Dünya Basını
Rus Dışişleri: Barış zamanı değil

Aşağıdaki epey uzun yazı, 18 Ağustos’ta Rusya Dışişleri Bakanlığı resmi yayın organı “Mejdunarodnaya jizn” (The International Affairs) internet sitesinde yayınlandı. Bu tür yazılarda adetten olduğu gibi, “yazarın görüşleri editörün görüşleriyle örtüşmeyebilir” notu düşülerek.
Kişisel olarak ben, yazıdaki bazı noktaların eksik ve yetersiz olduğunu düşünüyorum; ama bu (resmi bir diplomasi dergisi için) şaşılacak kadar doğrudan, dolambaçsız yazının önemini azaltmıyor.
Rusya’da savaş ve çatışmaya ilişkin resmi ve yarı resmi jargonu bilmeyen okur, bu dolambaçsızlığı hissetmekte güçlük çekebilir. Çatışmayı sınırlı gösteren “özel askeri harekât” ifadesi bu jargonun ayrılmaz parçasıdır. Oysa yazıda, bunun yerine en genelde “savaş” denilmekte oluşu, çatışmanın hissedilen biçiminin değişmekte olduğuna da yorulmalı.
Yazı, yeni bir “Minsk”e kategorik olarak karşı. Eğer bir şeye karşıysanız, bu, o şeye yönelik bir eğilimin var olduğu anlamına gelir. Buna karşı olduğunuzu bildirdiğiniz platform Rusya’nın üç temel devlet organından Dışişleri ise (diğerleri Savunma Bakanlığı ve Başkanlık İdaresi) bu da açıkça siyasi bir tutum beyanı demektir.
* * *
Barış zamanı değil
Denis Baturin
Muhtelif mütareke seçenekleri, ateşkes şartları, görüşmelere başlama şartları yabancı medyada sık sık yer alıyor ve batılı siyasetçiler ve görevliler tarafından da ortalığa saçılıyor.
Bunların sonuncusu NATO genel sekreterinin özel kalem müdürü Stian Jenssen tarafından açıklandı: Bence çözüm, Ukrayna’nın topraklarından vazgeçmesi ve bunun karşılığında NATO üyeliği alması olabilir.” Jenssen’in Norveç’te yayınlanan Verdens Gang’da yer alan sözleri böyleydi. Jenssen, Ukrayna’nın askeri bloğa gelecekteki üyeliği konusunda da önemli ilerlemeler olduğunu vurguladı. Bu bağlamda kimi bölgelerin Rusya’ya bırakılmasının çatışan taraflar arasında uzlaşmaya yönelik olası yollardan biri olabileceğini belirtti. Kalem müdürü, toprak verilmesi meselesinin NATO’da da gündeme geldiğini ekledi. Jenssen’e göre herkes doğu Avrupa’da askeri bir çatışmanın tekrar edilmemesinden yana.
NATO yetkilisinin sözleri bir bomba etkisi yarattı. Ukrayna Yüksek Rada’da “Halkın Hizmetkârı” grubu lideri David Arahamiya şöyle dedi: “Topraklarımızdan neye karşılık olursa olsun vazgeçmek üzerine yapılan konuşmalar ancak saldırganlığı cesaretlendirir. … Topraklardan vazgeçilmesi savaşın sonu anlamına gelmez. Bu, yerkürenin başka noktalarında yeni çatışmaları garanti eder.”
Ukrayna başkanlık ofisi başkanı müsteşarı Mihail Podolyak’ın yorumu da kayda düştü: Ukrayna NATO üyeliğine karşılık toprak takası yapmayacak: “NATO şemsiyesine karşılık toprak vermek mi? Tuhaf. Yani bilinçli olarak demokrasiyi kaybetmeye … uluslararası hukuku yok etmeye ve savaşı da kaçınılmaz olarak diğer nesillere devretmek.” Potodyak, X’te (eski Twitter) böyle yazdı. Podolyak’a göre NATO’nun Rusya’ya toprak verilmesinden değil Ukrayna’ya silah sevkiyatını hızlandırmaktan bahsetmesi gerek.
ABD’nin Avrupa ordusu eski komutanı General Ben Hodges ise, Ukrayna’nın Rusya’ya toprak vermesi fikrinin “korkunç” ve “tehlikeli” bir teklif olduğunu söyledi. Dahası, general Kırım üzerinde de durdu, Kırım’ın Ukrayna için, esas olarak da NATO için stratejik önemini belirtti: “Bu korkunç bir fikir. … Ukrayna’nın ülkesinin hangi kısmından vazgeçmesi gerektiğini uzun uzun ve ısrarla düşünmesi gerek. Demek istediğim, Kırım’ı mı Rusya’ya bırakacak? Ukrayna’da düşünmeyi bilen herkes bunun son derece tehlikeli olduğunu, Rusya’nın hiçbir mutabakata uymayacağını bilir. Rusya Kırım’ı işgal altında tutarken Ukrayna’nın ekonomisini imar etmesi son derece güç olacaktır. Bu, limanlarındaki gemilerin seyrüseferini allak bullak edebilir. Yani bu korkunç bir teklif. Bence, Ukrayna’nın Kırım’dan vazgeçmesi gerektiğini kabul eden insanlar haritaya bakmalı ve bir tarih ders kitabı okumalı, bu nedenle ben bunda Ukrayna için hiçbir artı görmüyorum.” Hodges’in sözlerini yorumsuz bırakmak güç. Gerçekten de bizatihi generalin haritaya bakması ve bir tarih ders kitabı okuması gerek, Ukrayna ortaya çıkmazdan çok öncesinden beri Rusya İmparatorluğu’nun parçası olmuş Kırım’ın Rusya için varoluşsal önemini anlamayan herkes de öyle yapmalı.
NATO memuru Jenssen dört yandan tepkiler aldıktan sonra geri vitese taktı: “Bu konudaki görüşüm [Ukrayna’nın NATO üyeliğine karşılık toprak vermesi] Ukrayna’nın geleceğine dair olası senaryolar üzerine çok daha geniş bir tartışmanın parçasıydı ve ben bunu ifade etmemeliydim. Bu doğru olmadı.”
NATO’dan da, Kiev’in ittifaka katılması meselesindeki tutumlarının değişmediği açıklaması yapıldı: blok, “sürdürülebilir bir barış” için Ukrayna’yı desteklemeye devam edecek.
“Sürdürülebilir bir barışın” ne olduğunu NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg açıkladı: “Ukrayna savaşı kazanana kadar NATO onu destekleyecek.” İttifakın genel sekreteri bir kez daha “barış savaştır” demiş oluyor. Ukrayna’ya bir silah-devlet, savaş meydanında yenmenin mümkün olmayacağı Rusya ile cepheleşmede NATO’nun vekil kuvveti rolü verildi; ama batı ümidini kaybetmiyor, Moskova’nın gücünü iktisadi yaptırımlarla zayıflatmaya çalışıyor ve Rusya’da iktidar değişikliği bekliyor. Yani mesele hiç de Ukrayna’da ne olduğu değil; mesele Rusya ile cepheleşme.
Ancak (ilginçtir) Kırım bağlamında görüşmelere hazır olunduğuna dair laflar da devam ediyordu. Fransa eski devlet başkanı, Nicolas Sarkozy, Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu, Kırım’da yaşayanların kendilerini Rus saydıklarını, Kırım’ın Ukrayna bünyesine dönmesiyle ilgili konuşmaların illüzyon olduğunu söyledi. “1954’e kadar Rusya’nın olan ve nüfusun çoğunluğunun kendini halen Rus saydığı Kırım topraklarından söz edildiğinde, bence, [yarımadanın] herhangi bir şekilde geri dönüşü sadece illüzyondur.” Sarkozy’nin Figaro’ya verdiği beyanat böyleydi. Ancak Sarkozy, “mevcut durumu teyit etmek için” “uluslararası toplumun gözlemi altında bir referandumun” zaruri olduğunu da söylüyor. Sarkozy, bundan başka, eğer Ukrayna “dondurulmuş bir çatışma” istemiyorsa “bu toprakların Ukrayna’ya dönmesi meselesini nihai ve şeffaf biçimde” kapatmak için Rusya’nın yeni bölgelerinde de benzer referandumlar yapılması fikrini ifade etti. Sarkozy başkanlıktan ayrıldığından beri durumu epey kötü takip etmiş: Vladimir Putin bu tür beyanatlara karşı birkaç defa, “Kırım meselesinin kapanmış olduğu”, keza yapılan referandumların da yeterli olduğu cevabını vermişti.
Hodges de Sarkozy de Kırım’ı görüşme bağlamına soktular. Bu çerçevede tek bir günün olaylarına bakalım. 12 Ağustos’ta Rusya hava savunma sistemleri Kırım köprüsünü hedef alan üç füzeyi vurdular. Aynı gün hava savunma ve radyo-elektronik muharebe sistemleri tarafından 20 dron da vuruldu ve düşürüldü.
Bu hem batının bariz durumunu hem de Kiev’in çıkış yolu arayışını ortaya koyuyor. Durum şöyle. Karşı taarruzun bozgununu Moskva-City’den Kırım köprüsüne ve Sivastopol’e, yeni topraklara ve sınır bölgelerine Rusya topraklarına füze saldırılarıyla telafi etmeye çalışıyorlar. Bütün bunları peşi sıra medya başarıları ve batıyla askeri-teknik işbirliği dilenciliği biçiminde faaliyet için bahaneler takip ediyor. Bunu batıda da itiraf ediyorlar. The Guardian şöyle yazıyor: “Kiev muharebe meydanındaki başarısızlıklar yüzünden Rusya Federasyonu’na dronlarla saldırılar yapıyor. Ukrayna savunma bakanlığındaki kaynaklarımız, bu tür saldırıların başlıca amaçlarından birinin Rusyalılar üzerinde psikolojik etkide bulunmak olduğunu açıklıyorlar. Ancak bu strateji işlemiyor; saldırı girişimleri Rusya’da yaşayanların özel askeri harekâta yaklaşımları üzerinde belirgin bir etkide bulunmadı, insanlar bunları görmezden geliyorlar.”
Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitriy Kuleba da bunu teyit ediyor (Cidde’deki zirveye Çin’in de katılması sebebiyle Ukrayna’nın Rusya’ya karşı diplomatik ve, ona göre şimdilik sadece diplomatik zaferinin kehanetinde bulunan bu “yüksek profesyonel”): “Ukrayna’yı zorlu bir güz bekliyor, çünkü uluslararası toplum çatışmanın bitirilmesine dair görüşmelerin yürütülmesi zaruretine gitgide daha fazla eğilim gösteriyor.”
Kuleba’nın açıklamasından, Kiev’in savaşa devam etmeye hazır olduğu, ancak batı nezdinde “uluslararası toplumun” yorulmaya başladığı sonucu çıkıyor. Kuleba yorulmamış; Ukrayna yorulmuş, batı da Ukraynalı yetkililere şu fikri telkin etmeye başlıyor: “Ukrayna’nın kayıpları ölü ve yaralı olarak 150 bin askeri personeli aştı. The New York Times, batılı görevlilerin ve analistlerin değerlendirmelerine atıfta bulunarak böyle yazıyor.”
Bu, bir dizi planı kapsayan bir oyun. Kimse Rusya’ya karşı Ukrayna cephesini kapatmaya niyetli değil. Sadece, Minsk mutabakatlarında olduğu gibi nefeslenmeleri gerek; Ukrayna’nın olduğu gibi kendi kaynaklarını da yeniden yüklemek ve tamamlamak için zaman kazanmak istiyorlar. Bu, hububat anlaşmasındaki gibi bir hile olacak. Batı gerçek bir barışa hazır değil, Ukrayna da öyle; ve bu, onları yeni gerçekliği kabul etmeleri için hazırlamaya devam etmek gerektiği anlamına geliyor.
Bunun ne demek olduğunu Yevgeniy Norin “[Çatışmanın] Dondurulması Serabı” başlıklı makalesinde esas olarak serimlemiş. Ukrayna’nın barışa yaklaşımlarına dair tarihi tecrübe (Minsk mutabakatları vakıası) şöyle: “Ukrayna’yı ilgilendiren kesinkes bir barış değil, kendi zaferiydi. [Minsk mutabakatlarından söz ediyor. — Yazarın notu.] Şunu sürekli akılda tutmak gerek: bütün bu çatışma boyunca Ukrayna barıştan sadece kendi askeri zaferini anladı. Şu anda da buna dayanıyor.”
Kiev’in bu davranışı, sayısız gerçek olay ve Stoltenberg’ın açıklamalarıyla teyit edilen bir savaş ve barış mantığıyla da tamamen örtüşüyor. Makalede, “Minsk mutabakatlarının temel probleminin, mütarekenin Ukrayna’yı un ufak eden ve Rusya ile batıyı da içine çeken çatışmanın gerçek çelişkilerinin çözümüne imkân vermemesi” olduğu belirtiliyor. Mevcut çatışmayı dondurmaya yönelik her tür düşüncenin gerçek problemi, savaşı başlatan gerçek çelişkileri hiçbir şekilde çözmemekte oluşu. Rusya’nın durumu ve onun çağdaş dünyadaki geleceği kayboluyor. Batı mutabakatı, genel olarak, Rusya’nın ne bir statüsünün ne de geleceğinin olduğu ve Avrupa’ya açılan bütün pencerelerin sımsıkı kapatılması gerektiği şeklinde.
Rusya yönetiminin çatışmanın çözümü yerine dondurulması anlayışına dayanan eylemleri ancak bir moladır ve bunun arkasından yeni bir tırmanış gelecektir. Alıntılanan makalenin yazarı olan uzman, şu sonuçlara varıyor: “Eğer tam bir ustalık sergilenebilir ve problemin gerçek çözümü bulunabilirse çatışma kökten, yeni bir dünya mimarisiyle sonuca bağlanmalıdır. Bu masadan ayrıntılı ve net bir kararla kalkılmalıdır. Yahut en azından taraflardan biri masadan hiç kalkmamalıdır. … Ama mola bir son değildir. Bu savaş yeni bir ‘Minsk’ ile bitemez. Ancak zaferle bitebilir. Ve barışla.”
Epey sert, ama yerinde bir görüş. Ukrayna’nın karşı taarruzunun bozgunu tarafların potansiyelleri meselesini de aydınlattı; tarafların (Rusya’nın ve bizim karşımızda bulunan Ukrayna ve batının) hedefleri ise matematik sabitler olarak kalmaya devam ediyor.
NATO’nun kaynakları. İttifak bütün gücüne rağmen batı askeri-sınai kompleksinin ışıltısını ve sefaletini, cepheleşmenin temposuna olan hazırlıksızlığını, geniş bir askeri faaliyet alanında yoğun konvansiyonel cepheleşmeye yönelik savaş düzenlerinin uygulanamazlığını gösterdi: “NATO askeri komite şefi Amiral Bauer’in, Ukrayna için yeni savunma planlarının hayata geçirilmesinin (F-16’ların gönderilmesi dahil) uzun yıllar alacağına dair karanlık kehanetleri, NATO’nun bu savaşta karşılaştığı başlıca problemi de ortaya koyuyor. Problem, sanayinin seferberlik potansiyelinin açığa çıkmış olan eksikliğinde ve bu potansiyelin hızla yeniden yaratılmasının imkânsızlığında yatıyor.” Batıdaki sınai seferberlik çarkının dönmesi ve bu istikametteki harcamalarda artış “Avrupa’nın tüm sosyal alanını kendi altına gömüyor; bu sosyal gerilimde daha önce görülmemiş bir tırmanışa yol açacaktır ve bu gerilim devam ederken de geçtiğimiz günlerde Fransa’da yaşanan olaylar medeni bir parlamento tartışması gibi görünecektir.” Böyle bir seferberliğin olmayışı ise ileride Ukrayna’ya silah sevkiyatının kısılması anlamına gelir. Rusya pek çok sektörde ve işletmede seferberlik gücünü korudu; bu şimdi muhtelif başarılarla işliyor ve normal bir çalışma düzenine geçiyor: “Problemleri küçültmek doğru değil, bunlar çok fazla, bilhassa da elektronik ve ilgili sektörlerde, ama bunlar bizim dünyamızda mesela tank fabrikası olmamasından daha kolaylıkla çözülür.”
Ukrayna’nın ise kaynağı yok. Bunlar ya savaşın ilk aylarında yandılar, ya da depo, üs, ambar, altyapı yerlerine yapılan füze saldırılarıyla vuruldular. Ukrayna’nın kaynakları temas hattına tekerlekler üzerinde ulaştırılan batı silah ve mühimmatı. Tamamen Ukrayna kaynağı olan tek şey insan. Rengârenk bir paralı asker kolordusu hesaba katılmamalı; çatışma bu ölçeğin çok üzerinde. Bu nedenle Kiev’de dördüncü seferberlik dalgası üzerine konuşuyorlar şimdilerde. Rada milli güvenlik, savunma ve istihbarat komitesi başkan yardımcısı Yegor Çernev, Ukrayna’da dört “dalga” olması öngörülen bir seferberlik olduğunu söylemişti. Şimdilik bütün erkeklere celp çıkarma zorunluluğu yok, ama bu ortaya çıkarsa herkes savaşa gidecek. “Ancak bugün bu seçeneği konuşmuyoruz. Rusyalıları Ukrayna’nın doğu ve güneyinde tutmak için kaynaklarımız var.” Son sözler, öncesinde söylenenleri biraz yumuşatma girişimi sayılabilir. Ukrayna’daki seferberliğin durumunu bildiklerinden, sıradaki “mucize silaha” zincirlenmiş “Bin Yıllık Ukrayna” savunucuları da çok yakında cephelerde boy gösterecekler.
Çağdaş Ukrayna görüşme yürütemez. Devlet ideolojisi, siyasi sınıf, toplum, enformasyon alanı ve kültür… bütün bunlar Rusya ve Rus dünyasıyla her tezahüründe, her alanda ve her zaman cepheleşmeye yönelik. Bu sonuncusu tarihin yeniden yazılması ve çarpıtılmasıyla, keza Rusya’nın geleceğine dair vizyoner egzersizlerle ilgili; bunun bir örneği, Ukrayna Başkanlık Ofisi başkan yardımcısı müsteşarı Mihail Podolyak’ın ifadeleridir. Kendisi “Rusya’nın yerinde birçok devlet görüyor ve Rusya bayrağının beyaz bayrak olacağını” görüyormuş. Böyle hevesler.
Görüşme yürütecek gücü ve iradesi olmayan, buna hazır olmayan, Ukrayna; milli ve devlet çapında bir felaket hissi hem siyasetçilerde hem de toplumda mevcut, ama bunun kaçınılmazlığına dair henüz bir farkındalık yok. Bu, Rusya için, özel askeri harekâtın hedeflerine henüz erişilmedi anlamına geliyor. Bu, batı için, çatışmanın şişirilmesi ve desteklenmesi anlamına geliyor. Batıdan gelen silah partileri (bu mikro partiler) ancak bu işi görebilir: çatışmanın, Ukrayna’nın askeri potansiyelini Rusya’ya direniş göstermeye yetecek seviyede korunması yoluyla devamı.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü










