karadan havaya Sovyet füzelerini kullanarak İsrail hava kuvvetlerini ve omuzdan ateşlenen roketleri kullanarak İsrail zırhlılarını etkisiz hale getirmenin yollarını tasarladı.
En önemlisi de Shazly’nin planı sürpriz unsuruna dayanıyordu. Sovyetler Birliği’nin, 1968’de Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde Batılı istihbarat örgütlerini kandırmak için başarıyla kullandığı bir taktiği uyguladı: Saldırı öncesinde gözcülerin normal askeri faaliyetlerle saldırı hazırlıklarını ayırt etmesini zorlaştırmak için tekrarlanan eğitim tatbikatları yapmak. Mısırlılar 1 Ocak 1973 ile 1 Ekim 1973 tarihleri arasında Süveyş Kanalı boyunca ordularını en az 22 kez önce seferber ardından terhis etti.
Mısır’ın en üst düzey subaylarından sadece bir avuç kadarı, 6 Ekim’deki 23. seferde orduya kanalı geçme emri verileceğini biliyordu. İsrail’in daha sonra ele geçirdiği 8,000 Mısırlı askerden sadece biri planlanan saldırıyı bir günden fazla bir süre önceden bildiğini söyledi. Diğerlerinin neredeyse tamamı aynı sabah öğrenmişti.
Ancak bu hikâyenin sadece bir kısmını anlatıyor. İsrail, Mısır ordusunu bir bütün olarak hafife almıştı: İsrail, Mısır’ın sınır ötesindeki faaliyetlerini izlemek için bir dizi kale inşa etmesine rağmen, liderleri Kahire birliklerinin bir yıldırım saldırısında onları alt edecek kadar yetenekli olmasının imkânsız olduğunu düşünüyordu. 1971’de İsrailliler, Mısır’ın üç piyade tümenini ve 700 tankını 16 saat içinde Süveyş Kanalı’ndan geçirdiği bir savaş oyunu düzenlediler. Üst düzey bir general, “bunu başarabilmeleri için yüzde 10’luk bir ihtimal bile olmadığını” söyleyerek bu faaliyeti reddetti. General, Arap askerinin “modern savaş için gerekli olan zekâ, uyum sağlama ve hızlı tepki verme gibi niteliklerden yoksun olduğunu” da sözlerine ekledi.
TEORİYE BAĞLI KÖRLÜK
İsrail gazetesi Yedioth Ahronoth’un 2005 yılında yaptığı bir araştırmaya göre, 1969 yılında uzun boylu, kusursuz giyimli bir adam Londra’daki İsrail büyükelçiliğine girdi ve bir MOSSAD ajanıyla konuşmak istedi. Adam “Sizin için çalışmak istiyorum” dedi: “Size ancak en çılgın rüyalarınızda elde etmeyi umabileceğiniz bilgileri vereceğim. Para istiyorum, hem de çok para. Ve inanın bana, seve seve ödeyeceksiniz.
İsrailliler gerçekten de parayı seve seve ödediler çünkü hizmetlerini sunan kişi, Enver Sedat’ın başkanlık sekreteri ve Nasır’ın kendi damadı olan Eşref Mervan’dı. Yedioth Ahronoth’un araştırması, Mervan’ın İsraillilerden bugünün parasıyla 24 milyon dolar aldığını ortaya çıkardı. (Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, casusluk için en çok para aldığı bilinen Amerikalı, CIA’in çifte ajanı Aldrich Ames’ti ve sadece bugünkü değeriyle 4 milyon doları almıştı).
Mervan, diğer istihbaratların yanı sıra, yöneticilerce o kadar önemli görünen bir bilgi verdi ki, İsrailli askeri planlamacılar bunu tanımlamak için İbranice bir terim icat ettiler: Conceptzia, yani “konsept”. Bu Conceptzia, Mısır’ın İsrail hava kuvvetleriyle mücadele edebilecek gelişmiş Sovyet savaş uçakları edinmeden savaşa girmeyeceğini söylüyordu. O zaman da şimdi olduğu gibi, İsrail’in askeri planlamasının satranç tahtasında, gövdesinde Davut Yıldızı olan savaş uçağı en büyük taş olarak kabul ediliyordu: İsrail’in savunma bütçesinin yaklaşık yüzde 50’si hava kuvvetlerine gidiyordu. (Aslında 1967-1972 yılları arasında İsrail tüm GSYİH’sinin yüzde 10’unu sadece hava kuvvetlerine harcamıştı). Sedat, Sovyet jetleri almak için Moskova ile bir anlaşma yapmıştı, ancak bunların Mısır’a teslimatı 1974’ün sonlarına kadar gerçekleşmeyecekti. Ve 1973’te bunları uçuracak pilotları eğitmek en az bir yıl sürdüğü için, İsrailliler önümüzdeki aylarda güvende olduklarını düşündüler.
Bazı İsrailli yetkililer Mervan’a ya da övündükleri gözetleme teknolojilerine çok fazla güvenmekten endişe ediyorlardı. İsrailli bir albay olan Yossi Langotsky, 1973 ortalarında o zamanlar genç bir istihbarat subayı olan geleceğin İsrail Başbakanı Hud Barak’a çoğu İsrailli liderin, savaş olacak ya da olmayacak diyecek cesarete nasıl sahip olduğunu anlayamadığından” yakınıyordu: “Hepimiz ne kadar az bilgiye sahip olduğumuzu biliyoruz, [ama] onlar bu bilgileri bir araya getirerek ayrıntılı teoriler oluşturuyorlar.” Yine de devletin üst düzey yetkilileri, istihbarat toplama konusundaki üstünlüklerinin Mervan’ın yanılma ihtimalini ortadan kaldırdığını düşünüyordu. İsrail ordusunun istihbarat şefi, İsrail’in casusluk kapasitesinin “Conceptzia’da bir hata varsa bana söyleyecek sigorta” diye açıklıyordu.
1973 sonbaharında, o sırada Mısır ve Suriye ile çatışma halinde olan Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı Golda Meir ile gizlice görüşerek bu ülkelerin savaşa hazırlandıkları uyarısında bulundu; uyarısı dikkate alınmadı. İsrail istihbaratı dikkat edilmesi gereken 45 “savaş işareti” belirlemişti ve Ekim 1973 başlarında sahada bunlardan 30’dan fazlası vardı. Ancak Conceptzia’da sıkışıp kalan İsrailli askeri planlamacılar bu işaretlerin çoğunun askeri eğitimle uyumlu olduğunu düşünüyordu. Mervan bir gece öncesine kadar yaklaşan saldırı konusunda uyarıda bulunmadı.
Yom Kippur’da İsrail istihbaratı Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat’ın kendi Conceptzia’ları olduğunu öğrendi. Sedat’ın kuvvetleri Süveyş Kanalı’nı geçti ve İsrail’i barış anlaşması yapmadan Sina Yarımadası’ndan çekilmeye zorlamak amacıyla İsrail birliklerine saldırmaya başladı. Sonunda İsrail birlikleri, ordusunu kuşatınca durduruldu. Ancak İsraillileri şok etme planı işe yaradı.
DAHA PARLAK BİR SONUÇ
Yom Kippur Savaşı’na yol açan dinamik ile bugün arasında dikkate değer benzerlikler var. Hamas da Mısır’ınkine benzer bir taktik uygulayarak dikkat dağıtıcı eğitim tatbikatlarını artırdı, savaşçılarını İsrail-Gazze sınırı boyunca defalarca hareket ettirdi ve son birkaç ay içinde geri çekildi. İsrail ayrıca Hamas’ın kendine güvenini, plan yapma kapasitesini ve gözetimden kaçma becerisini ciddi şekilde hafife aldı. Üst düzey bir Hamas yetkilisi olan Ali Baraka, Hamas’ın üst düzey liderlerinden sadece birkaçının 7 Ekim’de savaşçılara sınır duvarını aşma emri verileceğini bildiğini söyledi.
İsrail-Hamas savaşı sona erdikten sonra İsrailliler neredeyse kesin olarak bir soruşturma komisyonu toplayacaklar. İsrail 18 Kasım 1973’te, Yüksek Mahkeme Başyargıcı Şimon Agranat başkanlığındaki Agranat Komisyonu’nu Yom Kippur Savaşı’nın fiyaskolarını araştırmak üzere görevlendirdi. Komisyon 90 tanığı dinledi ve müfettişlere 188 tanığın daha ifadesini aldırdı. Raporda Conceptzia’ya ve çok daha az değerli Mısır kaynağından alınan sözde “altın istihbarata” aşırı güvenmekle suçlandı.
İsrail’de daha sonra kurulan her soruşturma komisyonu Agranat Komisyonu’nun gölgesinde kalmıştır. Komisyon, İsraillilerin artık “kelle alma kültürü” olarak adlandırdıkları, başarısızlığa toplu işten çıkarmalar ve istifalarla karşılık verme içgüdüsünü, sorumluların görevden alınmasının başarısızlığın tekrarlanmasını önleyeceği umuduyla yerleştirdi. Komisyonun 2 Nisan 1974’te ön raporunu yayınlamasından bir hafta sonra Meir istifasını açıkladı. İsrail’in savunma bakanı, dışişleri bakanı ve maliye bakanı da değiştirildi. Meir, Yom Kippur Savaşı’nda bir İsrailli kahraman varsa, bunun ordunun genelkurmay başkanı David Elazar olduğunu belirtti. Ancak o da kovuldu.
Bugünkü İsrail-Hamas savaşını takip edecek olan soruşturma komisyonu İsrail’in mevcut liderliğine karşı daha da sert olabilir. Agranat Komisyonu’nun yaptığı gibi, İsrail hükümeti Hamas’ın saldırısını neden öngöremediğiyle yüzleştiğinde, göz ardı ettiği savaşın açık işaretlerini bulabilir. Ancak İsrail’in temel yanlış varsayımları 1973’tekilerden çok daha geniş kapsamlıydı ve İsrail’in neredeyse yirmi yıl önce Gazze’den çekilmesinden bu yana uyguladığı stratejinin kendisine kadar uzanıyordu.
Her ne kadar kimse İsrail, Gazze’den çekildiğinde barışın geleceğine inanmasa da yetkililer sınırın caydırıcılık -her saldırıya verilen keskin karşılıklar- ve ekonomik teşvikler yoluyla nispeten sakin tutulabileceğini düşünüyordu. İsrail 2022 yılında Gazze’ye 67.000 kamyon malzeme gönderdi ve yirmi bin Gazzeliye İsrail’de çalışma izni verdi. İsrailli liderler Hamas’ın bu derece büyük bir maddi desteği kaybetmeyi asla göze alamayacağına inanıyordu.
Bir süre için bu önermenin doğru olduğu görüldü. Hamas ve İsrail zaman zaman karşılıklı roket atışları yaptı ve birkaç küçük çaplı çatışmaya girişti. Ancak çatışma yönetilebilir görünüyordu ve İsrail vergi mükelleflerine milyarlarca dolar kazandırdı: İsrail’in 2005 öncesi Gazze işgali, 8.000 İsrailli yerleşimciyi korumak için 24.000 asker bulundurma maliyetini saymazsak, sadece Filistin nüfusunu desteklemek için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolara ya da İsrail’in 2000’lerin ortalarındaki gayri safi yurtiçi hasılasının yüzde 1’ine mal oluyordu. Bu mali yükün ortadan kalkması, İsrail GSYİH’sinin 2005’ten bugüne neredeyse dört katına çıkmasında şüphesiz büyük rol oynamıştır. Güçlerinin artık Gazze’de kalıcı olarak konuşlanmaması nedeniyle İsrail’in zayiatları da keskin bir şekilde azaldı.
Ancak Hamas saldırısının da açıkça ortaya koyduğu gibi İsrail güvenlik sorunlarını çözmüş değildi. İsrailli yetkililer düşmandan kaynaklanan en ciddi riski etkisiz hale getirdikleri sonucuna çok erken varmış ve daha da önemlisi düşmanlarının motivasyonlarını yanlış anlamış olabilirler.
Eski İsrail Başbakanı ve Knesset üyesi Şimon Peres, İsrail’in 2006 yılında Hizbullah’la yaptığı savaşla ilgili soruşturma yürüten Winograd Komisyonu’na verdiği ifadede savaşın bir hatalar yarışı olduğunu ve en büyük hatanın da en başta savaşa girmek olduğunu söyledi. Ancak en kötü çatışmaların ardından bile savaşa giren yerleri daha iyi hale getirmek için fırsatlar doğabilir. Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır ve İsrail, İsrail’in Sina Yarımadası’nı geri verdiği ve Mısır’ın İsrail’in varlığını resmen tanıdığı bir barış anlaşması imzaladı.
Bugün de barış için benzer bazı fırsatlar mevcut olabilir. Eğer bir İsrail operasyonu Hamas’ı devirirse birilerinin Gazze’de otoriteyi ele alması gerekecek. Belki de Amerikan güvenlik garantileri ve sivil kullanım için uranyum zenginleştirme izniyle teşvik edilerek Mısır ve Suudi Arabistan’ın öncülük edeceği çok uluslu bir Arap gücü güvenlik sorumluluğunu üstlenebilir ve Ramallah merkezli Filistin Yönetimi’nin Gazze’de yeniden kurulmasına yardımcı olabilir. Yom Kippur Savaşı’nın öyküsü, pek çok eski varsayım altüst olduğunda, Filistin topraklarında iki devletli bir çözümün ya da etkili bir yönetimin olamayacağı gibi zararlı varsayımların da değişebileceğini gösteriyor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












