Görüş
‘Think tank’ denen kullanışlı ucube: Parayı veren savaş borusunu öttürür!

‘Think tank’ kuruluşlarına Türkçe’de ‘düşünce kuruluşları’ diyoruz. Böyle bir ad koyunca, bu kuruluşların gerçekten gözlemlere ve bilimsel bulgulara dayanarak düşünce ürettiğini varsaymak mümkün. Evet bir düşünce üretiyorlar ve bu fikirleri kamuoyuyla paylaşıyorlar. Ancak bu fikirlerin ne kadar bilimsel olduğu çok tartışmalı, genel olarak ise ‘ısmarlama’ fikirler ürettiklerini söylemek gerek. Üstelik bu ısmarlama fikirler daha çok silah, daha çok savaş, daha çok ölümü vaaz ederken… ABD’de de, Avrupa’da da, ülkemizde de bu kuruluşların raporlarına baktığınızda, fikir üretmekten çok genellikle iktidarın hedeflerini destekleyen fikirler ‘geliştirdiklerini’ görüyoruz. Kimisi ise muhalif odakların sesi olarak fikir üretiyor. Yani öyle ya da böyle onlar da taraflı…
Gelişmekte olan ülkelerde bu işi genelde yabancı bir düşünce kuruluşunun o ülkedeki yan kuruluşu üstleniyor, etkileri görece zayıf kalıyor, bunun için yine genelde yurtdışından fonlanan hükûmet-dışı örgütler (non-governmental organisations-NGO’s) bu eksiği kapatmaya çalışıyor. Yani sivil toplum örgütleri… Hepsi değil ama özellikle uluslararası fonların peşinde koşanları!.. Birkaç istisnayı bir köşeye koyarsak, düşünce kuruluşlarının, kimden malî destek alıyorsa onun borazanını çaldığını söylemek mümkün.

KİM KİMİ NE KADAR FONLUYOR?
Düşünce kuruluşları bir sektör; özellikle ABD’de ciddi milyarlarca doların döndüğü bir sektör… Ancak, bu kuruluşların raporlarının nasıl manipülasyonlar içerdiği belli oranda ortaya çıkmışken, ciddi bir güven kaybı da oluşuyor. İşler tıkırında giderken, birileri çomak sokuyor, sorguluyor. Çok da haklılar; hele ki konu ulusal güvenlik olunca… Zira bu kuruluşların çoğunun raporlarından çıkarılacak ana fikir genelde bir savaş çığırtkanlığı oluyor. Eleştiriler artınca, ‘şeffaflık’ ölçütleri kullanılmaya başlanmış. Yine devlet destekli bir kurum olan Quincy Instiute for Responsible Statecraft (Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü), tarafından oluşturulan bir veri tabanı bu düşünce kuruluşlarının hangi kurumlar ve şirketler tarafından desteklendiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Amerikan düşünce kuruluşlarının fonlarının ilk kamuya açık veri havuzu olan ‘Think Tank Funding Tracker’ı (Düşünce Kuruluşu Fonlama Takip Aracı), düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla başlatıldı. www.thinktankfundingtracker.org adresinden herkese açık bu web sitesi ve veri tabanı, son beş yılda yabancı hükûmetlerden, ABD hükûmetinden ve Pentagon yüklenicilerinden Amerikan düşünce kuruluşlarına sağlanan fonları takip ediyor.

YETERSİZ AMA YİNE DE GEREKLİ:
THİNK TANK FUNDİNG TRACKER
Think Tank Funding Tracker, düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen gazeteciler, akademisyenler, politika yapıcılar ve sıradan Amerikalılar için bir kaynak oluşturmayı amaçlıyor. Enstitü, düşünce kuruluşlarını, fon kaynaklarını veya olası çıkar çatışmalarını kabul etmelerinin, bu kamuya açık veritabanında listelenen 50 düşünce kuruluşunun entelektüel bağımsızlığını zedelemeyeceğine ikna etmeye çalışıyor. Bunun yerine, bireylerin tam bilgiye dayalı kararlar alabilmeleri için gerekli bilgileri sunmak için bu veri tabanını oluşturduklarını vurguluyor.
Bu veri tabanını oluşturmak için, düşünce kuruluşlarının yıllık raporlarından ve bağışçı listelerinden kendi beyan ettikleri bilgiler toplanıyor. ABD’de şu anda binden fazla düşünce kuruluşu faaliyet gösteriyor. Enstitü, analizin kapsamını yönetilebilir kılmak için listeyi en etkili 50 düşünce kuruluşuyla sınırlandırmış. 50 düşünce kuruluşundan oluşan bu listeyi oluşturmak için üç kategoriden veri toplanıyor: Yabancı hükûmet fonları, ABD hükûmet fonları ve Pentagon yüklenici şirketlerinin fonları… Çoğu düşünce kuruluşu, fon sağlayıcı listelerini belirli tutarlar yerine aralıklar halinde sunuyor. Veri tabanı, açıklanmışsa kesin bağış rakamını veriyor, aksi takdirde her işlem için bir aralık ekliyor.
Veritabanı, devlete ait petrol şirketleri gibi yabancı bir hükûmete ait veya onun kontrolündeki işletmeleri ve ABD hükûmetinin katkıda bulunduğu iki çok taraflı kuruluşu içeriyor: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Birleşmiş Milletler (BM)… Özel mülkiyete ait yabancı işletmeleri veya yabancı kişilerin bağışlarını incelemiyor. Yani tüm malî kaynakları incelemeye almıyor. 10 binden fazla Pentagon yüklenicisi bulunduğundan, veritabanının kapsamı, Defense News tarafından her yıl derlenen listeye dayaılnarak 2023 yılında gelir bakımından en büyük 100 savunma şirketiyle sınırlanmış. Bu durum da verilerin yetersiz kaldığının bir başka göstergesi…
EKSİK BİR ŞEFFAFLIK ÖLÇÜTÜNE RAĞMEN
YÜZDE 36’SININ KAYNAKLARI KARANLIK!
Veri tabanı ABD’deki ‘en iyi’ 50 düşünce kuruluşunun her birine, yazarların beş ikili soruya dayanarak oluşturduğu bir ölçek olan beş kademeli bir ‘şeffaflık puanı’ veriyor. Bu kritere göre, en iyi 50 düşünce kuruluşundan dokuzu (yüzde 18) tamamen şeffafken, 23’ü (yüzde 46) kısmen şeffaf, kalan 18 düşünce kuruluşu (yüzde 36) bağışçılarını açıklamadan fonlamaları konusunda tamamen şeffaf olmayan ‘karanlık para destekli’ düşünce kuruluşları kategorisinde… Son beş yılda, yabancı hükûmetler ve yabancı hükûmetlere bağlı kuruluşlar, ABD’deki en büyük 50 düşünce kuruluşuna 110 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En cömert bağışçı ülkeler, sırasıyla 16.7 milyon dolar, 15.5 milyon dolar ve 9.1 milyon dolar bağışta bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Birleşik Krallık ve Katar… Atlantic Council (Atlantik Konseyi), Brooking Instiute (Brookings Enstitüsü) ve German Marshall Fund (Alman Marshall Fonu), 2019’dan bu yana yabancı hükûmetlerden en fazla parayı alan kurumlar; sırasıyla 20.8 milyon dolar, 17.1 milyon dolar ve 16.1 milyon dolar…
Aynı dönemde, en büyük 100 savunma şirketi, en büyük 50 düşünce kuruluşuna 34.7 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En büyük bağışçılar arasında, 2019 ile 2023 yılları arasında takip edilen düşünce kuruluşlarına sırasıyla 5.6 milyon dolar, 2.6 milyon dolar ve 2.1 milyon dolar bağışta bulunan Northrop Grumman, Lockheed Martin ve Mitsubishi yer alıyor. Pentagon’un yüklenici firmalarının fonlarından en çok yararlananlar sırasıyla 10.2 milyon dolar, 6.6 milyon dolar ve 4.1 milyon dolarla Atlantic Council, Center for New American Security (Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi) ve Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi)…

SİLAH ŞİRKETLERİNE PAZAR
YARATMAK İÇİN RAPOR YAZMAK
Artık çarpıcı, aslına bakarsanız bayağı utanmazca örnekleri sıralayalım… Commission on the National Defense Strategy’nin (ABD Ulusal Savunma Stratejisi Komisyonu) geçen yıl yayımladığı raporda, “ABD’nin karşı karşıya olduğu tehditler, ülkenin 1945’ten beri karşılaştığı en ciddi ve en zorlu tehditlerdir” uyarısı yapmıştı. Bu tehditle başa çıkmak için, “ABD hükûmetinin ulusal gücünün tüm unsurlarını harekete geçirmesi gerekiyor” saptaması da bu komisyona ait. Sonuçta, 886 milyar dolar olan Pentagon bütçesine yüzde 5’lik bir artış gerektiği ileri sürüldü.
ABD Kongresi, bu iki partili komisyonu ‘bağımsız bir organ’ olarak kurmuştu. Ancak komisyonun bazı üyeleri, Boeing’den General Electric’e, Northrop Grumman’dan Lockheed Martin’e kadar savunma sanayi şirketleriyle bağlantılı. Vergi mükellefleri raporda savunulan askeri takviyeye katılırsa, bu ve diğer firmalar büyük kazançlar anlamına gelir değil mi?
DÜŞMAN YARAT, DÜŞMANLIĞI ABART!
Ülkeyi savunmak ve güvenilir bir müttefik olarak hizmet etmek için daha büyük askeri bütçelere ihtiyaç duyulduğu sürekli bu ve benzeri kuruluşlar tarafından tekrarlanıyor. Yapay zekânın savaş alanının geleceği olduğu ve eğer ABD Çin’i yenemezse ‘özgür dünya’nın geleceğinin riske gireceği, hatta yok olacağı vaaz ediliyor. Aynı şey uzay, okyanuslar, nükleer silahlar ve Silikon Vadisi için de söyleniyor. Peki, neden bu düşünce kuruluşlarında yer alan ve tabiî ciddi paralar alan hemen her uzman farklı söylemlerle aynı şeyi papağan gibi tekrarlıyor? Cevabı bulmak için ‘parayı takip et’melisiniz! Bu veri tabanı sayesinde, dış politikadaki fikir birliğinin izini, kısmen arkasındaki güçlü finansal çıkarlara kadar sürmek mümkün.
Enstitünün kamuoyuyla paylaştığı, 2019-2023 dönemini kapsayan bu veri tabanı düşünce kuruluşlarının, ABD hükûmetinden (1.5 milyar dolar), yabancı ülkelerden (110 milyon dolar) ve özel savunma sanayi şirketlerinin yüklenicilerinden (34.7 milyon dolar) mali destek aldığını ortaya koyuyor. Ancak, bu buzdağının görünen kısmı… Zira düşünce kuruluşlarının bir bölümü aldıkları destekleri açıklamıyor ve açıklayanların çoğu ‘asgari aralıklar’ veriyor, bu nedenle bu toplamlar, en azından ‘sınırlı’ kalıyor. Ancak hiç yoktan iyi… Kimin neyi kimden aldığını filtreleyip, Çin, Ukrayna, savunma sanayisine daha fazla bütçe ve nükleer caydırıcılık konularındaki son bir yıllık önemli çıktılarını karşılaştırdığınızda, aydınlatıcı ve aynı zamanda karanlık bir tablo ortaya çıkıyor.
BÜYÜK ÇIKAR ODAKLARININ
TEMSİLCİLERİ BAŞ KÖŞEDE
Comission of the National Defense Strategy’de yer alan isimlerine şöyle bir bakmak bile manidâr. Komisyonun başkanı Temsilciler Meclisi eski üyesi Jane Harman, ABD hükûmeti ve Boeing, General Electric, General Dynamics, Battelle ve McKinsey&Co. gibi büyük yükleniciler de dahil olmak üzere son beş yılda 8 milyon dolardan fazla malî destek alan Aspen Institute’un mütevelli heyeti üyesi! Beş yıldan bu yana toplamda 52 milyon dolardan fazla parasal destek alan Wison Center’ın eski başkanı da ilginçtir ki bu komisyonun ‘seçkin’ üyelerinden… Ve bu meblağnın yaklaşık 51 milyon doları ABD hükûmetinden, ayrıca Northrop Grumman ve Lockheed Martin’den açıklanmayan miktarlar da söz konusu…
Council on Foregin Relations-CFR’ın (Dış İlişkiler Konseyi) raporunu tanıtmak için düzenlenen etkinlikte, Harman şunları söylemiş: “Amerikan halkının dikkat etmesi gerekiyor, çünkü amaç 11 Eylül’de olduğumuzdan daha korkunç bir karmaşaya bulaşmak değil, bunu engellemek ve daha büyük bir bütçeyi finanse etmek ve ulusal gücün tüm unsurlarını kapsayacak şekilde bunun için ödeme yapmak, böylece bu karmaşaya bulaşmamak”. Nitekim CFR de aynı Pentagon yüklenicilerinden 2 milyon dolardan fazla para almış!
Bir diğer komisyon üyesi Tom Mahnken, The Center for Strategic and Budgetary Assessments-CSBA’ın (Stratejik ve Bütçe Değerlendirmeleri Merkezi) yönetim kurulu başkanı… Bu kuruluşun bir raporun yayınlanmasının ardından, Foeign Affairs dergisi için ‘Üç Cepheli Savunma Stratejisi: Amerika Asya, Avrupa ve Ortadoğu’daki Savaşa Nasıl Hazırlanabilir?’ başlıklı bir makale kaleme almış. Mahnken’e göre, Washington yurtdışındaki askeri varlığını genişletmeli ve yabancı müttefiklerine ve ortaklarına silah sağlaması bir zorunluluk. Makalesinde, “NATO’nun merkezi üyesi ve başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak, ABD hem kendi hem de müttefiklerinin silahlı kuvvetlerinin ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Bunu başarmak için, ABD hükûmeti savunma şirketlerine üretimi artırmak için gereken istikrarlı talebi sağlamalıdır” tespitini yapıyor.
Foreign Affairs, Mahnken’i unvanıyla tanıttı, ancak CSBA’nın ABD silahlarına ihtiyaç duyduğunu iddia ettiği Japonya, Tayvan, Avustralya, Birleşik Krallık, Polonya ve Almanya dahil pek çok ülkeden para aldığını açıklamadı. Mahnken’in düşünce kuruluşu ayrıca ABD Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri, Donanma’ya iş yapan en büyük beş yüklenicinin çoğundan çok sayıda hibe aldı. Ne yazı kı Quincy Institute’un veri tabanında CSBA’nın malî kaynaklarının dökümü yok. Enstitü bu verilere ulaşamıyor.

NÜKLEER TAHRİKLERLE ŞİRKETLERİN
KÂRINA KÂR KATMAK BÖYLE OLUR!
Bu komisyon sadece bir örnek!.. Bunun gibi onlarca kurum var. Geçen yılın kasım ayında, Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi), ‘Atom Projesi 2024: İki Taraflı Bir Ortamda Savaş İçi Caydırıcılık’ başlıklı bir rapor yayımladı. Raporun tanıtımı sırasında, Hoover Institute’un bir çalışanı ve bir Pentagon yüklenicisi olan Two Ravens Policy Strategy’nin kurucusu, raporun ortak yazarlarından Christopher Ford, kendinden pek memnun bir gülümsemeyle “Ben, bazı panelist arkadaşlarıma kıyasla nükleer silah kullanımı konusunda nispeten rahatım… Gerekirse bu adımı atmaya oldukça hazırım” demiş! Bu rapor, ABD’nin stratejik cephaneliğinin genişletilmesi çağrısında bulunuyor.
Bu çalışmanın yeni kıtalararası balistik füze Sentinel’in üreticisi Northrop Grumman tarafından desteklendiğini de buraya not düşelim! Bu füzenin maliyetinin de son iki yılda yüzde 81’lik artışla 140 milyar doları bulduğunu da eklemek gerek. Kabaca her bir Sentinel’in Amerikan halkına maliyeti 214 milyon doları bulacak. Ford’un raporunu yayınlayan düşünce kuruluşu CSIS, 2019’dan bu yana Northrop Grumman’dan en az 500 bin dolar malî destek almış. Savunma sanayi şirketlerinden aldığı toplam destek ise 4.1 milyon doları aşmış.
YAPAY ZEKÂYA ÖVGÜYLE
GELSİN MİLYON DOLARLAR
Bir başka örnek… Atlantic Council yakın zamanda ‘Önce Vatanı Savunacağız: Vatan Füze Savunması Davası’ başlıklı nükleer silahlarla ilgili bir rapor yayımlamış. Raporda füze savunma teknolojilerine ayrılan fonun yıllık savunma bütçesinin yüzde 1’ine çıkarılması gerektiği saptaması yer alıyor. Bu düşünce kuruluşu; BAE Systems, Boeing, Lockheed, General Dynamics, Northrop Grumman ve RTX (eski adıyla Raytheon) gibi nükleer silah ve füze savunma sistemleri üreten Pentagon’a iş yapan yüklenici firmalardan en az 10 milyon dolar malî destek almış.
Şu sıralar düşünce kuruluşlarının bu ‘al gülüm ver gülüm’ savaş çığırtkanlıklarında ‘yapay zekâ inovasyonu’ revaçta… Çıkar grupları tarafından finanse edilen, bu grupların üye olduğu komisyonlar ve hükûmetlerin de katkı sağladığı o kadar çok rapor var ki! Center for New American Security’yi (CNAS) kuran ve yönetim kurulunda yer alan eski Pentagon yetkilisi Michèle Flournoy ilginç örneklerden biri… CNAS, 2024 Eylülü’nde ‘savunma teknolojisi görev gücü’ kapsamında ‘İnovasyon İçin Entegrasyon’ adlı bir rapor yayımlamış. CNAS’a para yağdıran savunma sanayi firmalarını sayalım: RTX (450 bin dolar) Lockheed Martin (600 bin dolar), Palantir (175 bin dolar), Leidos (300 bin dolar) ve Booz Allen (250 bin dolar)…
Flournoy, Washington Post yazarı David Ignatius’un ‘Pentagon tedarik dünyasına daha küçük ileri teknoloji şirketlerini dahil etmeye çalışan’ olarak tanımladığı WestExec Advisors’ın kurucu ortağı olarak da yıllardır yapay zekâ propagandası yapıyor. Flournoy, 2023 tarihli Foreign Affairs’de yayımlanan makalesinde, Pentagon’un ‘özel sektör kadar çok yapay zekâ uzmanı çekemeyeceği’ uyarısında bulunmuş. “Savunma kuruluşları teknoloji şirketleriyle görüşmelerini derinleştirmeli… Ayrıca teknoloji şirketlerinin hükûmetle iş yapmasının önündeki bazı eski engelleri de azaltmalıdır” diye de eklemiş. Tabii ki Foreign Affairs yazarını tanıtırken, Pentagon’dan iş koparmaya çalışan bir girişim olan Shield AI’ın danışmanlığını yaptığını ve yine Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’in savunma şirketi olan American Frontier Fund’un yönetim kurulunda yer aldığından söz etmiyor!
Bir de yabancı fonlar var… Geçen yılın son çeyreğinde Atlantic Council, çok tartışlalı ABD ile Suudi Arabistan arasındaki bir savunma anlaşmasını destekleyen bir rapor yayımladı. Rapora göre, ‘güçlendirilmiş bir bölgesel hava ve füze savunma ağıyla Suudi Arabistan ile bir ABD savunma anlaşmasının birleşimi, İran çıkarlarına karşı güçlü bir caydırıcılık sağlayacaktır’ saptaması yer alıyor. Hemen belirtmekte fayda var; Atlantic Council, son beş yılda BAE’den 7 milyon dolardan fazla, Suudi Arabistan’dan ise en az 400 bin dolar destek almış!
PARA ÇOK ÖNEMLİ AMA BİR DE
İDEOLOJİK SAPLANTILAR VAR
Şimdi su soruyu sormanın zamanı geldi; ‘Bağışçılarının çıkarları doğrultusunda analizler üreten bir düşünce kuruluşu nasıl bağımsız olduğunu iddia edebilir?’ ‘Parayı takip etmek’ hangi düşünce kuruluşunun hangi sektör, kurum ya da şirket adına manipülasyon yarattığını anlamak açısından tabiî ki önemli ama hiçbir zaman tek başına yeterli değil. Mahşer gününe inanan evanjelistler, WASP üstünlükçüleri, sağ libertaryenler ve tabii ki neo-con’lar da var ve her yerdeler! Ve tabii ki düşünce kuruluşlarında da çok etkinler. Bunlar için paradan önemli olan ideoloji… Washington’daki politikaların çoğunu da yönlendirme gücüne sahipler. Ve Birinci Dünya Savaşı öncesindekine benzer bir çağın ruhunun egemen olduğu bir dönemde, bu odakların eli yeni savaşlar çıkarmak için oldukça güçlü, hele ki kapitalist sistem bir türlü yapısal bunalımdan çıkmayı beceremezken!
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi










