Dünya Basını
Sömürgeleştirilmekten kurtulan Etiyopya’nın modernleşmeyi ‘başaramamasının’ hikayesi

Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleşmekten kurtulması, ancak 20. yüzyılda geri kalması
Devletleşme, (başarısız) modernleşme ve ekonomik (geri)kalkınma üzerine dersler
Georgetown Üniversitesi’nde doçent olan Ken Opalo’nun An Africanist Perspective’de yayınlanan makalesini Mert Cafer Eral çevirdi.
***
Açık konuşalım. Diğer Afrika ülkelerine kıyasla, çağdaş Etiyopya ve Liberya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmediği için gösterecek çok az şeyi olduğunu söylemek doğru olur. Sömürgeciliğin derin aşağılamasından ve gündelik dehşetinden kaçınan her iki ülkenin de 20. yüzyıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasi modernleşmeyi kendi koşullarında başarıyla sürdürmesi beklenirdi. Bunun yerine, iki ülke şu anda kişi başına düşen gelir ve sayısız insani kalkınma sonuçlarında kıta ortalamalarının gerisinde. Ayrıca insanların gelişmesi için elverişli ortamlar yaratabilecek tutarlı devletler inşa etmekte de zorlandılar. Bu nedenle, Etiyopya gibi bir devletin 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığını tartışırken, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde nasıl geride kalmayı başardığını da sorgulamaya değer.
I: Egemenliği sevmeyi ve korumayı öğrenmek
Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığı sorusu, dikkatleri kaçınılmaz olarak 19. yüzyıl Avrupa’sının “Afrika mücadelesine” odaklıyor. Bu doğrultuda, Etiyopya ordusunun işgalci İtalyanları ünlü bir şekilde mağlup ettiği Adwa savaşını herkes biliyor. Ancak Etiyopya’nın Avrupa kolonizasyonundan kaçınma becerisi, tek bir savaştan çok daha fazlasına bağlıydı. Daha geniş Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sisteminin bir parçası olarak devlet, yüzyıllar boyunca dış fetih ve tahakküm tehditlerine karşı koymuştur. Örneğin, 1529-1543 yılları arasında Adal Sultanlığı, Portekiz tarafından püskürtülmeden önce Etiyopya’nın büyük bir kısmını fethetmiş ve işgal etmiştir (Sultanlık Osmanlılardan yardım almıştır). Belki de Adwa’da İtalyanlara karşı kazanılan zaferden daha belirleyici olan, Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten kaçınması için Mısır Hidivliği ile olan çatışmaydı. 4.Yohannes, 1870’lerin ortalarında 1. İsmail’e yenilseydi, Etiyopya muhtemelen 1880’lere Mısır yönetimi altında girecek ve bu nedenle Sudan’ın kaderini daha sonra bir İngiliz-Mısır kondominyumunun parçası olarak yaşayacaktı. Tüm bunlar, Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında, birkaç yüzyıl boyunca oldukça rekabetçi Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sistemi içinde hayatta kalma (ve zaman zaman gelişme) yeteneği nedeniyle Avrupa sömürgeciliğinden kaçındığını söylemek içindir. Birikmiş devlet tarihi, 19. yüzyılın sonlarındaki olası sonuçlar kümesinin şekillenmesinde büyük önem taşıyordu. Bir devlete ilişkin içselleştirilmiş fikirler (kutsal kökenleri ve onu korumaya yönelik misyon duygusu dahil) egemenliğe yüksek bir prim vermiş ve hem Etiyopya’nın yönetici elitlerini hem de kitleleri (veya bunların bir bölümünü) egemenliklerini korumak için çok şey feda etmeye istekli olmaya motive etmiştir.
Devletin tarihi aynı zamanda medeniyet başarılarının (emperyal fetihler, okuryazarlık kültürü, devlet dini, elit oluşumu, anıtsal mimari, vb.) önemli sembollerini de küratörlüğünü yaptı ve bu da en olası başarılı işgalcilerin (İngiltere ve Fransa) devleti bir tür eşit olarak görmesini sağladı. Coğrafi konumu göz önüne alındığında olağandışı olsa da (Kral Prester John’un beş yüzyılı aşkın hikayesi yardımcı oldu)… Basitçe söylemek gerekirse, Etiyopya farklıydı. Robert Napier’in birlikleri en az kayıpla Magdala’ya kadar başarılı bir şekilde ilerledi ve ardından derhal ayrıldı – İngilizler Etiyopya’yı işgal etmenin Nil sularını güvence altına almak için önemli olduğunu düşünmediler. Ayrıca Hindistan’a lojistik bağlantıları güvence altına almak için Mısır, Sudan ve Aden’e sahiptiler. Fransızlar ise Çinhindi’ne giden yolda bir durak olarak Cibuti’yi güvence altına almakla yetindiler (özellikle Fashoda olayı Fransız imparatorluğunun doğuya doğru genişlemesini durdurduktan sonra). En önemlisi, devlet olma özelliği Etiyopya’nın hem askeri teknoloji hem de diplomatik ilişkiler açısından (Avrupa ve diğer Kızıldeniz devletlerine göre) çok geride kalmamasını sağladı. Etiyopya devleti, dış dünya ile yüzyıllar süren teması sayesinde modern ateşli silahları ve askeri organizasyon yapılarını (danışmanlar dahil) ithal etme ve bunları hem iç hem de dış düşmanlara karşı savaşta kullanma bilgisine sahipti. Bu arada Etiyopya Ortodoks Kilisesi, Hıristiyan Avrupa ile ittifaklar için bir kanal görevi gördü. İslam Kuzeydoğu Afrika’yı ve daha geniş Kızıldeniz bölgesini kasıp kavurduktan sonra Etiyopya kendisini “paganlar” ve Müslümanlar (Sudanlılar, Mısırlılar, Türkler ve Boynuz Sultanlıkları) deniziyle çevrili bir Hıristiyan ileri karakolu olarak tanımladı. Hıristiyan Avrupa’da yüzyıllarca süren elçilikler, Osmanlılar (Mısır Hidivliği dahil), İngiltere, Fransa, Sudan’ın Mehdici Devleti ve İtalya arasında Boynuz’daki jeopolitik dansın nasıl yönetileceğine dair bilginin küratörlüğünü de sağladı.
Sonuçlar için belirleyici olmasa da Etiyopya coğrafya konusunda da şanslıydı (Etiyopya’nın yabancı egemenliğinden kaçınma becerisinde coğrafyanın rolü hararetle tartışılıyor). Açık olmak gerekirse, coğrafya kader değildi. Ancak birçok durumda Etiyopyalılara önemli taktiksel avantajlar sağladı. Devletin çekirdeğinin kuzey dağlık bölgelerde olması, işgalci orduların – ister karadan ister denizden olsun – yüksek dağlara tırmanmadan önce (çoğunlukla) seyrek nüfuslu ovaları geçmesi gerektiği anlamına geliyordu. Önceden haberdar olmak ve dar geçitlerde savaşlar düzenleyebilmek Etiyopyalılara önemli bir avantaj sağladı. Dahası, Etiyopyalıların gerilla taktiklerini uygularken araziye dayanma yeteneği, işgalci güçlerin (eğer o noktaya geldiyse) otoritelerini tam olarak empoze etmelerini imkansız hale getirdi – Ahmed ibn İbrahim el-Gazi’nin İtalyanlar işgalleri sırasında ve 1543’te ölümüne giden yolda öğrendiği gibi: Etiyopya’nın hiçbir bölgesi tamamen İtalyan kontrolü altında değildi – ülkenin her yerinde direniş belirtileri meydana geldi. İtalyanlara karşı operasyonlar düzenlemek için gruplar oluşturan gerilla savaşçıları, Amharaların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu kuzey eyaletlerinde yoğunlaşmıştı. Vatanseverler (Amh. Arbaiiiiyoch) olarak bilinen bu savaşçılar İtalyan işgali sırasında efsaneleşti ve o zamandan beri de öyle kaldı. Vatanseverler, İtalyan kuvvetlerinin sadece geçici olarak girebildiği ama asla hakim olamadığı birkaç dağlık bölgenin neredeyse tamamen kontrolünü ellerinde tutmayı başardılar.
Devletin genel ekonomik coğrafyası da düşmanlarla çevrili olsa bile egemenliği sürdürmek için elverişliydi. Özellikle deniz ticaretine dayanmayan büyük ölçüde tarımsal bir iç imparatorluk olmak, devletin Eritre kıyılarındaki Massawa gibi limanların kaybına karşı dirençli olduğu anlamına geliyordu. Nitekim, Massawa ve diğer çıkış noktalarının birbirini izleyen yabancı işgalcileri, uluslararası pazarlara açılan kapısı olarak hizmet etmek için kendilerini Etiyopya devletiyle barış davası açmak zorunda buldular. Etiyopya’nın diğer şansı zamanlamadaydı. Birincisi, Avrupa sömürgeciliğini püskürtmek amacıyla, İmparator 2.Menelik (1889 – 1913) doğru zamanda doğru imparatordu:
Menelik, kral ve imparator olarak hükümdarlığı boyunca iç ve dış siyasi amaçlar için modern silahların değerini kabul etti. Geleneğin kölesi olmadan, Etiyopya’ya sürekli artan bir Avrupalı akışı tarafından getirilen yeni askeri teknolojiden yararlandı. İmparator olarak, İtalyan egemenliği tehdidini çabuk kavradı ve bununla ancak kendi silahlarıyla mücadele edilebileceğini anladı. İmparatorluğunun kaynaklarını bir araya getirdi ve ulusal bir devlet adamı olarak hareket etti. Zekâsı Etiyopya’yı militan Avrupa emperyalizminden kurtardı ve bilge diplomasisi imparatorluğun egemenliğini 1913’teki ölümünden sonra en az bir nesil boyunca pekiştirdi ve garanti altına aldı.
İkincisi, Avrupalıların “Afrika mücadelesi”, imparatorluk içindeki krallıklar ve prenslikler arasında yaklaşık bir yüzyıl süren savaş ve anlaşmazlıkların (Zemene Mesafint, Prensler Çağı) sonunda gerçekleşti. Bu dönemde gerçek güç Nəgusä Nägäst’ten (kralların kralı) ayrılmış ve imparatorluğu oluşturan krallık ve prensliklerin başkanlarına yayılmıştır. Geç Gondarine ve Zemene Mesafint dönemlerinin unvan sahibi imparatorlarının imparatorluğun savunması için yeterli sayıda ulus-altı birimi bir araya getirmesi pek olası değildir. Örneğin, Yejju racalarının yabancı bir istilaya karşı imparatorluğu toparlayanlar olduğu bir karşı olgu – büyük Ras Gugsa döneminde bile – muhtemelen farklı bir sonuç doğururdu. 2.Tewodros(1855-1868) döneminde başlayan imparatorluk otoritesinin konsolidasyonu, 2.Menelik’nin kalan son yarım kalmış işleri tamamlamasını ve beklenen İtalyan istilasına birleşik bir imparatorluk ordusuyla karşı koymasını mümkün kıldı: Menelik’in konuşlandırılması, Etiyopya’nın artık daha az ve daha zayıf muhaliflere sahip olduğunu ve neguse negest’in on altıncı yüzyıldan bu yana ilk kez esasen tam kontrol altında olduğunu gösterdi. Sıradan askerler gibi bölgesel ‘efendiler’ de aslında tek amaçları dışarıdan gelen bir saldırıyı püskürtmek olan bu sefere çıktılar ve liderlik için Menelik’e baktılar. Savaşçılıklarını ve liderlik vasıfları olan ağ kurma, koordinasyon ve sosyal desteğe hakimiyetlerini göstermeye hevesliydiler. Bireysel savaşçılar binicilik ve cüretkâr eylemlerdeki becerilerini göstermeye hazırdı ve savaş malzemelerine, çadırlarına ve yük hayvanlarına bakan seyisleri ve hizmetkârları da savaşçı olarak dikkat çekmeyi umuyordu.
Bir de Etiyopya’nın sömürgeleştirilip sömürgeleştirilmeyeceği sorusunu kesin olarak çözen Adwa’nın muhteşem sembolizmi vardı. Geriye dönüp bakıldığında, Etiyopya’nın 1 Mart 1896’daki zaferi neredeyse kaçınılmaz görünüyor. Amba Alagi savaşı ve Mekelle kuşatmasından başlayarak, 2.Menelik’nin taktik ve stratejik dehası tam anlamıyla sergileniyordu. Kuzeye doğru metodik ilerleme ve gereksiz savaşlardan kaçınma, İtalyanları kendi ayarlarına göre yürümeye zorladı. Bu stratejiye İtalyanların sabırsızlığı da yardımcı oldu. Henüz 26 yaşında olan yeni birleşmiş İtalya Krallığı, Avrupa’nın emperyal güçleri arasında sayılmak için acele ediyordu. Roma’dan gelen emirler, sosyal olarak üstleri olan ve bu nedenle kendisine saygısızlık eden generalleri yönetmek gibi ek bir sorunu olan Oreste Baratieri’yi, Etiyopya ordusuyla kendi seçmediği bir şekilde ve zamanda karşı karşıya gelmeye zorladı (adil olmak gerekirse, savaş için asla ideal bir zaman veya yer bulamayacaktı). İşleri daha da karmaşık hale getirmek için, İtalyan generallerin mekânsal kafa karışıklığı ve yer isimlerini karıştırmaları, ordularını savaştan önce düzgün bir şekilde konuşlandıramadıkları anlamına geliyordu. Böylece İtalyan birlikleri bütün gece yürüdükten sonra sabahın erken saatlerinde savaşa girdiler. Mekânsal farkındalıktan yoksun olmaları, farklı birliklerin bölünmesine ve savaş başladığında takviye alamamalarına neden oldu.
Genel olarak, Somali’deki seferlerle dikkati dağılan İtalyanların Etiyopya’daki vatanseverlik derecesine ve askeri ilerlemelere yeterince uyum sağlayamaması meselelere yardımcı olmadı. Sonuç olarak iki önemli yanlış hesap yaptılar: [Menelik’in birliklerinin kalitesini hafife aldılar ve isyancıların [soylular/prensler] yardımına güvendiler.] Bu gerçekleşmedi. Menelik Eylül 1895’te yabancı tehdidi hakkında, kabileler arasında gerçek bir vatanseverlik dalgası yaratan bir bildiri yayınladı. Tüm vassallarını kendi tarafına çekti ve İtalyan işgalini beklediği ordu, kendi Shoan askerlerini, sadık Ras Makonnen komutasındaki Harar birliklerini, Ras Mangasha’nın Tigré’den adamlarını, Gojjam ordusunu ve Galla süvarilerini içeriyordu. 6 Bununla birlikte, Adwa’daki belirleyici faktör – tıpkı 19. yüzyılın sonlarının çoğunda olduğu gibi – Etiyopyalıların askeri ve siyasi olarak hazırlıklı olmalarıydı. Modern silahlarla yeniden silahlanma, zaman zaman İtalyanların da yardımıyla (her iki taraf da Wuchale Antlaşması’na bağlıymış gibi davranırken) iyi gitmişti. Ve tüm önemli bölgesel oyuncuları kendi tarafına çekmek için manevralar yapan İmparator Menelik, seleflerini yüzyıllardır atlatmış olan imparatorluk kontrolünü bir dereceye kadar başardığını yansıtan çok etnikli bir imparatorluk ordusu kurmuştu. İmparatorluğun misyon anlayışını etkili bir şekilde modelleme yeteneği Etiyopya’nın imparatorluk çağında özgür kalacağını müjdeliyordu… En azından 1937’nin başlarına kadar.
II: 20. yüzyılın başlarında modernleşme teknesini kaçırmanın vahim sonuçları
Etiyopya, 2.Tewodros, 4.Yohannes ve 2.Menelik’nin hükümdarlıklarını takiben görünüşte yeni yörüngesi göz önüne alındığında, 20. yüzyılda neden ekonomik, politik (ve nihayetinde askeri olarak) geride kaldı? Basit cevap, Etiyopya’nın ekonomisini, siyasetini ve toplumunu yeterince modernize edememiş olmasıdır. Bu bakımdan Etiyopya, Afrika Kıtası’nda benzersiz değildi. Afrika’nın son iki yüzyıldaki az gelişmişliğinin önemli bir açıklaması, Kıta toplumlarının çoğunun kendi koşullarına göre modernleşmeyi başaramamış olmasıdır. Çoğu başarısız oldu çünkü yeni ortaya çıkan hükümet teknolojilerini (örneğin anayasacılık), ekonomik üretimi (bilimsel rasyonalite, ortaklaşa sahip olunan nesiller arası büyük firmalar, en iyi şekilde yapılandırılmış mülkiyet hakları) ve savunmayı (askeri teknoloji) ithal etmek ve uyarlamak için örgütsel araçlardaki (örneğin devlet, okuryazarlık ve organize kitlesel öğrenme gelenekleri, elit ideolojik ve sosyo-kültürel hegemonya, vb) Erken Modern gelişmeleri kaçırdılar.
Bunu akılda tutarak, Walter Rodney’i sadece yüzeysel olarak okuyanların gözden kaçırdığı önemli bir dersin, son 200 yılın sömürge ve yeni sömürge sömürüsü altındaki aşağılayıcı deneyimlere zemin hazırlayanın modernleşmenin gerisinde kalmak olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle Rodney’i sadece ahlakçı bir polemikçi olarak değil (çoğu kişinin tercih ettiği gibi), herkesin yeni yönetim teknolojilerini benimsediği ve fiziksel dünyaya hakim olduğu Erken Modern dönemdeki Afrika’nın zayıflıklarının nasıl yabancılar tarafından daha sonra aşağılanmaya ve mülksüzleştirilmeye olanak sağladığına dair olumlu bir açıklama girişimi olarak okumak önemlidir. Örneğin Rodney, erken modern dönemde Avrasya’dan verimli teknolojik transferin, bu teknolojiyi kullanabilecek ve içselleştirebilecek Afrikalı sosyo-ekonomik yapılar olması halinde gerçekleşebileceğini açıkça gözlemlemektedir. Afrikalı bir perspektiften bakıldığında, kıtada tarihin birikmiş hatalarını düzeltmenin yolunun, yabancıların karakterini değiştirme umuduyla, Afrikalıları (elbette tarihin asil kurbanları olarak) bencil siyasi projelerde bir folyo olarak kullanırken, standart yıllık ahlakçılık olamayacağı sonucuna varılır. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, meşhur yağmurun bölgeyi ne zaman ve neden yağmaya başladığına dair makul miktarda içsel düşünme ve ardından Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini en üst düzeye çıkaracak araçlara yatırım yapmaktır. Ancak bu şekilde Afrika devletleri ve toplumları tarihin büyük sahnesinde kendi koşullarına göre gelişebilir ve başkalarının tarihinde yan olay olarak yer almazlar. Bu da bizi Etiyopya’ya geri getiriyor. Özellikle Adwa, bağımsız devletler topluluğu arasında imparatorluğun tanınmasını sağladıktan sonra neden agresif modernleşme adımları atmadı?
Akla dört ana neden geliyor. Birincisi, 19. yüzyılın sonlarında hem yerli hem de yabancı düşmanlara karşı elde edilen askeri başarılar, çekirdek imparatorluk elitlerini her zaman askeri teknoloji satın alabileceklerini düşünmeye sevk etti; ve (çift kullanımlı) bir yerli sanayi tabanına (ve sosyal, politik ve ekonomik reformlar açısından gerekli olan her şeye) yatırım yapmak zorunda değillerdi: Menelik’in silah edinme kolaylığı Etiyopyalıları, ulusun her zaman hevesli satıcılardan savaş malzemeleri satın alabileceği sonucuna götürdü. Liderlik, böyle bir çabanın içereceği tüm modernizasyon ve toplumun yeniden düzenlenmesi ile bir silah endüstrisi kurmayı gerekli görmedi, ancak demiryolu, telefon ve telgraf gibi iletişimin başlatılması yoluyla hükümetin ve geleneksel ekonominin gelişimini teşvik etmekten memnun oldu. Yetkin ve sorumlu Etiyopyalılar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savunma maliyetlerinin astronomik bir şekilde artacağını; yeni silah sistemlerinin karmaşıklığının nispeten yüksek düzeyde teknik anlayışa sahip askerler gerektireceğini; ve Avrupa’nın değişen siyasi ittifaklarının ve ilişkilerinin silah bulunabilirliğini keskin bir şekilde azaltacağını öngöremediler. Bu nedenle I. Haile Sellasie, ülkesini mekanize İtalyan ordusuna karşı savunmayı imkansız buldu; okuma yazma bilmeyen askerleri, elde edebildiği birkaç modern silahı bile tam olarak kullanamadı. Ve böylece Faşist İtalya 1930’ların sonunda Adwa’nın intikamını almak için geldiğinde, Etiyopya’yı 5’ten az tankla, bir Hava Kuvvetleri şakasıyla, radyo iletişimi olmadan ve genel olarak teknolojik olarak geri kalmış buldu. Sayısız bireysel kahramanlık örneğine ve Etiyopya egemenliğini koruma misyonu duygusuna rağmen, imparatorluk toplu olarak faşistler tarafından tamamen yenildi. İkincisi, Adwa sonrası ortaya çıkan meşrulaştırma stratejisi – güneye doğru bölgesel genişleme – yoğun modernizasyon pahasına imparatorluğun dikkatini çekti. Bu durum Etiyopyalı seçkinlerin ekonomi, siyaset ve sosyal ilişkilerde geniş kapsamlı reformlara duyulan acil ihtiyaç konusundaki anlayışını gölgeledi. Örneğin, Cibuti’ye giden demiryolu ve Somali’ye karayolu bağlantıları dışında, 2. Menelik döneminde – kuzey dağlık bölgeleri de dahil olmak üzere – ulusal bir karayolu ağına yatırım yapılmadı! Temel olarak, İmparator 2. Menelik, imparatorluk genişlemesinden dolayı dikkati çok dağılmıştı ve politika iletişiminde kötüydü:
Menelik daha ziyade batı iş dünyasına ait bir tipti, safkan, sert başlı bir girişimciydi. Dış ilişkilerle yakından ilgileniyordu ve Avrupa’daki gelişmeler hakkındaki bilgisi, sarayına gelen hemen her yabancı ziyaretçi tarafından yorumlanıyordu. Sosyal reform konusunda bile ileri fikirleri vardı ve köleliğin kaldırılmasına, zorunlu eğitimin getirilmesine ve eski örfi hukukun yerine yeni bir kanun konulmasına karar verdi. Bunların uygulanmasını bizzat denetlemiş olsaydı daha etkili olacağına şüphe yoktu; zaten kendisi de genellikle sınırlarını sağlamlaştırmakla meşguldü; tebaasından çok azı fikirlerinin önemini kavradı ve değişikliklerden elde edilen faydalar hastalığının ve Lij Jasu’nun kısa, olaylı saltanatının çalkantılı yıllarında kaybolup gitti. Geriye dönüp bakıldığında, Menelik ve Tewodros zaman içinde yer değiştirmiş olsalardı, işler farklı bir şekilde sonuçlanabilirdi. Dış politika konusundaki titrek kavrayışına rağmen (Magdala’daki fiyaskoya bakınız), ikincisi sanayileşme konusunda doğru içgüdülere sahipti ve 20. yüzyılın başlarında elit sınıf içindeki “Japonlaştırma” politikası koalisyonuna daha iyi bir emperyal müttefik olarak Etiyopya’nın modernleşmesini muhtemelen hızlandıracaktı. Üçüncüsü, derin ve hikayeli bir tarih muhafazakarlığın ağırlığını da beraberinde getiriyor. Bu koşullar altında, bir toplumu kırmadan modernleştirmek büyük beceri gerektirir. Bu, Haile Selassie’nin orada burada parıldamasına rağmen yapamadığı bir şeydir. Kilise modernleşme konusunda çok yavaş hareket ediyordu – bu da devletin modern kitlesel eğitimi yaygınlaştırma becerisini ciddi şekilde engelliyordu. Toprak reformu gündemde değildi ve yarı feodal tarım ekonomisi 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bozulmadan varlığını sürdürdü. Yüzyıllardır süregelen elit okuryazarlık kültürüne rağmen, hızlı sanayileşme için neredeyse hiçbir beşeri sermaye temeli yoktu. 1941 gibi geç bir tarihte Etiyopya’nın okuryazarlık oranı ancak %5’ti. Birçok Etiyopyalı elit iyi bir eğitim alabilirken, gerçek kitlesel eğitim 2000’li yıllara kadar gelmedi. Etiyopya 21. yüzyıla %36 gibi şaşırtıcı derecede düşük bir yetişkin okuryazarlık oranıyla girdi. Uğursuz bir şekilde, yüzyılın ortalarında yardım bağımlılığının filizleri çoktan görülmeye başlanmıştı: 1950’lerin geri kalanında, yabancı hükümetlerin ve çeşitli milletlerden danışmanların yardımıyla beş kolej daha kuruldu. USAID finansmanıyla Oklahoma Üniversitesi önce 1953’te Jimma’da bir ziraat okulu kurdu, ardından 1956’da Harar yakınlarındaki Alemaya’da bir ziraat koleji açtı. BM kuruluşları ve USAID tarafından desteklenen bir halk sağlığı koleji 1954 yılında Gondar’da açıldı. Aynı yıl İsveç hükümeti Addis Ababa’da bir yapı teknolojisi enstitüsü kurdu. Addis Ababa’da 1952 yılında faaliyete geçen iki yıllık mühendislik yüksekokulunun, planlaması çoktan başlamış olan Haile Selassie I Üniversitesi’nin (HSIU) bir fakültesi olması amaçlanmıştı.
İmparator Selassie’nin kalkınmacı stratejileri 19. yüzyıldaki seleflerine kıyasla pek çok açıdan daha yetersizdi. Belki de hızlı gelişme arzusuyla ya da (daha büyük olasılıkla) yabancıların iyiliğine olan naif bir inançla (İtalyanlarla olan deneyimine rağmen) motive olan İmparator Selassie, Etiyopya’nın şartlarına göre bir şeyler yapma taahhüdünü somutlaştırmadı. Sorunun bir kısmı, o zamanki tüm Afrikalı elitler gibi, gelenek (ve onun güç ve otorite kaynakları) ve hızlı modernleşme için popüler talepler tarafından çapraz baskıya maruz kalmasıydı. Ve çoğu Afrikalı elit gibi Selassie de bu iki gücü uzlaştırmak gibi zor bir görevden kaçındı. Bunun yerine, geleneksel güç ve otorite kaynaklarına tutunurken, modernleşme dürtüsünü (ve arkasındaki düşünceyi) çoğunlukla yabancılara yaptıran şizofrenik bir varoluşu seçti. Bu şizofrenik duruş bir felaket oldu. Eğitim politikasını ele alalım: Ciddi maddi ve beşeri eksikliklerin üzerine, yön ve ulusal hedeflerden yoksun bir eğitim politikası aşılanmıştı. Birçok akademisyene göre, ulusal bir yönün olmamasının ana nedeni, yabancı danışmanların, yöneticilerin ve öğretmenlerin Etiyopya’nın eğitim sisteminin kurulmasında ve genişletilmesinde oynadıkları belirleyici rolde yatmaktadır. Müfredatın her düzeyde Batı ülkelerinde sunulan dersleri yansıtma eğiliminde olması, onların zararlı etkisinin bariz bir kanıtıydı. Bir yazarın ifadesiyle, “atanmış yabancı danışmanlar, kendi ülkelerinde başarılı olduğu kanıtlanan şeylerin Etiyopya’nın kalkınmasına da fayda sağlayacağını düşünme eğilimindeydi”. Son olarak, emperyal etnik dışlama politikası (özellikle güney genişlemesinin ardından) devlet otoritesinin ve kalkınmacı yatırımların tüm Etiyopyalılara yayılmasını sınırladı. Çekirdek devlet elitleri, imparatorluktaki etnik olmayanlara karşı oldukça dar görüşlü ve şovenist kaldı. Bu da başlı başına tarih konusundaki cehaleti yansıtıyordu. Etnik katılım (o dönemde zorla da olsa) Lalibela’yı ve Yejju hanedanını ortaya çıkarmış ve imparatorluk otoritesinin bir kısmını korumuştu. Sonuçta sistemin dışlayıcı katılığı 1960-1970’lerde milliyetçiliklerin yükselmesine, imparatorun nihai olarak devrilmesine ve iç savaşa yol açtı. Çağdaş Etiyopya – etnik kökene dayalı ulus-altı birimleriyle – kapsayıcı modernleşme yoluyla ulus inşasına yatırım yapmama hatasının bedelini hala ödüyor.
III: Sonuç
Afrika Kıtası’ndaki siyasi ve ekonomik azgelişmişlik hakkında derin bir gizem yoktur. Temel düzeyde hikaye, tarihin kritik dönemeçlerinde üretken ekonomik faaliyeti ölçekli bir şekilde organize etme ve koruma mekanizmaları geliştirmede tekrarlanan başarısızlıklardan biridir. Diğer bölgelere göre ortaya çıkan gecikme, zaman içinde bileşik etkiler yaratmıştır. Benim görüşüme göre, bu bölgesel başarısızlıkların en büyük nedeni Afrika’nın yönetici elitleri arasında tarihsel öz farkındalığın yokluğu olmuştur. Bu gerçeklik, elitlerin kendi halkları karşısında hegemonik meşruiyetlerini kaybetmelerine, dünya sahnesinde etkinliklerinin azalmasına ve hırslarının tamamen yok olmasına neden oldu. Kolektif eylemin koordine edilmesinde ve kurumları canlandıran normların uygulanmasında oynadıkları önemli rol göz önüne alındığında, hırsları düşük elitlerle fazla ileri gitmek mümkün değildir. Bunu akılda tutarak, 19. yüzyılın sonlarındaki Etiyopya tarihi bize ulusal misyon duygusunun – özellikle de hırslı elitler tarafından iyi modellenirse – neler başarabileceğini öğretiyor. Etiyopya’nın 20. yüzyılda Adwa ve zengin tarihi üzerine inşa etmedeki başarısızlığı da öğreticidir. Sosyal, siyasi ve ekonomik kalkınma açısından dünyanın geri kalanının gerisinde kalmak – şu anda Kıta’nın çoğunda olduğu gibi – bölge toplumlarını gelecek nesiller için aşağılayıcı dış bağımlılık ve sömürü hayaletine maruz bırakmaktadır. Halklarının gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmak ve Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini korumak için Afrika toplumları kendi koşullarına göre hızla ve özür dilemeden modernleşmeye odaklanmalıdır. Bu kadar basit. Son tahlilde, Menelik gibi adamlar ve Bağımsızlık Kuşağı’nın pek çok üyesi, bu kadar az şeyle bu kadar çok şey yaptıkları için övgüyü hak ediyor. Elbette kusurluydular ve kendi paylarına düşen hataları yaptılar. Ancak kimse onları tarihsel öz farkındalıktan, misyon duygusundan veya hırstan yoksun oldukları için dürüstçe suçlayamaz. Bu bakımdan, nispeten daha zengin (beşeri sermaye) donanımlarına rağmen, tartışmasız dünyanın en kayıtsız yönetici elitleri olan mevcut Afrikalı liderlerden çok daha üstündüler.
Dünya Basını
Prof. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz

Ekonomist Steve Hanke, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışının savaş öncesi düzeyin yaklaşık yüzde 60 gerisinde kaldığını ve Washington’ın bu gerçeği kamuoyundan gizlediğini açıkladı. ABD’nin tırmandırdığı gerilim döngüsünü kaybettiğini belirten Hanke, tek taraflı yaptırımların ve yanlış dış politikaların Batı dünyasında derin bir kriz yarattığına dikkat çekti.
Maryland eyaletinin Baltimore kentindeki Johns Hopkins Üniversitesi’nde görev yapan Amerikalı ekonomist ve uygulamalı ekonomi profesörü Steve Hanke, yayıncı Mario Nawfal’ın kanalında jeopolitik analisti Brandon J. Weichert’ın sorularını yanıtladı.
ABD ordusu, akademi ve iş çevrelerine jeopolitik ile yüksek teknoloji araştırma ve geliştirme alanlarında dersler veren, “Uzayı Kazanmak: Amerika Nasıl Süper Güç Kalır” ve “Gölge Savaş: İran’ın Üstünlük Arayışı” adlı kitapların yazarı Weichert’ın sunduğu yayında; Hürmüz Boğazı’ndaki petrol akışı, tırmanan İran gerilimi, ABD yönetiminin kamuoyunu yönlendirme çabaları, küresel enerji piyasaları, yaptırımların sonuçları ve Avrupa’daki sanayi krizine ilişkin kapsamlı değerlendirmeler ele alındı.
Weichert, New York Times gazetesinin tanker takip verilerine dayandırdığı haberini hatırlatarak yayına başladı. Haberde Hürmüz Boğazı’ndan son yedi günde günlük ortalama 6,7 milyon varil petrol geçtiği ve bu hacmin çatışma öncesi seviyelerin yaklaşık yüzde 60 altında kaldığı vurgulandı.
Weichert, Washington yönetiminin sahadaki bu tabloyu nasıl ele aldığını sorarak profesörün görüşlerine başvurdu.
“Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz”
Hükümetin gerçek durumu saptırdığını ve kamuoyuna her şeyin yolunda olduğu yönünde bilgi aktardığını belirten Steve Hanke, “Yönetim gerçekleri çarpıtıyor. Oradan her türlü petrolün çıktığını söylüyorlar. Ben boğazdan geçen gemi trafiğini takip eden kuruluşların yanı sıra Kepler gibi bağımsız izleme şirketlerinin verilerini ve Kızıldeniz tarafındaki hareketliliği düzenli olarak izliyorum. Geçiş hacmi, Washington’ın çizdiği tablonun çok ama çok altında seyrediyor. Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz. Bu durum sadece mevcut yönetimle sınırlı bir mesele değildir. Hükümetler yalan söyler, gerçekleri eğip büker. Dış politika alanına girdiğinizde ise istihbarat teşkilatları süreci tamamen yönlendirir” ifadelerini kullandı.
Ana akım medyada çıkan haberlerin büyük kısmının istihbarat kurumlarının yönlendirmesiyle şekillendiğini dile getiren Hanke, “Bugün New York Times veya Wall Street Journal gibi büyük yayın organlarında okuduğunuz haberlerin çoğu, Merkezi İstihbarat Teşkilatı ve diğer istihbarat servislerinin dolaşıma soktuğu verilerden ibarettir. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana mekanizma böyle işliyor. Geçmişe bakın, Merkezi İstihbarat Teşkilatı’nın CBS televizyonundaki en önemli ismi Walter Cronkite idi. Cronkite, ülkenin en saygın, en güvenilir haber sunucusuydu. Amerikalıların büyük bölümü ona inanırdı ancak o teşkilatın bir parçasıydı” dedi.
Weichert ise dönemin ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın Vietnam Savaşı sürecinde “Cronkite’ı kaybettiysek savaşı da kaybettik demektir” sözünü hatırlattı. Johnson’ın sokak zekasına sahip bir lider olduğunu ifade eden Hanke, “Johnson, siyaset arenasına adım atan bir kişinin kaçınılmaz olarak bir enformasyon savaşının içine girdiğini çok iyi biliyordu. Bilgiyi kontrol etmek zorundaydınız. Bu yüzden bağımsız basın fikri bir hayalden öteye geçemiyor. Gerçeğe ulaşmanın yolu uluslararası basını, Fransız, Rus ve Avrupa medyasını, sosyal ağları çapraz kontrol etmekten geçiyor. Fakat sıradan bir insanın buna vakti ve donanımı yetmiyor. Eskiden Sovyetler Birliği’nin Pravda gazetesini okuyup satır aralarını çözemeyenler hiçbir şey anlayamazdı. Pravda yönlendirme içerirdi ama içinde doğruyu bulmaya yarayan çok kıymetli ayrıntılar gizliydi” sözleriyle değerlendirmesini sürdürdü.
“Finans basınının yüzde 95’i ya yanlıştır ya ilgisizdir”
Öğrencilerine ekonomi derslerinde aktardığı ilk kurala değinen Hanke, “Derslerime başlarken öğrencilerime ilk anlattığım şey Hanke’nin yüzde 95 kuralıdır. Genel basını bir kenara bırakın, yalnızca ekonomi ve finans basını için bile geçerlidir bu. Finans basınında okuduğunuz haberlerin yüzde 95’i ya tamamen yanlıştır ya da konudan bütünüyle uzaktır. Öğrenciler iktisat bilimini tam öğrenemedikleri için doğru ile yanlışı ayırmakta zorlanıyor ve ilgisiz verileri tekrarlayıp duruyor. Haberi doğru okumak ustalık, tecrübe ve zaman ister. Her sabah işe gitmek zorunda olan sıradan bir yurttaşın gazetedeki yanlışları ayıklaması mümkün olmuyor” dedi.
Weichert, ABD Merkez Komutanlığı’nın mayıs ortasında Umman kıyılarında başlattığı refakat harekatıyla yaklaşık 1600 ticari gemiye eşlik ettiğini ve 800 milyon varil petrolün boğazdan geçişine destek sağladığını duyurduğunu anımsattı. Bu verilerin gerçekçi olup olmadığını soran Weichert’a yanıt veren Hanke, rakamların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi:
“Açıklanan rakamlar gerçeğin çok uzağında. Hem Umman hem de İran tarafı dahil olmak üzere boğazdan günde sadece dört veya beş gemi geçiyor. Merkez Komutanlığı ordunun kontrolü elinde tuttuğu imajını yaymaya çalışıyor. Ordunun doğruyu söylediği nerede görüldü? Bu tamamen hayal dünyasıdır. Gerçekte olan şey, küçük bir akıntıdan ibarettir ve açıklanan sayılarla sahadaki gerçeklik arasında devasa bir uçurum vardır.”
“Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti”
Dizel yakıt fiyatlarındaki hızlı yükselişe dikkat çeken Weichert, enerji piyasalarında yeni bir eşiğe gelinip gelinmediğini sordu. Fiyatların daha da tırmanacağını ifade eden Hanke, “Bu durum geçici bir sıçrama değildir, fiyatlar daha da yükselecektir. Trump’ın yürüttüğü politikaların faturasıdır bu. İran ile karşılıklı saldırı döngüsüne girdiler. ABD birkaç hedefi vuruyor, ardından İran daha büyük bir karşı saldırı düzenliyor. Her hamle döngüsünün sonunda ABD geriye düşüyor ve kaybediyor. Trump bu gerilimi tırmandırma adımlarının hepsini kaybetti. Albert Einstein’a atfedilen meşhur bir söz vardır: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuç beklemek deliliktir. Bu yaklaşım, atılan adımların akıl sınırları dışında kaldığını gösteriyor” açıklamasını yaptı.
Askeri adımların başarısızlıkla sonuçlandığını belirten Hanke, sözlerini şöyle sürdürdü: “Önce bir hava harekatı denediler, ardından birinci abluka geldi. Sonuç alamayınca ikinci ablukayı devreye soktular. Şimdi de karşılıklı misilleme sarmalına girdiler. Hep aynı eylemleri tekrarlayıp bu kez kazanacaklarını sanıyorlar ancak bu gerçekleşmeyecek. İran sadece askeri alanda değil, uluslararası kamuoyu algısında da üstünlük sağladı. Bu harekat öncesinde küresel kamuoyunda İran’ın kırılgan olduğu, ekonomisinin çöktüğü ve iç muhalefetin rejimi sarsacağı yönünde güçlü bir algı hakimdi.”
“Körfez’de en hızlı büyüyen ekonomi İran oldu”
Körfez bölgesindeki ekonomik göstergeleri detaylandıran Hanke, İran ekonomisinin çöktüğü yönündeki tezlerin asılsız olduğunu rakamlarla açıkladı: “2008 küresel finans krizinden başlayarak çatışmaların patlak verdiği 2026 yılı başına kadar olan kişi başına düşen gayrisafi yurt içi hasıla verilerini inceledim. Bu dönemde Körfez bölgesinde kişi başına geliri en hızlı büyüyen ülke İran oldu. İkinci sırada hemen hemen aynı oranla Suudi Arabistan yer alıyor. Diğer ülkelerin grafiği ise son derece olumsuzdur. Örneğin Kuveyt’te 2008 yılı 100 baz alındığında, kişi başına düşen milli gelir endeksi 65 seviyesine kadar geriledi. Yaptırımların ve baskıların İran ekonomisini tamamen çökerttiği söylemi gerçeği yansıtmıyor.”
Weichert’ın Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesini hatırlatarak İran’ın diplomatik yalnızlıktan uzak göründüğünü belirtmesi üzerine Hanke, Tahran yönetiminin uluslararası saygınlığını artırdığını vurguladı: “İran her geçen gün yalnızlıktan uzaklaşıyor ve daha fazla saygı görüyor. Orta ölçekli bir güç, küresel bir süper gücü askeri açıdan köşeye sıkıştırdı. Boğazdaki kontrolü ele aldılar; oysa savaştan önce böyle bir hakimiyetleri yoktu. Bölgedeki askeri üstünlük bütünüyle kaybedildi. Sivillerin hayatını kaybettiği yoğun saldırılar karşısında küresel kamuoyunda İran’a yönelik büyük bir sempati gelişti. Kamuoyu algısı tamamen tersine döndü.”
Hanke, BRICS grubunun Hindistan’daki zirvesine atıfta bulunarak, “Eskiden bu toplantılar içi boş birer diplomasi vitriniydi, somut bir netice doğurmazdı. Fakat artık durum değişti. Washington’ın izlediği politikalar BRICS grubuna doğrudan can suyu veriyor. Benzer bir kırılma İsrail için de geçerlidir. İsrail’in devasa kamuoyu yönlendirme aygıtına rağmen, dünya genelinde İsrail’e yönelik bakış açısı son derece olumsuz bir noktaya sürüklendi” değerlendirmesinde bulundu.
“Bugün herkes Amerikalıları birer düşman olarak görüyor”
Küresel Güney ülkelerinin artan ağırlığını ve Batı’nın ekonomik hakimiyetini değerlendiren Weichert’a cevap veren Hanke, dünyada Washington’a yönelik algının kökten dönüştüğünü söyledi: “Birçok ülke artık ABD’yi bir tehdit olarak algılıyor. Sadece geleneksel rakipler değil; Kanada ve Meksika gibi en yakın komşular dahi bu kaygıyı taşıyor. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın, ABD’nin gerçek bir dostu kalmadı. Masada görünen sembolik ortaklıklar hariç tutulursa hemen herkes Amerikalıları bir tehdit ve hasım olarak konumlandırıyor. Bu yüzden yüzlerini Washington’dan öteye çeviriyorlar.”
Küresel Güney’in ve BRICS’in güç kazandığını ancak ABD’nin elindeki yapısal kozların yabana atılmaması gerektiğini kaydeden Hanke, 1998 Asya finans krizinde dönemin Endonezya Devlet Başkanı Suharto’ya başdanışmanlık yaptığı dönemi şu sözlerle anlattı:
“1998 krizinde Endonezya para birimi çökmüş, enflasyon patlamış ve gıda isyanları baş göstermişti. Suharto, Uluslararası Para Fonu’nun reçetelerini uygulamış ancak ekonomi daha da kötüleşmişti. Beni davet etti. Kendisine Hong Kong modeline benzer bir para kurulu sistemi kurmayı önerdim. Rupi basılacak, bu para yüzde 100 ABD doları rezerviyle desteklenecek ve kura sabitlenecekti. Bu model enflasyonu anında kıracaktı ve Suharto koltuğunda kalacaktı. Fakat dönemin ABD Başkanı Bill Clinton yönetimi bunu engellemek istedi; amaçları Suharto’yu kriz yoluyla tasfiye etmekti. Clinton, Suharto’yu arayarak ‘Eğer Profesör Hanke’nin para kurulu sistemini kurarsanız, vadedilen 43 milyar dolarlık yardımı alamazsınız’ diyerek açıkça tehdit etti.”
Suharto’nun yardımı reddederek para kurulunu kurma iradesini koruduğunu aktaran Hanke, sürecin askeri güç gösterisiyle noktalandığını belirtti: “Suharto eski bir generaldi, ekonomik tehditlere boyun eğmedi. Ocak ayında başlayan çekişme mayısa kadar sürdü. Sonunda ABD ne yaptı? Pasifik Filosu’ndan büyük bir deniz gücünü Cakarta açıklarına gönderip askeri tatbikatlara başladı. Bu askeri hamle Endonezya ordusunu korkuttu ve generaller Suharto’yu para kurulu kararından vazgeçmeye zorladı. Suharto’yu geri adım attıran şey 43 milyar dolarlık yaptırım tehdidi değil, doğrudan donanmanın varlığı oldu.”
“Dünyadaki piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York’tadır”
Bugün benzer bir askeri baskının İran üzerinde kurulamadığını dile getiren Hanke, gücün temel unsurlarını şu sözlerle özetledi: “Bir ülkenin gücünü milli gelirin büyüklüğü, askeri kapasitesi ve finansal hakimiyeti belirler. ABD açısından en belirleyici unsur, doların küresel rezerv para birimi niteliğidir. Dolarsızlaşma tartışmaları tamamen dayanaksızdır. Dolar bir yere gitmiyor. Dünyada derinliğe ve likiditeye sahip tek tahvil piyasası ABD Hazine tahvilleridir. Büyük ölçekli sermaye hareketlerinde yönelebileceğiniz başka bir adres yoktur. Hisse senedi piyasalarına baktığınızda, dünyadaki toplam piyasa değerinin yüzde 65’inden fazlası New York borsalarında yer alıyor. Toronto veya diğer borsalar bunun yanında çok küçük kalır.”
Çin’in küresel ticaretteki yükselişini değerlendiren Hanke, ABD’nin uyguladığı tek taraflı yaptırımların Washington aleyhine sonuçlar doğurduğunu kaydetti: “Çin, Kanada veya Meksika gibi değildir. ABD’nin hatalarından en büyük kazancı Pekin yönetimi elde ediyor. 11 Eylül sonrasında Bush döneminden başlayarak Obama, Trump ve Biden yönetimleri boyunca yaptırımlar kontrolsüz bir şekilde artırıldı. Bu iki partinin de benimsediği bir akıl tutulmasıdır. ABD Kongresi’nin ne yaptığını bilmediğini rahatlıkla söyleyebilirim. Yaptırımlar tamamen bir kaybedenler oyunudur. Ben hem ilkesel olarak hem de pratikte yaptırımlara bütünüyle karşıyım. Hiçbir zaman işe yaramazlar ve bumerang gibi uygulayanı vururlar. Bugün Avrupa’nın derin bir krizle boğuşmasının ana sebebi Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve Kuzey Akım boru hattının imha edilerek ucuz doğalgaz akışının kesilmesidir.”
“Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır”
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya seçimlerindeki başarısını gündeme getiren Weichert’a yanıt veren Hanke, Almanya’nın bugünkü durumunun temelinde eski Başbakan Angela Merkel’in tercihlerinin yattığını dile getirdi:
“Merkel dönemine bakmak gerekiyor. O dönemde Merkel adeta dokunulmaz bir lider gibi görülüyordu fakat büyük hatalar yaptı. Hristiyan Demokrat Birlik partisi içindeyken sol kanadı ve Yeşilleri kontrol altına almak için onları koalisyona dahil etti. Bunun bedeli ise nükleer santralleri kapatmak oldu. İkinci adımda ise sağ kanadı frenlemek adına açık kapı politikası güderek ülkeyi düzensiz göçmen akınına uğrattı. Bu durum devasa toplumsal yaralar açtı ve Almanya için Alternatif partisinin yükselişine zemin hazırladı.”
Almanya için Alternatif partisinin siyasi programında nükleer enerjiye dönüş, sınır güvenliğinin sağlanması ve Rusya ile sürdürülen vekalet savaşının sonlandırılması maddelerinin öne çıktığını belirten Hanke, ana akım partilerin bu partiyi tecrit etme çabalarını antidemokratik olarak nitelendirdi: “Bu partinin etrafına güvenlik duvarı örmeye çalıştılar, aldıkları oy ne olursa olsun koalisyona almayacaklarını açıkladılar. Hatta iç istihbarat üzerinden terör soruşturması açarak partiyi yasa dışı ilan etmeye kalktılar. Demokrasi söylemi dilinden düşmeyenlerin sergilediği bu tutum tamamen antidemokratiktir.”
Sanayinin durumuna ilişkin çarpıcı rakamlar aktaran Hanke, “Almanya sanayisizleşme ve çöküş sürecinin tam ortasındadır. İmalat sektörünün milli gelir içindeki payı diğer Avrupa ülkelerinde ortalama yüzde 12 iken, Almanya’da yüzde 23 seviyesindedir. Ağır sanayi devasa miktarda enerji ve elektrik tüketir. Bugün dünyadaki en pahalı enerji nerede satılıyor? Almanya’da. Volkswagen yönetim kurulu 50 bin çalışanını işten çıkaracağını duyurdu. Dünyanın en büyük kimya üreticisi BASF fabrikalarını kapatıp Çin’e taşındı. Alman otoyolları çöküyor, efsanevi dakikliğiyle bilinen trenler artık asla vaktinde kalkmıyor” sözleriyle tablonun vahametine işaret etti.
“İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır”
Weichert’ın, popülaritesi yüzde 13’e kadar gerileyen Başbakan Friedrich Merz’in bu çöküşü perdelemek adına savaş söylemlerine yönelip yönelmediği sorusu üzerine Hanke, dikkat çekici bir tespitte bulundu: “İktidarda kalmanın en bilinen yöntemlerinden biri savaş çıkarmaktır. Savaş başlatırsanız, işler sarpa sardığında Ukrayna’da yapıldığı gibi sıkıyönetim ilan eder ve koltuğunuzu korursunuz. Merz köşeye sıkışmış durumdadır ve savaşı körüklemek istemektedir. Almanya’daki bir havalimanında Ukrayna uçağına yönelik olayı hemen Rusya’ya bağladılar. Bu büyük ihtimalle bir sahte bayrak operasyonudur. Rusların bu kadar acemice bir işe imza atacağını düşünmek saflıktır.”
ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında planladığı ancak uygulamadığı sanayisizleştirme hedeflerini hatırlatan Hanke, “Morgenthau Planı ile Almanya’yı fabrikalarından arındırıp tarım toplumuna dönüştürmek istemişlerdi. Bu gerçekleşmedi ve serbest piyasa modeliyle muazzam bir kalkınma yaşandı. Ancak 1968’de Paris’te başlayan öğrenci ayaklanması Almanya’ya ve tüm Avrupa’ya sıçradı. O tarihten bu yana üniversite eğitim standartları hızla geriledi. Johns Hopkins Üniversitesi’nde 57 yıldır profesörlük yapıyorum; bugünkü akademik seviyenin geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde düştüğünü bizzat gözlemliyorum. Chicago’daki DePaul gibi üniversitelerin standart giriş sınavı puanlarını aramaktan vazgeçmesi çöküşün açık bir göstergesidir. Kalitesini koruyan sadece roket ve mühendislik üreten Caltech gibi birkaç kurum kaldı” dedi.
“Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir”
Avrupa kıtasının geneline yayılan hantal bürokrasiye değinen Hanke, Brüksel’in ulusal iradeleri devre dışı bıraktığını ifade etti: “Avrupa muazzam bir bürokrasi yığınına hapsolmuştur. Brüksel’deki Avrupa Komisyonu tamamen antidemokratiktir; üyeleri seçimle işbaşına gelmez. Egemen devletlerin kararlarını bütçe ve para gücünü kullanarak ezerler. Ekonomist olarak para akışını takip ederseniz her şeyi görürsünüz. Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen, kıtadaki Rusya karşıtlığının başını çekmektedir. Rusya düşmanlığının toplandığı neresi varsa kendisi tam ortasında yer alır.”
İngiltere’nin durumuna da değinen profesör, “İngiltere çok daha ağır bir ekonomik çöküş içindedir. Göçmen krizi, zayıflayan ordu ve eski sömürge alışkanlıklarıyla her şeye burnunu sokma eğilimi ülkeyi tüketiyor. Başbakan Starmer hızla görevi bıraktı. Yeni gelen başbakan Andy Burnham ilk dış gezisini Kiev’e yaptı. Kendi ülkesinde bunca devasa sorun varken kalkıp oraya gitmesi akıl tutulmasıdır. Eski Manchester Belediye Başkanı olan bu kişi tamamen yetersiz görünmektedir. 2022 yılında Ukrayna ile Rusya arasında Türkiye’de varılan barış anlaşmasını masadan kaldıran kişi de dönemin Başbakanı Boris Johnson idi. O dönem barış anlaşmasını doğrudan Londra sabote etti ve bugünkü faturayı bütün dünya ödüyor” dedi.
“Putin’in karşısına konuyu hiç bilmeyen iki kişi oturdu”
Weichert, ABD’li temsilciler Witkoff ve Kushner’in Moskova’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç saatlik görüşmeyi hatırlatarak diplomatik temasların geleceğini sordu. Hanke görüşmeyi şu sözlerle değerlendirdi: “Putin’in masadaki muhataplarını ciddiye aldığını kesinlikle düşünmüyorum. Rusya lideri nezaket kurallarına uyar fakat karşısına konulara hiçbir şekilde hakimiyeti olmayan iki kişi oturdu. Karşılıklı derinliği olmayan insanların bir araya gelmesi oldukça utanç vericidir.”
Avrupa’nın geleceğini son derece karanlık gördüğünü aktaran Hanke, kıtadaki liderlik krizini şöyle özetledi: “Fransa’da Macron, Almanya’da Merz, İngiltere’de Burnham veya İtalya’da Meloni gibi isimlere bakın. Meloni uzun süredir koltukta oturuyor ama somut hiçbir başarı elde edemedi. İtalya kötü durumda ve Meloni’nin siyasi geleceği sallantıda. Avrupa’nın içine girdiği bu çıkmazdan kurtulması için masada makul bir seçenek dahi bulunmuyor.”
“Çin, Adam Smith’in 1776’daki serbest ticaret modeline sarıldı”
Programın kapanış bölümünde küresel dengelerin geleceğine ilişkin nihai görüşlerini aktaran Steve Hanke, Amerikan imparatorluğunun bir anda yok olmayacağını ancak dengelerin hızla Doğu’ya kaydığını vurguladı:
“Küresel eksen kayması yaşanıyor fakat bunu bir günde gerçekleşecek bir felaket gibi okumamak gerekir. ABD askeri, ekonomik ve pazar gücüyle varlığını koruyacaktır. Bir düğmeye basıp Amerikan gücünü veya doları bir gecede silemezsiniz. Ancak Çin her geçen gün arayı kapatıyor. Beş yıl önce Çin otomobillerinden kimse bahsetmezdi, bugün pazarı ele geçiriyorlar. Yapay zekada ABD’nin mutlak hakim olacağı söyleniyordu, şimdi Çin çok daha az veri merkeziyle ve düşük maliyetlerle bu seviyeyi yakaladı.”
Çin’in uyguladığı küresel ekonomi modeline dikkat çeken Hanke, sözlerini şu ifadelerle noktaladı: “Pekin yönetimi, Adam Smith’in 1776 tarihli Ulusların Zenginliği eserinde çerçevesini çizdiği serbest ticaret modelini benimsedi. Herkesle ticaret geliştirmek istiyorlar. Örneğin Kenya başta olmak üzere kendileriyle ikili ticaret anlaşması imzalayan tüm Afrika ülkelerine yönelik gümrük vergilerini tamamen sıfırladılar. Ticareti serbestleştiren bu yaklaşım Çin’i küresel sahnede durdurulamaz bir noktaya taşıyor.”
Dünya Basını
Çin-Mısır ortak tatbikatı, Pekin’in askeri erişiminin göstergesi

Çin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarları destekleyecek askeri gücü küresel ölçekte kullanma kapasitesi geliştirmeye başlıyor.
Mohamed Ibrahim Hafez & Sebastian Contin Trillo-Figueroa
South China Morning Post, 02.09.2026
Çin, yurt dışındaki ekonomik varlığını, bu varlığı koruyup sürdürebilmek için gerekli askeri erişim kapasitesiyle eşleştirmeye başlıyor.
Bunun en açık göstergesi Mısır’da ortaya çıktı. Çin’e ait J-16 savaş uçakları kısa süre önce Mısır’a gönderildi ve havada yakıt ikmali yapan YU-20 tanker uçakları tarafından desteklendi. Çin jetleri, Mısır’ın “Medeniyet Kartalları” tatbikatında Mısır’a ait Rafale ve MiG-29 savaş uçaklarıyla birlikte görev aldı. Bu, Çin’in savaş uçaklarını ilk kez Afrika’ya göndermesi anlamına geliyor ve Pekin’e kıtalar arası bir muharip gücü taşıma ve büyük bir Arap ordusuyla ortak operasyon yürütme deneyimi kazandırıyor.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Mısır ziyareti, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 70. yılını simgeliyor. Bu süre içerisinde ilişkiler yalnızca diplomasi ve ticaretten ibaret olmaktan çıkarak altyapı, teknoloji ve artık askeri işbirliği alanlarına kadar genişledi.
Çin’in ekonomik çıkarları özellikle Süveyş Kanalı çevresinde derin biçimde yerleşmiş durumda. Çinli şirketler Mısır’da üretim ve lojistik operasyonları kurarak ülkeyi Avrupa, Afrika ve Orta Doğu pazarlarına uzanan tedarik zincirleri için bir üretim ve dağıtım merkezi olarak kullanıyor.
Bu ekonomik ayak izi giderek büyüyor. Mısırlı şirketler geçen ay Çinli alıcılarla toplam 168 milyon dolar değerinde 17 ihracat anlaşması imzaladı. Pekin’in 2026’nın ilk yarısında Mısır’a yaptığı yatırımın ise 2 milyar dolara kadar ulaşabileceği tahmin ediliyor. Bu yatırımların önemli bölümü mevcut projelerin genişletilmesine yöneliyor.
Pekin ayrıca Mısır ürünlerine sıfır gümrük vergisi uygulaması getirdi ve daha önce yüzde 30’a kadar çıkan vergileri kaldırdı. Ancak ticari ilişki hâlâ dengesiz durumda: Mısır’ın Çin ile ticaret açığı geçen yıl 18 milyar doları aştı.
Çin’in ekonomik varlığının güvence altına alınması gerektiğinde riskler de artıyor. Limanlar, fabrikalar, lojistik ağları ve tedarik zincirleri, istikrarsızlıkların erişimi bozması halinde kırılgan hâle geliyor. Çin’in çıkarları ne kadar genişlerse, bu bölgelere ulaşabilecek askeri bir varlık da o kadar değer kazanıyor. Mısır’daki tatbikat, bu kapasiteye dair bir fikir verdi.
Yıllar boyunca Çin’in küresel genişlemesi esas olarak ticari nitelikteydi. Ardından Kuşak ve Yol Girişimi, altyapı yatırımları gerçekleştirdi, yeni pazarlar açtı ve stratejik bölgelerde Çinli şirketlerin yerleşmesini sağladı. Bir sonraki aşama ise bu ekonomik varlığı koruyacak askeri erişim kapasitesinin geliştirilmesi. Mısır, bu dönüşümün nasıl görünebileceğini ortaya koyuyor.
Benzer bir eğilim teknoloji alanında da görülüyor. Huawei, Mısır hükümeti için Ascend çiplerini kullanacak yapay zekâ veri merkezleri kurmak üzere teklif verdi. Buna karşılık Washington ise Nvidia, Advanced Micro Devices ve Microsoft’un dahil olduğu rakip bir teklif hazırlamaya çalışıyor.
Mısır’ın yapay zekâ stratejisi, bilgi ve iletişim teknolojileri sektörünün gayrisafi yurt içi hasılaya katkısını 2030 yılına kadar yüzde 7,7’ye çıkarmayı hedefliyor. Bu nedenle Amerikan ve Çinli teknoloji sağlayıcılarına erişim, ülkenin yerli teknoloji endüstrisini geliştirme çabasının daha geniş bir parçası hâline geliyor. Bu durum aynı zamanda Kahire’ye, stratejik önem taşıyan bu sektörde hangi şirketlerin yer edineceği konusunda pazarlık gücü sağlıyor.
Dolayısıyla Çin’in Mısır’daki varlığı, Pekin’in uzun vadeli çıkarları açısından kritik sektörlerin tamamına yayılıyor: üretim, lojistik, teknoloji ve savunma.
Ancak Kahire, Çin ile ilişkilerini diğer ortaklıklarının pahasına geliştirmiyor. Mısır hâlâ ABD’den önemli miktarda askeri yardım alıyor ve Amerikan, Fransız ve Rus uçaklarından oluşan karma bir hava filosu işletiyor. Çin ile ilişkilerini genişletirken Rusya ile bağlarını sürdürüyor, Avrupa ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiriyor ve BRICS grubuna katılıyor.
Savunma tedariki de aynı yaklaşımı yansıtıyor. Mısır’ın savaş uçağı filosunu çeşitlendirmek amacıyla Çin’in J-10C savaş uçağıyla ilgilendiği bildiriliyor. Tatbikatlar, Mısır ordusuna Çin sistemlerini tanıma fırsatı verirken Kahire, Batı menşeli uçaklarını kullanmaya ve mevcut savunma ilişkilerini sürdürmeye devam ediyor.
Bu durum iki tarafın da istediği kazanımları sağlıyor. Çin, Orta Doğu ve Afrika’da erişim ve operasyonel deneyim kazanıyor. Mısır ise yeni bir askeri tedarikçi ve yakın ilişkiler kurmak isteyen büyük bir güç elde ediyor.
Aynı hesaplama güvenlik politikası alanında da geçerli. Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki Filistinlilerin başka yerlere taşınması önerisini gündeme getirmesinin ardından geçen yıl şubat ayında Beyaz Saray görüşmelerine katılmayı reddetti.
Mısır ayrıca, Süveyş Kanalı’na verdiği ekonomik zarara rağmen ABD’nin Husilere yönelik askeri operasyonlarına mesafeli durdu. Kızıldeniz’deki saldırılar nedeniyle gemilerin rotalarını değiştirmesi sonucu kanal gelirleri 2024 yılında yüzde 61 düştü. Kahire’nin doğrudan çıkarı, deniz trafiğinin yeniden sağlanması ve kanalın korunmasıydı; ancak verdiği tepki, bu çıkarların nasıl korunacağına ilişkin kendi değerlendirmesi tarafından şekillendirildi.
Çin’in büyüyen varlığı tam da burada Mısır için önem kazanıyor. Çin’in doğrudan yabancı yatırımları Amerikan askeri yardımlarıyla birlikte var olabilir. Çin teknolojisi Amerikan teknolojisiyle rekabet edebilir. Çin uçakları, Mısır’ın Batı sistemlerini kullanmaya devam ettiği bir ortamda Mısır uçaklarıyla ortak tatbikat yapabilir.
Washington açısından ise hesaplama daha rahatsız edici hâle geliyor. Kahire’nin yalnızca güvenilir alternatiflere sahip olması bile Amerikan baskısının maliyetini artırmaya yetiyor. Her yeni tedarikçi, yatırımcı veya askeri ortak, Mısır’a herhangi bir aktör karşısında daha fazla hareket alanı sağlıyor.
Bunun küresel sonuçları da bulunuyor. Washington ve Pekin arasındaki rekabet, iki taraf tarafından genellikle rakip stratejik kamplar arasındaki mücadele olarak tanımlanıyor. Ancak Kahire, orta ölçekli güçlerin iki tarafın da ilgisini canlı tutarak hiçbirine münhasır bir nüfuz alanı vermeden hareket edebileceğini gösteriyor. Böylece bu rekabetten yatırım, teknoloji, askeri kapasite ve diplomatik avantaj elde ediyor.
Çin açısından daha büyük anlam ise ekonomik varlığı ile askeri güç projeksiyonu arasındaki mesafenin giderek azalması. Pekin, onlarca yıl boyunca yurt dışında ekonomik çıkarlar inşa ettikten sonra, artık bu çıkarların arkasına askeri güç koyabilmek için gerekli lojistik, erişim ve operasyonel deneyimi geliştiriyor.
Bu dönüşüm, Çin’in ekonomik çıkarları ile askeri kapasitesinin birleşmeye başladığı Mısır’da görünür hâle geliyor. Kahire, daha yetenekli bir Çin’in kendisine başka bir güçlü ortaklık sunması nedeniyle bu sürece izin verme konusunda teşviklere sahip.
Bundan sonraki jeopolitik mücadele ise Çin’in bu modeli ne kadar genişletebileceği, küresel ekonomik ayak izinin ne ölçüde askeri erişim kapasitesini destekleyebileceği ve rakiplerinin buna nasıl karşılık vereceği olacak.
Dünya Basını
“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Teknoloji yazarı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörünün sürdürülemez mali kayıplarla ayakta duran devasa bir aldatmaca olduğunu ve teknoloji devlerinin tüm dünyayı yanılttığını söyledi. Trilyonlarca dolarlık altyapı yatırımlarına rağmen modellerin güvenilmez ve kârsız kaldığını belirten Zitron, sektörün 2027 yılında sermaye yetersizliği nedeniyle büyük bir ekonomik çöküş yaşayacağı uyarısında bulundu.
Steven Bartlett’in sunduğu “A Diary of a CEO” adlı programa konuk olan teknoloji yazarı, podcast yayıncısı ve halkla ilişkiler uzmanı Ed Zitron, üretken yapay zeka sektörüne yönelik değerlendirmelerde bulundu.
Teknoloji sektöründe 16 yıllık deneyime sahip olduğunu belirten Zitron, sektör liderlerinin kamuoyuna sunduğu vaatler ile teknolojinin gerçek kabiliyetleri ve mali tabloları arasında derin bir uçurum bulunduğunu ifade etti.
“Üretken yapay zeka özünde bir aldatmacadır”
Zitron, büyük teknoloji şirketlerinin yapay zekayı bir mucize gibi pazarladığını ancak ortaya çıkan ürünün son derece pahalı, kârsız ve güvenilmez bir bulut yazılımından ibaret olduğunu vurguladı.
Sektör yöneticilerinin gerçeği yansıtmayan vaatlerle tüm dünyayı yanılttığını kaydeden Zitron, “Üretken yapay zekanın özünde bir aldatmaca olduğunu düşünüyorum. Bu aşırı zengin ve aşırı güçlü insanların göz göre göre yalan söylemesi midemi bulandırıyor. Bu teknolojiyi en başından beri bütün meslekleri ortadan kaldıracak, kanseri tedavi edecek sihirli bir araç olarak sattılar. Gerçekte ise karşımızda sadece yarım yamalak işleyen, kârsız, aşırı pahalı ve güvenilmez bir sistem var” ifadelerini kullandı.
Yapay zeka modellerinin özerk veya akıllı olmadığını dile getiren Zitron, bu araçların çalışabilmesi için karmaşık yönerge düzeneklerine ihtiyaç duyulduğunu belirtti.
Zitron, “Yapay zeka uzmanlarına sistemlerini nasıl kurduklarını sorduğunuzda, karmaşık bir çocuk oyunu gibi bir düzenek anlatıyorlar. Şuradan bağlam kurmanız, doğru komut istemini kullanmanız, şu aşamada bu modeli, sonda ise diğer modeli seçmeniz gerektiğini söylüyorlar. Oysa bunun yapay zeka olması, kendi kendine çalışması, ayarlayıp unutabileceğiniz bir sistem sunması gerekirdi” dedi.
“Şirketlerin gelirleri yapay zekadan gelmiyor”
Piyasadaki en büyük teknoloji şirketlerinin iş modellerini ele alan Zitron; Anthropic, Amazon, Nvidia, Microsoft, OpenAI ve Google gibi devlerin yapay zekadan doğrudan kayda değer bir gelir elde etmediğini aktardı.
Sektördeki yapay zeka gelirlerinin yaklaşık yüzde 70’lik kısmının OpenAI ve Anthropic adlı iki kârsız şirketten kaynaklandığını ifade eden Zitron, “Bu iki şirket, kendilerine para aktaran aynı büyük şirketler olmadan varlıklarını sürdüremez. Amazon bu yıl OpenAI şirketine 50 milyar dolar, Anthropic şirketine ise 5 milyar dolar gönderdi. Google, Anthropic şirketine 10 milyar dolar aktardı. Önümüzdeki üç buçuk yıl içinde aracı kurum analistleri, sadece bu iki kârsız şirketten 400 milyar doların üzerinde gelir ve bulut büyümesinde yüzde 30’luk bir pay bekliyor. Ancak bu şirketlerin bu parayı bir yerlerden bulması gerekecek” diye konuştu.
Halka açık teknoloji şirketlerinin yapay zeka gelirlerini şeffaf biçimde açıklamadığına dikkat çeken Zitron, yatırımcıların yıllıklandırılmış gelir oranı gibi belirsiz ve her defasında farklı hesaplanan metriklerle oyalandığını söyledi.
Zitron, “İyi haberleri olduğunda bunu hemen açıklayan halka açık şirketler, yapay zekadan ne kadar kazandıklarını sorduğunuzda sessizliğe bürünüyor. Bu durum aslında her şeyi açıkça gösteriyor” değerlendirmesinde bulundu.
“Tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatması yaşanıyor”
Sunucu Steven Bartlett’in yapay zekanın tarihin en hızlı benimsenen teknolojisi olduğunu ve ChatGPT platformunun 60 günde 100 milyon aktif kullanıcıya ulaştığını hatırlatması üzerine Zitron, bu yaygınlaşmanın organik değil zorlama olduğunu belirtti.
Kullanıcıların yazılımlar aracılığıyla bu teknolojiyi kullanmaya mecbur bırakıldığını aktaran Zitron, şu ifadeleri kullandı:
“Google arama motorunu açtığınızda yapay zeka yanıtları karşınıza çıkıyor. Google Dokümanlar uygulamasını açtığınızda Gemini sistemi dikkatinizi dağıtıyor. Word yazılımını açtığınızda Copilot aracı sürekli önünüze geliyor. Amazon sitesinde alışveriş yaparken yapay zeka asistanı ne alacağınıza karışıyor. Medya üç yıldır durmaksızın bu araçları kullanmazsanız işinizi kaybedeceğinizi bağırıyor. Bu, tarihin rıza dışı en büyük teknoloji dayatmasıdır. İnsanlar sürekli mecbur bırakıldıkları ve arama motorları gerilediği için bu sistemleri kullanıyor.”
Modellerin arka planındaki işlem maliyetlerine değinen Zitron, kullanıcıların ve şirketlerin belirteç başına maliyetlerden habersiz olduğunu kaydetti.
Aylık sabit abonelik ücretlerinin gerçek maliyeti gizlediğini açıklayan Zitron, “Analiz raporlarına göre, aylık 200 dolarlık bir abonelikte kullanıcı 14 bin dolarlık işlem birimi tüketebiliyor. Anthropic tarafında 200 dolarlık harcamayla 8 bin dolarlık işlem birimi yakılabiliyor. 20 dolarlık abonelikte bile 400 dolarlık tüketim yapılabiliyor. OpenAI geçen yıl tam 20,9 milyar dolar zarar etti çünkü kullanıcılar sınırsız işlem birimi tüketiyor. Şirketler 150 kişiden büyük kurumsal müşterilere gerçek kullanım bedellerini yansıtmaya çalıştığında büyük panik yaşandı. Örneğin Uber, tüm yıllık yapay zeka bütçesini sadece üç ayda tüketti” dedi.
“Şehirlerden daha fazla elektrik tüketen canavarlar inşa ediliyor”
Sektörün şimdiye kadar bir trilyon dolardan fazla sermaye harcaması yaptığını ve gelecek yıl bir trilyon dolar daha harcamayı planladığını belirten Zitron, bu yatırımların devasa veri merkezlerine ve gelişmiş yapay zeka çiplerine gömüldüğünü söyledi.
OpenAI ve Oracle ortaklığıyla Teksas eyaletinin Abilene kentinde inşa edilen 1,2 gigavatlık veri merkezini örnek veren Zitron, fiziksel altyapının ulaştığı ürkütücü boyutu anlattı.
Zitron, “Sekiz binanın her birinde 50 bin adet Nvidia GB200 grafik işlem birimi bulunacak. İngiltere’nin Bristol şehri yılda yaklaşık 700 ila 800 megavat elektrik tüketiyor. Teksas’taki bu tek veri merkezi tesisi ise Bristol şehrinden daha fazla elektriği, o şehrin kapladığı alandan 1172 kat daha küçük bir alana sıkıştırıyor. Bristol yaklaşık 1,2 milyar metrekarelik bir alana yayılırken bu tesis yaklaşık 998 bin metrekare alana kuruluyor. Bütün bu enerji, iş gücü ve milyarlarca dolarlık sermaye tek bir noktaya yığılıyor. Şirketler on milyarlarca dolarlık gelir elde edebilmek için trilyonlarca dolar harcıyor ve bu gelirin büyük kısmı yine zarar eden iki yapay zeka firmasından geliyor” dedi.
Veri merkezlerinin çevresel zararlarına da değinen Zitron, gaz türbinlerinin yerel yerleşim yerlerinde hava kirliliği yarattığını, elektrik şebekelerini zorlayarak halkın faturalarını artırdığını ve kullanılan yoğun bellek donanımları nedeniyle tüketici elektroniğinde enflasyona yol açtığını bildirdi.
“Modeller yazılım dünyasını daha kaliteli hale getirmiyor”
Sunucu Bartlett’in, otomobillerin ilk dönemlerinde sık sık bozulmasına rağmen zamanla at arabalarının yerini alması örneğini vermesi ve Clayton Christensen’ın “Yenilikçinin İkilemi” kitabındaki teorileri hatırlatması üzerine Zitron, mevcut durumun bu tarihsel benzetmelerle uyuşmadığını söyledi.
Çip teknolojisinde maliyetlerin düşmediğini, aksine arttığını belirten Zitron, yapay zekanın devreye girmesiyle yazılım kalitesinin düştüğünü ifade etti.
Zitron, “Yapay zeka destekli kodlama araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte yazılım kalitesi genel olarak kötüleşti. Google, Microsoft ve Meta platformlarının kararsızlığı arttı. GitHub platformu sürekli kesintiler yaşıyor. İnsanlar internette GitHub platformunun ne zaman çöktüğünü değil, ne zaman çalıştığını bildiren bir sistem kurulmasını istiyor. Amazon bulut hizmetleri, yapay zeka kodlama araçları yüzünden bu yıl defalarca kesintiye uğradı. İnsanlar modellerin ürettiği ve tam anlamadıkları kodları doğrudan sisteme yüklüyor. Bu durum hataların katlanarak büyümesine yol açıyor” dedi.
Google arama motorunun gerileme sürecini de anlatan Zitron, şirketin eski arama ve reklam yöneticisi Prabhakar Raghavan döneminde alınan kararları eleştirdi.
Zitron, “Kullanıcıların arama sayısını artırmak amacıyla düşük kaliteli ve istenmeyen içerikleri filtreleyen güvenlik mekanizmaları gevşetildi. İnsanların aradıkları bilgiye hemen ulaşamaması sağlandı ki daha fazla arama yapsınlar ve daha fazla reklam görsünler. Ardından üretken yapay zeka dalgası gelince, kullanıcıları harici web sitelerine yönlendirmek yerine arama motorunun en tepesine yapay zeka özetleri yerleştirildi. Bu özetler insanlara taş yemelerini veya zehirli mantarları tüketmelerini tavsiye edebiliyor” ifadelerini kullandı.
“Yapay zeka bütün meslekleri ortadan kaldırmayacak”
Yapay zekanın istihdam üzerindeki etkilerine ilişkin konuşan Zitron, beyaz yakalı çalışanların kitlesel olarak işsiz kalacağı yönündeki söylemlerin birer efsane olduğunu dile getirdi.
OpenAI şirketinin kendi yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunan Zitron, harcanan işlem birimi miktarı ile çalışan başına düşen şirket geliri arasında hiçbir bağ bulunmadığını açıkladı.
Hukuk bürolarındaki durumu örnek veren Zitron, “Yapay zekayı övenler genellikle kıdemli ortaklar oluyor. Emsal kararları araştıran, dosyaları hazırlayan ve asıl işi yapan yardımcı avukatlar ise bu araçların harika olduğunu söylemiyor. İş dünyasında verimlilik artışına dair somut hiçbir veri yok. İşleri gerçekten olumsuz etkilenenler; görsel yönetmenler, deşifre uzmanları ve çevirmenler oldu. Çünkü yöneticileri çıktı kalitesini önemsemiyor ve işi ucuza getirmek istiyor. Bu yöneticiler yapay zeka olmasaydı da o işleri en ucuz alternatiflere devrederdi” dedi.
Otonom araçlar konusuna da değinen Zitron, sürücüsüz araç teknolojilerinin üretken yapay zekadan farklı bir altyapıya sahip olduğunu ancak yine de temkinli yaklaşılması gerektiğini belirtti.
San Francisco ve Las Vegas şehirlerinde otonom taksilerin aniden durarak trafiği kilitlediğine bizzat şahit olduğunu anlatan Zitron, sistemlerin değişken hava koşulları ve beklenmedik durumlarda hata yapabildiğini, bu nedenle yaygınlaşmanın son derece yavaş ve denetimli ilerlemesi gerektiğini kaydetti.
“OpenAI 2027 yılında nakitsiz kalacak”
Büyük teknoloji şirketlerinin pandemi sonrasında büyüme alanlarının tıkandığını ve hisse değerlerini korumak için yapay zeka donanımlarına sarıldığını anlatan Zitron, bu durumu “çürük ekonomi balonu” olarak adlandırdı.
OpenAI şirketinin 2030 yılına kadar bilgi işlem altyapısına 750 milyar dolar harcamayı planladığını ancak bu harcamaların geri dönüşünün bulunmadığını vurgulayan Zitron, şirketin 2027 yılında nakit krizine gireceğini söyledi.
Zitron, “OpenAI bu yıl halka arz edilmeyi planlıyordu ancak bunu ertelemek zorunda kaldı. Şirketin hayatta kalabilmesi için her yıl en az 100 milyar dolar yeni finansman bulması gerekiyor. 2027 yılında bu şirketin nakit kaynaklarının tükeneceğini ve duvara toslayacağını öngörüyorum. OpenAI çöktüğünde veya halka arzda başarısız olduğunda, ona göbekten bağlı şirketler ağır darbe alacak. Japon devi SoftBank’ın elinde kâğıt üzerinde 100 milyar dolarlık OpenAI hissesi var. Şirket halka açılamazsa SoftBank bu varlığı nakde çeviremez ve ciddi şekilde küçülmek zorunda kalır. Oracle şirketi sadece OpenAI için 7,1 gigavatlık veri merkezi inşa ediyor. OpenAI olmadan Oracle şirketi ayakta kalamaz” diye konuştu.
Bu çöküşün zincirleme bir teknoloji depresyonuna yol açacağını belirten Zitron, geniş halk kitlelerinin ve emeklilik fonlarının bu krizden zarar göreceği uyarısında bulundu.
Zitron, “Amerikan borsalarındaki endekslerin büyük ağırlığı bu teknoloji devlerine dayanıyor. Nvidia şirketinin gelirleri yüzde 50 ila 70 arasında düşebilir. Şirket hisselerinde yüzde 20, 30, hatta 40’lık değer kayıpları yaşanabilir. Geçtiğimiz yıl girişim sermayesi yatırımlarının yarısından fazlası yapay zeka girişimlerine gitti ve bu yatırımların büyük çoğunluğu sıfırlanacak. Şirketler piyasayı bir kumarhaneye çevirdi ve sıradan insanların emeklilik birikimleri bu çılgınlığın faturasını ödeyecek” dedi.
Yapay zeka modellerinin insan zekasını aşacağı yönündeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını belirten Zitron, modellerin sadece kendileri için özel olarak tasarlanan testlerde başarılı olduğunu ve mevcut mimarinin yapısal sınırlarına ulaştığını dile getirdi.
Yatırımcılara ve bireylere teknoloji şirketlerinin vaatlerine karşı şüpheci olmaları tavsiyesinde bulunan Zitron, gerçek değerin algoritmik üretimde değil, insan ilişkilerinde, gerçek uzmanlıkta ve toplumsal dayanışmada yattığını sözlerine ekledi.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya2 hafta önceÇin insansı robot pazarında liderliği hedefliyor











