Asya
Şanghay Üniversitesi’nde Türkiye’nin BRICS başvurusu tartışıldı

24 Eylül’de Şanghay Üniversitesi Küresel Çalışmalar Enstitüsü, “Türkiye’nin Yeniden Asya Girişimi” ile ilgili bir çalıştay düzenledi.
Şanghay Üniversitesi Türk Çalışmaları Merkezi Direktörü Prof. Guo Changgang’ın moderatörlüğünde düzenlenen çalıştayda, Çin ve Türkiye’nin dış politikalarının yanı sıra, yükselen Küresel Güney, BRICS gündemi ve Türkiye’nin üyelik talebi konuşuldu.
Etkinliğin açılışını yapan Prof. Guo Changgang, “Ankara BRICS’e katılmak için başvururken, Türkiye’nin Asya politikasını konuşmak için iyi bir zaman” dedi ve Yeniden Asya Girişimi’ne vurgu yaptı.
Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden Prof. Dr. Gürol Baba, “Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) katılma ve ASEAN’da yer alma çabaları, Türkiye’nin Batı ve Doğu arasında bir ‘sarkaç’ pozisyonu sergilediğini gösteriyor” dedi. Türkiye’nin BRICS’e katılım adımının onu bölgede daha “görünür” bir aktör haline getireceğini söyleyen Gürol Baba, “Türkiye aktif bir orta güçtür. Benzer düşüncedeki güçlerle çalışması gerekir. Örneğin, Türkiye MIKTA grubunun kurucu üyesidir. BRICS de Türkiye’nin benzer düşüncedeki ülkeleri bulabileceği bir yerdir” değerlendirmesini yaptı. Baba, Türkiye’nin Doğu ve Batı’yı dış politikasında birlikte tutmak istediğini söyledi.
Fudan Üniversitesi’den Prof. Zou Zhigiang, “Türkiye, Asya politikasını dönüştürüyor. Bunun nedeni, ekonomik ve teknolojik açıdan kendine güvenen, rekabetçi ve her anlamda yükselen bir Asya’nın göz ardı edilememesidir. Türkiye, şu anda bölgedeki etkileşimini artırmayı hedefliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2022’de bir NATO ülkesi olarak ilk kez Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesine katıldı. Ayrıca, Türkiye’nin BRICS’e katılmak için başvuruda bulunduğu da doğrulandı” dedi. Prof. Zou, Türkiye’nin neden Asya’ya bu kadar büyük bir önem verdiğini ise 4 maddede özetledi:
- Batı ve Avrupa Birliği ile biriken hayal kırıklığı. Türkiye’nin AB üyeliğinin yakın gelecekte gerçekleşmeyeceği artık açık.
- Türkiye, stratejik özerkliğe bağlıdır. Dünya üzerinde merkezi bir güç olmak ve dengeli bir politika izlemek istiyor. Doğu ile Batı arasında bir merkez olmak, NATO üyeliğinden de vazgeçmemek istiyor.
- Dünyada ŞİÖ ve BRICS’in artan küresel etkisi ve cazibesi.
- Türkiye’nin iç ekonomisi zorluklarla karşı karşıya. Yeni ekonomik pazarlar ve sermaye girişi, Türkiye için hayati öneme sahip.
Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nden Prof. Zhou Shixin ise Çin’in Asya politikasını ilişkin değerlendirmelerde bulundu:
“Çin, ABD tarafından en büyük tehdit olarak görülüyor ve bu nedenle ABD ve bazı müttefikleri tarafından engelleniyor ve dışlanıyor. Çin ve ABD arasındaki ilişkiler, Asya-Pasifik bölgesel güç kayması ve düzen geçişini iten en büyük unsurlardan biridir. Çin, Asya Pasifik’teki varlığını genişletiyor ve etkisini artırıyor. Çin, modern ve egemen bir ülke olarak hareket ediyor, toprak bütünlüğünü ve egemenlik bağımsızlığını savunmaya ve ulusal yeniden birleşmeyi sağlamaya büyük çaba gösteriyor. Çin ayrıca ABD ile barışçıl ve eşit şekilde bir arada yaşamaya ve etkileşimde bulunmaya çalışıyor, ancak ABD’yi zorlamaya çalışmıyor. Çin, “dostluk; samimiyet; karşılıklı fayda ve kapsayıcılık” ilkelerine dayalı olarak daha fazla bölgesel ülke ile güvenlik ve ekonomik ilişkileri güçlendirmeye çalışıyor. Çin, komşularıyla toprak anlaşmazlıklarını ilk olarak ikili diplomatik istişareler ve müzakereler yoluyla yönetmeye ve çözmeye çalışıyor.”
Türkiye’nin Asya Yeniden Girişimi’ni de değerlendiren Prof. Zhou, Ankara’nın Stratejik Derinlik Doktrini’ne dayalı olarak çok boyutlu dış politika istekliliğini sergilediğini söyledi ve şu önerilerde bulundu: “Türkiye, Güney Asya ve Kuzeydoğu Asya’dan daha fazla Güneydoğu Asya’ya odaklanabilir, Türkiye, Asya-Pasifik ülkeleri ile bir NATO üyesi olarak değil, egemen bir ülke olarak etkileşimde bulunabilir, hatta Japonya ve Güney Kore ile bile. Türkiye, güvenlik işbirliğinden ziyade daha fazla ekonomik işbirliğini teşvik edebilir, Türkiye, bir Asya ülkesi olarak Asean Bölgesel Forumu’na katılmak için başvurabilir ve AB’ye katılmadan önce Asya-Pasifik ülkeleri ile Güney Kore (1 Mayıs 2013), Malezya (1 Ağustos 2015) ve Singapur’un (1 Ekim 2017) ötesinde daha fazla STA müzakere edebilir. Sonuç olarak, Çin, Türkiye’nin bazı bölgesel ülkelerle daha fazla koordinasyon sağlamasına yardımcı olmaya isteklidir.”
Şanghay Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nden Prof. Zhou Yiqi, Çin’in Orta Doğu politikası üzerine konuştu:
Orta Doğu’da dört önemli taraf var: Arap ülkeleri, İsrail, İran ve Türkiye. Çin, buradaki büyük güçlerin çoğuyla ilişkilerini güçlendirdi. Ancak, Türkiye şu ana kadar Çin ile ortaklık anlaşmasına varmamış tek taraf olarak kalıyor. İki taraf arasındaki diplomatik ilişki: Stratejik işbirliği ilişkisi. Çin-İsrail ilişkisi oldukça kötü olmasına rağmen, hâlâ bir yenilikçi ortaklık ilişkisi mevcut. Dahası, Çin, İran ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı başarıyla müzakere etti. Çin’in bu iki ülke arasındaki ortaklığı, onları bir araya getiren bir köprü haline geldi.
Geleneksel klişe, Çin’in sadece ekonomik meselelere ilgi duyduğu ve bölgedeki güvenlik konusunda bedavacı olduğu yönündedir. Ancak, İran ve Suudi Arabistan arasındaki arabuluculuğu ve Gazze’ye barış getirme çabaları sonrasında, Çin, Orta Doğu’daki güvenlik meselelerinde aktif bir aktör haline geldi. Ancak yine de, ABD’nin ittifakı pazarlık kozu olarak kullandığı çabalardan farklıdır. Çin, Orta Doğu’da her zaman oldukça adil olmuştur, bu yüzden güven kazanmıştır. Ancak aynı zamanda adaletin yanında durmaktadır, örneğin Filistin konusunda..
Türkiye’nin Yeniden Asya Girişimi hakkında da değerlendirmelerde bulunan, Prof. Zhou Yiqi, “Türkiye’nin Çin ile ilişkilerini geliştirmesi hayati önem taşıyor diye düşünüyorum. Çünkü Çin-Türkiye ilişkileri, Çin-İsrail ilişkilerinden bile daha zayıf. Çin, görünen belirsizlik karşısında istikrar arayışında. Ancak neden Dışişleri Bakanı’nın Türkiye’ye geri dönüp aniden Çin’den ithal edilen elektrikli araçlara vergi artırımı yaptığını anlamıyorum. Bu tür meseleler Çin sosyal medyasında gündem oldu ve bu, halklar arası anlayış için kesinlikle olumlu değil” dedi.
Boğaziçi Üniversitesi’nden Dr. Selçuk Aydın, Türkiye’nin Asya ile ilişkilerine dair şu değerlendirmeleri yaptı:
“Modern Türkiye’nin kökenleri 19. yüzyılın başlarına kadar uzanır. O dönemdeki en büyük olay Yeniçerilerin kaldırılmasıydı. Yani Osmanlı İmparatorluğu bir dönüşüm geçirirken bu süreç “yeni” bir terimle ifade ediliyordu. 1920’lere baktığımızda yine “Yeni Türkiye” üzerine tartışmalar yapılıyordu. Erdoğan iktidara geldiğinde de tüm haberler “Yeni Türkiye” hakkındaydı. Aslında, Asya Türkiye için yeni bir şey değil; tarihsel, kültürel ve dini açıdan zaten bağlantıları var. Doktor Serdar’ın Uygur ve Sincan konularında çalıştığını düşünüyorum. Tarihsel olarak, bu bölge Türkiye ile oldukça bağlı ve etkileşim halindeydi.
İkinci olarak, Kuşak ve Yol Girişimi’ne Türkiye’nin katılımı büyük bir girişimdir. Türkiye’de Çin’e dair, Çin’de de Türkiye’ye dair bir gizem var. Türkiye burada nasıl algılanıyor peki? Çin için Türkiye kavramı muhtemelen NATO ile sınırlı. Sonrasında ise Sincan meselesi geliyor. Türkiye’nin Çin ile işbirliğini engelleyen iki önemli mesele var.
İlk olarak tartışmamız gereken adım, Türkiye’nin ABD’nin Orta Doğu’da yapmasını zorladığı şeylerden memnun olmaması. Özellikle Suriye olayı. Bu, diplomaside bir dönüm noktasıydı. Diğer bir örnek ise FETÖ olayıdır. Gülen’in ABD ile yakın ilişkisi vardı ve darbe girişimi yaşandı. Bu olaydan sonra Türkiye’nin diplomatik yönü değişti. Arap Baharı’ndan sonra Türkiye, ABD’nin Orta Doğu’daki liberal hareketleri desteklemediğini, sadece kendi çıkarlarına odaklandığını fark etti. Bunun ardından Türkiye, Orta Doğu meselelerine daha fazla dahil olmaya başladı; örneğin, yurtdışındaki askerî hareketleri Suriye, Azerbaycan ve benzeri yerlerde harekete geçti.
Türkiye’nin dış politikasını bu açılardan analiz etmeliyiz. Birincisi tarih, ki bu aynı zamanda dinle iç içedir. Osmanlı İmparatorluğu, Halifeliğin merkezindeydi. İkincisi ise ırksal boyuttur, bu da geç Osmanlı İmparatorluğu’ndan izler taşır. Bu yüzden Türk konsoloslukları, Türkiye’nin dış politikasının temel dayanağıdır. Türk politikasının üçüncü ayağı ise batı-dışı yaklaşımı desteklemektir. Bu, modern Türkiye’nin temelleriyle ilgilidir ve oldukça anti-sömürgecidir. Aynı zamanda Türkiye, coğrafi olarak batı ülkelerine yakındır ve tarihsel olarak onlarla işbirliği yapmıştır.
Türkiye’nin komşu ülkeleri, çoğunlukla iç savaş ya da çatışmalar içinde. Bu yüzden Türkiye Asya’ya yönelmek zorunda çünkü Çin’in bu bölgede inanılmaz dersleri var. Orta Doğu’da barışı isteyen tek süper güç belki de Çin olabilir.”
Türkiye-Çin ilişkilerine dair değerlendirmelerde bulunan Dr. Serdar Yurtçiçek şunları söyledi:
“Profesör Yiqi Ortadoğu’da dört önemli güç (Türkiye, Arabistan İran ve İsrail) olduğunu ve bunlardan üçüyle Çin’in çok iyi ilişkilere sahip olmasına rağmen Türkiye ile ilişkilerini bir türlü geliştiremediğinden bahsetti. Bunun nedeni biraz önce Selçuk hocanın ifade ettiği gibi Uygur sorunudur. 2016 yılından beri Çin’de yaşıyorum ve Türkiye’nin Çin politikasını araştırıyorum. Bu süre boyunca birçok Çinli akademisyen ve politikacı ile karşılaştım. Deneyimlerimden ve çalışmalarımdan çıkardığım sonuç Türkiye ve Çin arasındaki en önemli sorunun Uygur sorunu olduğu ve bu sorun çözülmedikçe diğer bütün işbirliği alanlarının karşılıklı güven ilişkisi içerisinde inşa edilemeyeceğidir. Geçtiğimiz yıl eski büyükelçi Emin Önen “Türkiye-Çin ilişkilerinde 99 noktada karşılıklı anlayış var bir noktada da anlaşamayalım. Bu ikili ilişkilerin gelişmesini engellememeli” demişti. Prof. Yang Chen ise Çin’in Türkiye ile ilişkilerini geliştirmek istediğini ancak bu noktanın diğer 99 nokta kadar önemli olduğunu, iki ülkenin verdiği karşılıklı sözleri tutması gerektiğini ifade etmişti. Bu nokta Uygur sorunudur. Ve açıkça görülüyor ki Türkiye akademisi ve politikası Xinjiang sorununun Çin için ne kadar önemli ve ulusal egemenlik bakımından tartışılamaz bir konu olduğunun farkında değil.
Türkiye Çin ilişkileri İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük ölçüde ABD’nin çizdiği dış politika sınırları içerisinde gelişti. Özellikle Kore İç Savaşı’nda Çin’e karşı savaşılması ve sonunda Türkiye’nin NATO’ya katılması, İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra gibi Uygur figürlerin Türkiye’ye iltica etmesiyle sonuçlandı ve Türkiye’yi ayrılıkçı Çin karşıtı Uygur örgütlerin merkezi haline getirdi. Türkiye ile Çin arasındaki diplomatik ilişkiler bile ABD’nin Çin ile diplomatik ilişkiler kurmasından sonra başlayabildi.
İkinci dünya savaşı öncesinde de durum farklı değildi. Türkiye dış politikasında Sovyetlerle dostluğunu öncelemişti ve Sovyetler’i kızdıracak hamlelerden çekiniyordu. Örneğin 1944’te Türkiye ve Çin Cumhuriyeti neredeyse bir dostluk antlaşması imzalayacak seviyeye gelmiş ancak Türkiye son dakikada Sovyetleri kızdırmamak için antlaşmayı imzalamaktan vazgeçmişti. Çünkü Türkiye’nin Boğazlar sözleşmesi konusu başta olmak üzere Sovyetlerle ciddi sorunlar yaşıyordu. Benzer bir durum Çin için geçerliydi. Xinjiang büyük ölçüde Sovyetlerin kontrolündeydi. Bir Türk diplomata göre eğer bir Çin yetkilisi Xinjiang’a gitmek istiyorsa önce Sovyetler Birliği’nin Kaşgar’daki konsolosundan izin almak zorundaydı.
Bugün ilk defa Çin ve Türkiye arasında üçüncü bir ülkenin gölgesi olmadan stratejik ilişkiler kurulabilme ihtimali belirmektedir. Türkiye’nin BRICS üyeliği talebi de bu çerçevede değerlendirilmelidir.”
Asya
Çin’le 110 milyar dolarlık ilaç anlaşmaları ABD’nin hedefinde

ABD Hazine Bakanlığı Çin’deki biyoteknoloji çalışmalarına yatırımı kısıtlamayı önerirken Pekin de hücre ve gen tedavisi gibi teknolojilerin yabancılara satışını yasaklamaya hazırlanıyor. Çinli şirketlerin yalnızca 2026’nın ilk yarısında yaklaşık 110 milyar dolarlık 81 lisans anlaşması imzaladığı sektörde, Mart 2027’ye kadar netleşmesi beklenen kurallar ilaç devlerinin tepkisini çekti.
ABD ile Çin arasındaki ticari rekabette biyoteknoloji yatırımları yeni cephe haline geldi.
Politico’nun ABD kural taslağına ve sektör temsilcilerinin değerlendirmelerine dayandırdığı haberine göre Washington, Çin’deki biyoteknoloji çalışmalarına yapılacak yatırımları kısıtlamayı önerirken Pekin de teknolojilerin yurt dışına satışını sınırlamaya hazırlanıyor.
ABD Hazine Bakanlığının hazırladığı taslak; biyoüretim, biyolojik tasarım ve dizileme teknolojileri, beyin-bilgisayar arayüzleri ile otomatikleştirilmiş bilimsel araştırmalara yönelik belirli yatırımların yasaklanmasını öngörüyor.
Nihai kuralların Mart 2027’ye kadar kabul edilmesi gerekiyor.
Hazine Bakanlığı yetkilisi, lisans anlaşmalarının taslak kapsamına girmediğini belirtti ancak kısıtlamaların ilaçların ortak geliştirilmesini ve tanıtımını etkileyip etkilemeyeceğine açıklık getirmedi.
Haberde, ilaç üreticileri Pfizer, Bristol Myers Squibb ve Roche’un bu yıl Çinli geliştiricilerle milyarlarca dolarlık anlaşmalar imzaladığı hatırlatıldı.
İlaç şirketleri kısıtlamalara karşı çıkıyor, Pekin karşı adım hazırlıyor
ABD’li ilaç şirketleri, gelecek vaat eden ilaçlara erişimin tehlikeye gireceği endişesiyle kısıtlamalara itiraz ediyor.
Biotechnology Innovation Organization Başkanı John Crowley, “Çin’deki bir laboratuvar çocuklarda görülen nadir bir kanser türüne ilaç geliştirirse, ABD vatandaşlarına ve şirketlerine buna dokunamayacaklarını nasıl açıklayacağız?” sözleriyle tepkisini dile getirdi.
PhRMA Başkan Yardımcısı Jocelyn Ulrich ise ilaçlar ABD’de geliştirildiği, test edildiği ve tescil edildiği sürece Çin kaynaklı bir ulusal güvenlik tehdidi görmediğini vurguladı.
ABD Kongresinde kısıtlamaları savunanlar ise Amerikan sermayesinin Çin’deki sektörü güçlendirmesinden endişe duyuyor.
Temsilciler Meclisi Çin Özel Komisyonu Başkanı John Moolenaar, biyoteknoloji yatırımlarının sınırlandırılması ve lisans anlaşmalarının denetlenmesi çağrısı yapmıştı. Pekin cephesinde de benzer bir kısıtlama hazırlığı var.
Politico’nun aktardığına göre Çin yönetimi, hücre ve gen tedavisi dahil bir dizi biyofarmasötik teknolojinin yabancılara satışını yasaklamayı, erişimi yalnızca lisanslar üzerinden sürdürmeyi önerdi.
Çin sağlık sistemi uzmanı Yanzhong Huang, bu adımla temel fikri mülkiyetin ülke içinde tutulmasının ve şirketlerin bundan gelir elde etmesinin hedeflendiğini değerlendirdi.
Adı açıklanmayan ABD’li bir sektör temsilcisi ise söz konusu önlemlerin Washington’a karşı koz oluşturduğunu ileri sürdü.
Reuters’ın temmuz ayında Çin ilaç piyasası düzenleyici kurumunun verilerine dayandırdığı haberine göre, Çinli şirketler 2026’nın ilk yarısında yenilikçi ilaçların yurt dışında lisanslanması için toplam değeri yaklaşık 110 milyar doları bulan 81 anlaşma imzaladı; hakları satın alanlar arasında ABD, İngiltere, Fransa ve İtalya’dan şirketler de yer aldı.
Washington, Çin’in diğer teknoloji sektörlerine yönelik yatırımları halihazırda sınırlandırıyor. ABD Hazine Bakanlığı; yarı iletkenleri, mikroelektroniği, kuantum teknolojilerini ve belirli yapay zeka sistemlerini kapsayan kuralları Ekim 2024’te onaylamıştı.
2 Ocak 2025’te yürürlüğe giren bu düzenlemelere gerekçe olarak, söz konusu teknolojilerin askeri alanda, istihbaratta ve siber operasyonlarda kullanılma riski gösterilmişti.
Asya
Hindistan tarihinin en büyük halka arzında Jio’ya iki saatte tam talep

Hintli milyarder Mukesh Ambani’nin telekomünikasyon girişimi Jio Platforms’un 3,2 milyar dolarlık rekor halka arzında tüm hisselere iki saatten kısa sürede talep geldi. Şirket 10,3 trilyon rupi değerlemeyle çıktığı halka arzdan elde edeceği gelirin büyük kısmıyla 275 milyar rupiye varan net borcunu kapatmayı hedefliyor.
Hintli petrokimya devi Reliance Industries’in Yönetim Kurulu Başkanı Mukesh Ambani’nin telekomünikasyon girişimi Jio Platforms, Hindistan tarihinin en büyük halka arzında yatırımcı akınına uğradı.
Çarşamba günü talep toplamaya açılan 302,1 milyar rupilik (3,2 milyar dolar) halka arzda hisselerin tamamına iki saatten kısa sürede talep geldi.
Hisselerin 28 Ekim’de borsada işlem görmeye başlaması bekleniyor. Borsa öncesindeki yoğun talebe kurumsal yatırımcılar öncülük etti ve bu gruba ayrılan payın üç katından fazla teklif verdi.
Bireysel yatırımcıların ilgisi ise ilk günde beklenen seyri izledi ve kendilerine ayrılan hisselerin yaklaşık dörtte biri tutarında teklifte kaldı.
Piyasadaki zayıflık nedeniyle Jio Platforms, bu yılın başlarında 12 trilyon rupinin çok üzerinde konuşulan değerleme beklentisini halka arz için yaklaşık 10,3 trilyon rupiye çekmişti.
Meta, Google ve Suudi Arabistan varlık fonu gibi dev yatırımcılar da geçmişte bu özel şirkete milyarlarca dolar yatırdı.
Yalnızca yeni hisse ihracından oluşan halka arzda mevcut yatırımcıların hiçbiri hisse satmıyor; elde edilecek gelirin büyük kısmı ise 275 milyar rupiye varan net borcun kapatılmasına harcanacak.
Bloomberg‘ün geçen haftaki haberine göre şirket, maaşları erken yatırarak yaklaşık 420 bin kişilik dev işgücünü halka arza katılmaya teşvik ediyor. Ayrıca Jio’nun yaklaşık 75 bin çalışanı için özel bir hisse kotası ayrıldı.
Ücretsiz aramalarla başlayan hamle sektörü iki devli yapıya dönüştürdü
Yatırımcıların çarşamba günü satın aldığı bu iyimserliğin temelleri Eylül 2016’da atıldı. Reliance Industries hissedarları, o yılki olağan genel kurul toplantısında Mukesh Ambani’yi kürsüde merak uyandıran yeni kırmızı bir amblemin arkasında gördü.
O dönem 60 yaşına girmek üzere olan Ambani, bir saati aşan konuşmasında, kurucu babası Dhirubhai Ambani’nin 2002’deki ölümünün ardından bölünen grubun en büyük yön değişimini anlattı.
Reliance, devasa petrol rafinerisi servetini kullanarak o sıralar yaklaşık bir düzine oyuncunun faaliyet gösterdiği Hindistan telekomünikasyon sektörünü altüst edecekti; hızla 4G şebeke altyapısı kurarken ücretsiz telefon görüşmeleri ve çok daha ucuz internet sunacaktı.
Ambani o gün kürsüden “Konu Hindistan olduğunda ben iflah olmaz bir iyimserim” diye seslendi. Hemen ardından “Jio ile güçlenen Hindistanlıların yepyeni bir dijital ekonomi yaratacağından hiç şüphem yok” dedi.
Aradan geçen on yılda rakiplerinin fiyatlarını sert biçimde kıran Jio, çoğunun kapanmasına ya da satışa çıkmasına yol açtı ve yarım milyardan fazla aboneye ulaşarak rakibi Bharti Airtel ile birlikte sektörde fiili bir ikili tekel (düopol) oluşturdu.
Şirketin verilerine göre bu abonelerin yaklaşık 280 milyonu şimdiden 5G kullanıyor; her bir müşterinin ayda 40 gigabayttan fazla veri tükettiği Jio, ülkedeki toplam kablosuz veri trafiğinin yaklaşık üçte ikisini taşıyor.
Jeopolitik dalgalanmalar ve kuşak değişimi teknoloji dönüşümünü hızlandırıyor
Nikkei Asia‘nın haberine göre borsaya açılan şirket, telekomünikasyon işinin doğası değişirken ve Jio kendini bir teknoloji şirketi olarak yeniden kurmaya çalışırken bilmediği sulara da giriyor.
Elde ettiği başarı, Jio’yu Reliance grubunun dijital yayın, e-ticaret ve giderek artan biçimde yapay zeka gibi çevrimiçi ekonomiye yönelik diğer yatırımlarının temel taşı haline getirdi.
Holdingin toplam kazancında giderek büyüyen bir paya sahip olan bu yeni işkollarının grubu kökten şekillendirmesi bekleniyor; zira Rusya’ya yönelik yaptırımlardan Ortadoğu’daki çatışmalara kadar uzanan jeopolitik baskılar grubun geleneksel petrokimya işinde dalgalanma yaratıyor.
Babasının vefat ettiği yaşa gelen Ambani’nin telekomünikasyon, tüketici ve petrokimya işlerinde çalışan üç çocuğu Akash, Isha ve Anant’a yönelik devir planları yaptığı düşünüldüğünde zamanlama da ayrı bir önem taşıyor.
Jio Platforms’un murahhas azası Akash Ambani, olgunlaşmış bir telekomünikasyon işini yönetirken aynı zamanda teknolojik yatırımlara öncülük etme gibi ikili bir zorlukla karşı karşıya.
Nomura analistleri bu ayın başlarında Jio’nun halka arzına ilişkin yayımladıkları notta, “Kolay abone kazanımı döneminin muhtemelen sona ermesiyle birlikte, tarife zamları kazanç artışının ana itici gücü haline gelebilir” değerlendirmesini yaptı.
Aynı bilgi notunda “Abone kaybına ve daha düşük paketlere geçişe karşı koruma sağlaması gereken yüksek gelirli abone oranının fazlalığı nedeniyle Bharti Airtel sektördeki ilk tercihimiz olmayı sürdürüyor” ifadeleri yer aldı.
Airtel daha küçük bir kullanıcı tabanına sahip olsa da kullanıcı başına Jio’dan daha yüksek gelir elde ediyor.
Jio 6G donanımı, uydu interneti ve yapay zeka veri merkezlerine yöneliyor
Teknoloji araştırma şirketi Counterpoint’in kıdemli araştırma analisti Siddhant Cally, Jio’nun temel telekomünikasyon müşteri tabanından gelir yaratmanın yanı sıra özellikle 6G için şirket içinde telekomünikasyon donanımı üretmeye odaklanacağını söyledi.
Nikkei Asia‘ya konuşan Cally, “Donanım Ar-Ge’sine bu kadar emek harcayan çok az mobil şebeke operatörü var ve düşük maliyetli teknolojinin nasıl çalıştığını anlama becerisiyle bunu geliştirip sahaya sürecek sermayenin birleşiminden faydalanıyorlar” dedi.
Telekomünikasyonun ötesinde Akash Ambani, bu yılın başlarında grubun şebeke donanımı ve yapay zeka alanındaki hedeflerini de ortaya koydu.
Bu hedefler arasında Elon Musk’ın Starlink’ine benzer bir alçak Dünya yörüngesi uydu ağı geliştirme planları da yer alıyor; bu planlar muhtemelen Musk’ın bu ayın başlarında X üzerinden yaptığı çıkışa zemin hazırladı.
Musk paylaşımında Ambani ailesinin reisine alaycı bir dille “Başbakan” diye seslenmiş ve onu Starlink’in Hindistan’a girişini engellemekle suçlamıştı.
Reliance grubu ayrıca sunduğu pek çok hizmete yapay zekayı entegre etme sözü verirken, Meta ile kurduğu ortak girişim aracılığıyla bu yılın sonuna kadar 120 megavatlık yapay zeka veri merkezi kapasitesini devreye almayı hedefliyor.
Kendi başına öne çıkan bir yapay zeka modeli ya da donanımı olmayan grup, küresel yapay zeka yatırım döngüsünden yararlanmak için bu tür ortaklıklara bel bağlayacak.
Cally, “Büyük ölçekli bir bulut ve teknoloji deviyle ortaklık kuruyorsanız, yüksek sermaye yoğunluğunun getirdiği bazı açık riskler vardır” diye konuştu.
Analist, “Bir gözünüz harcadığınız miktarda, diğer gözünüz ürettiğiniz miktarda olmalı. Ancak şu anda piyasanın dinamiği tam olarak bu” ifadelerini kullandı.
Yapay zekanın benimsenmesi ve maliyeti etrafındaki soru işaretleri sürse de Cally, ölçeği ve dağıtım gücü sayesinde Jio’nun bu deneye öncülük etmek için iyi bir konumda olduğunu belirtti.
Cally sözlerini, “Dijital teknolojilerin benimsenmesinden bahsettiğinizde müşteride karşılık bulan bir markaya, onlara göre uyarlanmış hizmetlere ve bütçelerine duyarlı fiyatlara ihtiyacınız vardır. Jio telekomünikasyon teknolojisinde bunu 10 yıldır yapıyor” diyerek tamamladı.
Asya
Japonya Merkez Bankası ekimde faizi sabit tutacak, aralıkta artış bekleniyor

Japonya Merkez Bankası’nın ekim toplantısında yüzde 1,25’lik politika faizini değiştirmemesi, ardından aralık ayında yeniden artırıma gitmesi bekleniyor. Ankete katılan ekonomistlerin yüzde 83’ü borçlanma maliyetlerinin 18 Aralık’ta yükseltileceğini öngörürken, üç ayda bir faiz artışı bekleyenlerin oranı yüzde 67’ye çıktı.
Japonya Merkez Bankası’nın (BOJ) 30 Ekim’de tamamlanacak faiz toplantısında borçlanma maliyetlerini değiştirmeyerek yüzde 1,25 seviyesinde sabit tutması bekleniyor.
Yeni bir ankete katılan ekonomistlerin hiçbiri ekim toplantısında artış öngörmezken, piyasa gözlemcilerinin yüzde 80’den fazlası bir sonraki faiz artırımının aralık ayında geleceğini tahmin ediyor.
Japan Times gazetesinin aktardığı anket sonuçlarına göre ekonomistlerin yüzde 83’ü, bankanın 18 Aralık’ta sona erecek toplantıda politika faizini mevcut yüzde 1,25 düzeyinden yukarı çekeceğini öngörüyor.
Bir önceki ay yapılan ankette aralık ayında artış bekleyenlerin oranı yalnızca yüzde 35 seviyesinde kalmış, en yaygın beklenti ocak ayı olarak öne çıkmıştı.
Son veriler aynı zamanda katılımcıların yüzde 67’sinin bankanın her üç ayda bir faiz artırmasını beklediğini ortaya koyuyor.
Önceki ankette yüzde 46 olan bu oran, BOJ’un eylül ayında üç ay içinde ikinci kez faiz artırarak 1990’dan bu yana en hızlı sıkılaşma temposuna ulaşmasının ardından aynı hızı koruyacağı beklentisine işaret ediyor.
Ekonomistler, ekim ayındaki buluşmanın ana odağının ana enflasyonun yüzde 2’lik hedefe ulaşıp ulaşmadığına ilişkin BOJ değerlendirmesi olacağını belirtiyor.
Banka, 2013 yılında fiyat istikrarı hedefini belirlemesinden bu yana hedefe ulaşıldığını resmen ilan etmedi.
Daiwa Araştırma Enstitüsü Başekonomisti Keiji Kanda ankete verdiği yanıtta, hedefin yakalanması halinde sürecin değişeceğini belirterek “Hedefe ulaşılırsa bundan sonraki zorluk, enflasyonu sağlam bir şekilde yüzde 2’ye çıpalamak amacıyla parasal genişlemenin derecesini ayarlamak olacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Kanda, faiz artışlarının aralık ve mart aylarında gerçekleşmesini bekliyor.
Başkan Kazuo Ueda liderliğindeki kurul, yaklaşık bir ay önce borçlanma maliyetlerini yüzde 1,25’e yükselterek yüzde 1,1 ile yüzde 2,5 arasında tahmin edilen nötr faiz aralığına ilk adımı atmıştı.
Bu adım, mevcut artış döngüsünde faizlerin nerede zirve yapacağına yönelik piyasa ilgisini artırdı.
Son ankette nihai faiz oranına ilişkin medyan beklenti yüzde 1,75 seviyesinde kaldı.
Bazı ekonomistler ise Başbakan Sanae Takaichi hükümetinin bankanın faiz artırım patikası önünde potansiyel engeller yaratabileceğine dikkat çekiyor.
Takaichi ekonomik büyümeyi desteklemek amacıyla parasal genişlemenin sürdürülmesini savunmasıyla tanınırken, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent yakın zamanda Japonya’ya reflasyonist politikalardan vazgeçme çağrısında bulundu.
Bu çağrıyı Takaichi ve kabine üyelerinin reflasyon peşinde koşmadıklarını dile getirdiği çok sayıda açıklama izledi.
Ankete göre ekonomistlerin yaklaşık üçte ikisi, gelen bu açıklamalar doğrultusunda Takaichi hükümetinin BOJ’un faiz artırımlarına yönelik tutumunu yumuşattığı görüşünde birleşiyor.
Mitsubishi UFJ Morgan Stanley Menkul Değerler Baş Tahvil Stratejisti Naomi Muguruma, “Başbakanlık muhtemelen yeni faiz artışlarını pek hoş karşılamıyor. Yine de özellikle ABD ile ilişkiler nedeniyle şimdilik kenarda durup bunları zımnen kabul etmesi muhtemel görünüyor” ifadelerini kullandı.
Ueda’nın eylül ayındaki faiz artırımı kararı, her ikisi de Takaichi tarafından seçilen kurul üyeleri Toichiro Asada ve Ayano Sato’nun karşı oylarıyla karşılanmıştı.
Bu muhalefet yenin değer kaybetmesine katkı sağlarken kurul içi oylamaları banka takipçilerinin odağında tutmaya devam ediyor.
SMBC Nikko Menkul Değerler Baş Piyasa Ekonomisti Yoshimasa Maruyama ise şahin tutumuyla bilinen kurul üyesi Hajime Takata’nın bu toplantıda art arda faiz artırımı çağrısı yapma ihtimali gördüğünü ifade ediyor.
Anket sonuçlarına göre BOJ takipçileri, ekim ayındaki politika metniyle birlikte yayımlanacak çeyreklik ekonomik görünüm raporunda bankanın enflasyon projeksiyonunun, gelecek mali yıla dair küçük bir yukarı yönlü revizyon dışında büyük ölçüde korunmasını bekliyor.
Morgan Stanley MUFG Menkul Değerler Başekonomisti Takeshi Yamaguchi konuya ilişkin olarak “BOJ’un ana enflasyonun yüzde 2 civarına ulaştığını belirtmesi muhtemel. Bankanın bu ay politikayı değiştirmemesini bekliyoruz ancak bu muhtemelen şahin bir bekle-gör tutumu olacaktır” dedi.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi












