Bizi Takip Edin

Görüş

‘Think tank’ denen kullanışlı ucube: Parayı veren savaş borusunu öttürür!

Avatar photo

Yayınlanma

‘Think tank’ kuruluşlarına Türkçe’de ‘düşünce kuruluşları’ diyoruz. Böyle bir ad koyunca, bu kuruluşların gerçekten gözlemlere ve bilimsel bulgulara dayanarak düşünce ürettiğini varsaymak mümkün. Evet bir düşünce üretiyorlar ve bu fikirleri kamuoyuyla paylaşıyorlar. Ancak bu fikirlerin ne kadar bilimsel olduğu çok tartışmalı, genel olarak ise ‘ısmarlama’ fikirler ürettiklerini söylemek gerek. Üstelik bu ısmarlama fikirler daha çok silah, daha çok savaş, daha çok ölümü vaaz ederken… ABD’de de, Avrupa’da da, ülkemizde de bu kuruluşların raporlarına baktığınızda, fikir üretmekten çok genellikle iktidarın hedeflerini destekleyen fikirler ‘geliştirdiklerini’ görüyoruz. Kimisi ise muhalif odakların sesi olarak fikir üretiyor. Yani öyle ya da böyle onlar da taraflı…

Gelişmekte olan ülkelerde bu işi genelde yabancı bir düşünce kuruluşunun o ülkedeki yan kuruluşu üstleniyor, etkileri görece zayıf kalıyor, bunun için yine genelde yurtdışından fonlanan hükûmet-dışı örgütler (non-governmental organisations-NGO’s) bu eksiği kapatmaya çalışıyor. Yani sivil toplum örgütleri… Hepsi değil ama özellikle uluslararası fonların peşinde koşanları!.. Birkaç istisnayı bir köşeye koyarsak, düşünce kuruluşlarının, kimden malî destek alıyorsa onun borazanını çaldığını söylemek mümkün.

KİM KİMİ NE KADAR FONLUYOR?

Düşünce kuruluşları bir sektör; özellikle ABD’de ciddi milyarlarca doların döndüğü bir sektör… Ancak, bu kuruluşların raporlarının nasıl manipülasyonlar içerdiği belli oranda ortaya çıkmışken, ciddi bir güven kaybı da oluşuyor. İşler tıkırında giderken, birileri çomak sokuyor, sorguluyor. Çok da haklılar; hele ki konu ulusal güvenlik olunca… Zira bu kuruluşların çoğunun raporlarından çıkarılacak ana fikir genelde bir savaş çığırtkanlığı oluyor. Eleştiriler artınca, ‘şeffaflık’ ölçütleri kullanılmaya başlanmış. Yine devlet destekli bir kurum olan Quincy Instiute for Responsible Statecraft (Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü), tarafından oluşturulan bir veri tabanı bu düşünce kuruluşlarının hangi kurumlar ve şirketler tarafından desteklendiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Amerikan düşünce kuruluşlarının fonlarının ilk kamuya açık veri havuzu olan ‘Think Tank Funding Tracker’ı (Düşünce Kuruluşu Fonlama Takip Aracı), düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla başlatıldı. www.thinktankfundingtracker.org adresinden herkese açık bu web sitesi ve veri tabanı, son beş yılda yabancı hükûmetlerden, ABD hükûmetinden ve Pentagon yüklenicilerinden Amerikan düşünce kuruluşlarına sağlanan fonları takip ediyor.

YETERSİZ AMA YİNE DE GEREKLİ:
THİNK TANK FUNDİNG TRACKER

Think Tank Funding Tracker, düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen gazeteciler, akademisyenler, politika yapıcılar ve sıradan Amerikalılar için bir kaynak oluşturmayı amaçlıyor. Enstitü, düşünce kuruluşlarını, fon kaynaklarını veya olası çıkar çatışmalarını kabul etmelerinin, bu kamuya açık veritabanında listelenen 50 düşünce kuruluşunun entelektüel bağımsızlığını zedelemeyeceğine ikna etmeye çalışıyor. Bunun yerine, bireylerin tam bilgiye dayalı kararlar alabilmeleri için gerekli bilgileri sunmak için bu veri tabanını oluşturduklarını vurguluyor.

Bu veri tabanını oluşturmak için, düşünce kuruluşlarının yıllık raporlarından ve bağışçı listelerinden kendi beyan ettikleri bilgiler toplanıyor. ABD’de şu anda binden fazla düşünce kuruluşu faaliyet gösteriyor. Enstitü, analizin kapsamını yönetilebilir kılmak için listeyi en etkili 50 düşünce kuruluşuyla sınırlandırmış. 50 düşünce kuruluşundan oluşan bu listeyi oluşturmak için üç kategoriden veri toplanıyor: Yabancı hükûmet fonları, ABD hükûmet fonları ve Pentagon yüklenici şirketlerinin fonları… Çoğu düşünce kuruluşu, fon sağlayıcı listelerini belirli tutarlar yerine aralıklar halinde sunuyor. Veri tabanı, açıklanmışsa kesin bağış rakamını veriyor, aksi takdirde her işlem için bir aralık ekliyor.

Veritabanı, devlete ait petrol şirketleri gibi yabancı bir hükûmete ait veya onun kontrolündeki işletmeleri ve ABD hükûmetinin katkıda bulunduğu iki çok taraflı kuruluşu içeriyor: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Birleşmiş Milletler (BM)… Özel mülkiyete ait yabancı işletmeleri veya yabancı kişilerin bağışlarını incelemiyor. Yani tüm malî kaynakları incelemeye almıyor. 10 binden fazla Pentagon yüklenicisi bulunduğundan, veritabanının kapsamı, Defense News tarafından her yıl derlenen listeye dayaılnarak 2023 yılında gelir bakımından en büyük 100 savunma şirketiyle sınırlanmış. Bu durum da verilerin yetersiz kaldığının bir başka göstergesi…

EKSİK BİR ŞEFFAFLIK ÖLÇÜTÜNE RAĞMEN
YÜZDE 36’SININ KAYNAKLARI KARANLIK!

Veri tabanı ABD’deki ‘en iyi’ 50 düşünce kuruluşunun her birine, yazarların beş ikili soruya dayanarak oluşturduğu bir ölçek olan beş kademeli bir ‘şeffaflık puanı’ veriyor. Bu kritere göre, en iyi 50 düşünce kuruluşundan dokuzu (yüzde 18) tamamen şeffafken, 23’ü (yüzde 46) kısmen şeffaf, kalan 18 düşünce kuruluşu (yüzde 36) bağışçılarını açıklamadan fonlamaları konusunda tamamen şeffaf olmayan ‘karanlık para destekli’ düşünce kuruluşları kategorisinde… Son beş yılda, yabancı hükûmetler ve yabancı hükûmetlere bağlı kuruluşlar, ABD’deki en büyük 50 düşünce kuruluşuna 110 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En cömert bağışçı ülkeler, sırasıyla 16.7 milyon dolar, 15.5 milyon dolar ve 9.1 milyon dolar bağışta bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Birleşik Krallık ve Katar… Atlantic Council (Atlantik Konseyi), Brooking Instiute (Brookings Enstitüsü) ve German Marshall Fund (Alman Marshall Fonu), 2019’dan bu yana yabancı hükûmetlerden en fazla parayı alan kurumlar; sırasıyla 20.8 milyon dolar, 17.1 milyon dolar ve 16.1 milyon dolar…

Aynı dönemde, en büyük 100 savunma şirketi, en büyük 50 düşünce kuruluşuna 34.7 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En büyük bağışçılar arasında, 2019 ile 2023 yılları arasında takip edilen düşünce kuruluşlarına sırasıyla 5.6 milyon dolar, 2.6 milyon dolar ve 2.1 milyon dolar bağışta bulunan Northrop Grumman, Lockheed Martin ve Mitsubishi yer alıyor. Pentagon’un yüklenici firmalarının fonlarından en çok yararlananlar sırasıyla 10.2 milyon dolar, 6.6 milyon dolar ve 4.1 milyon dolarla Atlantic Council, Center for New American Security (Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi) ve Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi)…

SİLAH ŞİRKETLERİNE PAZAR
YARATMAK İÇİN RAPOR YAZMAK

Artık çarpıcı, aslına bakarsanız bayağı utanmazca örnekleri sıralayalım… Commission on the National Defense Strategy’nin (ABD Ulusal Savunma Stratejisi Komisyonu) geçen yıl yayımladığı raporda, “ABD’nin karşı karşıya olduğu tehditler, ülkenin 1945’ten beri karşılaştığı en ciddi ve en zorlu tehditlerdir” uyarısı yapmıştı. Bu tehditle başa çıkmak için, “ABD hükûmetinin ulusal gücünün tüm unsurlarını harekete geçirmesi gerekiyor” saptaması da bu komisyona ait. Sonuçta, 886 milyar dolar olan Pentagon bütçesine yüzde 5’lik bir artış gerektiği ileri sürüldü.

ABD Kongresi, bu iki partili komisyonu ‘bağımsız bir organ’ olarak kurmuştu. Ancak komisyonun bazı üyeleri, Boeing’den General Electric’e, Northrop Grumman’dan Lockheed Martin’e kadar savunma sanayi şirketleriyle bağlantılı. Vergi mükellefleri raporda savunulan askeri takviyeye katılırsa, bu ve diğer firmalar büyük kazançlar anlamına gelir değil mi?

DÜŞMAN YARAT, DÜŞMANLIĞI ABART!

Ülkeyi savunmak ve güvenilir bir müttefik olarak hizmet etmek için daha büyük askeri bütçelere ihtiyaç duyulduğu sürekli bu ve benzeri kuruluşlar tarafından tekrarlanıyor. Yapay zekânın savaş alanının geleceği olduğu ve eğer ABD Çin’i yenemezse ‘özgür dünya’nın geleceğinin riske gireceği, hatta yok olacağı vaaz ediliyor. Aynı şey uzay, okyanuslar, nükleer silahlar ve Silikon Vadisi için de söyleniyor. Peki, neden bu düşünce kuruluşlarında yer alan ve tabiî ciddi paralar alan hemen her uzman farklı söylemlerle aynı şeyi papağan gibi tekrarlıyor? Cevabı bulmak için ‘parayı takip et’melisiniz! Bu veri tabanı sayesinde, dış politikadaki fikir birliğinin izini, kısmen arkasındaki güçlü finansal çıkarlara kadar sürmek mümkün.

Enstitünün kamuoyuyla paylaştığı, 2019-2023 dönemini kapsayan bu veri tabanı düşünce kuruluşlarının, ABD hükûmetinden (1.5 milyar dolar), yabancı ülkelerden (110 milyon dolar) ve özel savunma sanayi şirketlerinin yüklenicilerinden (34.7 milyon dolar) mali destek aldığını ortaya koyuyor. Ancak, bu buzdağının görünen kısmı… Zira düşünce kuruluşlarının bir bölümü aldıkları destekleri açıklamıyor ve açıklayanların çoğu ‘asgari aralıklar’ veriyor, bu nedenle bu toplamlar, en azından ‘sınırlı’ kalıyor. Ancak hiç yoktan iyi… Kimin neyi kimden aldığını filtreleyip, Çin, Ukrayna, savunma sanayisine daha fazla bütçe ve nükleer caydırıcılık konularındaki son bir yıllık önemli çıktılarını karşılaştırdığınızda, aydınlatıcı ve aynı zamanda karanlık bir tablo ortaya çıkıyor.

BÜYÜK ÇIKAR ODAKLARININ
TEMSİLCİLERİ BAŞ KÖŞEDE

Comission of the National Defense Strategy’de yer alan isimlerine şöyle bir bakmak bile manidâr. Komisyonun başkanı Temsilciler Meclisi eski üyesi Jane Harman, ABD hükûmeti ve Boeing, General Electric, General Dynamics, Battelle ve McKinsey&Co. gibi büyük yükleniciler de dahil olmak üzere son beş yılda 8 milyon dolardan fazla malî destek alan Aspen Institute’un mütevelli heyeti üyesi! Beş yıldan bu yana toplamda 52 milyon dolardan fazla parasal destek alan Wison Center’ın eski başkanı da ilginçtir ki bu komisyonun ‘seçkin’ üyelerinden… Ve bu meblağnın yaklaşık 51 milyon doları ABD hükûmetinden, ayrıca Northrop Grumman ve Lockheed Martin’den açıklanmayan miktarlar da söz konusu… 

Council on Foregin Relations-CFR’ın (Dış İlişkiler Konseyi) raporunu tanıtmak için düzenlenen etkinlikte, Harman şunları söylemiş: “Amerikan halkının dikkat etmesi gerekiyor, çünkü amaç 11 Eylül’de olduğumuzdan daha korkunç bir karmaşaya bulaşmak değil, bunu engellemek ve daha büyük bir bütçeyi finanse etmek ve ulusal gücün tüm unsurlarını kapsayacak şekilde bunun için ödeme yapmak, böylece bu karmaşaya bulaşmamak”. Nitekim CFR de aynı Pentagon yüklenicilerinden 2 milyon dolardan fazla para almış!

Bir diğer komisyon üyesi Tom Mahnken, The Center for Strategic and Budgetary Assessments-CSBA’ın (Stratejik ve Bütçe Değerlendirmeleri Merkezi) yönetim kurulu başkanı… Bu kuruluşun bir raporun yayınlanmasının ardından, Foeign Affairs dergisi için ‘Üç Cepheli Savunma Stratejisi: Amerika Asya, Avrupa ve Ortadoğu’daki Savaşa Nasıl Hazırlanabilir?’ başlıklı bir makale kaleme almış. Mahnken’e göre, Washington yurtdışındaki askeri varlığını genişletmeli ve yabancı müttefiklerine ve ortaklarına silah sağlaması bir zorunluluk. Makalesinde, “NATO’nun merkezi üyesi ve başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak, ABD hem kendi hem de müttefiklerinin silahlı kuvvetlerinin ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Bunu başarmak için, ABD hükûmeti savunma şirketlerine üretimi artırmak için gereken istikrarlı talebi sağlamalıdır” tespitini yapıyor.

Foreign Affairs, Mahnken’i unvanıyla tanıttı, ancak CSBA’nın ABD silahlarına ihtiyaç duyduğunu iddia ettiği Japonya, Tayvan, Avustralya, Birleşik Krallık, Polonya ve Almanya dahil pek çok ülkeden para aldığını açıklamadı. Mahnken’in düşünce kuruluşu ayrıca ABD Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri, Donanma’ya iş yapan en büyük beş yüklenicinin çoğundan çok sayıda hibe aldı. Ne yazı kı Quincy Institute’un veri tabanında CSBA’nın malî kaynaklarının dökümü yok. Enstitü bu verilere ulaşamıyor.

NÜKLEER TAHRİKLERLE ŞİRKETLERİN
KÂRINA KÂR KATMAK BÖYLE OLUR!

Bu komisyon sadece bir örnek!.. Bunun gibi onlarca kurum var. Geçen yılın kasım ayında, Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi), ‘Atom Projesi 2024: İki Taraflı Bir Ortamda Savaş İçi Caydırıcılık’ başlıklı bir rapor yayımladı. Raporun tanıtımı sırasında, Hoover Institute’un bir çalışanı ve bir Pentagon yüklenicisi olan Two Ravens Policy Strategy’nin kurucusu, raporun ortak yazarlarından Christopher Ford, kendinden pek memnun bir gülümsemeyle “Ben, bazı panelist arkadaşlarıma kıyasla nükleer silah kullanımı konusunda nispeten rahatım… Gerekirse bu adımı atmaya oldukça hazırım” demiş! Bu rapor, ABD’nin stratejik cephaneliğinin genişletilmesi çağrısında bulunuyor.

Bu çalışmanın yeni kıtalararası balistik füze Sentinel’in üreticisi Northrop Grumman tarafından desteklendiğini de buraya not düşelim! Bu füzenin maliyetinin de son iki yılda yüzde 81’lik artışla 140 milyar doları bulduğunu da eklemek gerek. Kabaca her bir Sentinel’in Amerikan halkına maliyeti 214 milyon doları bulacak. Ford’un raporunu yayınlayan düşünce kuruluşu CSIS, 2019’dan bu yana Northrop Grumman’dan en az 500 bin dolar malî destek almış. Savunma sanayi şirketlerinden aldığı toplam destek ise 4.1 milyon doları aşmış.

YAPAY ZEKÂYA ÖVGÜYLE
GELSİN MİLYON DOLARLAR

Bir başka örnek… Atlantic Council yakın zamanda ‘Önce Vatanı Savunacağız: Vatan Füze Savunması Davası’ başlıklı nükleer silahlarla ilgili bir rapor yayımlamış. Raporda füze savunma teknolojilerine ayrılan fonun yıllık savunma bütçesinin yüzde 1’ine çıkarılması gerektiği saptaması yer alıyor. Bu düşünce kuruluşu; BAE Systems, Boeing, Lockheed, General Dynamics, Northrop Grumman ve RTX (eski adıyla Raytheon) gibi nükleer silah ve füze savunma sistemleri üreten Pentagon’a iş yapan yüklenici firmalardan en az 10 milyon dolar malî destek almış.

Şu sıralar düşünce kuruluşlarının bu ‘al gülüm ver gülüm’ savaş çığırtkanlıklarında ‘yapay zekâ inovasyonu’ revaçta… Çıkar grupları tarafından finanse edilen, bu grupların üye olduğu komisyonlar ve hükûmetlerin de katkı sağladığı o kadar çok rapor var ki! Center for New American Security’yi (CNAS) kuran ve yönetim kurulunda yer alan eski Pentagon yetkilisi Michèle Flournoy ilginç örneklerden biri… CNAS, 2024 Eylülü’nde ‘savunma teknolojisi görev gücü’ kapsamında ‘İnovasyon İçin Entegrasyon’ adlı bir rapor yayımlamış. CNAS’a para yağdıran savunma sanayi firmalarını sayalım: RTX (450 bin dolar) Lockheed Martin (600 bin dolar), Palantir (175 bin dolar), Leidos (300 bin dolar) ve Booz Allen (250 bin dolar)…

Flournoy, Washington Post yazarı David Ignatius’un ‘Pentagon tedarik dünyasına daha küçük ileri teknoloji şirketlerini dahil etmeye çalışan’ olarak tanımladığı WestExec Advisors’ın kurucu ortağı olarak da yıllardır yapay zekâ propagandası yapıyor. Flournoy, 2023 tarihli Foreign Affairs’de yayımlanan makalesinde, Pentagon’un ‘özel sektör kadar çok yapay zekâ uzmanı çekemeyeceği’ uyarısında bulunmuş. “Savunma kuruluşları teknoloji şirketleriyle görüşmelerini derinleştirmeli… Ayrıca teknoloji şirketlerinin hükûmetle iş yapmasının önündeki bazı eski engelleri de azaltmalıdır” diye de eklemiş. Tabii ki Foreign Affairs yazarını tanıtırken, Pentagon’dan iş koparmaya çalışan bir girişim olan Shield AI’ın danışmanlığını yaptığını ve yine Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’in savunma şirketi olan American Frontier Fund’un yönetim kurulunda yer aldığından söz etmiyor!  

Bir de yabancı fonlar var… Geçen yılın son çeyreğinde Atlantic Council, çok tartışlalı ABD ile Suudi Arabistan arasındaki bir savunma anlaşmasını destekleyen bir rapor yayımladı. Rapora göre, ‘güçlendirilmiş bir bölgesel hava ve füze savunma ağıyla Suudi Arabistan ile bir ABD savunma anlaşmasının birleşimi, İran çıkarlarına karşı güçlü bir caydırıcılık sağlayacaktır’ saptaması yer alıyor. Hemen belirtmekte fayda var; Atlantic Council, son beş yılda BAE’den 7 milyon dolardan fazla, Suudi Arabistan’dan ise en az 400 bin dolar destek almış!

PARA ÇOK ÖNEMLİ AMA BİR DE
İDEOLOJİK SAPLANTILAR VAR

Şimdi su soruyu sormanın zamanı geldi; ‘Bağışçılarının çıkarları doğrultusunda analizler üreten bir düşünce kuruluşu nasıl bağımsız olduğunu iddia edebilir?’ ‘Parayı takip etmek’ hangi düşünce kuruluşunun hangi sektör, kurum ya da şirket adına manipülasyon yarattığını anlamak açısından tabiî ki önemli ama hiçbir zaman tek başına yeterli değil. Mahşer gününe inanan evanjelistler, WASP üstünlükçüleri, sağ libertaryenler ve tabii ki neo-con’lar da var ve her yerdeler! Ve tabii ki düşünce kuruluşlarında da çok etkinler. Bunlar için paradan önemli olan ideoloji… Washington’daki politikaların çoğunu da yönlendirme gücüne sahipler. Ve Birinci Dünya Savaşı öncesindekine benzer bir çağın ruhunun egemen olduğu bir dönemde, bu odakların eli yeni savaşlar çıkarmak için oldukça güçlü, hele ki kapitalist sistem bir türlü yapısal bunalımdan çıkmayı beceremezken!

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English