Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Suudi Arabistan, yöneticilerin FII konferansına uzaktan katılmalarına izin verecek

Yayınlanma

Suudi Arabistan, kritik önemdeki yatırım konferansını hibrit bir etkinlik haline getirip yöneticilere uzaktan katılma seçeneği sunacak.

Reuters’a konuşan bir kaynak, bazı katılımcıların yine de uçakla gelmesinin beklendiğini ve Riyad dışındaki havaalanlarına, hatta komşu Körfez ülkelerine inip, ardından bu ayın sonlarında düzenlenecek olan Future Investment Initiative’e (Gelecek Yatırım Girişimi – FII) katılmak üzere başkente arabayla gelebileceğini belirtti.

Bu ayın başlarında, organizatörler, krallıkta önemli hedefleri vuran füze ve insansız hava aracı saldırılarına rağmen etkinliğin gerçekleştirileceğini açıklamışlardı.

Enerji Bakanlığı, doğudaki Dhahran kentinde bulunan devlet petrol şirketi Saudi Aramco’nun genel merkezindeki bir idari binanın salı akşamı saldırıya uğradığını belirtti ve saldırıda yaralanan ya da ölen kimsenin olmadığını ekledi.

Konuyla ilgili yorum istenen bir FII medya temsilcisi, Reuters’a cumartesi günkü saldırılardan önce FII Enstitüsü’nün CEO’su ve başkanının imzaladığı ortak açıklamayı gösterdi.

CEO Maha Al Saud ve yürütme kurulu başkanı Richard Attias, “Future Investment Initiative’in olağanüstü 10. edisyonu için Riyad’da binlerce delegenin ağırlanmasına hazırlanırken, onların güvenliği ve refahı bizim en büyük önceliğimiz olmaya devam ediyor,” dedi 

Pazartesi günü, önde gelen petrol şirketi yöneticileri, Riyad Havalimanı’na 10 km uzaklıktaki bir kongre merkezinde planlandığı gibi yüz yüze devam eden uluslararası bir konferanstan çekildiler.

Petrol şirketlerinin yöneticileri Riyad’a gidemedi

FII’nın hibrit modele geçmesi, Suudi Arabistan’ın Riyad’ı küresel etkinliklerin merkezi haline getirme çabalarını zorlayan Yemen’le tırmanan savaş rağmen, küresel yatırımları çekme çabasını sürdürmeye çalıştığını gösteriyor.

Krallık, FII’yı ekonomisini petrolden uzaklaştırma ve yabancı yatırımları çekme planlarını sergilemek için kullandı.

Etkinliğe genellikle çok sayıda dünya lideri, şirket yöneticisi ve finansçının katılması, İsviçre’de düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nun yıllık toplantısına atıfta bulunularak etkinliğe “çöldeki Davos” lakabının takılmasına neden olmuştu.

Riyad’da organizatörler Pazartesi günü, Veliaht Prens Muhammed bin Selman tarafından kurulan ve gençlere odaklanan yıllık bir etkinlik olan bu yılki Misk Global Forumu’nun, organizasyonel ve lojistik zorluklar nedeniyle gerçekleştirilmeyeceğini açıkladılar.

6 Ekim tarihli web sitesinde yer alan taslak programa göre, Goldman Sachs CEO’su ve Yönetim Kurulu Başkanı David Solomon, Standard Chartered CEO’su Bill Winters ve Citi CEO’su Jane Fraser gibi küresel finans devlerinin FII etkinliğinde konuşma yapması planlanıyordu.

10. kez düzenlenecek olan FII etkinliği, Riyad’ın batı ucundaki Kral Abdulaziz Uluslararası Konferans Merkezi’nde gerçekleştirilecek.

Ortadoğu

INSS: ABD gerileyen bir güç; artık etnik Yahudi kimliği demokratik normları önceliyor

Yayınlanma

İsrail’in önemli düşünce kuruluşlarından INSS, İsrail’in yeni ulusal güvenlik konseptinin ABD’yi gerileyen bir güç olarak gördüğünü ve “sonsuz savaş”ın bir gereklilik haline geldiğini yazdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSS) İcra Direktörü ve ve eski İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) İstihbarat Müdürlüğü Başkanı Tamir Hayman imzalı analizde, 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı operasyonunun ardından, İsrail’in ulusal güvenlik çerçevesinin devletin savunma, diplomasi ve bölgesel istikrara yaklaşımını kökten değiştiren “derin ve yazılı olmayan bir dönüşüm” geçirdiğini savunuyor.

Hayman’a göre ortaya çıkan bu paradigma, demokratik normların yerine etnik Yahudi kimliğini önceliklendiriyor, sürekli savaşı geçici bir aksaklık değil bir zorunluluk olarak görüyor ve bölgesel barış antlaşmalarını “aldatıcı düzenlemeler” olarak reddediyor.

Ayrıca bu strateji, ABD’ye olan stratejik bağımlılığı azaltarak tamamen kendi kendine yeterliliği savunuyor ve sivil karakollarla desteklenen “ileri savunma bölgeleri”nin yanı sıra “önleyici saldırı” eylemlerini vurguluyor.

Yeni konseptte İsrail devleti sivilleri, ileri karakolları ve çatışma bölgesi yerleşimlerini doğrudan aktif savunma ağına dahil ediyor.

Bu da, sivillerin cephe hattında kalkan görevi gördüğü, devletin kurulmasından önceki Yişuv dönemindeki ilkelere geri dönüş anlamına geliyor.

ABD’yi “uyumsuz ilerici değerlere” sahip, gerileyen bir güç olarak gören yeni konsept, ABD’ye olan stratejik bağımlılığın kesilmesini ve savunma teknolojisi alanında içsel kendi kendine yeterliliğin sağlanmasını savunuyor.

Küresel tedarik zincirlerine karşı maruz kalınan riskleri azaltmak amacıyla, bu yeni strateji, diğer sektörlere kıyasla yerli üretime öncelik verilmesini ve savunma teknolojisi sektörüne (savunma sanayii, siber güvenlik ve yapay zeka) yoğun yatırım yapılmasını gerektiriyor.

AB’nin “Horizon” programı gibi uluslararası işbirliği çerçevelerine katılmak yerine, teknolojiyi destekleyen araştırmaların bağımsız olarak ilerletilmesini savunuyor.

Hayman, bu değişimin göç ve büyük çaplı beyin göçünü tetikleyebileceği ve bunun da ekonominin kalitesini, dayanıklılığını ve sürdürülebilirliğini doğrudan tehdit edeceği konusunda uyarıyor.

Hayman’a göre “yeni İsrail”, Filistin ulusunu ve iki devletli çözümü tamamen reddederek, sınırsız yerleşim genişlemesi yoluyla güvenlik sağlamaya çalışıyor ve komşu Arap devletlerinin istikrarının bozulmasını teşvik ediyor.

Hayman, bu operasyonel dönüşümün resmi bir yasama onayı bulunmadığından, ülkenin “demokratik” yapısı, uluslararası konumu ve uzun vadeli ulusal kimliği üzerindeki derin etkilerini değerlendirmek üzere kapsamlı bir kamuoyu tartışması yapılmasını talep ediyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Israel Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da

Yayınlanma

Israel Hayom gazetesinde yayımlanan makale, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki istihbarat temaslarının perde arkasını ve İsrailli danışmanların Riyad ile kurduğu gizli işbirliği ağını mercek altına aldı. Makalede, 2006’da başlayan örtülü ilişkilerin Husilere karşı istihbarat paylaşımına kadar uzandığı belirtilerek eski istihbarat yetkililerinin doğrudan değerlendirmelerine yer verildi.

Israel Hayom gazetesinde Itay Ilnai imzasıyla yayımlanan makale, Tel Aviv ile Riyad yönetimleri arasında yıllardır gizlilik içinde yürütülen istihbarat ortaklığını ve İsrailli güvenlik danışmanlarının Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’daki temaslarını ele aldı.

Makalede, iki ülke arasındaki örtülü temasların ilk olarak 2006’da dönemin Mossad Başkanı Meir Dagan öncülüğünde şekillenmeye başladığı ve Dagan’ın krallık yetkilileriyle doğrudan temas kuran ilk İsrailli olduğu aktarıldı.

Mossad’ın dış ilişkilerini yürüten Tevel Biriminin Ortadoğu Dairesi Başkanlığına dört yıl sonra atanan Eyal Tzir Cohen, makalede yer alan değerlendirmesinde, “Mossad’ın Suudi Arabistan ile geliştirdiği ilişkiyi devraldım” ifadesini kullandı.

Üçüncü taraflardan doğrudan temaslara geçiş

İlk dönemlerde temasların çoğunlukla “özel irtibat” adı verilen üçüncü taraflar aracılığıyla sağlandığını aktaran Tzir Cohen, makalede şu ifadeleri kullandı:

“Örneğin, Amerikalı bir tanıdığımdan Mossad’ın Washington temsilcisi ile Suudi Büyükelçiliğindeki irtibat kişimiz arasında, Beyaz Saray’daki bir resepsiyon ya da benzeri bir ortamda bir görüşme ayarlamasını isteyebilirdim. Bir yan odaya geçer ve konuşurlardı.”

Sürecin zamanla daha ileri bir aşamaya taşınmasının hedeflendiğini vurgulayan Tzir Cohen, makalede şunları kaydetti:

“Amacımız üçüncü taraflar üzerinden kurulan temaslardan istihbarat uzmanlarıyla doğrudan ilişkiye, ardından siyasi yetkililere ve nihayetinde liderliğe geçmekti. Suudiler bizimle olan bağlarının ortaya çıkmasından son derece endişe duysalar da kraliyet ailesine ulaşacak kanallar arıyorduk. Çıkarımız, işbirliği ‘virüsünü’ onların tolere edebileceği yere kadar yaymaktı. Bunun bir parçası da profesyonel düzeydeki bağları sağlamlaştırmak ve bunları kişisel ilişkilere dönüştürmekti. Bu nedenle bazen çok az istihbarat ya da askeri değeri olsa dahi İsrailliler ile Suudilerin bir araya gelip oturmasına zemin hazırlayan operasyonlar başlattık. Peşinde olduğumuz şey kişisel temastı.”

Riyad’da görev yapan İsrailli danışmanlar

İsrailli uzmanların ve danışmanların Riyad yönetiminin talepleri doğrultusunda sahada ve doğrudan Suudi başkentinde kurulan mekanizmalarda yer aldığına işaret edilen makalede, iki taraf arasındaki ilişkinin karşılıklı çıkarlara dayandığı belirtildi. Riyad yönetiminin yıllar boyunca İsrail’den nitelikli istihbarat ve siber kabiliyetler talep ettiği, Tel Aviv’in ise İran’a karşı bir denge unsuru olarak gördüğü Ortadoğu’nun en güçlü ve varlıklı ülkelerinden birinin en üst kademelerinde temaslar kurmayı amaçladığı bildirildi.

Makalede, İsrailli NSO Group’un Suudi Arabistan’a Pegasus casus yazılımını sağladığına dair ifşaatlar haricinde, ikili ilişkilerin uzun süre sıkı korunan bir sır olarak kaldığı hatırlatıldı.

Fakat yaklaşık bir ay önce gazeteci Danny Zaken’in Israel Hayom’da çıkan haberinde, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki Husilere karşı istihbarat desteği almak amacıyla ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) aracılığıyla İsrail’e başvurduğu kaydedildi.

İsrail ve Suudi Arabistan resmi olarak bu ilişkiyi kabul etmese de Ensarullah lideri Abdulmelik el-Husi, yaptığı konuşmada, İsrail’den alınan istihbarat karşılığında Suudi Arabistan’ın “İsrail’in Yemen’e yönelik keşif uçuşlarına havalimanlarını açtığını” bildirmişti.

İstihbarat kurumlarının kabiliyetlerini artırmak veya diplomatik ilişkileri güçlendirmek için diğer ülkelerle yürüttüğü bilgi paylaşımının resmen “FORINT” (dış istihbarat) olarak adlandırıldığı kaydedilen makalede, 7 Ekim 2023’teki zafiyete rağmen İsrail istihbaratının küresel ortaklık ağını koruduğu belirtildi.

Dış kaynaklı raporlara göre İsrail’in ABD, Avrupa ülkeleri, Basra Körfezi devletleri ile Brezilya ve Panama dahil en az 25 ülkeyle istihbarat işbirliği yürüttüğü ifade edildi.

Makalede değerlendirmelerine yer verilen üst düzey eski bir İsrailli istihbarat yetkilisi, “İsrail, ortaklarıyla paylaştığı istihbarat sayesinde çok sayıda terör saldırısını önledi. Engellenen büyük planlardan bahsediyorum; üst düzey kişilere yönelik suikastlar, kitlesel can kayıplarına yol açacak saldırılar, askeri güçlere yönelik eylemler ve daha fazlası” ifadelerini kullandı.

İstihbarat paylaşımına örneklerin sıralandığı makalede, İsrail’in Ağustos ayında Donald Trump’ın Türkiye’den ayrılmaya hazırlandığı sırada Air Force One uçağını düşürerek suikast düzenlemeyi amaçlayan bir İran planını ABD’ye ilettiği, Temmuz 2024’te Fransa’ya Olimpiyat Oyunları sırasında planlanan bir saldırıyı engelleyen istihbarat sağladığı ve 2018’de Sidney’den Abu Dabi’ye giden Avustralya yolcu uçağının bombalanması girişiminin de bu yolla engellendiği öne sürüldü.

Eski istihbarat yetkilisi, paylaşılan istihbaratın liderlerin diplomatik konumunu güçlendirmeyi amaçladığını belirterek makalede şu ifadeleri kullandı:

“Birçok durumda İsrail istihbaratı, Amerikalılar dahil ortaklarımızın önündedir. Hayat kurtaran bir istihbarat iletildikten sonra savunma bakanı veya başbakan ertesi gün telefonu kaldırıp o ülkenin devlet başkanını arayabilir ve ‘Kıçınızı kurtardık, bize borçlusunuz’ diyebilir. Bunun muazzam bir değeri var.”

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Foreign Policy: Trump Ortadoğu’da mezhep hatlarını yeniden açıyor

Yayınlanma

Foreign Policy’de yayımlanan analizde, ABD’nin Şii grupları silahsızlandırmaya zorlarken bu yapıların silahlanmasına yol açan korkuları görmezden geldiği belirtildi. Yazıda, Washington’ın tek taraflı silahsızlanma dayatmasının Irak, Suriye ve Lübnan genelinde yeni bir mezhepsel çatışma dalgasına zemin hazırlayabileceği kaydedildi.

Foreign Policy dergisinde Hekmat Aboukhater imzasıyla yayımlanan “Trump Is Reopening the Middle East’s Deadliest Sectarian Fault Lines” (Trump, Ortadoğu’nun En Ölümcül Mezhep Kırılma Hatlarını Yeniden Açıyor) başlıklı makalede, Washington yönetiminin Şii grupları silahsızlandırmaya zorlarken bu yapıların silahlanmasına yol açan gerçek korkuları göz ardı ettiği kaydedildi.

Yale Jackson Küresel İlişkiler Okulu lisansüstü öğrencisi ve Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü analisti Aboukhater, makalesinde ABD politikalarının bölgede tehlikeli bir kırılmaya kapı araladığını aktardı.

Makalede, ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan ve on yılı aşkın bir süre önce terör örgütü IŞİD’in yükselişiyle zirveye ulaşan kanlı mezhep döneminin Washington’da uzak bir geçmiş gibi görülebileceği, buna karşın Ortadoğu’da açılan yaraların tazeliğini koruduğu ifade edildi.

Irak adli tıp ekiplerinin geçen ilkbaharda Musul yakınlarındaki bir IŞİD toplu mezarında 30’u aşkın Kürt Peşmerge savaşçısı, Iraklı güvenlik personeli ile Ezidi kadın ve çocukların kalıntılarını çıkardığı hatırlatılan makalede, bu keşiften bir hafta önce Suriye sınırının diğer tarafında, Deyrizor’un doğusunda bir başka toplu mezarın ortaya çıkarıldığı, bu alanın Suriye’de bu yıl belgelenen en az 18 toplu mezardan biri olduğu bildirildi.

Geçen yıl mart ayında 1400’den fazla Suriyeli Alevinin öldürülmesi ve temmuz ayında Süveyda’da Dürzilere yönelik mezhepsel katliamların yeni Suriye devletini dağılma tehlikesiyle karşı karşıya bıraktığı aktarıldı.

Suriye uzmanı Joshua Landis’in “Büyük Ayıklanma” olarak adlandırdığı sürece atıfta bulunulan metinde, Birinci Dünya Savaşı sonunda Batılı güçlerce kurulan Sykes-Picot sonrası düzenin şiddetli biçimde çöktüğü ve toplulukların katı etnik ve mezhepsel yerleşim alanlarına çekildiği kaydedildi. Makalede, bu çözülmenin en ağır bedelini Irak, Suriye ve Lübnan’ın ödediğine dikkat çekildi.

“Washington anlamadığı güçlerle sorumsuzca oynuyor”

ABD Başkanı Donald Trump dönemindeki gelişmeleri ele alan Aboukhater, yönetiminde İran ve Şii siyasetini yakından tanıyan az sayıdaki yetkiliden biri olan Nate Swanson’ın görevden alınmasının ardından Beyaz Saray’ın yeni bir çözülmeye davetiye çıkaran politikaları devreye soktuğunu yazdı.

Makalede, “Suriye Cumhurbaşkanı ve eski El Kaide komutanı Ahmed eş-Şara’nın güçlerinin ‘Hizbullah’ın icabına bakabileceğini’ öne sürerken eş zamanlı olarak Irak’ta IŞİD’e karşı yürütülen askeri harekata öncülük eden Şii silahlı grupları silahsızlandırmaya çalışan Washington, potansiyel olarak felaket getirecek sonuçlar doğuracak şekilde anlamadığı güçlerle sorumsuzca oynuyor” ifadelerine yer verildi.

Washington’ın 2003 yılında mezhepsel fay hatları hakkında çok az bilgiye sahip olarak Irak’ı işgal ettiği, bazı üst düzey karar vericilerin geçişi kolaylaştırmak amacıyla Sünni bir Haşimi kralı göreve getirmeyi dahi tartıştığı anımsatıldı.

Irak’ın son Haşimi hükümdarının 1958’de vurularak cesedinin sokaklarda sürüklendiği, ABD öncülüğündeki yeni rejimin Saddam Hüseyin döneminde iktidarı elinde tutan silahlı ve kalabalık Sünni azınlığı bir gecede haklarından mahrum bıraktığı belirtildi. Birbiri içine geçen Sünni ve Şii mahallelerinin on yıllık mezhep savaşı sonrasında katı kantonlara dönüştüğü aktarıldı.

Suriye’deki iç savaşta yeterince denetlenmeyen Sünni aşırılıkçı gruplara yönelik Amerikan ve Körfez desteğinin mezhepsel öfkeyle birleşerek IŞİD’i beslediği belirtilen makalede, örgütün birkaç ay içinde Musul ve Enbar’ı alarak Irak’ın üçte birini ele geçirdiği, ardından Haşdi Şabi ve diğer kara unsurlarının ABD öncülüğündeki koalisyonun hava desteğiyle bu toprakları geri aldığı vurgulandı.

ABD’nin devrim sonrası İran’a karşı yürüttüğü uzun mücadelenin bölgesel mezhepçiliğin motoru olduğu yönündeki algıyı güçlendirdiğine işaret edildi.

Makalede, Washington’ın 1980’lerde İran’a karşı sekiz yıllık savaş boyunca Saddam’ı desteklediği, yıllar sonra Bahreyn’de Suudi güçlerinin Şii ayaklanmasını bastırmasına seyirci kaldığı, 2015’te ise Yemen’deki Zeydi Şii Husi hareketine karşı savaş başlatan Riyad yönetimine bomba, istihbarat ve havada yakıt ikmaliyle destek sağladığı kaydedildi. Washington’ın politikalarının “ABD destekli bir Sünni düzeninin Şii rakiplerle karşı karşıya geldiği” anlatısını pekiştirdiği ifade edildi.

“Silahsızlanma talebi Bağdat’ta farklı yankılanıyor”

Washington’ın son şiddet dalgasından doğan güçleri silahsızlandırması için Irak’ın Trump tarafından desteklenen yeni Başbakanı Ali ez-Zeydi’ye baskı uyguladığı, 30 Eylül olarak belirlenen ilk sürenin milislerin silah bırakmayı reddetmesiyle aşıldığı belirtildi.

Zeydi’nin de Şii olduğu, ancak Irak Şii siyasetinin Tahran yanlısı gruplar ile Washington’la çalışmaya açık milliyetçi akımlar arasında derin bir bölünme yaşadığı bildirildi.

Süreyi Haziran 2027’ye erteleyen Zeydi’nin silahsızlanmanın müzakereye kapalı olduğunu açıkladığı, buna karşılık milislerin Irak devletinden ziyade İran’a bağlı hareket ederek hükümete güvenmediği ve bir kriz ortamına girildiği aktarıldı.

Badr, Ketaib Hizbullah ve Harakat el-Nüceba gibi Tahran’a yakın unsurları barındıran Haşdi Şabi’nin, Büyük Ayetullah Ali es-Sistani’nin 2014 yılında IŞİD’e karşı yayımladığı “müdafaa cihadı” fetvasıyla kurulduğu ve 2016’da resmi güvenlik güçlerine dahil edildiği hatırlatıldı.

Ağustosta 96 yaşına basan Sistani’nin bu fetvayı hiçbir zaman geri çekmediği, vefatından sonra ne olacağı sorusunun silahsızlanma tartışmalarının üzerinde asılı kaldığı ifade edildi.

Haşdi Şabi Sözcüsü Mühenned el-Ukabi’nin, grubun mevzilerini terk etmesi durumunda Irak’ın güvenliğinin “bir anda çökeceğini” söylediği aktarıldı.

Milislerin kuşkularının Trump öncesine dayandığına dikkat çekilen makalede, ABD personelinin askeri danışman ya da sözleşmeli personel adı altında geri döneceği yönündeki beklentiye, Türkiye’nin ülkenin kuzeyindeki askeri varlığına, süregelen IŞİD tehdidine ve Şam’da Ahmed eş-Şara idaresine işaret edildi. Silahların sağladığı kadro, maaş, ihale ağları ve siyasi nüfuzun da silahsızlanmaya karşı maddi bir direnç oluşturduğu belirtildi.

Şii siyasi kültüründeki “mazlumiyet” bilincine değinen Aboukhater, makalesinde şu değerlendirmeyi yaptı:

“Bu mazlumiyet bilinci, İran ya da Lübnan’da saldırıya uğrayan Şiilerin görüntülerinin Irak’ta neden bu kadar güçlü bir yankı uyandırdığını ve tam da bu dönemde gelen bir silahsızlanma talebinin Bağdat’ta Washington’dakinden neden çok farklı duyulduğunu açıklamaya yardımcı oluyor.”

Temmuz ayında ABD ve Suudi uçaklarının Suudi petrol tesislerine Irak’tan insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlendiği iddiasıyla Haşdi Şabi mevzilerini vurduğu, Badr Teşkilatı lideri Hadi el-Amiri’nin araya girmesiyle misilleme saldırılarının engellendiği bildirildi.

İlerleyen haftalarda Haşdi Şabi istihbaratında görevli üst düzey komutan Abbas el-Yakubi’nin tutuklanmasının ardından eski Başbakan Nuri el-Maliki dahil birçok liderin, zorlamanın komşu ülkelere taşacak bir iç çatışmayı tetikleyebileceği uyarısını yaptığı kaydedildi.

Lübnan’da siyasi gücün 18 resmi dini cemaat arasında paylaşıldığı anımsatılan metinde, Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım’ın örgütün silahlarının geleceğinin Washington veya İsrail tarafından belirlenemeyeceğini vurguladığı belirtildi.

Kasım’ın mayıs ayındaki konuşmasında silahları “Lübnan’ın iç meselesi” olarak nitelendirip “Lübnan dışındaki hiç kimsenin silahlarla bir ilgisi yoktur” dediği aktarıldı.

Kasım’ın, güney toprakları İsrail saldırılarından fiilen korunana kadar silahların ulusal savunmaya devredilmesini müzakere etmeyeceklerini bildirdiği, Cumhurbaşkanı Joseph Avn hükümetini “Lübnan egemenliği yerine İsrail’e hizmet etmekle” suçladığı ve ABD arabuluculuğundaki silahsızlanma çerçevesini “diplomasi kılıfına sokulmuş bir teslimiyet” olarak gördüğü paylaşıldı. Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam’ın ise savaş ve barış kararlarını bağımsız biçimde veren silahlı bir hareket karşısında gerçek bir egemenliğin kurulamayacağını savunduğu ifade edildi.

Washington’ın Şam’daki Sünni İslamcı yönetimi Lübnan’da “Hizbullah’ın icabına bakmaya” teşvik ettiği, Suriyeli yetkililerin ise bu adımın iki ülkede mezhep gerilimini alevlendirmesinden çekindiği kaydedildi.

Lübnan’ın Trablusşam kentindeki Sünnilerin Şam yönetimini bir denge unsuru olarak coşkuyla karşıladığı, Irak’taki Şii grupların ise Şara’yı Hizbullah’a yönelik bir hamlenin savaş ilanı sayılacağı ve askeri karşılık göreceği yönünde uyardığı belirtildi.

Körfez genelinde de gerilimin tırmandığına işaret edilen makalede, Şii nüfusa sahip Bahreyn’de dini törenlere kısıtlamalar getirildiği, din adamlarının tutuklandığı ve İran’ın dini lideri için kamusal yas tutulmasının yasaklandığı bildirildi.

Kuveyt’in de Şii dini toplantılarına yönelik tedbirleri sıkılaştırdığı, binlerce kişinin vatandaşlığını iptal ettiği ve mezhepsel kışkırtma suçlamasıyla yargılamalar yürüttüğü aktarıldı.

Dört yıllık ateşkesin bozulduğu Yemen’de Husilerin batı kıyısının büyük bölümünü ve Babülmendep Boğazı’nı tamamen ele geçirdiği, Suudi destekli Devler Tugayları savaşçılarının Husi militanlarını zırhlı araçlarla ezip mezhepçi hakaretler savurduğu teyitli görüntülerin yayımlandığı kaydedildi.

“Bu ateş çoktan yakıldı”

Bölgesel bir mezhep çatışmasının ilk kurbanlarının siviller olacağını vurgulayan Aboukhater, makalesinde, “Bu ateş çoktan yakıldı. Son bölgesel savaşın ilk haftalarında Lübnan’da yaklaşık bir milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı; Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği verilerine göre yalnızca mart ayında 200 binden fazla kişi Suriye’ye geçti” ifadelerine yer verdi.

Çatışmaların büyümesinin yeni toplu mezarlar, IŞİD’in toparlanması için elverişli alanlar ve Ürdün ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya yönelecek yeni bir göç dalgası yaratacağı uyarısı yapıldı.

Makalenin sonuç bölümünde Washington’a politika değişikliği çağrısında bulunuldu. ABD yönetiminin bölge uzmanlığını yeniden inşa etmesi gerektiğini savunan Aboukhater, “Bu uzmanlık daha ölçülü bir politikaya zemin hazırlamalıdır: Silahsızlanmayı Washington’dan belirlenen bir takvimle dayatmaktan vazgeçilmeli, bölgesel bir aktörün diğeri üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanılması terk edilmeli; Irak ve Lübnan kurumlarına kendi toplumlarının sürdürebileceği tutarlı ve kalıcı düzenlemeleri müzakere edebilecekleri alan tanınmalıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English