Görüş
‘Think tank’ denen kullanışlı ucube: Parayı veren savaş borusunu öttürür!

‘Think tank’ kuruluşlarına Türkçe’de ‘düşünce kuruluşları’ diyoruz. Böyle bir ad koyunca, bu kuruluşların gerçekten gözlemlere ve bilimsel bulgulara dayanarak düşünce ürettiğini varsaymak mümkün. Evet bir düşünce üretiyorlar ve bu fikirleri kamuoyuyla paylaşıyorlar. Ancak bu fikirlerin ne kadar bilimsel olduğu çok tartışmalı, genel olarak ise ‘ısmarlama’ fikirler ürettiklerini söylemek gerek. Üstelik bu ısmarlama fikirler daha çok silah, daha çok savaş, daha çok ölümü vaaz ederken… ABD’de de, Avrupa’da da, ülkemizde de bu kuruluşların raporlarına baktığınızda, fikir üretmekten çok genellikle iktidarın hedeflerini destekleyen fikirler ‘geliştirdiklerini’ görüyoruz. Kimisi ise muhalif odakların sesi olarak fikir üretiyor. Yani öyle ya da böyle onlar da taraflı…
Gelişmekte olan ülkelerde bu işi genelde yabancı bir düşünce kuruluşunun o ülkedeki yan kuruluşu üstleniyor, etkileri görece zayıf kalıyor, bunun için yine genelde yurtdışından fonlanan hükûmet-dışı örgütler (non-governmental organisations-NGO’s) bu eksiği kapatmaya çalışıyor. Yani sivil toplum örgütleri… Hepsi değil ama özellikle uluslararası fonların peşinde koşanları!.. Birkaç istisnayı bir köşeye koyarsak, düşünce kuruluşlarının, kimden malî destek alıyorsa onun borazanını çaldığını söylemek mümkün.

KİM KİMİ NE KADAR FONLUYOR?
Düşünce kuruluşları bir sektör; özellikle ABD’de ciddi milyarlarca doların döndüğü bir sektör… Ancak, bu kuruluşların raporlarının nasıl manipülasyonlar içerdiği belli oranda ortaya çıkmışken, ciddi bir güven kaybı da oluşuyor. İşler tıkırında giderken, birileri çomak sokuyor, sorguluyor. Çok da haklılar; hele ki konu ulusal güvenlik olunca… Zira bu kuruluşların çoğunun raporlarından çıkarılacak ana fikir genelde bir savaş çığırtkanlığı oluyor. Eleştiriler artınca, ‘şeffaflık’ ölçütleri kullanılmaya başlanmış. Yine devlet destekli bir kurum olan Quincy Instiute for Responsible Statecraft (Quincy Sorumlu Devlet Yönetimi Enstitüsü), tarafından oluşturulan bir veri tabanı bu düşünce kuruluşlarının hangi kurumlar ve şirketler tarafından desteklendiğini ortaya koymayı amaçlıyor. Amerikan düşünce kuruluşlarının fonlarının ilk kamuya açık veri havuzu olan ‘Think Tank Funding Tracker’ı (Düşünce Kuruluşu Fonlama Takip Aracı), düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek amacıyla başlatıldı. www.thinktankfundingtracker.org adresinden herkese açık bu web sitesi ve veri tabanı, son beş yılda yabancı hükûmetlerden, ABD hükûmetinden ve Pentagon yüklenicilerinden Amerikan düşünce kuruluşlarına sağlanan fonları takip ediyor.

YETERSİZ AMA YİNE DE GEREKLİ:
THİNK TANK FUNDİNG TRACKER
Think Tank Funding Tracker, düşünce kuruluşlarının finansmanı hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyen gazeteciler, akademisyenler, politika yapıcılar ve sıradan Amerikalılar için bir kaynak oluşturmayı amaçlıyor. Enstitü, düşünce kuruluşlarını, fon kaynaklarını veya olası çıkar çatışmalarını kabul etmelerinin, bu kamuya açık veritabanında listelenen 50 düşünce kuruluşunun entelektüel bağımsızlığını zedelemeyeceğine ikna etmeye çalışıyor. Bunun yerine, bireylerin tam bilgiye dayalı kararlar alabilmeleri için gerekli bilgileri sunmak için bu veri tabanını oluşturduklarını vurguluyor.
Bu veri tabanını oluşturmak için, düşünce kuruluşlarının yıllık raporlarından ve bağışçı listelerinden kendi beyan ettikleri bilgiler toplanıyor. ABD’de şu anda binden fazla düşünce kuruluşu faaliyet gösteriyor. Enstitü, analizin kapsamını yönetilebilir kılmak için listeyi en etkili 50 düşünce kuruluşuyla sınırlandırmış. 50 düşünce kuruluşundan oluşan bu listeyi oluşturmak için üç kategoriden veri toplanıyor: Yabancı hükûmet fonları, ABD hükûmet fonları ve Pentagon yüklenici şirketlerinin fonları… Çoğu düşünce kuruluşu, fon sağlayıcı listelerini belirli tutarlar yerine aralıklar halinde sunuyor. Veri tabanı, açıklanmışsa kesin bağış rakamını veriyor, aksi takdirde her işlem için bir aralık ekliyor.
Veritabanı, devlete ait petrol şirketleri gibi yabancı bir hükûmete ait veya onun kontrolündeki işletmeleri ve ABD hükûmetinin katkıda bulunduğu iki çok taraflı kuruluşu içeriyor: Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Birleşmiş Milletler (BM)… Özel mülkiyete ait yabancı işletmeleri veya yabancı kişilerin bağışlarını incelemiyor. Yani tüm malî kaynakları incelemeye almıyor. 10 binden fazla Pentagon yüklenicisi bulunduğundan, veritabanının kapsamı, Defense News tarafından her yıl derlenen listeye dayaılnarak 2023 yılında gelir bakımından en büyük 100 savunma şirketiyle sınırlanmış. Bu durum da verilerin yetersiz kaldığının bir başka göstergesi…
EKSİK BİR ŞEFFAFLIK ÖLÇÜTÜNE RAĞMEN
YÜZDE 36’SININ KAYNAKLARI KARANLIK!
Veri tabanı ABD’deki ‘en iyi’ 50 düşünce kuruluşunun her birine, yazarların beş ikili soruya dayanarak oluşturduğu bir ölçek olan beş kademeli bir ‘şeffaflık puanı’ veriyor. Bu kritere göre, en iyi 50 düşünce kuruluşundan dokuzu (yüzde 18) tamamen şeffafken, 23’ü (yüzde 46) kısmen şeffaf, kalan 18 düşünce kuruluşu (yüzde 36) bağışçılarını açıklamadan fonlamaları konusunda tamamen şeffaf olmayan ‘karanlık para destekli’ düşünce kuruluşları kategorisinde… Son beş yılda, yabancı hükûmetler ve yabancı hükûmetlere bağlı kuruluşlar, ABD’deki en büyük 50 düşünce kuruluşuna 110 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En cömert bağışçı ülkeler, sırasıyla 16.7 milyon dolar, 15.5 milyon dolar ve 9.1 milyon dolar bağışta bulunan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Birleşik Krallık ve Katar… Atlantic Council (Atlantik Konseyi), Brooking Instiute (Brookings Enstitüsü) ve German Marshall Fund (Alman Marshall Fonu), 2019’dan bu yana yabancı hükûmetlerden en fazla parayı alan kurumlar; sırasıyla 20.8 milyon dolar, 17.1 milyon dolar ve 16.1 milyon dolar…
Aynı dönemde, en büyük 100 savunma şirketi, en büyük 50 düşünce kuruluşuna 34.7 milyon dolardan fazla bağışta bulunmuş. En büyük bağışçılar arasında, 2019 ile 2023 yılları arasında takip edilen düşünce kuruluşlarına sırasıyla 5.6 milyon dolar, 2.6 milyon dolar ve 2.1 milyon dolar bağışta bulunan Northrop Grumman, Lockheed Martin ve Mitsubishi yer alıyor. Pentagon’un yüklenici firmalarının fonlarından en çok yararlananlar sırasıyla 10.2 milyon dolar, 6.6 milyon dolar ve 4.1 milyon dolarla Atlantic Council, Center for New American Security (Yeni Amerikan Güvenliği Merkezi) ve Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi)…

SİLAH ŞİRKETLERİNE PAZAR
YARATMAK İÇİN RAPOR YAZMAK
Artık çarpıcı, aslına bakarsanız bayağı utanmazca örnekleri sıralayalım… Commission on the National Defense Strategy’nin (ABD Ulusal Savunma Stratejisi Komisyonu) geçen yıl yayımladığı raporda, “ABD’nin karşı karşıya olduğu tehditler, ülkenin 1945’ten beri karşılaştığı en ciddi ve en zorlu tehditlerdir” uyarısı yapmıştı. Bu tehditle başa çıkmak için, “ABD hükûmetinin ulusal gücünün tüm unsurlarını harekete geçirmesi gerekiyor” saptaması da bu komisyona ait. Sonuçta, 886 milyar dolar olan Pentagon bütçesine yüzde 5’lik bir artış gerektiği ileri sürüldü.
ABD Kongresi, bu iki partili komisyonu ‘bağımsız bir organ’ olarak kurmuştu. Ancak komisyonun bazı üyeleri, Boeing’den General Electric’e, Northrop Grumman’dan Lockheed Martin’e kadar savunma sanayi şirketleriyle bağlantılı. Vergi mükellefleri raporda savunulan askeri takviyeye katılırsa, bu ve diğer firmalar büyük kazançlar anlamına gelir değil mi?
DÜŞMAN YARAT, DÜŞMANLIĞI ABART!
Ülkeyi savunmak ve güvenilir bir müttefik olarak hizmet etmek için daha büyük askeri bütçelere ihtiyaç duyulduğu sürekli bu ve benzeri kuruluşlar tarafından tekrarlanıyor. Yapay zekânın savaş alanının geleceği olduğu ve eğer ABD Çin’i yenemezse ‘özgür dünya’nın geleceğinin riske gireceği, hatta yok olacağı vaaz ediliyor. Aynı şey uzay, okyanuslar, nükleer silahlar ve Silikon Vadisi için de söyleniyor. Peki, neden bu düşünce kuruluşlarında yer alan ve tabiî ciddi paralar alan hemen her uzman farklı söylemlerle aynı şeyi papağan gibi tekrarlıyor? Cevabı bulmak için ‘parayı takip et’melisiniz! Bu veri tabanı sayesinde, dış politikadaki fikir birliğinin izini, kısmen arkasındaki güçlü finansal çıkarlara kadar sürmek mümkün.
Enstitünün kamuoyuyla paylaştığı, 2019-2023 dönemini kapsayan bu veri tabanı düşünce kuruluşlarının, ABD hükûmetinden (1.5 milyar dolar), yabancı ülkelerden (110 milyon dolar) ve özel savunma sanayi şirketlerinin yüklenicilerinden (34.7 milyon dolar) mali destek aldığını ortaya koyuyor. Ancak, bu buzdağının görünen kısmı… Zira düşünce kuruluşlarının bir bölümü aldıkları destekleri açıklamıyor ve açıklayanların çoğu ‘asgari aralıklar’ veriyor, bu nedenle bu toplamlar, en azından ‘sınırlı’ kalıyor. Ancak hiç yoktan iyi… Kimin neyi kimden aldığını filtreleyip, Çin, Ukrayna, savunma sanayisine daha fazla bütçe ve nükleer caydırıcılık konularındaki son bir yıllık önemli çıktılarını karşılaştırdığınızda, aydınlatıcı ve aynı zamanda karanlık bir tablo ortaya çıkıyor.
BÜYÜK ÇIKAR ODAKLARININ
TEMSİLCİLERİ BAŞ KÖŞEDE
Comission of the National Defense Strategy’de yer alan isimlerine şöyle bir bakmak bile manidâr. Komisyonun başkanı Temsilciler Meclisi eski üyesi Jane Harman, ABD hükûmeti ve Boeing, General Electric, General Dynamics, Battelle ve McKinsey&Co. gibi büyük yükleniciler de dahil olmak üzere son beş yılda 8 milyon dolardan fazla malî destek alan Aspen Institute’un mütevelli heyeti üyesi! Beş yıldan bu yana toplamda 52 milyon dolardan fazla parasal destek alan Wison Center’ın eski başkanı da ilginçtir ki bu komisyonun ‘seçkin’ üyelerinden… Ve bu meblağnın yaklaşık 51 milyon doları ABD hükûmetinden, ayrıca Northrop Grumman ve Lockheed Martin’den açıklanmayan miktarlar da söz konusu…
Council on Foregin Relations-CFR’ın (Dış İlişkiler Konseyi) raporunu tanıtmak için düzenlenen etkinlikte, Harman şunları söylemiş: “Amerikan halkının dikkat etmesi gerekiyor, çünkü amaç 11 Eylül’de olduğumuzdan daha korkunç bir karmaşaya bulaşmak değil, bunu engellemek ve daha büyük bir bütçeyi finanse etmek ve ulusal gücün tüm unsurlarını kapsayacak şekilde bunun için ödeme yapmak, böylece bu karmaşaya bulaşmamak”. Nitekim CFR de aynı Pentagon yüklenicilerinden 2 milyon dolardan fazla para almış!
Bir diğer komisyon üyesi Tom Mahnken, The Center for Strategic and Budgetary Assessments-CSBA’ın (Stratejik ve Bütçe Değerlendirmeleri Merkezi) yönetim kurulu başkanı… Bu kuruluşun bir raporun yayınlanmasının ardından, Foeign Affairs dergisi için ‘Üç Cepheli Savunma Stratejisi: Amerika Asya, Avrupa ve Ortadoğu’daki Savaşa Nasıl Hazırlanabilir?’ başlıklı bir makale kaleme almış. Mahnken’e göre, Washington yurtdışındaki askeri varlığını genişletmeli ve yabancı müttefiklerine ve ortaklarına silah sağlaması bir zorunluluk. Makalesinde, “NATO’nun merkezi üyesi ve başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak, ABD hem kendi hem de müttefiklerinin silahlı kuvvetlerinin ihtiyaçlarını karşılayabilmelidir. Bunu başarmak için, ABD hükûmeti savunma şirketlerine üretimi artırmak için gereken istikrarlı talebi sağlamalıdır” tespitini yapıyor.
Foreign Affairs, Mahnken’i unvanıyla tanıttı, ancak CSBA’nın ABD silahlarına ihtiyaç duyduğunu iddia ettiği Japonya, Tayvan, Avustralya, Birleşik Krallık, Polonya ve Almanya dahil pek çok ülkeden para aldığını açıklamadı. Mahnken’in düşünce kuruluşu ayrıca ABD Deniz Piyadeleri, Hava Kuvvetleri, Donanma’ya iş yapan en büyük beş yüklenicinin çoğundan çok sayıda hibe aldı. Ne yazı kı Quincy Institute’un veri tabanında CSBA’nın malî kaynaklarının dökümü yok. Enstitü bu verilere ulaşamıyor.

NÜKLEER TAHRİKLERLE ŞİRKETLERİN
KÂRINA KÂR KATMAK BÖYLE OLUR!
Bu komisyon sadece bir örnek!.. Bunun gibi onlarca kurum var. Geçen yılın kasım ayında, Center for Strategic and International Studies-CSIS (Stratejik ve Uluslararası Araştırmalar Merkezi), ‘Atom Projesi 2024: İki Taraflı Bir Ortamda Savaş İçi Caydırıcılık’ başlıklı bir rapor yayımladı. Raporun tanıtımı sırasında, Hoover Institute’un bir çalışanı ve bir Pentagon yüklenicisi olan Two Ravens Policy Strategy’nin kurucusu, raporun ortak yazarlarından Christopher Ford, kendinden pek memnun bir gülümsemeyle “Ben, bazı panelist arkadaşlarıma kıyasla nükleer silah kullanımı konusunda nispeten rahatım… Gerekirse bu adımı atmaya oldukça hazırım” demiş! Bu rapor, ABD’nin stratejik cephaneliğinin genişletilmesi çağrısında bulunuyor.
Bu çalışmanın yeni kıtalararası balistik füze Sentinel’in üreticisi Northrop Grumman tarafından desteklendiğini de buraya not düşelim! Bu füzenin maliyetinin de son iki yılda yüzde 81’lik artışla 140 milyar doları bulduğunu da eklemek gerek. Kabaca her bir Sentinel’in Amerikan halkına maliyeti 214 milyon doları bulacak. Ford’un raporunu yayınlayan düşünce kuruluşu CSIS, 2019’dan bu yana Northrop Grumman’dan en az 500 bin dolar malî destek almış. Savunma sanayi şirketlerinden aldığı toplam destek ise 4.1 milyon doları aşmış.
YAPAY ZEKÂYA ÖVGÜYLE
GELSİN MİLYON DOLARLAR
Bir başka örnek… Atlantic Council yakın zamanda ‘Önce Vatanı Savunacağız: Vatan Füze Savunması Davası’ başlıklı nükleer silahlarla ilgili bir rapor yayımlamış. Raporda füze savunma teknolojilerine ayrılan fonun yıllık savunma bütçesinin yüzde 1’ine çıkarılması gerektiği saptaması yer alıyor. Bu düşünce kuruluşu; BAE Systems, Boeing, Lockheed, General Dynamics, Northrop Grumman ve RTX (eski adıyla Raytheon) gibi nükleer silah ve füze savunma sistemleri üreten Pentagon’a iş yapan yüklenici firmalardan en az 10 milyon dolar malî destek almış.
Şu sıralar düşünce kuruluşlarının bu ‘al gülüm ver gülüm’ savaş çığırtkanlıklarında ‘yapay zekâ inovasyonu’ revaçta… Çıkar grupları tarafından finanse edilen, bu grupların üye olduğu komisyonlar ve hükûmetlerin de katkı sağladığı o kadar çok rapor var ki! Center for New American Security’yi (CNAS) kuran ve yönetim kurulunda yer alan eski Pentagon yetkilisi Michèle Flournoy ilginç örneklerden biri… CNAS, 2024 Eylülü’nde ‘savunma teknolojisi görev gücü’ kapsamında ‘İnovasyon İçin Entegrasyon’ adlı bir rapor yayımlamış. CNAS’a para yağdıran savunma sanayi firmalarını sayalım: RTX (450 bin dolar) Lockheed Martin (600 bin dolar), Palantir (175 bin dolar), Leidos (300 bin dolar) ve Booz Allen (250 bin dolar)…
Flournoy, Washington Post yazarı David Ignatius’un ‘Pentagon tedarik dünyasına daha küçük ileri teknoloji şirketlerini dahil etmeye çalışan’ olarak tanımladığı WestExec Advisors’ın kurucu ortağı olarak da yıllardır yapay zekâ propagandası yapıyor. Flournoy, 2023 tarihli Foreign Affairs’de yayımlanan makalesinde, Pentagon’un ‘özel sektör kadar çok yapay zekâ uzmanı çekemeyeceği’ uyarısında bulunmuş. “Savunma kuruluşları teknoloji şirketleriyle görüşmelerini derinleştirmeli… Ayrıca teknoloji şirketlerinin hükûmetle iş yapmasının önündeki bazı eski engelleri de azaltmalıdır” diye de eklemiş. Tabii ki Foreign Affairs yazarını tanıtırken, Pentagon’dan iş koparmaya çalışan bir girişim olan Shield AI’ın danışmanlığını yaptığını ve yine Google’ın eski CEO’su Eric Schmidt’in savunma şirketi olan American Frontier Fund’un yönetim kurulunda yer aldığından söz etmiyor!
Bir de yabancı fonlar var… Geçen yılın son çeyreğinde Atlantic Council, çok tartışlalı ABD ile Suudi Arabistan arasındaki bir savunma anlaşmasını destekleyen bir rapor yayımladı. Rapora göre, ‘güçlendirilmiş bir bölgesel hava ve füze savunma ağıyla Suudi Arabistan ile bir ABD savunma anlaşmasının birleşimi, İran çıkarlarına karşı güçlü bir caydırıcılık sağlayacaktır’ saptaması yer alıyor. Hemen belirtmekte fayda var; Atlantic Council, son beş yılda BAE’den 7 milyon dolardan fazla, Suudi Arabistan’dan ise en az 400 bin dolar destek almış!
PARA ÇOK ÖNEMLİ AMA BİR DE
İDEOLOJİK SAPLANTILAR VAR
Şimdi su soruyu sormanın zamanı geldi; ‘Bağışçılarının çıkarları doğrultusunda analizler üreten bir düşünce kuruluşu nasıl bağımsız olduğunu iddia edebilir?’ ‘Parayı takip etmek’ hangi düşünce kuruluşunun hangi sektör, kurum ya da şirket adına manipülasyon yarattığını anlamak açısından tabiî ki önemli ama hiçbir zaman tek başına yeterli değil. Mahşer gününe inanan evanjelistler, WASP üstünlükçüleri, sağ libertaryenler ve tabii ki neo-con’lar da var ve her yerdeler! Ve tabii ki düşünce kuruluşlarında da çok etkinler. Bunlar için paradan önemli olan ideoloji… Washington’daki politikaların çoğunu da yönlendirme gücüne sahipler. Ve Birinci Dünya Savaşı öncesindekine benzer bir çağın ruhunun egemen olduğu bir dönemde, bu odakların eli yeni savaşlar çıkarmak için oldukça güçlü, hele ki kapitalist sistem bir türlü yapısal bunalımdan çıkmayı beceremezken!
Görüş
Batı, İran ile yeni bir savaşı göze alabilir mi?

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
ABD yönetimleri ne zaman İran’a yönelik “askeri seçenek”ten bahsetse, kamuoyunun dikkati genellikle muharebe gücüne, gelişmiş silah sistemlerine ve ittifak yapılarına yönelir. Oysa ekonomistler ve enerji analistleri, asıl yakıcı sorunun artık ABD’nin yeni bir savaş yürütüp yürütemeyeceği değil, küresel ekonominin böyle bir savaşı kaldırıp kaldıramayacağı olduğunu savunuyor.
Yıllardır süregelen yüksek enflasyon, tedarik zincirindeki aksamalar, Ukrayna’daki savaş ve gelişmiş ekonomilerde biriken kamu borçlarının ardından, İran ile girilecek geniş çaplı bir çatışmanın ekonomik iklimi, geçmişteki Körfez savaşlarından kökten bir farklılık gösteriyor.
Analistler, modern savaşların gücünün artık sadece konuşlandırılan uçak gemileri, savaş uçakları veya hassas güdümlü füzelerle değil; bir ülkenin uzun süreli askeri operasyonları finanse etme, kesintisiz enerji arzı sağlama ve içeride siyasi ve ekonomik istikrarı koruma kapasitesiyle ölçüldüğünü daha yüksek sesle dile getiriyor.
Hürmüz Boğazı: Dünyanın Stratejik Geçit Noktası
Hürmüz Boğazı, Körfez’den çıkan küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ihracatının büyük kısmını taşıyarak dünyanın en kritik deniz koridorlarından biri olma özelliğini koruyor.
Enerji uzmanları, boğazdan yapılan sevkiyattaki kısa süreli bir aksamanın bile ham petrol fiyatlarını, deniz sigortası primlerini, navlun maliyetlerini ve nihayetinde dünya genelinde gıda fiyatlarını, enflasyonu ve elektrik piyasalarını doğrudan etkileyebileceği yönünde uyarıda bulunuyor.
Enerji piyasaları kısa vadeli kesintileri sönümleyecek mekanizmalara sahip olsa da analistler, kesintinin uzaması halinde enerji ithal eden ekonomilerin ağır bir baskı altında kalacağına ve küresel finans piyasalarındaki belirsizliğin tırmanacağına dikkat çekiyor.
Stratejik Petrol Rezervleri Yeterli mi?
ABD ve birçok sanayi ülkesi, büyük krizler sırasında yaşanacak kısa vadeli arz kesintilerini hafifletmek amacıyla stratejik petrol rezervleri bulunduruyor.
Ne var ki enerji uzmanları, son yıllarda kullanılan bu rezervleri yeniden doldurmanın hem zaman hem de ciddi finansal kaynak gerektirdiğini belirtiyor. Daha da önemlisi, acil durum stoklarının uzun süreli bir jeopolitik krizde ticari petrol arzının yerini almaktan ziyade, geçici şokları yumuşatmak için tasarlandığını vurguluyorlar.
Bu nedenle ekonomistler, acil durum stoklarını istikrarlı küresel enerji akışının uzun vadeli bir alternatifi olarak görmemek gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor.
Savaşın Maliyeti
Çeşitli ABD araştırma kuruluşlarının yayımladığı öngörülere göre, askeri operasyonların süresine ve kapsamına bağlı olarak, geniş çaplı bir askeri çatışmanın maliyeti on milyarlarca dolardan yüz milyarlarca dolara ulaşabilir.
Finansal yük, doğrudan savunma harcamalarının çok ötesine uzanıyor. Bu yükün olası yansımaları şunlardır:
- Küresel enerji fiyatlarının yükselmesi.
- Nakliye ve deniz sigortası maliyetlerinin artması.
- Uluslararası ticaretin sekteye uğraması.
- Ticari yatırımların gerilemesi.
- Enflasyonist baskıların artması.
- Devletlerin borçlanma ve borç servis maliyetlerinin yükselmesi.
Ekonomistler, bu birleşik etkilerin, özellikle küresel ekonomik büyümedeki yavaşlamayla eşzamanlı gerçekleşmesi durumunda, Atlantik’in her iki yakasındaki tüketiciler tarafından doğrudan hissedileceğini savunuyor.
Amerika’nın İç Siyaset Hesabı
Washington’daki siyasi iklim, bugün denizaşırı ülkelerde girişilecek yeni bir askeri müdahaleye destek verme konusunda geçmişe kıyasla çok daha parçalı bir görünüm sergiliyor.
Kongre, başkanın savaş yetkilerinin anayasal sınırlarını tartışmaya devam ederken, artan sayıda milletvekili uzun süreli askeri operasyonlara onay verilmeden önce Kongre denetiminin güçlendirilmesini savunuyor.
Bu sırada Amerikan kamuoyunun geniş kesimleri, süregelen enflasyon, artan hanehalkı giderleri ve federal borç yüküne dair endişeler nedeniyle dış müdahalelerin ekonomik maliyetlerine karşı giderek daha hassas hale geliyor.
Siyasi analistler, Beyaz Saray’da hangi parti oturursa otursun, uzayan bir çatışmanın hızla iç siyasetin belirleyici gündem maddesine dönüşebileceğini öngörüyor.
NATO Karmaşık Bir Denklemle Karşı Karşıya
NATO bünyesindeki üye devletler, birbirinden oldukça farklı ekonomik ve siyasi gerçekliklerle mücadele ediyor.
Müttefiklerin çoğu son yıllarda savunma harcamalarını önemli ölçüde artırmış olsa da yavaşlayan ekonomik büyüme, yüksek enerji maliyetleri, enflasyonist baskılar, demografik sorunlar ve enerji dönüşümü için gereken büyük yatırımlarla baş etmeye çalışıyor.
Analistler, bu yapısal farklılıkların, yeni bir bölgesel krizin patlak vermesi durumunda ittifakın uzun vadeli bir askeri taahhüdü sürdürme kabiliyetini zorlaştırabileceğine inanyor.
Ukrayna ve Askeri Gücün Yeniden Değerlendirilmesi
Ukrayna’daki savaş, modern çatışmaların kaderini sadece cephedeki üstünlüğün değil; endüstriyel kapasitenin, üretim direncinin, lojistiğin ve tedarik zinciri güvenliğinin belirlediğini gösterdi.
Mühimmat üretimini sürdürebilmek, askeri teçhizatı yenileyebilmek ve savunma tedarik zincirlerini kesintisiz işletebilmek, teknolojik üstünlüğün kendisi kadar stratejik bir önem kazandı.
Savunma uzmanları, bu derslerin Batılı hükümetleri gelecekteki olası bir uzun süreli çatışmaya karşı hazırlık seviyelerini yeniden gözden geçirmeye sevk ettiğini belirtiyor.
Doğu: Stratejik Karmaşanın Ortasında Büyüyen İşbirliği
Diğer taraftan son yıllarda, Kuzey Kore ile yürütülen çeşitli düzeylerdeki ilişkilerin yanı sıra İran, Rusya ve Çin arasında genişleyen bir siyasi ve ekonomik işbirliğine tanıklık ediliyor.
Ancak analistler, bu ilişkilerin mutlaka resmi bir askeri ittifak olarak görülmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Bu durum daha ziyade, özellikle Batı yaptırımlarına karşı, belirli ekonomik, diplomatik ve güvenlik alanlarında kesişen stratejik çıkarları yansıtıyor.
Yaptırımlar ayrıca bu ülkelerin bir kısmını ulusal para birimleriyle ticareti yaygınlaştırmaya; enerji, altyapı, ileri teknoloji ve finansal sistemlerdeki işbirliğini derinleştirmeye teşvik etti.
Ekonomi ve Teknoloji: Yeni Stratejik Muharebe Alanı
Pek çok uzman, Doğu ile Batı arasındaki bugünkü rekabetin geleneksel askeri gücün çok ötesine geçtiğini savunuyor.
Yapay zeka, yarı iletken üretimi, kritik madenler, tedarik zinciri direnci, siber güvenlik ve teknolojik inovasyon, geleceğin küresel güç dengesini şekillendiren temel sütunlar olarak öne çıkıyor.
ABD ve müttefikleri teknolojik liderliklerini korumaya çalışırken, Çin ve ortakları yerli inovasyona büyük yatırımlar yapmaya ve Batı teknolojilerine olan bağımlılıklarını azaltmaya devam ediyor.
Bu Savaşın Bir Kazananı Olabilir mi?
Çoğu ekonomist, Körfez’de yaşanacak büyük bir askeri çatışmanın, dereceleri farklı olsa da tüm taraflara ağır maliyetler yükleyeceği konusunda hemfikir.
Yükselen petrol fiyatları bazı enerji ihracatçıları için kısa vadeli kazanımlar sağlasa da eşzamanlı olarak küresel büyümeyi baltalayacak, yatırımları azaltacak ve büyük ekonomiler üzerindeki enflasyonist baskıyı artıracaktır.
Finans piyasaları da artan jeopolitik belirsizliğin ortasında yatırımcıların güvenli liman arayışına girmesiyle yüksek dalgalanmalara sahne olabilir.
Sonuç
Mevcut ekonomik ve jeopolitik göstergeler, İran ile girilecek geniş çaplı bir askeri çatışmanın, etkileri cephenin çok ötesine uzanacak riskler barındırdığına işaret ediyor.
Bu nedenle temel stratejik soru, hangi tarafın daha üstün askeri kabiliyetlere sahip olduğu değil; hangisinin uzayan bir çatışmanın ekonomik, siyasi ve stratejik maliyetlerine dayanabileceğidir.
Uluslararası sistemin köklü bir dönüşümden geçtiği, teknoloji, enerji, sanayi kapasitesi ve ekonomik direnç üzerindeki rekabetin kızıştığı bir dönemde birçok analist, krizleri etkin bir şekilde yönetmenin ve gerilimi düşürmenin, dünyanın en hassas bölgelerinden birinde askeri gücün sınırlarını sınamaktan çok daha az maliyetli olacağını savunuyor.
Kaynaklar:
- ABD Enerji Bilgi İdaresi (EIA) – Dünya Petrol Geçiş Noktaları.
- Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) – Petrol Piyasası Raporu.
- Kongre Araştırma Servisi (CRS) – Savaş Yetkileri Yasası.
- Brown Üniversitesi – Savaşın Maliyetleri Projesi.
- Uluslararası Para Fonu (IMF) – Küresel Ekonomik Görünüm.
- Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) – Askeri Harcamalar Veri Tabanı.
- Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (IISS) – Askeri Denge.
- NATO – NATO Ülkelerinin Savunma Harcamaları.
- Dünya Bankası – Küresel Ekonomik Beklentiler.
- OECD – Ekonomik Görünüm.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Dünya Basını2 hafta önceİran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik
Diplomasi2 hafta önceAB, Çin’e karşı gümrük vergileri koymaktan vazgeçti
Diplomasi6 gün önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti












