Ortadoğu
Suudi Arabistan, Irak’a “Şii milisler” baskısını artırdı

Suudi Arabistan, Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi’den, İran ile çatışmanın başlamasından bu yana krallığı hedef alan “Şii milisler” aleyhine cezai önlemler almasını istedi.
Riyad, geçen ay ABD ile birlikte Irak’ta misilleme amaçlı hava saldırıları düzenlediğini kamuoyuna açıklamıştı.
Fakat Al-Monitor’a göre krallık, çeşitli cephelerdeki tehditlere karşı koymak için savunma anlaşmaları imzalarken, aynı zamanda gerginliği azaltmayı amaçlayan İran ile ayrı gizli görüşmeler de yürütüyor.
Savaşın başlangıcından bu yana Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların büyük bir kısmı Irak’tan kaynaklanıyor.
bölge yetkililerinden biri şöyle dedi:
“Suudiler, Suudi Arabistan’a saldırı düzenleyenlerin tutuklanıp cezalandırılmasını istiyor. Tetiği çekenler değil, emri verenler. Milis liderlerinin hesap vermesini istiyorlar. Sorumluların cezalandırılmasını istiyorlar.”
Irak Yüksek Yargı Konseyi Başkanı Faik Zeydan, ülkesinin komşusuyla gerginliği azaltmak amacıyla Suudi yetkililerle görüşmek üzere bu hafta Riyad’a gitti.
Sık sık “Irak kralı” olarak anılan Zeydan, Irak’taki en güçlü isimlerden biri olarak kabul ediliyor ve bazı gözlemcilere göre etkisi başbakanınkini bile aşıyor.
Mayıs ayında göreve geldiğinden beri Zeydan, Tahran ve Şii müttefiklerini kışkırtmadan İran’ın Irak üzerindeki etkisini azaltmak için çalışıyor.
Zeydi’nin, ABD’nin desteğiyle Trump yönetiminin Körfez müttefikleriyle ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurma çabalarının bir parçası olarak, 30 Temmuz’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve fiili hükümdar Muhammed bin Selman ile görüşmek üzere Riyad’a gitmesi planlanıyordu.
Fakat 28 Temmuz’da ABD ve Suudi uçaklarının sekiz ildeki milis karargahlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemesi üzerine gezi iptal oldu.
Riyad, bu saldırıların “İran destekli terörist milisler” tarafından krallığın enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen bir dizi insansız hava aracı saldırısına misilleme niteliğinde olduğunu açıkladı.
ABD Merkez Komutanlığı, İran’ı doğrudan suçlayarak Devrim Muhafızları’nın Suudi petrol tesislerine ve krallık içindeki ABD güçlerine yönelik saldırıları yönettiğini belirtti.
13 Ağustos’ta, hasarı telafi etmek amacıyla üst düzey bir Irak askeri ve istihbarat heyeti Suudi Arabistan’ı ziyaret etti.
Bir hafta önce, 7 Ağustos’ta Zeydi, Bağdat’ta Suudi istihbarat şefi Halid el-Humaydan ile bir araya gelmişti.
27 Temmuz’dan bu yana Irak topraklarından Suudi Arabistan’a yönelik herhangi bir saldırı bildirilmedi.
Tahminler farklılık gösterse de, Halk Seferberlik Güçleri (Haşd eş-Şabi) genel komutanlığına göre 28 Temmuz’daki saldırılarda en az 20 kişi öldü, 32 kişi yaralandı.
Haşd eş-Şabi, 2014 yılında IŞİD ile mücadele etmek üzere kurulan milis gruplarının çatı örgütü.
Associated Press, Iraklı askeri yetkililere atıfta bulunarak, saldırılarda altı İranlı askeri danışmanın öldürüldüğünü bildirdi.
Bu kişilerin Haşd eş-Şabi tarafından teyit edilen 20 ölü arasında olup olmadığı hâlâ belirsiz.
Bölgesel yetkililerden birine göre belli olan şey ise, bu ölümlerin milislerin “Selefi Sünniler, Amerika’nın yardımıyla Şii kanı akıtıyor ve Zeydi de buna suç ortağı” şeklindeki söylemini beslediği.
Tüm devlet dışı silahlı grupların silahlarını teslim etmeleri ya da yasal sonuçlarla karşı karşıya kalmaları için belirlenen 30 Eylül son tarihi yaklaşırken, ortam giderek daha da gerginleşiyor.
Tahran ve Trump yönetiminin ortak desteğiyle başbakan olan Zeydi, bu son tarihin yerine getirileceğine söz verdi.
Başbakan, yolsuzluk yapan yetkililere karşı eşi görülmemiş bir baskı kampanyası başlatırken, milislerin üslerine de baskınlar düzenlemesini emretti.
En sert çizgideki gruplardan biri olan Nuceba Hareketi, yakın zamanda bir baskın girişimi sırasında Irak hükümet güçlerini geri püskürttü.
Bu hafta Zeydi’yi zor durumda bırakan bir başka gelişme daha yaşandı. Çarşamba günü, Bağdat’taki bir mahkeme, sadece birkaç gün önce gözaltına alınan Nuceba’ya bağlı istihbarat görevlisi Abbas Yakubi’yi beraat ettirdi.
Nuceba Hareketi, 28 Temmuz’daki hava saldırılarının ardından hükümeti tüm ABD güçlerini ülkeden çıkarmaya ve Suudi Arabistan ile ilişkilerini kesmeye çağırmış, bunun ABD ve Suudi çıkarlarına ağır bir bedel ödeteceğini söylemişti.
30 Eylül, tüm ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesi için son tarih. Suudiler ve Zeydi için ek bir sorun ise Irak’ın, Trump yönetiminin öncelikler listesinde çok gerilere düşmüş olması.
Bu arka plan karşısında, Suudiler de dahil olmak üzere çok az kişi, başbakanın milisleri kontrol altına alabileceğine inanıyor.
“Suudilerin değerlendirmesi, Irak hükümetinin milisleri dizginleyemeyeceği yönünde,” diyen kaynaklardan biri, Zeydi’nin konumunu İran’a farklı derecelerde yakınlık gösteren Şii partiler koalisyonuna borçlu olduğunu belirtti. Fakat çıkarları örtüştüğünde İran’ın etkisi onun lehine işleyebilir.
Görünüşe bakılırsa, işaretler pek de umut verici değil. Pazartesi günü, Ketaib Hizbullah, Zeydi’yi ABD ile kurduğu yakın bağlar nedeniyle sert bir şekilde eleştiren bir açıklama yayınladı.
Açıklamada, silah bırakmayı ancak üç koşulun yerine getirilmesi halinde değerlendirecekleri belirtildi.
Bunlardan biri, tüm ABD güçlerinin Irak’tan ayrılması ve bir daha geri dönmemesi. Bir diğeri, Türk güçlerinin Kuzey Irak’tan çekilmesi. Son olarak da Kürdistan Bölgesi’ndeki Peşmerge güçlerinin lağvedilmesi.
Ketaib Hizbullah’ın tutumu, Suudi Arabistan için özellikle önemli. BM Güvenlik Konseyi’nin Yemen uzmanlar heyeti, 2024 yılında en az 80 Husi savaşçısının, Ketaib Hizbullah’ın önemli bir kalesi olan Curf es-Sahr bölgesinde Iraklı silahlı gruplardan eğitim aldığını bildirmişti.
Washington merkezli Savaş Araştırmaları Enstitüsü (Institute for the Study of War) geçen ay, Husilerin JCurf es-Sahr’da bir operasyon karargahı kurduğunu bildirdi.
Bağdat, Anbar ve Necef’in kesiştiği noktada yer alan ve Fırat Nehri’ne yakın olan bu bölge, muazzam bir stratejik ve tarımsal değere sahip.
Operasyonlar hakkında bilgi sahibi üç kaynak, Al-Monitor’a verdikleri bilgide, Suudilerin 28 Temmuz’daki operasyonlar sırasında Curf es-Sahr’a saldırmayı planladıklarını fakat Zeydi’nin bölgeyi kendisinin halletmek için zaman talep etmesi ve Irak ordusunun bu işi halledeceğini söylemesi üzerine saldırıları iptal ettiklerini aktardı.
Olaylar hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bu kaynaklardan biri, kararın “bölgesel ortaklar arasında yapılan istişarenin ardından” alındığını söyledi. Kaynak, konuyla ilgili daha fazla ayrıntıya girmekten kaçındı.
Bir Batılı diplomata göre Irak ordusu Curf es-Sahr’a girmeye kalkışırsa, bu muhtemelen Zeydi’nin düşüşünü hızlandıracaktır.
Öte yandan milisler, Ağustos başında Suudi Arabistan’a karşı bir dizi karşı saldırı için hazırlık yaparken, Kudüs Gücü Başkanı İsmail Kaani, 10 Ağustos’ta önceden haber vermeden Bağdat’a gitti.
Çeşitli haber kaynaklarına göre Kaani, milis liderlerine kapalı kapılar ardında henüz silahlarını bırakmamalarını, bunun yerine hükümetle silahlı çatışmaya sürüklenmek yerine 30 Eylül’den önce barışçıl bir uzlaşma sağlamalarını söyledi.
Fakat Al-Monitor’a bilgi veren bölgesel yetkililerden biri, haberlerde yer almayan bir noktaya dikkat çekti: Kaani’nin milisleri Suudi Arabistan’a yönelik yeni saldırılardan kaçınmaları konusunda uyardığını belirtti.
Kaynak, bunun sadece ABD’nin daha fazla müdahalesini beraberinde getirebilecek daha geniş çaplı bir çatışmadan duyulan endişeden kaynaklanmadığını, aynı zamanda “Suudi Arabistan’ı Türkiye’nin kucağına daha da itmek istemedikleri” için de böyle bir uyarıda bulunulduğunu kaydetti.
30 Temmuz’da Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, Mekke’de bir üyeye yönelik saldırının tüm üyelere yönelik saldırı olarak kabul edileceğini belirten bir savunma anlaşması imzaladı.
Anlaşma henüz sınanmadı, fakat NATO üyesi Türkiye, nükleer silaha sahip Pakistan ve Arap dünyasının önde gelen gücü Suudi Arabistan’ı bir araya getiren bu anlaşma, Başkan Donald Trump tarafından desteklendi.
Birkaç gün önce duyurulan, Kızıldeniz’de deniz güvenliği için Suudi Arabistan öncülüğünde kurulan bir başka ittifakın da açıkça Husileri caydırmayı amaçladığı görülüyor.
Fakat bu anlaşmalar dizisi, 20 Temmuz’da Bab el-Mandeb’de deniz ambargosu ilan eden Husiler üzerinde pek bir etki yaratmadı.
Bazı analistler Mekke anlaşmasının esas olarak İran’a yönelik olduğunu söylese de, Tahran bu tehdidi önemsiz göstermeye çalışıyor.
Johns Hopkins Üniversitesi İleri Uluslararası Çalışmalar Okulu’nda uluslararası ilişkiler profesörü olan İran asıllı Amerikalı Vali Nasr, Al-Monitor’a “İran, Mekke anlaşmasının çoğunlukla göstermelik olduğuna inanıyor” dedi.
Anlaşma imzalanmadan önce bile, BAE-İsrail ekseni karşısında İran ve Suudi Arabistan’ın tutumları birbirine yaklaşıyordu.
Nasr, “İslam Cumhuriyeti bunu kendisine yönelik bir tehdit olarak görmek yerine, daha çok İsrail-BAE-Hindistan bloğuna karşı dengeyi sağlayacak yararlı bir yanıt olarak değerlendiriyor,” diye belirtti.
Değişen ittifaklar, Irak’ta da Suudi-Irak gerilimini hafifletebilecek şekilde sonuçlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri, Bağdat’ı dışlayan ülkeler arasında yer alıyor. 18 Ağustos’ta BAE, kendi topraklarına yakın deniz alanlarından fırlatılan iki balistik füze tespit ettiğini açıkladı. İran ise saldırıyla ilgisi olduğunu reddetti.
Ortadoğu
ABD, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol taşımak için gizli bir operasyon yürütüyor

ABD ordusu her gün milyonlarca varil petrol taşımak üzere Hürmüz Boğazı’na giriş ve çıkış için sessizce bir nakliye koridoru oluşturdu.
Axios’a bilgi veren kaynaklara göre bu, daha geniş kapsamlı savaşın bir çıkmaza girmiş olmasına rağmen dikkate değer bir başarı olarak değerlendiriliyor.
Son birkaç haftadır devam eden operasyon kapsamında, her gece 15–20 tanker, Umman kıyıları boyunca uzanan güney kanalından geçerek boğaza girip çıkıyor.
Yetkililer, günde yaklaşık 10 milyon varil petrolün (savaş öncesi hacminin yaklaşık yarısı) boğazdan dışarı taşınarak küresel enerji piyasasına aktarıldığını belirtti.
ABD öncülüğündeki operasyon, savaşın en acı verici yönlerinden birini hafifletiyor: ham petrol fiyatlarının fırlamasına neden olan petrol arzındaki aksaklık.
Yetkililer, boğazdan geçen petrol miktarının hâlâ savaş öncesi seviyelerin altında olmasına rağmen, küresel arzda gözle görülür bir fark yarattığını belirtiyor.
Bu çaba, gemilerinde petrol taşıyan giden tankerlere refakat etmenin ötesine geçiyor. ABD ordusu, boş tankerlerin Umman Denizi’nden boğaz üzerinden Körfez’e girmesine, bölgedeki ülkelerden petrol almasına ve ardından çıkmasına yardımcı oluyor.
Operasyonun tüm ayrıntıları daha önce kamuoyuna açıklanmamıştı. ABD’li bir yetkili, “İki aydır Hürmüz Boğazı’nın güney şeridini kontrol altında tutuyoruz. Devrim Muhafızları can sıkıcı olabilir, ancak boğazı onlar kontrol etmiyor. Kontrol bizde,” diye konuştu.
Hormuz operasyonunu denetleyen görev gücü, Kuzey Carolina’daki Fort Bragg’daki Kara Kuvvetleri Karargahı’ndan yönetiliyor.
Görev gücü, Körfez bölgesindeki ortaklarla koordinasyon halinde. Körfez’den Hürmüz Boğazı’nı geçerek Arap Denizi’ne giren gemilerin yanı sıra, Arap Denizi’nden boğazı geçerek Körfez ülkelerinin limanlarına daha fazla petrol yüklemek üzere giden kiralanmış boş tankerlerin günlük listesini hazırlıyor.
Her gece, gemilerin belirli bir zaman aralığında tek bir büyük çıkış hattında ve ayrı bir zaman aralığında tek bir büyük giriş hattında hareket etmesi planlanıyor.
Gemiler daha sonra ABD ordusunun yönlendirmelerine göre güney kanalından geçiyor.
ABD Hava Kuvvetleri, İran’ın seyir füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı koruma sağlayan avcı uçaklarına sahip.
Yetkililer, bu operasyonun, İran’ın radar ve deniz gözetleme sistemlerini zayıflatan, ABD Merkez Komutanlığı’nın son iki haftadır sürdürdüğü askeri harekât sayesinde mümkün hale geldiğini belirtti.
İran, boğazın güney kanalındaki gemilerin görünürlüğünü azaltmıştı. ABD’li yetkililer, İran’ın izleme kapasitesinin, yeniden faaliyete geçirmeyi başardığı birkaç radar ile Devrim Muhafızları’na ait küçük hızlı teknelerde bulunan “gözcü”lerle sınırlı olduğunu ileri sürüyor.
İranlılar büyük ölçüde “kör” durumda oldukları için, gemilerin geçebileceği genel yöne doğru insansız hava araçları ve seyir füzeleri fırlatıyorlar.
Bazı gemiler İran saldırılarına maruz kaldı ama çoğu ABD ordusu tarafından durduruldu.
Örneğin bu haftanın başlarında, ABD güçleri sekiz İran insansız hava aracını ve iki seyir füzesini düşürdü.
ABD’li yetkililer, son iki hafta boyunca her gece 15–20 tankerin güney kanalından Hürmüz Boğazı’na girip çıktığını ve bu sayede ihracatın devam ettiğini belirtiyor.
ABD’li yetkililer, günlük ortalama ihracatın artmakta olduğunu ve şu anda 10 milyon varile yaklaştığını söylüyor.
Yetkililer, son birkaç hafta içinde bazı gecelerde Körfez’den çıkan petrol miktarının 15 milyon ila 20 milyon varil arasında olduğunu belirtiyor.
Yetkililerden biri, bu hafta bir gecede 20’den fazla geminin güney şeridinden boğaza girip çıkmasının planlandığını ve bu sayede yaklaşık 15 milyon varil petrolün boğazdan çıkabileceğini söyledi.
Trump çarşamba günü Axios’a verdiği demeçte, “Hürmüz Boğazı’ndan muazzam miktarda petrol geçiyor,” dedi.
ABD’nin şu anda İran’la müzakere etmediğini belirten Trump, “Onlar zaman kaybediyorlar. Onlarla müzakere etmek zaman kaybı. İranlıların hâlâ biraz mücadele gücü var fakat genel olarak eskisi gibi değiller,” diye devam etti.
Ortadoğu
ABD, Gazze barış gücü için 206 milyon dolarlık destek sağlayacak

ABD Başkanı Donald Trump’ın yönetimi, Kongre’ye, Gazze barış gücü için 206 milyon dolardan fazla bir meblağ ayırdığını bildirdi.
Reuters’ın eline geçen 30 Temmuz tarihli iki bildirimde, Dışişleri Bakanlığı Kongre’ye, Uluslararası İstikrar Gücü’nün (ISF) teçhizatı, altyapısı, araçları ve operasyonel masrafları için 200 milyon dolarlık bir kaynak sağlayacağını bildirdi.
Ek olarak 6 milyon dolarlık bir kaynak ise, bu gücü desteklemek üzere ABD zırhlı araçlarının yeniden tahsis edilmesine ayrılacak.
Kongre’deki önemli bütçe ve dışişleri komitelerine hitaben hazırlanan bu bildirimler, daha önce basında yer almamıştı.
Bu fon, barış gücü için ABD tarafından yapılan ilk somut harcama ve hem İsrail hem de Hamas’ın planın ilerlemesi için gerekli koşulları kabul etmemelerine rağmen, yönetimin Trump’ın Gazze yol haritasını uygulamaya devam etme kararlılığını gösteriyor.
Bildirimlerden birinde, “ISF, güvenlik operasyonlarına öncülük edecek, kapsamlı bir silahsızlandırma sürecini destekleyecek ve Gazze’ye insani yardım ile yeniden inşa malzemelerinin güvenli bir şekilde ulaştırılmasını sağlayacak” denilirken, gücün nihai yapısının hâlâ müzakere aşamasında olduğu belirtildi.
Yönetim, bu gücün finansmanı için nihai olarak ne kadar paraya ihtiyaç duyulacağına dair bir açıklama yapmadı.
Trump, İsrail’in Gazze’deki savaşını sona erdirmek ve harap olmuş bölgeyi yeniden inşa etmek için hazırladığı iddialı planı denetlemek üzere bir “Barış Kurulu” kurdu.
Planına göre, barış gücü, İsrail güçlerinin çekilmesinin ardından bölgeleri güvenli hale getirmek üzere Gazze’ye konuşlandırılacak, yeni Filistin polis güçlerini eğitecek ve yardım sevkiyatlarını destekleyecekti.
Trump’ın özel temsilcisi ve damadı Jared Kushner, pazar günü Hamas yetkilileriyle, pazartesi günü ise İsrailli liderlerle Kudüs’te görüşmeler gerçekleştirdi.
Fakat her iki tarafın da temel taleplerinde ısrarcı olması nedeniyle bir ilerleme sağlanamadan ayrıldı.
Barış Kurulu’ndan bir yetkili, son iki haftayı “önemli ilerlemelerin” yaşandığı bir dönem olarak nitelendirdi ve kurulun bunun sonucunda ek finansman taahhütleri talep ettiğini belirtti.
Medya ile serbestçe konuşabilmesi için isminin açıklanmaması şartıyla konuşan yetkili, fonun diğer yeniden inşa projelerinin yanı sıra Gazze’deki güçler için bir üs inşa edilmesi amacıyla gerekli olduğunu belirtti.
Üye ülkeler başlangıçta Gazze’deki yeniden inşa çalışmaları için 17 milyar dolarlık taahhütte bulunmuştu fakat Reuters, nisan ayında fonların sadece çok küçük bir kısmının ulaştığını bildirmişti. Barış Kurulu, şu ana kadar aldığı tutarı kamuoyuna açıklamadı.
Şu ana kadar beş ülke ISF’ye asker gönderme taahhüdünde bulundu: Endonezya, Fas, Kazakistan, Kosova ve Arnavutluk.
Mısır ve Ürdün ise polis eğitimi verme taahhüdünde bulundu. Askerlerin ne zaman konuşlandırılabileceği ise hâlâ belirsizliğini koruyor.
Kongreye gönderilen iki bildirimden ilki, 200 milyon dolarlık finansmanı ele alıyordu. Aynı tarihte gönderilen ve yaklaşık 6,3 milyon dolar tutarındaki ikinci bildirimde ise, ABD’nin daha önce Nepal’e gönderilmesi planlanan dokuz zırhlı personel taşıyıcısını ISF’yi desteklemek üzere yeniden tahsis ettiği ve Arnavutluk ile Kosova’nın ISF’deki rollerinin bir parçası olarak bu teçhizatın ilk alıcıları olacağı belirtildi.
Ortadoğu
Mossad şefi ile Suriyeli bakan telefonda görüşmüş

İsrail’in İdlib’deki Ebu Zuhur üssüne saldırmasından dört gün önce, Mossad şefi ile Suriye Dışişleri Bakanının telefonda görüştüğü iddia edildi.
Reuters’ta yer alan habere göre 14 Ağustos günü, Mossad Direktörü Roman Gofman, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile doğrudan bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.
Görüşmenin amacı, “Suriye toprakları içindeki Türk askeri varlıklarının hızlı ve endişe verici genişlemesi konusunu ele almak”tı.
Telefon görüşmesi, İsrail ile Ahmed Şara liderliğindeki yeni Şam yönetimi arasında bugüne kadar gerçekleşen en üst düzey temaslardan biri.
İsrail’in salı günü Ebu Zuhur hava üssüne saldırmasının ardından, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Şam’ın buraya Türk askerlerinin konuşlandırılmasına izin vermenin eşiğinde olduğunu ve böyle bir konuşlandırmanın İsrail’in güvenliğine tehdit oluşturacağına dair İsrail’in defalarca yaptığı uyarıları görmezden geldiğini söyledi.
Kaynaklar, dört gün önce Gofman ile Şeybani arasında yapılan telefon görüşmesinde Türkiye’nin Suriye’ye askeri destek vermesi konusunun gündemi domine ettiğini belirtti.
Telefon görüşmesinde Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığı ele alındı
Kaynaklardan biri, görüşmenin “İsrail’in, (Türkiye’nin) askeri varlığını artırma, silah satışı, insansız hava araçları temini ve diğer konularla ilgili ne yaptığını sorgulamasına” odaklandığını belirtti.
İkinci bir kaynak olan üst düzey bir yetkili ise, Gofman’ın bu görüşmeyi Türkiye’nin Suriye ordusuna silah temini konusunda bilgi almak için kullandığını söyledi.
Konuyla ilgili bilgi sahibi olan üçüncü bir kaynak, görüşmenin gerçekleştiğini doğrulayarak, Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığının ele alındığını belirtti.
Washington ile yakın bağlar kuran Şara, temmuz ayında Suriye’nin İsrail ile bir güvenlik anlaşması imzalamaya çalıştığını ve İsrail’i ülkesine karşı daha dengeli bir politika izlemeye zorlamak için çok sayıda ülkeyi sürece dahil etmeye çalıştığını belirtmişti.
Netanyahu, çarşamba günü X’te yayınlanan bir videoda, İsrail’in “Suriye’de İsrail’i tehdit eden bir Türk askeri varlığını tolere etmeyeceğini” söyledi:
“Türkiye’ye açıkça söyledik: ‘Bunu yapmayın.’ Anlaşılan mesajı duymamışlar, bu yüzden daha iyi anlamalarını sağladık.”
Türkiye Cumhurbaşkanlığı ise çarşamba günü, İsrail’in Suriye’deki askeri varlığıyla ilgili “savunulamaz iddialarını” reddetti ve İsrail’in “Suriye’nin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü hedef alan hukuka aykırı hava saldırılarını” meşrulaştırmayı amaçladığını belirtti.
Türkiye, olası bir asker konuşlandırma planına değinmeden, “barış, istikrar ve refahın sağlanması için Suriye Hükümeti ile meşru bir temelde işbirliğine devam edeceğini” belirtti.
Trump, İsrail’i eleştirmekten kaçındı
ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Suriye ile Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack, salı günü yaptığı açıklamada, İsrail’in hava saldırılarının “bölgesel istikrarı ilerletmeyen gereksiz bir tırmanış” olduğunu söylemişti.
Salı günü Reuters’a yaptığı ayrı açıklamalarda Barrack, Washington’un İsrail, Türkiye ve Suriye arasında bir çatışma önleme mekanizması oluşturmak için çalıştığını belirtti ve ABD’nin halihazırda taraflar arasında bir bilgi paylaşımı ve diyalog mekanizmasını kolaylaştırdığını ekledi.
Bu arada, Başkan Donald Trump Axios ile yaptığı bir telefon görüşmesinde, İsrail’in düzenlediği saldırı hakkında bilgilendirildiğini ama saldırıyı eleştirmediğini söyledi.
“Bu konuda konuşamam,” diyen Trump, bilgilendirmenin saldırıdan önce mi yoksa sonra mı yapıldığına dair açıklama yapmaktan kaçındı.
Şeybani: İsrail’e, Türkiye’nin hava üssümüzde askeri varlık oluşturmadığını söyledik
Öte yandan Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani Axios’a yaptığı açıklamada, hükümetinin Türkiye ile işbirliği yaparak bir Suriye hava üssünde askeri varlık oluşturmadığını İsrail’e açıkça belirttiğini söyledi.
Şeybani, Axios’un sorularına verdiği yazılı yanıtlarından birinde, “[O]rada bir Türk üssü kurma, kalıcı bir Türk askeri varlığı oluşturma ya da bölgeye Türk kuvvetleri konuşlandırma gibi bir niyet yoktu,” dedi.
Suriyeli bakan, İsrail’in bombardıman için meşru bir gerekçesi olmadığını söyledi. Ebu Zuhur hava üssünde devam eden çalışmaların, Suriye Hava Kuvvetleri’nin kullanımı için “savaş sırasında hasar gören havaalanı ve tesislerinin onarımıyla sınırlı olduğunu” belirtti.
Şeybani şöyle devam etti:
“Üste, böyle bir yorumu haklı çıkaracak herhangi bir Türk askeri yığılma söz konusu değildi. Aslında üs büyük ölçüde boştu. Henüz tam olarak onarılmamış ya da tam olarak faaliyete geçmemişti ve oradaki çalışmalar hâlâ onarım aşamasındaydı. Bu nedenle, saldırıyı üssündeki Türk askeri varlığıyla ilişkilendirmek, o sırada sahadaki durumla uyuşmuyor.”
Şeybani, saldırıdan birkaç gün önce Türk askeri yetkililerin üssü ziyaret ettiğini kabul etti ama bunun “eğitim ve uzmanlık paylaşımı alanlarında devam eden askeri işbirliğinin” bir parçası olduğunu vurguladı.
Şeybani şöyle devam etti:
“Suriye şu anda askeri ve sivil kurumlarını yeniden inşa etmek ve bunların kapasitelerini geliştirmek için çalışıyor. Bu nedenle, yalnızca Türkiye ile değil, bir dizi ülkeyle yürüttüğü işbirliği ve eğitim programlarından faydalanıyor. Suudi Arabistan, Ürdün, Katar ve Rusya ile de benzer işbirlikleri gerçekleştirildi ve devam ediyor. Suriye egemen bir devlettir ve Türkiye dahil herhangi bir ülkeyle işbirliği ve ittifak ilişkileri kurma hakkına sahiptir.”
Şam yönetimi, saldırı öncesinde Ebu Zuhur için Tel Aviv ile temasta olduğunu doğruladı
Şeybani, İsrail’in saldırısından önceki günlerde Suriye ile İsrail’in temas halinde olduğunu doğruladı.
Suriyeli yetkililer, söz konusu bölgede devam eden inşaat çalışmalarını anlattılar ve üssün Suriye’ye ait olduğunu ve Suriye’nin egemenliği ve kontrolü altında kalacağını açıkça belirttiler.
Şeybani ayrıca, bölgede kalıcı bir Türk varlığının planlanmadığını da ekledi.
Bakan, “Üsteki faaliyetlerin niteliği biliniyordu ve bu onarım çalışmalarını Suriye topraklarında bir Türk askeri üssünün kurulması olarak yorumlamanın hiçbir dayanağı yoktu,” diye yazdı.
Suriye dışişleri bakanı ayrıca, saldırı öncesinde ve sonrasında Trump yönetimi ile temas halinde olduğunu da belirtti ve “Temel amaç, tutumumuzu ve endişelerimizi iletmek ve gerginliğin tırmanmasını önlemek için çalışmaktı,” dedi.
Şeybani şöyle devam etti:
“ABD’ye, İsrail’in Suriye’ye yönelik niyetlerine güvenmediğimizi ve askeri gerginlik artışı ile sahadaki eylemler de dahil olmak üzere mevcut İsrail politikasının ne Suriye’de ne de bölgede istikrara katkıda bulunmadığına inandığımızı açıkça belirttik.”
İsrail saldırısının ardından Suriye hükümetinin, protesto etmek amacıyla Trump yönetimi ve bir dizi başka ülkeye başvurduğunu belirten Şeybani, Suriye’nin “saldırının etkilerini sınırlamak ve tekrarını önlemek” istediğini aktardı:
“Suriye’nin tutumunu netleştirmek ve Suriye’nin egemenliğine saygı gösterilmesi, topraklarının hesaplaşma veya bölgesel çatışmayı genişletme arenası haline getirilmemesi gerektiğini vurgulamak istedik. Gerilimin azaltılmasını istiyoruz, çünkü bölgedeki devam eden askeri gerginlik hiçbir tarafın yararına değildir ve Suriye ile daha geniş bölgenin ihtiyaç duyduğu istikrarın sağlanmasına katkıda bulunmaz.”
Suriyeli bakan: İsrail’in güvenlik endişelerinin önemli bir kısmını dikkate aldık
Şeybani, Suriye hükümetinin iki ülke arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla İsrail ile bir anlaşmaya varmaya hâlâ istekli olduğunu belirtti ama şartlarını sıraladı:
“Ne var ki gerginliğin azaltılması tek bir tarafın sorumluluğu olamaz. İsrail de Suriye’ye yönelik politikasını yeniden değerlendirmeli ve devam eden askeri operasyonların ve saldırıların uzun vadeli güvenlik sağlamayacağını, aksine istikrarsızlığı artıracağını kabul etmelidir. Prensip olarak Suriye, müzakerelerin kapısını kapatmıyor. Aksine, siyasi ve güvenlik çözümlerinin istikrara giden en sürdürülebilir yol olduğunu düşünüyoruz.”
Bakan, Suriye’nin Trump yönetiminin arabuluculuğunda tam bir yıl süren müzakereler boyunca İsrail ile bir güvenlik anlaşmasına varmaya çalıştığını belirtti.
Şeybani, “Önemli ilerleme kaydettik ve kağıt üzerinde mutabık kalınan bir güvenlik anlaşması formülüne ulaştık. Fakat daha sonra İsrail taahhütlerinden geri adım attı ve üzerinde anlaşmaya varılan formül sahada uygulanmadı,” dedi.
Bu müzakereler sırasında İsrail’in güvenlik endişelerinin önemli bir kısmının dikkate alındığına işaret eden Şeybani, “Fakat güvenlik tek taraflı olamaz. Tıpkı bizim İsrail’in güvenlik endişelerini dikkate aldığımız gibi, İsrail de Suriye’nin güvenlik endişelerini dikkate almalı ve Suriye toprakları içindeki yayılmacı politikası ve askeri operasyonlarına ilişkin endişelerimizi ciddiye almalıdır,” dedi.
Şeybani, “gerçek siyasi irade” ile müzakerelerin yeniden başlayabileceğini ve “her iki tarafın güvenliğini sağlayan, Suriye’nin egemenliğine saygı gösteren ve gerginliğin tırmanma döngüsünü sürdürmek yerine bölgede daha fazla istikrara katkıda bulunan” mutabakata varılabileceğini vurguladı.
Ortadoğu1 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını1 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceForeign Affairs: Amerika Ortadoğu’dan Vazgeçmeli
Rusya2 hafta önceRusya’nın buğday ihracatı temmuzda yüzde 17,7 geriledi
Diplomasi1 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Diplomasi1 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?









