Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“Suudi Arabistan, ABD’ye rağmen Suriye ile normalleşmeye öncülük ediyor”

Yayınlanma

“Arap yurdunda, özellikle de Suriye’de at koşturan ülkelerin yolunu kesmek amacıyla Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesine ilişkin talep, milli bir Arap talebi haline geldi. Suudi Arabistan Krallığı, ABD’nin buna karşı olduğunu bildiği halde Suudi Arabistan-Suriye ilişkilerini yeniden tesis etme hareketine öncülük etti.”

Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönüşü konusunda yürütülen uzun diplomasi maratonu, 7 Mayıs’ta, Mısır’ın başkenti Kahire’de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda nihayete erdi. Son iki yıldır Suriye’nin birliğe geri dönüşüne itiraz eden Arap devletlerinin de sessiz onayıyla Suriye, 12 yıl aradan sonra Arap Birliği’ne döndü.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad, bugün Arap Birliği’nin Liderler Zirvesi’ne katılacak.  Suriye’nin Birliğe dönüş sürecini, bölge için ne anlama geldiğini ve bundan sonra atılması beklenen adımları Independent Türkçe’nin Genel Koordinatörü Muhammed Zahid Gül ile konuştuk.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın “yaratıcı kaos” çağrısını hatırlatan ve Suriye’nin Arap Birliği’nden çıkarılması sürecinde ABD’nin rolüne işaret eden Gül, gelinen noktada “Beşar Esad’ın devrilmesi” politikasının dayanaklarını kaybettiğine dikkat çekiyor.  “Suudi Arabistan Krallığı, ABD’nin Suriye’nin geleceği konusundaki vizyonunun Suriyelilerle Arapların menfaatine olmayabileceğinin farkında” diyen Gül, kötü ilişkiler ve kopuşun Arap ülkeleri ile Suriye arasındaki normal ilişkilerin tabiatına aykırı olduğunu söylüyor. Gül, Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşünün bazılarıyla geç de olsa Suriye’nin tüm Arap ülkeleriyle ilişkilerini yeniden kurması için kapıyı aralayacağını belirtiyor.

Muhammed Zahid Gül’ün Harici’nin sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

“Suriye’deki yabancı askerler Arap yurdunun zaafı”

  • Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü kuşkusuz Şam yönetiminin elini güçlendiriyor. Peki Arap ülkeleri Şam’ın masaya dönmesinden ne kazanacak. Suudi Arabistan başka olmak üzere Şam’la ilişkilerini normalleştirmeye başlayan ülkelerin beklentisi ne?

Hiç şüphe yok ki Suriye’nin Arap Devletleri Ligi (Arap Birliği)’ne dönüşü ve Arap ülkeleriyle ilişkilerini yeniden normalleştirmesi hem Suriye hem de istisnasız tüm Arap ülkeleri için bir kazançtır. Bununla birlikte Suriye’de on yıldan fazla bir süredir devam eden çatışmanın koşulları, çoğu Arap ülkesinin Esed rejimine karşı tutumunu değiştirmesinin önemli bir nedeniydi. Özellikle de Esed, orduyu ve askerî güçlerini, başlangıçta barışçıl bir değişim talep eden halk kesimlerine karşı kullanmaya başladıktan sonra.

Arap ülkelerini 2012 yılında Suriye’yi Arap Birliği’nden çıkarmaya teşvik eden şey, ABD’nin tutumuydu. ABD, o dönemde ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın başkanlığında 2012 yılı ortalarına gelinmeden önce Cenevre 1 ve Cenevre 2 konferanslarında ve sonrasında somutlaşan devlet çabalarına öncülük etti. Hedef, iddialarına göre Suriye’de siyasi iktidarın geçişini, Libya’da olduğu gibi dramatik bir çöküş veya ardından gelebilecek ve bölge ülkelerini etkileyecek bir kargaşa ile değil de ABD’nin uluslararası gözetimi altında siyasi olarak sağlamaktı. Önce Katar, bu ABD yönelimlerini destekledi, sonra da Suudi Arabistan Krallığı. Ama Arap ülkeleri, Esed rejimini değiştirme konusunda ABD’den ciddiyet görmedi. Ardından İran, 2012 yılı sonunda Esed rejimi lehine olacak şekilde Suriye’ye askerî müdahalede bulundu. 2015 yılı sonunda Rusya’nın askerî müdahalesiyle de Suriye toprakları üzerindeki güç dengesi değişti ve Esed rejimine karşı askerî çaba, dayanaklarını kaybetti. Böylece Suriye; ABD, Rusya, İran, Türkiye ve diğerlerinin geniş askerî varlığından ötürü tüm Arap yurdunda bir zaaf noktası haline geldi.

Bu durum, genel olarak Arap zayıflığının tezahürlerinden biri oldu. Küresel planda güç dengelerini değiştirme yönelimlerinin ve Ukrayna, Tayvan, Yemen, Libya ve diğer yerlerde büyük uluslararası çekişmelerin ortaya çıkmasıyla bilgelik, kendini göstererek Suriye ya da başka yerde umutsuz çatışmaları beslemenin hiçbir faydası olmadığını öğütledi. Arap yurdunda, özellikle de Suriye’de at koşturan ülkelerin yolunu kesmek amacıyla Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönmesine ilişkin talep, milli bir Arap talebi haline geldi. Suudi Arabistan Krallığı, ABD’nin buna karşı olduğunu bildiği halde Suudi Arabistan-Suriye ilişkilerini yeniden tesis etme hareketine öncülük etti. Bu, ilan edilemeyecek koşullar altında olmalıydı. Suudi Arabistan Krallığı da Rusya, İran ve Irak ile ilişkilerini iyileştirme konusunda gerçekten bilgece bir diplomasi yürüttü. Bu, Suudi Arabistan Krallığı ile Arap ülkelerinin çıkarlarına hizmet eden bir şeydir.

“Karşı çıkanlar muhalif grupların destekçileri”

  • Arap Birliği’nin normalleşmedeki fonksiyonu ne olacak? Birliğe üye birçok devletin itirazları da sürüyor. Katar gibi, Fas gibi… Bunu da göz önüne alırsak normalleşmenin belirli limitleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Suriye ile ilişkiler tek tek devletler düzeyinde mi ilerleyecek?

Arap Birliği’nin, Şam’la ilişkilerin normalleştirilmesinde rolü büyüktür. Arap Birliği, Suriye ile ilişkilerini kesmemiş olsaydı Suriye’nin Arap ülkeleriyle anlaşmazlıklarından bahsetmeye gerek olmazdı. Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüşü, Suriye’nin bazılarıyla geç de olsa tüm Arap ülkeleriyle ilişkilerini yeniden kurması için kapıyı açacak.

Suriye’nin Arap Birliği’ne dönmesine ya da Esed rejimiyle ilişkilerin normalleştirilmesine karşı çıkan Arap ülkeleri, 2011 yılından bugüne dek süren silahlı, siyasi ve diplomatik çatışma yıllarında ABD’nin teşvikiyle Suriyeli muhalif grupları destekleyen Arap ülkelerinin ön saflarında yer aldı.

ABD, gerek ABD Kongresi’nin aldığı Sezar Yasası gerekse diğer uluslararası yaptırımlar adına Esed rejimi ile rejimin üst düzey güvenlik, askerî ve ekonomik yetkililerine yönelik uluslararası ve Amerikan yaptırımlarının uygulanması için sesini yükselttikten sonra Arap ülkeleri, Suriye’nin dönüşünün engellenmesi için sadece bazı Arap ülkelerinin tutumlarıyla karşı karşıya kalmadı. Artık, Suriye’nin geleceğine dair siyasi vizyonunu yıllar sonra da gerçekleşse hem ABD hem de İsrail’e hizmet edecek şekilde dayatmaya çalışan ABD tutumuyla da karşı karşıyaydı. Suriye’deki çatışmanın sonraki on yıllar boyunca devam etmesi ABD’nin umurunda değil. Bu durum, hele de ABD’nin Suriye’yi bölmeye ya da geniş bir uluslararası askerî varlık, özellikle de ABD, Rusya, İran ve Türkiye askerî varlığı altında tutmaya çalışan politikaları gün yüzüne çıkmışken, Arap Birliği’nin çıkarlarına ters düşüyor.

Bazı Arap ülkeleri, Suriye’nin Arap Birliği’ne geri dönüşünün oy birliğiyle olması konusunda ısrar ederse o zaman Suudi Arabistan da dahil olmak üzere diğer bazı Arap ülkeleri için, her ne kadar geri dönüşün tüm Arap ülkeleri düzeyinde gerçekleşmesini tercih etseler de Suriye ile ilişkilerini bireysel olarak geliştirmeye çalışmaları kaçınılmaz olur.

“ABD çıkarlarıyla çatışırsa Krallık, Arapların çıkarından yana olur”

  • Washington, Esad’la normalleşmeye sayısız kez itiraz etti ancak Riyad, normalleşme diplomasisini yürüttü ve buna liderlik etti. ABD yaptırımları devam ederken Suriye’nin yeniden inşası veya Şam’ın beklentisi olan ekonomik ilişkilerin kurulması ne kadar mümkün?

Suudi Arabistan Krallığı, yolunu ve siyasetini senelerdir kendine has ve bağımsız bir Suudi politik kararıyla belirliyor. Bu, Suudi Arabistan Krallığı’nın ABD’nin petrole ilişkin vizyonuna aykırı ya da zararlı da olsa petrol fiyatları ve ihracat düzeyleri konusundaki bağımsız siyasetiyle kendini gösterdi. Aynı şekilde Suudi Arabistan Krallığı, İran ile çatışma hızını artırmayı reddetti. Bunun yanı sıra Rusya-Ukrayna savaşındaki tutumunu tarafsız kıldı, Çin ile ekonomik ilişkilerini iyileştirdi ve Filistin meselesinde adil ve kapsamlı bir siyasi çözüme varma taahhüdünde bulunmadıkça İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeyi kabul etmedi.

Suudi siyaseti bugün başka başkentlerde değil, Riyad’da şekilleniyor. Suudi Arabistan Krallığı’nın Suriye ile ilişkilerin normalleşmesindeki çıkarları, ABD’nin özel çıkarlarıyla çatışırsa o zaman Suudi Arabistan, Krallığın ve Arapların çıkarına uygun olacak şeyi yapacaktır. Suudi Arabistan Krallığı, ABD’nin Suriye’nin geleceği konusundaki vizyonunun Suriyelilerle Arapların menfaatine olmayabileceğinin farkında. Krallık, Suriye meselesinde ABD’ye karşı çıkmamakla birlikte bu vizyonunun tüm detaylarında ona ortak da olmuyor. Özellikle de krizi, sınırsız bir süreye kadar devam ettirme konusunda.

Esed rejimi, Arap ulusal güvenliğini koruyan sorumlulukları üstlenmeden sadece Suriye’nin yeniden inşa edilmesi için Suudi Arabistan’la ekonomik ilişkiler kurmayı arzuluyorsa şayet bilinsin ki Krallık; uluslararası veya Amerikan yaptırım yasalarına karşı çıkmayacak ve imar, Suudi Arabistan’ın Esed rejimiyle ilişkilerini normalleştirme vizyonunun önceliği olmayacaktır.

“Yaratıcı Kaos’ tesadüf değil”

  • Bölge ülkeleri arasında anlaşmazlıklar devam etse de eskinin çatışmayı önceleyen ilişki biçimi yerini diplomasiye bırakıyor. Bu değişim, bölgede nasıl bir değişikliğe kapı aralayabilir?

Kötü ilişkiler ve kopuş ne Arap ülkeleri ile Suriye ne de Suudi Arabistan Krallığı ile Suriye arasındaki normal ilişkilerin tabiatına uygundu. Bu, daha on yıl önce ortaya çıkan bir şey ve sebebi de Suriye’de ortaya çıkan bir iç savaş. Suudi Arabistan Krallığı, bu savaşın barışçıl ve siyasi bir şekilde çözülmesini umuyordu. Ancak Esed rejiminin Suriye’de savaşmaları için İran ile Devrim Muhafızları’nı getirip Arap ulusal güvenliğini tehdit etmesi, Suudi Arabistan Krallığı ile Arap Birliği’ni öfkelendirdi. ABD ve İsrail’in planları, Suriye ve başka yerlerdeki bu çatışmaya kendi çıkarları doğrultusunda yatırım yapmaktan uzak değildi. Bu çatışmalar, on yılın ardından bir çıkmaz yola girdi. Zira ABD stratejisi, politikalarını tükenmiş ülkelerde ve helak eden iç savaşlarda çizmeye çalıştı. ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın 2006 yılında “yaratıcı kaos” çağrısı yapmasının ardından birçok Arap ülkesinde iç savaşların gerçekleşmesi tesadüf değildir. Başarısız iç çatışmalarla geçen tam on yılın ardından Arap yöneticiler, buna bir son verme kararı aldılar. ABD’nin, İsrail’in ya da başkalarının çıkarlarıyla çatışsa da ya bölge ve Arap ülkeleri, yiyip bitiren ve diğer Arap ülkelerini tehdit eden askerî çatışmalar ve iç savaşlar içinde bırakılacak ya da bunlara bir son verilecekti.

“İsrail ile normalleşmenin şartı Filistin”

  • Bölgenin normalleşme sürecinin en büyük kaybedeni, Suudi Arabistan başta olmak üzere bölge ülkeleriyle normalleşme umudunu koruyan İsrail gibi duruyor. İsrail’in Suudi Arabistan’la normalleşmesi mümkün mü?

Kral Abdullah girişimi başlatılıp bu girişim Beyrut ve diğer yerlerdeki Arap zirvelerinde benimsendiğinden beri Suudi Arabistan Krallığı, İsrail’le barışa karşı olmadığını ortaya koydu. Ancak bir şartla: İsrail devleti, Filistin meselesi için adil ve kapsamlı bir çözüme bağlı kalacak ve Arap ülkeleriyle barışçıl ilişkileri normalleştirmeye çalışacak. Krallık, İsrail ile ilişkileri bireysel olarak ve Filistinlilerin haklarını ihlal edecek şekilde normalleştirmeyi kabul etmiyor. Ayrıca İsrail’in Arap bölgesine yönelik hırslarına da bir son vermesi gerek. Suudi Arabistan’ın Suriye ile ilişkileri normalleştirme çabaları da bu bağlamdaki diplomatik çabalardır. Arap ülkelerinin tutumlarının güçlendirilmesi, özellikle İsrail ile Arap ilişkilerinin normalleştirilmesi konusunda tüm Arap ülkelerinin yararına olacaktır. İsrail, Arap ülkelerinin parçalanmasının ve tutumlarının zayıflığının, bilhassa Suriye-Suudi Arabistan ilişkilerinin normalleşmesini engellemede kendi çıkarlarına daha çok hizmet ettiğine inanıyor. Zira Suriye ile Suudi Arabistan arasındaki bu normalleşme, İran dahil olmak üzere son on yılda Esed rejimini destekleyen ülkelerin onayını gerektiriyor ki bu, İsrail’in karşı olduğu bir şey.

  • Tel Aviv’in, İran’a yönelik stratejisinde örneğin doğrudan çatışmayı göze almak gibi bir değişiklik bekliyor musunuz?

İran, İsrail’in derinliklerini balistik füzelerle vurabilecek askerî yeteneklere sahip olduğu sürece İsrail, İran’a saldırmaya cesaret edemez. İsrail, sadece İran’ın reaktörlerine saldırırsa da bundan önce ABD’nin askerî desteğini sağlamaya başvuracaktır. Böyle bir şey de mevcut koşullarda ABD’nin itirazıyla karşılaşıyor. Çünkü ABD’nin askerî varlığı Irak’ta, Basra Körfezi sularında, Suriye ve diğer yerlerde İran ateşi altında.

Ortadoğu

İsrail’in İran bombardımanı Trump’ın Kongre seçimi hesabına takıldı

Yayınlanma

Financial Times gazetesinin haberine göre İsrail ordusunun 10 Ekim için hazırladığı çok günlük İran bombardımanı, ABD Başkanı Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde çatışmayı büyütmek istememesi nedeniyle rafa kalktı. Güncellenen hedef listesinde nükleer tesislerin yanı sıra elektrik santralleri gibi sivil yapılar da yer aldı.

İsrail ordusunun 10 Ekim için planladığı kapsamlı İran operasyonu, ABD Başkanı Donald Trump’ın 3 Kasım’daki Kongre ara seçimleri öncesinde geniş çaplı savaştan kaçınma kararı nedeniyle gerçekleşmedi.

Financial Times gazetesinin konuya aşina kaynaklara dayandırdığı habere göre, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun talimatıyla günlerce sürecek bir bombardıman hazırlığı yapılmıştı.

Hedef listesinde nükleer tesisler ve İran liderliğine ait noktaların yanı sıra elektrik santralleri ile diğer sivil altyapı tesisleri de yer aldı.

Planlanan saldırıların yoğunluk bakımından ABD ve İsrail’in şubat ayında başlattığı ortak harekatı geride bırakması öngörülüyordu.

Beyaz Saray Sözcü Vekili Anna Kelly, gazeteye yaptığı açıklamada, “Birleşik Devletler ara seçimlerden önceki herhangi bir tarihte İran’a saldırmayacak” ifadesini kullandı.

Kelly, Tahran yönetiminin hem ekonomik hem de askeri açıdan zor durumda olduğunu, İran limanlarına uygulanan abluka ile ABD’nin Hürmüz Boğazı üzerinden petrol sevkiyatını güvenceye alma çabalarının sonuç verdiğini savundu.

Gazeteye konuşan kaynaklardan biri, saldırıların önümüzdeki haftalarda yeniden başlama ihtimaline değinerek “Ya bir anlaşma olacak ya da saldırı” değerlendirmesinde bulundu.

Aynı kaynak, Washington’ın Hürmüz Boğazı ve nükleer program başlıklarında çatışmayı tamamen bitirecek bir uzlaşma hedeflediğini aktardı; iptal edilen operasyona ABD’nin doğrudan katılıp katılmayacağı ise netleşmedi.

Bir diğer kaynak ise operasyon hazırlığının müzakerelerde Tahran üzerinde baskı kurma aracı olarak kullanılmış olabileceğini, yeni bir askeri adımda nihai kararın ABD Başkanına ait olduğunu ifade etti.

Hegseth İsrail’de güncellenen hedef listesini görüştü

İsrailli bir yetkili, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in 19 Ekim’de İsrail’i ziyaret ederek Netanyahu ve üst düzey temsilcilerle bir araya geldiğini aktardı.

Bir başka kaynak, İsrail tarafının yeni istihbarat verileriyle hazırladığı ve bu yıl daha önce vurulmamış sivil altyapı unsurlarını da içeren güncel hedef listesini Amerikalı muhataplarına sunduğunu belirtti.

Söz konusu temaslara ilişkin soruları Pentagon yanıtlamadı; Netanyahu’nun ofisi ve İsrail ordusu da açıklama yapmaktan kaçındı.

Operasyonun ertelenmesine rağmen Trump ve Netanyahu kamuoyu önünde İran’a yönelik askeri uyarılarda bulunmayı sürdürdü.

Netanyahu 19 Ekim’de yayımlanan videoda Trump’a hitaben “Donald, bu işi bitirmemiz gerektiğini söyledin ve bunu birlikte bitireceğiz” dedi; Trump ise hoparlör üzerinden “Sen büyük bir savaşçısın ve bunu çok yakında kanıtlayacağız” karşılığını verdi.

Liderlerin bu temasları iki ülkedeki kritik seçim süreçleriyle kesişiyor.

İsrail’de parlamento seçimleri ABD’deki oylamadan bir hafta önce, 27 Ekim’de düzenlenecek.

Ülkedeki kamuoyu yoklamalarının büyük kısmı muhalefet bloğunu Netanyahu koalisyonunun az farkla önünde gösterse de tarafların net bir çoğunluğu bulunmuyor.

ABD merkezli yayın organı Axios da Pentagon’un İran’a dönük saldırı hazırlıklarını tamamlama talimatı verdiğini, ancak direktifte belirli bir tarihin yer almadığını ve Trump’ın kesin kararını vermediğini aktarmıştı.

15 Ekim’de CNN kanalı, “tüm bombaların anası” olarak bilinen GBU-43/B tipi mühimmatın İran nükleer tesislerine karşı kullanım planını haberleştirdi; yayına konuşan Amerikalı yetkililer bombanın derindeki sığınakları imha kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Tahran yönetimi diplomatik çözüme açık olduğunu duyururken olası bir operasyona sert karşılık verileceğini bildirdi.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, rakiplerinin askeri çatışmayı seçmesi halinde yanıtın “öncekinden çok daha sert” olacağını vurguladı.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı operasyona karşılık İran bölgedeki hedefleri vurmuş, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi geçişlerini sınırlandırmıştı.

Taraflar haziran ayında ateşkesi ve boğazdaki ablukanın kaldırılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata varsa da ABD ile İran arasındaki karşılıklı saldırılar kesilmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump desteği yetmedi: Netanyahu muhalefet lideri Eisenkot’un gerisinde

Yayınlanma

İsrail’de 27 Ekim seçimleri öncesinde yayımlanan anketler, eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefetin Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde olduğunu gösteriyor. Ancak iki blok da 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için şart olan 61 vekile ulaşamıyor.

İsrail’de 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler yaklaşırken eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot liderliğindeki muhalefet cephesi, kamuoyu yoklamalarında Başbakan Binyamin Netanyahu’nun önünde yer almayı sürdürüyor.

İsrail basınında 19 ve 20 Ekim tarihlerinde yayımlanan anket verileri, ABD Başkanı Donald Trump’ın açık desteğine rağmen iktidar koalisyonunun muhalefeti yakalayamadığını ortaya koyuyor.

Ancak mevcut oy dağılımı, iki kanadın da tek başına hükümet kurma çoğunluğuna erişemediğini belgeliyor.

Hiçbir blok hükümet kurmak için gereken 61 sandalyeye ulaşamıyor

Kanal 13 tarafından yapılan ankete göre sandık bugün kurulsa Eisenkot’un bloku 51, Netanyahu koalisyonu ise 50 sandalye kazanıyor.

Kanal 12 araştırması ise farkın biraz daha açıldığına işaret ediyor; bu yoklamada Eisenkot ittifakı 55, iktidar bloku 51 milletvekiline ulaşıyor. Toplam 120 sandalyeli İsrail parlamentosu Knesset’te hükümet kurabilmek için asgari 61 sandalye gerekiyor.

Siyasi aritmetiği kilitleyen temel etkenlerden biri, her iki kanadın da İsrail vatandaşı Filistinlilerin partileriyle koalisyon kurmayı reddetmesi oluyor. Bu yaklaşım, seçim sonrasında meclis çoğunluğunun sağlanmasının önündeki en somut engel olarak duruyor.

Kanal 12 verilerine göre genel seçmen katılımının yüzde 72 seviyesinde kalması bekleniyor. Sandığa gitme eğilimi muhalefet seçmeninde yüzde 81’e kadar tırmanırken Netanyahu destekçilerinde bu oran yüzde 74 olarak ölçülüyor.

Aynı yoklama, başbakanlık tercihlerinde Eisenkot’un Netanyahu karşısındaki puan farkını iki puan daha açtığını kayda geçiriyor.

Gantz’ın çekilmesiyle Yashar Partisi yükselişe geçti

Walla sitesinde yer alan anket ise Benny Gantz’ın Mavi Beyaz partisini yarıştan çekme kararının ardından dengelerin değiştiğini gösteriyor. Bu kararla birlikte Eisenkot’un Yashar Partisi sandalye sayısını 23’e çıkarırken Netanyahu’nun Likud Partisi bir kayıpla 19 sandalyeye indi.

Eisenkot’un partisi ve çatısı altında yer aldığı “Siyonist Muhalefet” bloku birkaç aydır yoklamaların zirvesinde kalmayı sürdürüyor.

Trump, daha önceki destek mesajında Netanyahu’yu “harika bir savaşçı başbakan ve barış için daha da büyük bir ortak” sözleriyle övmüştü. Kamuoyu yoklamaları, bu diplomatik ve siyasi desteğin İsrail seçmeninin tercihini iktidar lehine çevirmeye yetmediğini belgeliyor.

Genç seçmenler arasında Ben Gvir’in desteği yükseliyor

Netanyahu’nun ittifakı toplam güç bazında geride kalsa da koalisyon ortağı aşırı sağcı aktörlerin tabanlarını genişlettiği görülüyor. Özellikle genç seçmenler arasında İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben Gvir’in Yahudi Gücü Partisine ilginin arttığı ölçülüyor.

Kudüs’teki İbrani Üniversitesine bağlı Agam Labs tarafından yürütülen araştırmada konuşan 18 yaşındaki bir öğrenci tercihindeki değişimi, “Eskiden biraz deli olduğunu düşünüyordum ama sonra söylediklerine gerçekten baktım ve hepsi anlamlı geldi” sözleriyle aktardı.

Bir diğer İsrail vatandaşı ise Ben Gvir’in Batı Şeria’daki yerleşimcileri silahlandırma hamlesinin kendisine “nefes aldırdığını” ifade etti.

Ben Gvir, yerleşimcilerin Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınlarına öncülük etmesi ve 7 Ekim 2023’ten bu yana on binlerce yerleşimciye askeri nitelikli tüfek dağıtmasıyla biliniyor.

Filistinlilere yönelik şiddeti tırmandırmakla eleştirilen Ben Gvir; Gazze’nin aç bırakılması, Lübnan’daki askeri harekatın sürmesi ve Beyrut’un bombalanması çağrıları yapıyor. Aşırı sağcı bakanın bu askeri yaklaşımları İsrail’deki birçok muhalefet partisinde de siyasi taban buluyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Netanyahu’dan seçim öncesi tampon bölge ve ittifaklar haritası

Yayınlanma

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim genel seçimleri öncesinde ön alıcı saldırılar, sınır ötesi tampon bölgeler ve bölgesel ittifak bloklarına dayanan yeni güvenlik doktrinini haritayla duyurdu. Başbakanlık belgesi iç siyasette yapay ve yetersiz olduğu gerekçesiyle tepki topladı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Ekim’de yapılması planlanan genel seçimler öncesinde güncellediği güvenlik doktrinini kamuoyuyla paylaştı.

Başbakanlık tarafından 18 Ekim’de duyurulan ve Ulusal Güvenlik Konseyinin katkısıyla şekillenen çalışma, İsrail’in bölgesel müttefiklerini, hasımlarını ve etki alanlarını tasnif eden ayrıntılı bir harita içeriyor.

Yeni doktrin, tehdit olarak tanımlanan unsurları sınırlandırmak yerine ön alıcı askeri müdahalelerle doğrudan ortadan kaldırmayı, tampon bölgeleri genişletmeyi ve yeni bölgesel ortaklıklar kurmayı hedefliyor.

El-Cezire kanalı, bu yaklaşımın İsrail’in son dönemde komşu ülkelere yönelik askeri harekat ve saldırılarında fiilen uygulandığına işaret ediyor.

Haritada bölgesel kamplaşmalar ve müttefikler sınıflandırıldı

Netanyahu’nun tanıttığı harita yalnızca egemen devletleri değil; silahlı örgütleri, fiili yönetimleri ve farklı güçlerin denetimindeki coğrafyaları da bloklar halinde sınıflandırıyor.

Haritada kullanılan “ittifak” ve “dost” ibareleri, bu yapıların tamamıyla resmi ve bağlayıcı bir ortaklık kurulduğu anlamına gelmiyor.

Haritada İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) eksenindeki “Altıgen İttifakı” ve bu bloğa “dost” sayılan taraflar mavi ve açık mavi tonlarla gösteriliyor.

Bu grupta Azerbaycan, Yunanistan, Güney Kıbrıs, Suriye’nin Süveyda vilayetindeki Dürziler, Halife Hafter kontrolündeki Doğu Libya, Etiyopya, Somaliland, Puntland, Yemen’de BAE destekli eski Güney Geçiş Konseyi sahaları ile Sudan’da Hızlı Destek Kuvvetlerinin elindeki bölgeler yer alıyor.

Türkiye, Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın meydana getirdiği “Sünni Elmas İttifakı” ile çevre aktörleri ise yeşil ve açık yeşil tonlarla ayırt ediliyor.

Bu kümede Azerbaycan, Suriye, Katar, Kuveyt, Yemen’de Suudi Arabistan destekli Başkanlık Liderlik Konseyi sahaları, Eritre, Sudan, Batı Şeria, Ürdün, Lübnan hükümeti, Kuzey Kıbrıs ve Somali işaretleniyor. Libya’da ise hem Trablus merkezli batı yönetimi hem de Hafter ağırlıklı doğu idaresi bu blokla ilişkili gösteriliyor.

İran ve Direniş Ekseni haritada kırmızı ve pembe renklerle tanımlanıyor. Irak’taki Haşdi Şabi, Lübnan’da Hizbullah’ın etkin olduğu doğu ve güney kesimleri, Yemen’de Ensarullah denetimindeki bölgeler ile Hamas idaresindeki Gazze bu eksende yer buluyor. Rusya ise bu bloğa “dost” statüsünde pembe renkle haritaya işleniyor.

NATO üyeleri, ittifak ortakları ve Washington ile dostane ilişkilere sahip aktörlerin çevresinde ayrıca turuncu ve sarı işaretlemeler kullanılıyor. Çizgiler, bloklar arasındaki geçişkenliği de gözler önüne seriyor.

Örneğin Azerbaycan hem İsrail-BAE ekseninin hem de Türkiye öncülüğündeki bloğun dostu olarak çift renkli çizgilerle sunulurken, Hindistan tarafların tamamıyla “dost” olarak sınıflandırılan tek aktör olarak öne çıkıyor.

Söz konusu haritanın, mayıs ayında Marc Saxer ve Marcus Schneider tarafından, 1978 yılından bu yana İsrail hükümetleriyle temas yürüten Almanya merkezli Friedrich Ebert Vakfı için hazırlandığı belirtiliyor.

Seçim öncesi “vazgeçilmez lider” söylemi

Hakkındaki yolsuzluk davası, 7 Ekim 2023 saldırıları ve sonrasındaki çatışma süreçlerinin yönetimine ilişkin eleştiriler sürerken Netanyahu, iktidarını koruma arayışıyla seçmenin karşısına çıkıyor.

El-Cezire‘nin analizine göre güvenlik doktrini ve haritanın seçim arifesinde açıklanması, Netanyahu’nun kendisini İsrail’i koruyabilecek tek yetkin lider olarak kabul ettirme stratejisine dayanıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçim desteğini arkasına alan Netanyahu, sunumunda Beyaz Saray’da yaşanabilecek olası bir iktidar değişimine işaret etti.

İki yıl içinde Washington’da İsrail’e mesafeli veya hasmane bir yönetimin göreve gelebileceğini savunan Netanyahu, bu ihtimal nedeniyle ülkesinin ittifak ağını genişletmek ve cazip bir bölgesel ortak haline gelmek zorunda olduğunu söyledi.

Malcolm H. Kerr Carnegie Ortadoğu Merkezi Araştırmalardan Sorumlu Direktör Yardımcısı Muhenned Hac Ali, rakip bloklar ve güvenlik koridorları üzerine kurulu bu sunumun toplumdaki varoluşsal kaygıları derinleştirdiğini kaydetti.

Hac Ali’ye göre bu yaklaşım, seçmende sert bir lidere duyulan ihtiyacı pekiştiriyor; Netanyahu da belirsizlikten çekinen kitlelerin desteğini bu güvence üzerinden toplamayı deniyor.

İsrail muhalefetinden sert tepkiler geldi

Belgenin yayımlanması İsrail iç siyasetinde tepkilere yol açtı.

Yashar Partisi lideri ve eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, çalışmayı “gerçek bir güvenlik doktriniyle hiçbir bağlantısı olmayan sloganlarla doldurulmuş iki boş sayfadan ibaret” sözleriyle eleştirdi.

Netanyahu hükümetinin 7 Ekim’de “İsrail tarihinin en ağır başarısızlık ve felaketinden” sorumlu olduğunu vurgulayan Eisenkot, sonrasında tırmanan bölgesel çatışmaların da bütün cepheleri alevler içinde bıraktığını dile getirdi.

Eisenkot, belgenin geride bırakılan stratejik boşluğu sergilediğini, Başbakanın ise seçim vaatlerindeki yanıltıcı söylemlerden dikkati kaçırmak adına korkuları canlandırdığını savundu.

Gelecek Var Partisi lideri ve eski Başbakan Yair Lapid de metni yüzeysel bulduğunu belirtti.

Lapid, “Yorgunluk ve gerçeklikten kopuşla tanımlanan Netanyahu’nun bugünkü standartlarına göre bile bu belge, bir yapay zekâ sohbet robotunun ücretsiz sürümü kullanılarak yazılmış gibi görünüyor” dedi.

Lapid, alt alta sıralanmış başlıklardan ibaret bir metnin doktrin sayılamayacağını, girişimin doğrudan Başbakanın yol açtığı felaketlerin üzerini örtme çabasından ibaret olduğunu sözlerine ekledi.

Tampon bölge modeli

Strateji belgesinde öne çıkan tampon bölge kurgusu, İsrail’in sınır ötesi topraklarda doğrudan askeri denetim kurmasını temel alıyor.

El-Cezire, Gazze ve Güney Lübnan’daki mevcut işgal şartlarının bu politikanın fiili yansımaları olduğuna işaret ediyor.

Muhenned Hac Ali, askeri denetimi kalıcı hale getirmeye dayalı planın yeni çatışmaları ve etnik temizlik riskini beraberinde getirebileceği uyarısında bulundu.

Hac Ali ayrıca, Sudan’daki Hızlı Destek Kuvvetleri ve Hafter güçleri gibi aktörlerin İsrail-BAE ekseninde resmedilmesinin bu yapıların Arap coğrafyasındaki meşruiyetini zedeleyebileceğine dikkat çekti.

Bu tercihin Netanyahu’nun iç kamuoyu önceliklerini yansıttığını savunan Hac Ali, “İsraillilerin ne düşündüğü, müttefiklerinizin itibarından ve bu ittifakların sürdürülebilirliğinden daha önemli hâle geliyor” değerlendirmesinde bulundu.

Netanyahu’nun yıl başında gündeme getirdiği; Hindistan, Yunanistan, Güney Kıbrıs ile adı belirtilmeyen bazı Arap, Afrika ve Asya ülkelerini kapsayan “ittifaklar altıgeni” önerisi ise henüz resmiyet kazanmış değil.

Girişim uluslararası analizlerde bağlayıcı bir savunma paktından ziyade diplomatik imaj çalışması olarak nitelenirken, Hindistan gibi aktörlerin katı bloklar yerine ticari çıkarlara ve bağlantısızlık çizgisine öncelik verdiği hatırlatılıyor.

Hac Ali son olarak, sunulan haritanın Tahran yönetimi ile müttefiklerine propaganda zemini sağlayacağını, İsrail’in bölgede alan genişletme ve hakimiyet kurma emelleri taşıdığı yönündeki tezleri kuvvetlendireceğini belirtti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English