Bizi Takip Edin

Diplomasi

Steve Bannon Yunan medyasına konuştu: Trump’ın Avrasya’da Ankara ve Atina planı

Yayınlanma

Donald Trump’ın ilk döneminde “baş stratejist” ve ideolog olarak Beyaz Saray’da boy gösterdikten sonra Başkan ile arası bozulan, ama yakın zamanda tekrar “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” (MAGA) hareketinin en önemli isimlerinden biri olarak Trump politikalarından yer edinen Steve Bannon, Yunan gazetesi Kathimerini’ye dikkat çekici bir mülakat verdi.

Muhabir Iliana Magra, Steve Bannon’ın stratejiyi tartışırken ABD Donanmasında subay olarak geçmiş deneyimlerine atıfta bulunduğunu; konuşma para politikasına döndüğünde Goldman Sachs’taki iki yıllık görevini hatırladığını; aşırı sağcı Breitbart News sitesinin kurucularından biri olarak medyadan, Harvard ve Georgetown mezunu olarak da seçkin Amerikan üniversitelerinden bahsettiğini aktarıyor.

Yaklaşık on yıl önce Yunanistan’da çekilen ve Hollywood’da çalıştığı dönemde yapımcılığını üstlendiği bir filmden bahsettiğinde ise Yunanistan’ı tartışmaya başladıklarını vurguluyor.

Bannon, Türkiye konusunda “endişeli”

Atina’yı sevdiğini ve Yunanistan’ın başkentini birçok kez ziyaret ettiğini belirten Bannon, 2015 yılında ülkede çalkantılı bir dönem olduğu söylüyor ama “Çok çalkantılıydı ama daha da çalkantılı olacak. Şu anda Ukrayna ve Türkiye arasındaki istikrarsızlığın tam ortasındasınız. Ve ben Türkiye konusunda çok endişeliyim,” diye ekliyor.

Aralık ayında sosyal medyada dolaşan ve elinde “Özgür Konstantinopolis” logolu bir tişört tutarken görüldüğü bir fotoğrafına dikkat çeken Bannon, 2019 yılında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı “dünyanın en tehlikeli adamı” olarak nitelendirdiği hatırlatılınca, “Şu anda da yüzde 100 öyle düşünüyorum,” diyor.

Erdoğan’ın, “tabii ki Pekin’de ÇKP’yi yöneten suçlularla, Tahran’da İran’ı yöneten mollalarla, Moskova’yı yöneten KGB ile” rekabet halinde olduğunu, ama yine de onun hâlâ “bireysel olarak en tehlikelisi olduğunu” düşündüğünü ileri sürerek, bunun nedenini “Erdoğan’ın bir vizyona sahip olması” olarak açıklıyor.

Bannon, Erdoğan’ın “Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurmak istediğini” öne sürüyor

Bannon’a göre Erdoğan’ı “tehlikeli” yapan vizyon, “Osmanlı İmparatorluğunu yeniden kurmak.”

Türk liderin stratejisinin, “tıpkı Birinci Dünya Savaşı öncesinde” olduğu gibi, iki kutsal mekanı Suudi Arabistan’dan devralmak olduğunu savunan ABD’li yorumcu, “İşte bu yüzden ABD’de İsrail hakkındaki tüm bu tepkiler asıl meseleyi ıskalıyor. Asıl mesele şu ki, bölgeyi nasıl istikrara kavuşturacağımızı bulamazsak, bölge daha önce hiç olmadığı kadar patlayacak,” iddiasında bulunuyor.

Bannon’a göre bu bölge Balkanlar’dan Yunanistan ve Türkiye’ye, İran’a, Kızıldeniz’e, Arap Denizine, Mısır’a, Suudi Arabistan’a ve Kuzey Afrika’ya kadar uzanıyor.

Trump, yakın dostlarını Türkiye ve Yunanistan’a elçi olarak atadı

“Başkan Trump Yunanistan ve Türkiye hakkında ne düşünüyor?” sorusuna yanıtında Bannon, Amerikan Başkanının bölgede “sorunlar olduğunu” bildiğini ve bu nedenle her iki ülkeye de yakın müttefiklerini seçtiğini vurguluyor.

Trump’ın, “en yakın dostlarından ve müttefiklerinden birini, bu ülkedeki en etkileyici insanlardan biri olan Tom Barrack’ı” Ankara Büyükelçisi olarak atadığına işaret eden Bannon, Atina elçiliğine seçilen Kimberly Guilfoyle’un da “Başkana çok yakın, bize çok yakın ve ABD’deki en parlak ve başarılı kadınlardan biri” olduğunu söylüyor.

Bannon, “Barrack ile birlikte onu büyükelçi olarak atamak ve Steve Witkoff’u [Orta Doğu] özel temsilcisi olarak atamak, başkanın bu işi ne kadar ciddiye aldığını gösteriyor,” diyor.

Guilfoyle, hem Trump’ın oğullarından Don Jr.’ın eski nişanlısı, hem de ünlü Demokrat Kaliforniya Valisi Gavin Newsom’ın da eski eşi olduğuna dikkat çeken Bannon, yeni büyükelçinin Amerikan siyasetinin iki kanadı ile de ilişkisi olduğuna işaret ediyor.

“Üçüncü Dünya Savaşının içindeyiz”

Başkan Trump’ın Yunanistan’a olan ilgisinin “her şeyden önce ülkenin tarihinden” kaynaklandığını savunan ve bu ülkeye “Batının kadim temeli” diyen Bannon, buna rağmen tek nedeninin bu olmadığını belirterek, “ABD’de çok sayıda Yunan arkadaşı ve iş ortağı var,” diyor.

Bannon ısrarla “İnsanlar Üçüncü Dünya Savaşında olduğumuzu anlamalı” diyor ve Ukrayna ve Gazze’deki savaşta, 1939’da Polonya’nın işgalinden sonra ve 1940’ta Almanya’nın Fransa’yı işgalinden önce ölenlerden daha fazla insanın öldüğünü savunuyor.

Trump ve istihbaratına göre Ukrayna’daki savaşta 1,7 milyondan fazla insanın öldüğünü ekleyen Bannon, “Ve Gazze’de olanlara bakın, düpedüz öldürme, katliam; bu İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aşamalarının çok ötesinde ve strateji kısmı başladı. Pekin’den Tahran’a ve Moskova’ya uzanan bir Demir Üçgen var. Ben her zaman Erdoğan’ın da buna katılması halinde Avrasya kara parçasının Hindistan ve Yunanistan gibi ülkelerle, oradaki müttefiklerimizle ve Mısır’la birlikte kilitleneceğini savunmuşumdur. İşte bu yüzden Erdoğan çok önemli. İşte bu yüzden bazı büyük hamleler yapacak,” iddiasında bulunuyor.

Amerikalıların, Rusları Çinlilerden uzak tutmak istemesinin nedeninin de bu olduğunu vurgulayan Bannon, İran’la ve Suudi Arabistan ile yaptıkları anlaşmalara bakıldığında, bunların “ABD dolarını kırmak ve BRICS düzeyinde alternatif bir para birimi oluşturmak” için yapıldığını öne sürüyor.

Çin Komünist Partisi’nin en azından 2019’dan beri ABD’ye karşı “sınırsız bir savaş içinde” olduğunu ileri süren ABD’li soyumcu, geçen pazar günkü Financial Times’ın Çin-Amerikan ticaret savaşıyla ilgili baş sayfasını eline alarak, “Bu bir iktisadi savaş” diye belirtiyor.

Trump’ın stratejistine göre Yunanistan’ın varlığı Trump’a bağlı

“Sizler bunun ortasında kalacaksınız,” diye devam eden Bannon, meselenin “sadece taraf seçme zamanı” olmadığını ileri sürerek, “Daha da önemlisi, nereye varmak istediğinizi seçmelisiniz çünkü bu şey yıkıcı olacak. Eğer Başkan Trump karakterinin gücü ve Putin ile bu adamların ondan korkma ve Ukrayna ile Orta Doğu’daki durumu çözme becerisiyle geri dönmeseydi, Yunanistan 10 yıl içinde istila edilirdi, biterdi,” iddiasında bulunuyor.

Ukrayna’dan Balkanlara doğru genişleyen bir savaş olduğunu, bir diğer savaşın da Suriye ve Türkiye üzerinden geldiğini savunan Bannon, “önümüzdeki beş yıl çok riskli olacağını, hiçbir şeyin garanti olmadığını” söylüyor.

Bannon’a göre her şey Trump’ın durumu çözüp çözemeyeceğine bağlı. Bannon, “Bu yüzden Yunanistan’da her gece bir mum yakar ya da Başkan Trump’ın sağlıklı kalması ve odaklanmaya devam etmesi için dua ederim. Yoksa Ukrayna’da sizden çok uzakta olmayan savaş Balkanlar’a sıçrayacak ve sonra da gelecek. Ve Orta Doğu’daki savaş, onu [Yunanistan’ı] Suriye’den yakacak,” diyor.

Mahan’dan Trump’a: ABD’nin denizlerdeki egemenlik arayışı

Trump’ın Grönland, Kanada, Panama, Gazze planlarının “ne emperyalist, ne izolasyonist” olduğunu savunan Bannon, “Başkan Trump’ın yapmak istediği şey anavatanı güvence altına almak. Stratejisini Alfred Thayer Mahan’dan alıyor ama aslında bu strateji Atina ve Sparta savaşından alınma, her şey Peloponez savaşına kadar gidiyor; deniz gücü ve kara gücü,” diye açıklıyor ve ABD stratejisinin arkasındaki fikrin “yüzde yüz” Donald Trump’a ait olduğunu ekliyor.

Amerikalı İç Savaş komutanı ve tarihçi Mahan, 20. yüzyılın başında “Orta Doğu” terimini icat eden ve denizlerdeki egemenlik teorilerine katkı sunan isim olarak biliniyor.

Mahan, The Influence of Sea Power upon History, 1660-1783 [Tarihte Deniz Gücünün Etkisi, 1660-1783] adlı eserinde, İngiliz İmparatorluğunun yükselişinde deniz gücünün önemine dair önemli bir analiz yapmıştı.

Mahan, İngiltere’nin denizlerdeki kontrolünün, Avrupalı rakiplerinin deniz gücündeki düşüşle birleştiğinde, İngiltere’nin dünyanın egemen askeri, siyasi ve iktisadi gücü olarak ortaya çıkmasının yolunu açtığını savunuyordu.

Mahan ve bazı önde gelen Amerikalı politikacılar bu derslerin ABD dış politikasına, özellikle de ABD’nin denizaşırı pazarlarını genişletme arayışına uygulanabileceğine inanıyordu.

Pana ve Grönland: Çin ve Rusya donanmasının birleşmesini Karayipler’de engelleme planı

Panama Kanalından Grönland’a kadar, yapılanın sadece bir deniz stratejisi olduğunu savunan Bannon, Trump’ın Panama Kanalını güvence altına alarak, Çin donanması ve Rus donanmasının Karayipler’de birleşip bağlantı kurmasını engelleyeceğini öne sürüyor.

Murmansk ve Arkhangelsk’teki Rus denizaltı kuvvetlerinin Kuzey Atlantik’e ulaşmak için Grönland, İzlanda üzerinden gelmek zorunda olduğunu kaydeden Bannon, Trump’ın Ariktik adasını ABD’nin İkinci Dünya Savaşında Almanlara karşı yaptığı gibi güvence altına almak istediğini belirtiyor.

Bunu yaptıktan sonra, “Pasifik’e, Tayvan ve Japonya’dan Polinezya ada zincirine, Solomon Adalarına kadar olan ada zincirlerine bakarsanız, ABD’yi hava geçirmez bir şekilde mühürlemiş oluruz,” diyen Bannon, on binlerce mil boyunca uzanan bir deniz stratejilerinin olduğunu ileri sürüyor.

21. yüzyılın en büyük oyununun Kuzey Kutbu olduğunu savunan ABD’li yorumcu, “Alaska’mız var, Grönland ile bir ortaklığımız var, ortada da Kanada var. Kanadalılar donmuş Kuzey nedeniyle eskiden tam bir güvenliğe sahipti. Şimdi en büyük riskleri bu,” diye ekliyor.

ABD’yi “mühürleme” planı: ABD, Arjantin’de Milei ve Brezilya’da Bolsonaro iktidarını istiyor

Bannon daha sonra, diğer güçlerin pazara iktisadi olarak erişemeyeceğinden emin olmak ve stratejik olarak Kuzey Kutbunu “özgür tutmak” için çelik ve alüminyum tarifeleri meselesine dönüyor ve “Bu artık cihat ve terörizme karşı savaşla ilgili değil, bu büyük bir güç mücadelesi,” diyor.

“Jeostratejik olarak” bakıldığında, Bolsonaro ve Brezilya’yı, Milei ve Arjantin’i eklediğinizde Çin Komünist Partisi’ni “Amazon’dan ve Latin Amerika’dan çıkarmış olacaklarını” ve artık Batı yarımküreyi ele geçirerek “anavatanı tamamen mühürlemiş” bulunacaklarını savunan Bannon, “Bunun üzerine bir de demir kubbe eklerseniz, işte o zaman geçilmez oluruz,” iddiasında bulunuyor.

“Önce Amerika” hareketinin “antiemperyalist” olduğunu öne süren ABD’li yorumcu, himayeci devletler istemediklerini savunuyor. Avrupa’nın şu anda ABD’nin “vassalı” olduğunu vurgulayan Bannon, böyle bir şeyi istemediklerini söyleyerek, “Orta Doğu’nun da vasal bir devlet olmasını istemiyoruz. Kuzey Atlantik’te ve Grönland çevresinde bir deniz stratejisine baktığımızda, Avrupa’ya Rus ordusunun sizin sorununuz olduğunu söylüyoruz. Rus ordusunun bizim hayati ulusal güvenlik çıkarlarımıza zarar verme ihtimali yoktur. İşte bu nedenle Başkan Trump NATO ülkelerine ‘Savunma bütçeleriniz yüzde 5 olmalı’ derken bunu rastgele bir rakam olarak ortaya atmıyor,” diyor.

“CIA bir kanserdir”

Kathimerini muhabirine göre Bannon, Trump’ın Gazze stratejisinin ardındaki mantığı açıklamakta çok daha zorlanıyor. Trump’ın “sorunu çözmeye çalıştığını”, “kutunun dışında düşündüğünü” ileri süren Bannon, en nihayetinde, “Dürüst olacağım,” diyor ve gülerek, Trump’ın bu planını ”anlamadığını” kabul ediyor.

Bannon, CIA ve FBI’ın lağvedilmesini istediğini çok açık bir şekilde ifade ediyor. ABD’li yorumcu şöyle diyor:

“Dünyanın her yerinde casuslarımız olsun istemiyoruz, artık bir CIA istemiyoruz. Bu bizi daha az güvenli mi yapacak? Şu anda çok güvensiziz. Çin Komünist Partisi her yerde. KGB tepemizde. Mollalar her yerde. ÇKP Wall Street’in her yerinde, üniversitelerimizdeler. Onların parası her yerde. Katar parası her yerde. Hangi sırları saklıyoruz? Hepsi biliyor. Biz bunu Amerikan halkından saklıyoruz. CIA bir kanserdir.”

MAGA hareketinin Avrupa ayağı güçlenecek

Bannon, MAGA hareketinin Avrupa’da da yıllardır çalıştığını savunuyor.

Bannon, Reform UK lideri Nigel Farage ile Brexit’i kazandıklarını, Almanya’da AfD’yi desteklediklerini, İtalya’da desteklediklerinin hükümette olduklarını, Fransa’da Ulusal Cephe ve Yunanistan’daki “bazı sağcı partiler”i desteklediklerini kabul ediyor.

Avrupa’daki mevcut durumdan memnun olduğunu dile getiren Bannon, “Popülist milliyetçi hareketin orada alev alev yanıyor olmasını seviyoruz. AfD’nin bir hafta sonra çok başarılı olmasını umuyoruz. Nigel Farage’ın Muhafazakâr Parti’yi ele geçireceğini ve bir sonraki İngiliz başbakanı olacağını düşünüyoruz,” diyor. 

Yunanistan’daki temaslarını açıklamak istemediğini belirten Bannon, “Sadece çok iyi olduğumuzu söyleyebilirim. Yunanistan’ı seviyoruz. Yunanistan’ın ihtişamıyla ilgili kitabımı her gün burada tutuyorum, böylece ona girip çıkabiliyorum. Eğer ifşa etmek istiyorlarsa, ifşa edebilirler,” diyor.

Diplomasi

Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Yayınlanma

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.

Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.

Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.

Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.

Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.

Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.

Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.

Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.

Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.

Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.

Putin: Savaşı biz başlatmadık, bizimle savaşmaya başladılar

Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.

Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.

Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.

Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

ABD, Mısır’a askeri yardım konusunda insan hakları şartını kaldırdı

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı, Mısır’a verilecek 300 milyon dolardan fazla tutardaki askeri yardım için insan hakları şartlarından feragat ettiğini belirtti.

Açıklamada bu kararın, İran’a karşı savaşın başlamasından bu yana Kahire’nin “yardımcı rolünü” göz önünde bulundurularak alındığı vurgulandı.

Mısır, 1979 yılında İsrail ile barış antlaşması imzaladıktan sonra ABD’den önemli ölçüde destek almaya başlamıştı.

Ülke, 1980’lerin sonlarından bu yana her yıl yaklaşık 1,3 milyar dolarlık ABD askeri yardımı alıyor.

Bu yardımın bir kısmı, ulusal güvenlik gerekçesiyle feragat edilebilen insan hakları ve demokrasi ile ilgili koşullara tabi.

Eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde de dahil olmak üzere fonların kesilmesi, geçmişte Kahire ile Washington arasında gerginliklere yol açmıştı.

Reuters’ın eline geçen, 21 Eylül tarihli ve çeşitli Kongre komitelerine hitaben yazılmış bir mektupta, Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “2025 mali yılı Mısır’a yönelik 320 milyon dolarlık Yabancı Askeri Finansman programı kapsamında sertifika şartından feragat etme kararı aldığı” belirtildi.

Bu muafiyet daha sonra Dışişleri Bakanlığı tarafından da doğrulandı.

Kararı gerekçelendiren ek notta, askeri yardımın bu kısmının “terörle mücadele, sınır güvenliği veya nükleer silahların yayılmasının önlenmesi programları için gerekli olduğu ya da başka şekillerde ABD’nin ulusal güvenlik çıkarları açısından önemli olduğu” belirtildi.

4 Eylül tarihli ve Rubio’nun imzasını taşıyan notta, “Bu muafiyet yetkisinin kullanılması, özellikle ‘Epic Fury Operasyonu’ sonrasında Mısır’ın üstlendiği yardımcı rol göz önüne alındığında, ABD-Mısır ilişkileri ve ABD’nin ulusal güvenlik öncelikleri açısından hayati önem taşımaktadır,” denildi.

“Epic Fury Operasyonu”, ABD ordusunun Şubat ayı sonlarında İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattığı harekât için kullandığı isim.

Washington’daki mektubu bilen iki kaynağın gerçekliğini doğruladığı Dışişleri Bakanlığı notunda, Mısır’ın “yardımcı rolü” olarak adlandırılan konuya ilişkin ayrıntılı bilgi verilmedi.

Dışişleri Bakanlığı’nın Mısır’a yönelik askeri yardıma ilişkin yıllık kararı, genellikle 30 Eylül’de sona eren bir önceki mali yıl için ayrılan fonları kapsar.

Bir Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Rubio’nun ABD’nin güvenliği adına bu onaydan feragat ettiğini ve ABD’nin Mısır hükümetiyle çeşitli konularda işbirliğini sürdürdüğünü belirtti.

Sözcü, e-posta yoluyla gönderilen bir açıklamada, “Bu feragat kararı, bölgedeki önemli güvenlik sorunlarının yaşandığı bir dönemde Mısır ile güvenlik işbirliğini sürdürmenin önemini kabul etmektedir,” dedi.

Mısır Dışişleri Bakanlığı ise konuyla ilgili hemen bir yorumda bulunmadı.

İran savaşının yayılma etkisi, Mısır da dahil olmak üzere ABD’nin güvenlik ortaklarına yüksek bir bedel ödettirdi.

Artan yakıt fiyatları ve diğer aksaklıklar nedeniyle Mısır ekonomisi zorlu bir dönemden geçiyor.

Biden yönetimi altında ABD, Mısır’ın insan hakları sicili nedeniyle yıllık askeri ödeneğin bir kısmını birçok kez geri çekmişti.

2024 yılında, Hamas’ın liderliğinde 7 Ekim’de İsrail’e düzenlenen saldırı ve bunun sonucunda Gazze’de çıkan savaşın ardından, Biden yönetimi insan hakları şartlarını bir kenara bırakarak, 1,3 milyar dolarlık tahsisatın tamamını, yönetiminin ilk kez Mısır’a aktarmıştı.

İnsan hakları örgütleri, Cumhurbaşkanı Abdülfettah es-Sisi yönetimi altında Mısır’ı işkence ve zorla kayıplar da dahil olmak üzere yaygın insan hakları ihlalleriyle uzun süredir suçluyor.

Bu hafta Mısır polisi, bir doğrulama ve araştırmacı medya kuruluşundan altı gazeteciyi, yasaklanmış Müslüman Kardeşler adına yanlış bilgi yaymakla suçlayarak gözaltına aldı.

Mısırlı yetkililer, insan hakları sorunlarını ele almak için adımlar attıklarını belirtiyor. Sisi, istikrarın her şeyden önemli olduğunu ve hükümetin temel ihtiyaçları karşılamaya çalışarak insan haklarını desteklediğini söyledi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English