Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Sömürgeleştirilmekten kurtulan Etiyopya’nın modernleşmeyi ‘başaramamasının’ hikayesi

Yayınlanma

Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleşmekten kurtulması, ancak 20. yüzyılda geri kalması
Devletleşme, (başarısız) modernleşme ve ekonomik (geri)kalkınma üzerine dersler

Georgetown Üniversitesi’nde doçent olan Ken Opalo’nun An Africanist Perspective’de yayınlanan makalesini Mert Cafer Eral çevirdi.

***

Açık konuşalım. Diğer Afrika ülkelerine kıyasla, çağdaş Etiyopya ve Liberya’nın 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmediği için gösterecek çok az şeyi olduğunu söylemek doğru olur. Sömürgeciliğin derin aşağılamasından ve gündelik dehşetinden kaçınan her iki ülkenin de 20. yüzyıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasi modernleşmeyi kendi koşullarında başarıyla sürdürmesi beklenirdi. Bunun yerine, iki ülke şu anda kişi başına düşen gelir ve sayısız insani kalkınma sonuçlarında kıta ortalamalarının gerisinde. Ayrıca insanların gelişmesi için elverişli ortamlar yaratabilecek tutarlı devletler inşa etmekte de zorlandılar. Bu nedenle, Etiyopya gibi bir devletin 19. yüzyılın sonlarında sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığını tartışırken, 20. yüzyılın büyük bir bölümünde nasıl geride kalmayı başardığını da sorgulamaya değer. 

I: Egemenliği sevmeyi ve korumayı öğrenmek 

Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten nasıl kaçındığı sorusu, dikkatleri kaçınılmaz olarak 19. yüzyıl Avrupa’sının “Afrika mücadelesine” odaklıyor. Bu doğrultuda, Etiyopya ordusunun işgalci İtalyanları ünlü bir şekilde mağlup ettiği Adwa savaşını herkes biliyor. Ancak Etiyopya’nın Avrupa kolonizasyonundan kaçınma becerisi, tek bir savaştan çok daha fazlasına bağlıydı. Daha geniş Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sisteminin bir parçası olarak devlet, yüzyıllar boyunca dış fetih ve tahakküm tehditlerine karşı koymuştur. Örneğin, 1529-1543 yılları arasında Adal Sultanlığı, Portekiz tarafından püskürtülmeden önce Etiyopya’nın büyük bir kısmını fethetmiş ve işgal etmiştir (Sultanlık Osmanlılardan yardım almıştır). Belki de Adwa’da İtalyanlara karşı kazanılan zaferden daha belirleyici olan, Etiyopya’nın sömürgeleştirilmekten kaçınması için Mısır Hidivliği ile olan çatışmaydı. 4.Yohannes, 1870’lerin ortalarında 1. İsmail’e yenilseydi, Etiyopya muhtemelen 1880’lere Mısır yönetimi altında girecek ve bu nedenle Sudan’ın kaderini daha sonra bir İngiliz-Mısır kondominyumunun parçası olarak yaşayacaktı. Tüm bunlar, Etiyopya’nın 19. yüzyılın sonlarında, birkaç yüzyıl boyunca oldukça rekabetçi Nil Havzası/Kızıldeniz devlet sistemi içinde hayatta kalma (ve zaman zaman gelişme) yeteneği nedeniyle Avrupa sömürgeciliğinden kaçındığını söylemek içindir. Birikmiş devlet tarihi, 19. yüzyılın sonlarındaki olası sonuçlar kümesinin şekillenmesinde büyük önem taşıyordu. Bir devlete ilişkin içselleştirilmiş fikirler (kutsal kökenleri ve onu korumaya yönelik misyon duygusu dahil) egemenliğe yüksek bir prim vermiş ve hem Etiyopya’nın yönetici elitlerini hem de kitleleri (veya bunların bir bölümünü) egemenliklerini korumak için çok şey feda etmeye istekli olmaya motive etmiştir.

Devletin tarihi aynı zamanda medeniyet başarılarının (emperyal fetihler, okuryazarlık kültürü, devlet dini, elit oluşumu, anıtsal mimari, vb.) önemli sembollerini de küratörlüğünü yaptı ve bu da en olası başarılı işgalcilerin (İngiltere ve Fransa) devleti bir tür eşit olarak görmesini sağladı. Coğrafi konumu göz önüne alındığında olağandışı olsa da (Kral Prester John’un beş yüzyılı aşkın hikayesi yardımcı oldu)… Basitçe söylemek gerekirse, Etiyopya farklıydı. Robert Napier’in birlikleri en az kayıpla Magdala’ya kadar başarılı bir şekilde ilerledi ve ardından derhal ayrıldı – İngilizler Etiyopya’yı işgal etmenin Nil sularını güvence altına almak için önemli olduğunu düşünmediler. Ayrıca Hindistan’a lojistik bağlantıları güvence altına almak için Mısır, Sudan ve Aden’e sahiptiler. Fransızlar ise Çinhindi’ne giden yolda bir durak olarak Cibuti’yi güvence altına almakla yetindiler (özellikle Fashoda olayı Fransız imparatorluğunun doğuya doğru genişlemesini durdurduktan sonra). En önemlisi, devlet olma özelliği Etiyopya’nın hem askeri teknoloji hem de diplomatik ilişkiler açısından (Avrupa ve diğer Kızıldeniz devletlerine göre) çok geride kalmamasını sağladı. Etiyopya devleti, dış dünya ile yüzyıllar süren teması sayesinde modern ateşli silahları ve askeri organizasyon yapılarını (danışmanlar dahil) ithal etme ve bunları hem iç hem de dış düşmanlara karşı savaşta kullanma bilgisine sahipti. Bu arada Etiyopya Ortodoks Kilisesi, Hıristiyan Avrupa ile ittifaklar için bir kanal görevi gördü. İslam Kuzeydoğu Afrika’yı ve daha geniş Kızıldeniz bölgesini kasıp kavurduktan sonra Etiyopya kendisini “paganlar” ve Müslümanlar (Sudanlılar, Mısırlılar, Türkler ve Boynuz Sultanlıkları) deniziyle çevrili bir Hıristiyan ileri karakolu olarak tanımladı. Hıristiyan Avrupa’da yüzyıllarca süren elçilikler, Osmanlılar (Mısır Hidivliği dahil), İngiltere, Fransa, Sudan’ın Mehdici Devleti ve İtalya arasında Boynuz’daki jeopolitik dansın nasıl yönetileceğine dair bilginin küratörlüğünü de sağladı.

Sonuçlar için belirleyici olmasa da Etiyopya coğrafya konusunda da şanslıydı (Etiyopya’nın yabancı egemenliğinden kaçınma becerisinde coğrafyanın rolü hararetle tartışılıyor). Açık olmak gerekirse, coğrafya kader değildi. Ancak birçok durumda Etiyopyalılara önemli taktiksel avantajlar sağladı. Devletin çekirdeğinin kuzey dağlık bölgelerde olması, işgalci orduların – ister karadan ister denizden olsun – yüksek dağlara tırmanmadan önce (çoğunlukla) seyrek nüfuslu ovaları geçmesi gerektiği anlamına geliyordu. Önceden haberdar olmak ve dar geçitlerde savaşlar düzenleyebilmek Etiyopyalılara önemli bir avantaj sağladı. Dahası, Etiyopyalıların gerilla taktiklerini uygularken araziye dayanma yeteneği, işgalci güçlerin (eğer o noktaya geldiyse) otoritelerini tam olarak empoze etmelerini imkansız hale getirdi – Ahmed ibn İbrahim el-Gazi’nin İtalyanlar işgalleri sırasında ve 1543’te ölümüne giden yolda öğrendiği gibi: Etiyopya’nın hiçbir bölgesi tamamen İtalyan kontrolü altında değildi – ülkenin her yerinde direniş belirtileri meydana geldi. İtalyanlara karşı operasyonlar düzenlemek için gruplar oluşturan gerilla savaşçıları, Amharaların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu kuzey eyaletlerinde yoğunlaşmıştı. Vatanseverler (Amh. Arbaiiiiyoch) olarak bilinen bu savaşçılar İtalyan işgali sırasında efsaneleşti ve o zamandan beri de öyle kaldı. Vatanseverler, İtalyan kuvvetlerinin sadece geçici olarak girebildiği ama asla hakim olamadığı birkaç dağlık bölgenin neredeyse tamamen kontrolünü ellerinde tutmayı başardılar. 

Devletin genel ekonomik coğrafyası da düşmanlarla çevrili olsa bile egemenliği sürdürmek için elverişliydi. Özellikle deniz ticaretine dayanmayan büyük ölçüde tarımsal bir iç imparatorluk olmak, devletin Eritre kıyılarındaki Massawa gibi limanların kaybına karşı dirençli olduğu anlamına geliyordu. Nitekim, Massawa ve diğer çıkış noktalarının birbirini izleyen yabancı işgalcileri, uluslararası pazarlara açılan kapısı olarak hizmet etmek için kendilerini Etiyopya devletiyle barış davası açmak zorunda buldular. Etiyopya’nın diğer şansı zamanlamadaydı. Birincisi, Avrupa sömürgeciliğini püskürtmek amacıyla, İmparator 2.Menelik (1889 – 1913) doğru zamanda doğru imparatordu:

Menelik, kral ve imparator olarak hükümdarlığı boyunca iç ve dış siyasi amaçlar için modern silahların değerini kabul etti. Geleneğin kölesi olmadan, Etiyopya’ya sürekli artan bir Avrupalı akışı tarafından getirilen yeni askeri teknolojiden yararlandı. İmparator olarak, İtalyan egemenliği tehdidini çabuk kavradı ve bununla ancak kendi silahlarıyla mücadele edilebileceğini anladı. İmparatorluğunun kaynaklarını bir araya getirdi ve ulusal bir devlet adamı olarak hareket etti. Zekâsı Etiyopya’yı militan Avrupa emperyalizminden kurtardı ve bilge diplomasisi imparatorluğun egemenliğini 1913’teki ölümünden sonra en az bir nesil boyunca pekiştirdi ve garanti altına aldı. 

İkincisi, Avrupalıların “Afrika mücadelesi”, imparatorluk içindeki krallıklar ve prenslikler arasında yaklaşık bir yüzyıl süren savaş ve anlaşmazlıkların (Zemene Mesafint, Prensler Çağı) sonunda gerçekleşti. Bu dönemde gerçek güç Nəgusä Nägäst’ten (kralların kralı) ayrılmış ve imparatorluğu oluşturan krallık ve prensliklerin başkanlarına yayılmıştır. Geç Gondarine ve Zemene Mesafint dönemlerinin unvan sahibi imparatorlarının imparatorluğun savunması için yeterli sayıda ulus-altı birimi bir araya getirmesi pek olası değildir. Örneğin, Yejju racalarının yabancı bir istilaya karşı imparatorluğu toparlayanlar olduğu bir karşı olgu – büyük Ras Gugsa döneminde bile – muhtemelen farklı bir sonuç doğururdu. 2.Tewodros(1855-1868) döneminde başlayan imparatorluk otoritesinin konsolidasyonu, 2.Menelik’nin kalan son yarım kalmış işleri tamamlamasını ve beklenen İtalyan istilasına birleşik bir imparatorluk ordusuyla karşı koymasını mümkün kıldı: Menelik’in konuşlandırılması, Etiyopya’nın artık daha az ve daha zayıf muhaliflere sahip olduğunu ve neguse negest’in on altıncı yüzyıldan bu yana ilk kez esasen tam kontrol altında olduğunu gösterdi. Sıradan askerler gibi bölgesel ‘efendiler’ de aslında tek amaçları dışarıdan gelen bir saldırıyı püskürtmek olan bu sefere çıktılar ve liderlik için Menelik’e baktılar. Savaşçılıklarını ve liderlik vasıfları olan ağ kurma, koordinasyon ve sosyal desteğe hakimiyetlerini göstermeye hevesliydiler. Bireysel savaşçılar binicilik ve cüretkâr eylemlerdeki becerilerini göstermeye hazırdı ve savaş malzemelerine, çadırlarına ve yük hayvanlarına bakan seyisleri ve hizmetkârları da savaşçı olarak dikkat çekmeyi umuyordu.

Bir de Etiyopya’nın sömürgeleştirilip sömürgeleştirilmeyeceği sorusunu kesin olarak çözen Adwa’nın muhteşem sembolizmi vardı. Geriye dönüp bakıldığında, Etiyopya’nın 1 Mart 1896’daki zaferi neredeyse kaçınılmaz görünüyor. Amba Alagi savaşı ve Mekelle kuşatmasından başlayarak, 2.Menelik’nin taktik ve stratejik dehası tam anlamıyla sergileniyordu. Kuzeye doğru metodik ilerleme ve gereksiz savaşlardan kaçınma, İtalyanları kendi ayarlarına göre yürümeye zorladı. Bu stratejiye İtalyanların sabırsızlığı da yardımcı oldu. Henüz 26 yaşında olan yeni birleşmiş İtalya Krallığı, Avrupa’nın emperyal güçleri arasında sayılmak için acele ediyordu. Roma’dan gelen emirler, sosyal olarak üstleri olan ve bu nedenle kendisine saygısızlık eden generalleri yönetmek gibi ek bir sorunu olan Oreste Baratieri’yi, Etiyopya ordusuyla kendi seçmediği bir şekilde ve zamanda karşı karşıya gelmeye zorladı (adil olmak gerekirse, savaş için asla ideal bir zaman veya yer bulamayacaktı). İşleri daha da karmaşık hale getirmek için, İtalyan generallerin mekânsal kafa karışıklığı ve yer isimlerini karıştırmaları, ordularını savaştan önce düzgün bir şekilde konuşlandıramadıkları anlamına geliyordu. Böylece İtalyan birlikleri bütün gece yürüdükten sonra sabahın erken saatlerinde savaşa girdiler. Mekânsal farkındalıktan yoksun olmaları, farklı birliklerin bölünmesine ve savaş başladığında takviye alamamalarına neden oldu.

Genel olarak, Somali’deki seferlerle dikkati dağılan İtalyanların Etiyopya’daki vatanseverlik derecesine ve askeri ilerlemelere yeterince uyum sağlayamaması meselelere yardımcı olmadı. Sonuç olarak iki önemli yanlış hesap yaptılar: [Menelik’in birliklerinin kalitesini hafife aldılar ve isyancıların [soylular/prensler] yardımına güvendiler.] Bu gerçekleşmedi. Menelik Eylül 1895’te yabancı tehdidi hakkında, kabileler arasında gerçek bir vatanseverlik dalgası yaratan bir bildiri yayınladı. Tüm vassallarını kendi tarafına çekti ve İtalyan işgalini beklediği ordu, kendi Shoan askerlerini, sadık Ras Makonnen komutasındaki Harar birliklerini, Ras Mangasha’nın Tigré’den adamlarını, Gojjam ordusunu ve Galla süvarilerini içeriyordu. 6 Bununla birlikte, Adwa’daki belirleyici faktör – tıpkı 19. yüzyılın sonlarının çoğunda olduğu gibi – Etiyopyalıların askeri ve siyasi olarak hazırlıklı olmalarıydı. Modern silahlarla yeniden silahlanma, zaman zaman İtalyanların da yardımıyla (her iki taraf da Wuchale Antlaşması’na bağlıymış gibi davranırken) iyi gitmişti. Ve tüm önemli bölgesel oyuncuları kendi tarafına çekmek için manevralar yapan İmparator Menelik, seleflerini yüzyıllardır atlatmış olan imparatorluk kontrolünü bir dereceye kadar başardığını yansıtan çok etnikli bir imparatorluk ordusu kurmuştu. İmparatorluğun misyon anlayışını etkili bir şekilde modelleme yeteneği Etiyopya’nın imparatorluk çağında özgür kalacağını müjdeliyordu… En azından 1937’nin başlarına kadar. 

II: 20. yüzyılın başlarında modernleşme teknesini kaçırmanın vahim sonuçları

Etiyopya, 2.Tewodros, 4.Yohannes ve 2.Menelik’nin hükümdarlıklarını takiben görünüşte yeni yörüngesi göz önüne alındığında, 20. yüzyılda neden ekonomik, politik (ve nihayetinde askeri olarak) geride kaldı? Basit cevap, Etiyopya’nın ekonomisini, siyasetini ve toplumunu yeterince modernize edememiş olmasıdır. Bu bakımdan Etiyopya, Afrika Kıtası’nda benzersiz değildi. Afrika’nın son iki yüzyıldaki az gelişmişliğinin önemli bir açıklaması, Kıta toplumlarının çoğunun kendi koşullarına göre modernleşmeyi başaramamış olmasıdır. Çoğu başarısız oldu çünkü yeni ortaya çıkan hükümet teknolojilerini (örneğin anayasacılık), ekonomik üretimi (bilimsel rasyonalite, ortaklaşa sahip olunan nesiller arası büyük firmalar, en iyi şekilde yapılandırılmış mülkiyet hakları) ve savunmayı (askeri teknoloji) ithal etmek ve uyarlamak için örgütsel araçlardaki (örneğin devlet, okuryazarlık ve organize kitlesel öğrenme gelenekleri, elit ideolojik ve sosyo-kültürel hegemonya, vb) Erken Modern gelişmeleri kaçırdılar.

Bunu akılda tutarak, Walter Rodney’i sadece yüzeysel olarak okuyanların gözden kaçırdığı önemli bir dersin, son 200 yılın sömürge ve yeni sömürge sömürüsü altındaki aşağılayıcı deneyimlere zemin hazırlayanın modernleşmenin gerisinde kalmak olduğunu belirtmekte fayda var. Bu nedenle Rodney’i sadece ahlakçı bir polemikçi olarak değil (çoğu kişinin tercih ettiği gibi), herkesin yeni yönetim teknolojilerini benimsediği ve fiziksel dünyaya hakim olduğu Erken Modern dönemdeki Afrika’nın zayıflıklarının nasıl yabancılar tarafından daha sonra aşağılanmaya ve mülksüzleştirilmeye olanak sağladığına dair olumlu bir açıklama girişimi olarak okumak önemlidir. Örneğin Rodney, erken modern dönemde Avrasya’dan verimli teknolojik transferin, bu teknolojiyi kullanabilecek ve içselleştirebilecek Afrikalı sosyo-ekonomik yapılar olması halinde gerçekleşebileceğini açıkça gözlemlemektedir. Afrikalı bir perspektiften bakıldığında, kıtada tarihin birikmiş hatalarını düzeltmenin yolunun, yabancıların karakterini değiştirme umuduyla, Afrikalıları (elbette tarihin asil kurbanları olarak) bencil siyasi projelerde bir folyo olarak kullanırken, standart yıllık ahlakçılık olamayacağı sonucuna varılır. Bunun yerine ihtiyaç duyulan şey, meşhur yağmurun bölgeyi ne zaman ve neden yağmaya başladığına dair makul miktarda içsel düşünme ve ardından Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini en üst düzeye çıkaracak araçlara yatırım yapmaktır. Ancak bu şekilde Afrika devletleri ve toplumları tarihin büyük sahnesinde kendi koşullarına göre gelişebilir ve başkalarının tarihinde yan olay olarak yer almazlar. Bu da bizi Etiyopya’ya geri getiriyor. Özellikle Adwa, bağımsız devletler topluluğu arasında imparatorluğun tanınmasını sağladıktan sonra neden agresif modernleşme adımları atmadı?

Akla dört ana neden geliyor. Birincisi, 19. yüzyılın sonlarında hem yerli hem de yabancı düşmanlara karşı elde edilen askeri başarılar, çekirdek imparatorluk elitlerini her zaman askeri teknoloji satın alabileceklerini düşünmeye sevk etti; ve (çift kullanımlı) bir yerli sanayi tabanına (ve sosyal, politik ve ekonomik reformlar açısından gerekli olan her şeye) yatırım yapmak zorunda değillerdi: Menelik’in silah edinme kolaylığı Etiyopyalıları, ulusun her zaman hevesli satıcılardan savaş malzemeleri satın alabileceği sonucuna götürdü. Liderlik, böyle bir çabanın içereceği tüm modernizasyon ve toplumun yeniden düzenlenmesi ile bir silah endüstrisi kurmayı gerekli görmedi, ancak demiryolu, telefon ve telgraf gibi iletişimin başlatılması yoluyla hükümetin ve geleneksel ekonominin gelişimini teşvik etmekten memnun oldu. Yetkin ve sorumlu Etiyopyalılar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savunma maliyetlerinin astronomik bir şekilde artacağını; yeni silah sistemlerinin karmaşıklığının nispeten yüksek düzeyde teknik anlayışa sahip askerler gerektireceğini; ve Avrupa’nın değişen siyasi ittifaklarının ve ilişkilerinin silah bulunabilirliğini keskin bir şekilde azaltacağını öngöremediler. Bu nedenle I. Haile Sellasie, ülkesini mekanize İtalyan ordusuna karşı savunmayı imkansız buldu; okuma yazma bilmeyen askerleri, elde edebildiği birkaç modern silahı bile tam olarak kullanamadı. Ve böylece Faşist İtalya 1930’ların sonunda Adwa’nın intikamını almak için geldiğinde, Etiyopya’yı 5’ten az tankla, bir Hava Kuvvetleri şakasıyla, radyo iletişimi olmadan ve genel olarak teknolojik olarak geri kalmış buldu. Sayısız bireysel kahramanlık örneğine ve Etiyopya egemenliğini koruma misyonu duygusuna rağmen, imparatorluk toplu olarak faşistler tarafından tamamen yenildi. İkincisi, Adwa sonrası ortaya çıkan meşrulaştırma stratejisi – güneye doğru bölgesel genişleme – yoğun modernizasyon pahasına imparatorluğun dikkatini çekti. Bu durum Etiyopyalı seçkinlerin ekonomi, siyaset ve sosyal ilişkilerde geniş kapsamlı reformlara duyulan acil ihtiyaç konusundaki anlayışını gölgeledi. Örneğin, Cibuti’ye giden demiryolu ve Somali’ye karayolu bağlantıları dışında, 2. Menelik döneminde – kuzey dağlık bölgeleri de dahil olmak üzere – ulusal bir karayolu ağına yatırım yapılmadı! Temel olarak, İmparator 2. Menelik, imparatorluk genişlemesinden dolayı dikkati çok dağılmıştı ve politika iletişiminde kötüydü:

Menelik daha ziyade batı iş dünyasına ait bir tipti, safkan, sert başlı bir girişimciydi. Dış ilişkilerle yakından ilgileniyordu ve Avrupa’daki gelişmeler hakkındaki bilgisi, sarayına gelen hemen her yabancı ziyaretçi tarafından yorumlanıyordu. Sosyal reform konusunda bile ileri fikirleri vardı ve köleliğin kaldırılmasına, zorunlu eğitimin getirilmesine ve eski örfi hukukun yerine yeni bir kanun konulmasına karar verdi. Bunların uygulanmasını bizzat denetlemiş olsaydı daha etkili olacağına şüphe yoktu; zaten kendisi de genellikle sınırlarını sağlamlaştırmakla meşguldü; tebaasından çok azı fikirlerinin önemini kavradı ve değişikliklerden elde edilen faydalar hastalığının ve Lij Jasu’nun kısa, olaylı saltanatının çalkantılı yıllarında kaybolup gitti. Geriye dönüp bakıldığında, Menelik ve Tewodros zaman içinde yer değiştirmiş olsalardı, işler farklı bir şekilde sonuçlanabilirdi. Dış politika konusundaki titrek kavrayışına rağmen (Magdala’daki fiyaskoya bakınız), ikincisi sanayileşme konusunda doğru içgüdülere sahipti ve 20. yüzyılın başlarında elit sınıf içindeki “Japonlaştırma” politikası koalisyonuna daha iyi bir emperyal müttefik olarak Etiyopya’nın modernleşmesini muhtemelen hızlandıracaktı. Üçüncüsü, derin ve hikayeli bir tarih muhafazakarlığın ağırlığını da beraberinde getiriyor. Bu koşullar altında, bir toplumu kırmadan modernleştirmek büyük beceri gerektirir. Bu, Haile Selassie’nin orada burada parıldamasına rağmen yapamadığı bir şeydir. Kilise modernleşme konusunda çok yavaş hareket ediyordu – bu da devletin modern kitlesel eğitimi yaygınlaştırma becerisini ciddi şekilde engelliyordu. Toprak reformu gündemde değildi ve yarı feodal tarım ekonomisi 20. yüzyıla kadar büyük ölçüde bozulmadan varlığını sürdürdü. Yüzyıllardır süregelen elit okuryazarlık kültürüne rağmen, hızlı sanayileşme için neredeyse hiçbir beşeri sermaye temeli yoktu. 1941 gibi geç bir tarihte Etiyopya’nın okuryazarlık oranı ancak %5’ti. Birçok Etiyopyalı elit iyi bir eğitim alabilirken, gerçek kitlesel eğitim 2000’li yıllara kadar gelmedi. Etiyopya 21. yüzyıla %36 gibi şaşırtıcı derecede düşük bir yetişkin okuryazarlık oranıyla girdi. Uğursuz bir şekilde, yüzyılın ortalarında yardım bağımlılığının filizleri çoktan görülmeye başlanmıştı: 1950’lerin geri kalanında, yabancı hükümetlerin ve çeşitli milletlerden danışmanların yardımıyla beş kolej daha kuruldu. USAID finansmanıyla Oklahoma Üniversitesi önce 1953’te Jimma’da bir ziraat okulu kurdu, ardından 1956’da Harar yakınlarındaki Alemaya’da bir ziraat koleji açtı. BM kuruluşları ve USAID tarafından desteklenen bir halk sağlığı koleji 1954 yılında Gondar’da açıldı. Aynı yıl İsveç hükümeti Addis Ababa’da bir yapı teknolojisi enstitüsü kurdu. Addis Ababa’da 1952 yılında faaliyete geçen iki yıllık mühendislik yüksekokulunun, planlaması çoktan başlamış olan Haile Selassie I Üniversitesi’nin (HSIU) bir fakültesi olması amaçlanmıştı.

İmparator Selassie’nin kalkınmacı stratejileri 19. yüzyıldaki seleflerine kıyasla pek çok açıdan daha yetersizdi. Belki de hızlı gelişme arzusuyla ya da (daha büyük olasılıkla) yabancıların iyiliğine olan naif bir inançla (İtalyanlarla olan deneyimine rağmen) motive olan İmparator Selassie, Etiyopya’nın şartlarına göre bir şeyler yapma taahhüdünü somutlaştırmadı. Sorunun bir kısmı, o zamanki tüm Afrikalı elitler gibi, gelenek (ve onun güç ve otorite kaynakları) ve hızlı modernleşme için popüler talepler tarafından çapraz baskıya maruz kalmasıydı. Ve çoğu Afrikalı elit gibi Selassie de bu iki gücü uzlaştırmak gibi zor bir görevden kaçındı. Bunun yerine, geleneksel güç ve otorite kaynaklarına tutunurken, modernleşme dürtüsünü (ve arkasındaki düşünceyi) çoğunlukla yabancılara yaptıran şizofrenik bir varoluşu seçti. Bu şizofrenik duruş bir felaket oldu. Eğitim politikasını ele alalım: Ciddi maddi ve beşeri eksikliklerin üzerine, yön ve ulusal hedeflerden yoksun bir eğitim politikası aşılanmıştı. Birçok akademisyene göre, ulusal bir yönün olmamasının ana nedeni, yabancı danışmanların, yöneticilerin ve öğretmenlerin Etiyopya’nın eğitim sisteminin kurulmasında ve genişletilmesinde oynadıkları belirleyici rolde yatmaktadır. Müfredatın her düzeyde Batı ülkelerinde sunulan dersleri yansıtma eğiliminde olması, onların zararlı etkisinin bariz bir kanıtıydı. Bir yazarın ifadesiyle, “atanmış yabancı danışmanlar, kendi ülkelerinde başarılı olduğu kanıtlanan şeylerin Etiyopya’nın kalkınmasına da fayda sağlayacağını düşünme eğilimindeydi”. Son olarak, emperyal etnik dışlama politikası (özellikle güney genişlemesinin ardından) devlet otoritesinin ve kalkınmacı yatırımların tüm Etiyopyalılara yayılmasını sınırladı. Çekirdek devlet elitleri, imparatorluktaki etnik olmayanlara karşı oldukça dar görüşlü ve şovenist kaldı. Bu da başlı başına tarih konusundaki cehaleti yansıtıyordu. Etnik katılım (o dönemde zorla da olsa) Lalibela’yı ve Yejju hanedanını ortaya çıkarmış ve imparatorluk otoritesinin bir kısmını korumuştu. Sonuçta sistemin dışlayıcı katılığı 1960-1970’lerde milliyetçiliklerin yükselmesine, imparatorun nihai olarak devrilmesine ve iç savaşa yol açtı. Çağdaş Etiyopya – etnik kökene dayalı ulus-altı birimleriyle – kapsayıcı modernleşme yoluyla ulus inşasına yatırım yapmama hatasının bedelini hala ödüyor.

III: Sonuç 

Afrika Kıtası’ndaki siyasi ve ekonomik azgelişmişlik hakkında derin bir gizem yoktur. Temel düzeyde hikaye, tarihin kritik dönemeçlerinde üretken ekonomik faaliyeti ölçekli bir şekilde organize etme ve koruma mekanizmaları geliştirmede tekrarlanan başarısızlıklardan biridir. Diğer bölgelere göre ortaya çıkan gecikme, zaman içinde bileşik etkiler yaratmıştır. Benim görüşüme göre, bu bölgesel başarısızlıkların en büyük nedeni Afrika’nın yönetici elitleri arasında tarihsel öz farkındalığın yokluğu olmuştur. Bu gerçeklik, elitlerin kendi halkları karşısında hegemonik meşruiyetlerini kaybetmelerine, dünya sahnesinde etkinliklerinin azalmasına ve hırslarının tamamen yok olmasına neden oldu. Kolektif eylemin koordine edilmesinde ve kurumları canlandıran normların uygulanmasında oynadıkları önemli rol göz önüne alındığında, hırsları düşük elitlerle fazla ileri gitmek mümkün değildir. Bunu akılda tutarak, 19. yüzyılın sonlarındaki Etiyopya tarihi bize ulusal misyon duygusunun – özellikle de hırslı elitler tarafından iyi modellenirse – neler başarabileceğini öğretiyor. Etiyopya’nın 20. yüzyılda Adwa ve zengin tarihi üzerine inşa etmedeki başarısızlığı da öğreticidir. Sosyal, siyasi ve ekonomik kalkınma açısından dünyanın geri kalanının gerisinde kalmak – şu anda Kıta’nın çoğunda olduğu gibi – bölge toplumlarını gelecek nesiller için aşağılayıcı dış bağımlılık ve sömürü hayaletine maruz bırakmaktadır. Halklarının gelişmesi için elverişli bir ortam yaratmak ve Afrika’nın dünya sahnesindeki etkinliğini korumak için Afrika toplumları kendi koşullarına göre hızla ve özür dilemeden modernleşmeye odaklanmalıdır. Bu kadar basit. Son tahlilde, Menelik gibi adamlar ve Bağımsızlık Kuşağı’nın pek çok üyesi, bu kadar az şeyle bu kadar çok şey yaptıkları için övgüyü hak ediyor. Elbette kusurluydular ve kendi paylarına düşen hataları yaptılar. Ancak kimse onları tarihsel öz farkındalıktan, misyon duygusundan veya hırstan yoksun oldukları için dürüstçe suçlayamaz. Bu bakımdan, nispeten daha zengin (beşeri sermaye) donanımlarına rağmen, tartışmasız dünyanın en kayıtsız yönetici elitleri olan mevcut Afrikalı liderlerden çok daha üstündüler.

Dünya Basını

Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

Yayınlanma

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.

ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.

“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”

İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.

Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:

“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”

Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.

“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”

Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.

Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:

“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”

Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:

“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”

“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”

Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.

Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:

“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”

ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:

“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”

“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”

Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.

Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:

“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”

Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.

Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:

“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”

Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:

“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”

“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”

Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.

Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:

“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”

“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”

Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.

Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.

Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:

“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”

Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:

“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Yayınlanma

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026

Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.

Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.

Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.

Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Asya-Pasifik’te huzursuzluk

Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.

Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.

Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.

İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.

Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.

Tayvan 2027 için rekor savunma bütçesi önerdi

Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.

Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.

Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.

Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.

Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.

Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.

Japonya yeni Beyaz Kitap’ta Çin ‘tehdidine’ karşı durmak ve ekonomik refah için askeri yığınağı savundu

Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.

Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.

Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.

Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor

Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.

Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.

Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.

Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli

Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.

Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.

Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.

Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?

Amerika dışında plan yok

Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.

Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.

Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.

Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.

Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.

Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.

Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.

Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

Yayınlanma

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.

İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.

Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.

Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.

Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.

IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.

“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”

Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.

Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.

İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.

Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.

Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.

“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”

Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.

Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.

İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.

Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.

RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.

Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.

Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.

Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.

Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.

Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.

Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.

Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.

Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.

“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”

Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.

London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.

Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.

Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.

“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”

The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.

Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.

Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.

2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.

Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.

Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.

Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.

“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”

Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.

Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.

Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.

Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.

Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.

Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English