Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Trudeau’nun düşüşü

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz Trudeau değerlendirmesi, jeopolitik iktisat ve “çok kutuplu” dünya düzeni üzerine Marksist perspektiften yaptığı analizlerle tanınan Profesör Radhika Desai’nin New Left Review’da yayımlanan son makalesinden.

Justin Trudeau, bir dönem sağ popülizme karşı bir siper ve demokratik değerlerin savunucusu olarak lanse edilse de ekonomik eşitsizlikleri derinleştiren, sosyal hizmetleri piyasanın insafına terk eden ve emperyalist dış politika anlayışını sürdürerek Batı’nın küresel hegemonyasına katkıda bulunan bir figür olarak tarihe geçti. 2015’te reform vaatleriyle yarattığı iyimser dalgadan, 2020’lerin sonunda işlevselliğini yitirmiş ve militaristleşmiş bir neoliberal statükonun taşıyıcısına dönüşmesi, yalnızca Kanada siyasetine özgü bir fenomen değil, aynı zamanda Batı demokrasilerinin içinden geçtiği yapısal krizin bir yansıması.

Desai de makale boyunca Trudeau’nun siyasi çöküşünü sadece bireysel bir başarısızlık olarak değil, neoliberal Atlantikçi düzenin çözülüş sürecinin bir parçası olarak ele alıyor. Bu bağlamda, makalede de vurgulandığı üzere, Trudeau’nun düşüşü, Biden’ın “demokrasiler ittifakı”nın dağılma sürecinin en güncel halkalarından biri olarak okunmalıdır. Ancak bu çözülme, sistem karşıtı bir sol hareketin yükselişine değil, bilakis sağ popülist figürlerin önünü açan bir boşluğa işaret ediyor. Trudeau’nun çöküşü, yalnızca bir liderin siyasi başarısızlığı olarak değil, neoliberal merkezin derinleşen meşruiyet krizi ve bu krizin sağ popülist hareketler tarafından nasıl araçsallaştırıldığının çarpıcı bir örneği olarak karşımızda duruyor. Metindeki köşeli parantezler çevirmene aittir.


Trudeau’nun düşüşü

Radhika Desai
New Left Review
17 Ocak 2024
Çev. Leman Meral Ünal

Kanadalılar 2021’den beri onun görevi bırakması için çağrı yapıyorlar. Hatta kendi partisinden isimler dahi 2024 yılı başlarında bu koroya katılmıştı. Eylül ayında, Justin Trudeau’nun batan gemisinden ayrılma zamanının geldiğini idrak eden Yeni Demokratik Parti lideri Jagmeet Singh, eriyen Liberal Parti ile yapılan güven ve tedarik anlaşmasını Mart 2022’de sona erdirdi (iddialar o ki, bu işi milletvekilli emekliliğini hak edene kadar erteledi). Aralık ayına gelindiğinde, Trudeau, kabinesini yeniden şekillendirmekle meşgulken, kendi kabinesinden istifa çağrıları yükselmeye başlamıştı. Anketler yüzde 65’lik zirve noktasından yüzde 22’ye düştüğünü gösteriyordu. 16 Aralık’ta, kalan birkaç müttefikinden biri olan Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Chrystia Freeland birdenbire istifa etti. Aynı zamanda parti liderliğine soyunma niteliğindeki istifa mektubunda, Trudeau ile Trump’ın yüzde 25 gümrük vergisi tehdidinin nasıl ele alınacağı konusunda “anlaşmazlık içinde” olduklarından bahsediyordu. Birkaç gün sonra Singh, parlamentonun yeni yıldaki ilk toplantısı için bir güvensizlik önergesi sunacağı sözünü verdi. Fakat Trudeau halen direnmekteydi.

Yılbaşı tatili boyunca yaklaşmakta olan parlamento yenilgisini ve parti içi kavgaları düşünecek fazlaca zaman bulmuş olacak ki, 6 Ocak’ta nihayet istifasını açıkladı. Trudeau partisini tarihsel olarak da biçare bir durumda bırakıyor. Son 129 yılın 93’ünde iktidarda olan Liberaller şu anda yüzde 16 ile üçüncü sırada yer alıyorlar ve Ekim ayında yapılması beklenen ancak muhtemelen ilkbaharda yapılacak olan bir sonraki seçimde olsa olsa 44 sandalye kazanabilecekleri tahmin ediliyor. Nazik ama mücadeleci yönüyle öne çıkan Pierre Poilievre liderliğindeki Muhafazakârlar ise yüzde 45’lik bir oy oranı ile rakiplerine büyük bir hezimet yaşatmaya doğru ilerliyorlar. Trudeau, parlamentoyu 24 Mart’a kadar tatil ederek Liberallere, yeni bir lider seçmeleri için sadece iki ay süre vermiş oldu; bu denli kısa bir zamanda seçilecek olan liderin meşruiyet sorunu ise [dolaylı yoldan] Poilievre’nin seçim kampanyasının değirmenine su taşımak demek aslında.

Trudeau’nun düşüşü uzun zaman alsa da nereden baksak epey dramatik oldu. 2015 yılında Stephen Harper yönetimindeki on yıllık Muhafazakâr iktidarın yarattığı bıkkınlık sonrası, Kanadalılara “gerçek değişim” ve “aydınlık yollar” vaat ederek iş başına geldi. Liberal Parti’nin talihini döndürmeye pek hevesli olan eski Maliye Bakanı Ralph Goodale, eski Kanada Merkez Bankası Başkanı David Dodge ve Freeland gibi ışığı yeni yeni parlayan yıldızlar ellerinden geleni yaptılar: “Güçlü bir orta sınıf” yaratma adına bütçe açıklarını göze alarak daha fazla kamu harcamaları, sosyal eşitlik, iklim değişikliğiyle mücadele, yerli halklarla uzlaşma ve Kanada’nın birinci gelen kazanır” şeklindeki seçim siteminin nispi temsil ile değiştirilmesi gibi.

Yüksek siyasi makamlar için salahiyetsizlik örneği sayılabilecek olan Trudeau’nun “gazete okumam” tavrı birdenbire erdem olarak görülmeye başlandı. Partinin yeniden markalaşmasına kişisel inançlarının yükünden arınmış bir aktör imajıyla önderlik etti. Eski bir drama öğretmeni ve amatör boksör olarak, rolünü iyi oynadı ve etkileyici bir figür olarak öne çıktı. Seçim başarısı onu –genç, telejenik [televizyonlara uygun] ve ülkenin en ikonik Başbakanının oğlu olarak– Kennedy benzeri bir şöhrete kavuşturdu. Vogue onu “Kanada siyasetinin yeni genç yüzü” olarak tavsif etmişti. Cinsiyet dengeli, çeşitlilik içeren, yani “Kanada’ya benzeyen” bir kabine atamasının nedeni sorulduğunda “Çünkü yıl 2015” yanıtını veriyordu.

Bu imaj dünyayı büyülese de ülkenin hayal kırıklığına uğraması çok uzun sürmedi. Şirketlere ve zenginlere yakınlığı Trudeau’yu skandallara açık hale getirdi: 2016’da [İsmaili Müslümanların milyarder ruhani lideri] Aga Khan’ın Bahamalar’daki konutunda kimseye bildirilmeden yapılan bedava aile tatili; 2019’da başsavcıya, rekabet kurallarını ihlal eden inşaat devi SNC-Lavalin’e dönük yumuşak davranma talimatı; 2020’de Trudeau aile üyelerine konuşmacı sıfatıyla ödeme yapan bir hayır kurumuna verilen neredeyse milyar dolarlık bir sözleşme; daha yakın bir zamanda ise, rekabetçi teklif olmaksızın McKinsey’e yönlendirilen bir dizi devlet ihaleleri… SNC-Lavalin skandalı kamuoyunun hafızasında tazeliğini korurken, 2019 seçimleri öncesinde genç Trudeau’nun siyah yüz boyasıyla çekilmiş fotoğrafları ortaya çıktı. Liberaller çoğunluğu kaybetti. Pandemi dönemindeki cömert gelir destekleri sayesinde telafi edileceği umulsa da, 2021’de yapılan erken seçim de başarısız oldu. Artık anketler Kanadalıların yüzde 55’inin Trudeau’nun gitmesini istediğini gösteriyordu.

Zaten başka türlü nasıl olabilirdi ki? Kanada’nın yetersiz büyüme ve verimliliğini ele alacak herhangi bir planı olmayan Trudeau hükümeti, öncelikle borçları azaltmaya odaklandı. Pandemi dönemi gelir desteği ilk ele geçen fırsatta sonlandırıldı. Yeni sosyal harcamalar, sağlık ve sosyal hizmetlerin geniş çaplı dış kaynak kullanımı nedeniyle şirketlerin işine yaradı, en çok onların cebi doldu. Yeni yatırımlar büyük ölçüde kamu-özel ortaklıkları biçimiyle oldu, bu da risksiz kâr fırsatları yarattı. Kanada Altyapı Bankası, sahibi olacakları ve kullanım ücretleriyle işletecekleri bir altyapı kuran şirketleri finanse etti. Hükümetin en başarılı politikası olarak görülen ulusal çocuk yardımı programının yarım milyon çocuğu yoksulluktan kurtardığı bildirilse de çocuk yoksulluğu 2021’de hala yüzde 17,2 seviyesindeydi. 2020 ile 2022 yılları arasında ise yüzde 5 daha da arttı.

Bu arada, “sosyal ilerleme” lafzı Trudeau’nun göstermelik kabinesinin ötesine neredeyse hiç geçemedi. Retorik ile gerçeklik arasındaki mesafe en çok yerli halklara dair meselelerde ortaya seriliyordu. Yerleşimci-devlet ekstraktif kapitalizme¹ başka nasıl hizmet edilebilirdi ki? Trudeau, yerli halklarla “haklar, saygı, işbirliği ve ortaklık” temelinde “uluslararası bir ilişki” kurma iddiasını geçim kaynaklarını yok eden petrol boru hattı projelerine karşı protestoları bastırarak göstermiş oldu. Kaldı ki bu projeler, Trudeau’nun ekolojik taahhütleriyle de büyük ölçüde çelişmekteydi. Muazzam bir başarı olarak sunulan Kanada’nın ilk “yerli” başsavcısının çok konuşulan ataması, SNC-Lavalin skandalı sonrası istifayla sonuçlandı. Öte yandan, maden çıkarma projeleri nedeniyle kirlenen rezerv alanlarında kontamine su² uyarıları ise hâlen devam ediyor.

Trudeau’nun “insan hakları” odaklı “feminist” dış politikası, militarist ve baskıcı hükümetlere silah ihracatını arttırmayı veyahut onlara sistemli dış yardım yapmayı dışlamıyordu. Bu politika, ABD saldırganlığına fazla hevesli bir uyumluluktan daha fazlasıydı. Kanada’nın 1988’deki Serbest Ticaret Anlaşması’ndan bu yana derinleşen ABD’ye ekonomik bağımlılığı, Vietnam savaşı sırasında resmi tarafsızlık getiren tüm bağımsızlık kıvılcımlarını söndürmüştü. Trump’ın [ABD, Kanada ve Meksika arasındaki Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması] NAFTA’yı, yırtıp atmasının ardından, Trudeau hükümeti, ticaret ilişkilerinin çeşitlendirilmesi gibi bağımsızlık için aciliyeti olan adımları düşünemedi ve yeni ABD-Meksika-Kanada Anlaşması (USMCA) kapsamında, pazar erişiminde sınırlamalar, fikri mülkiyet haklarında tavizler ve diğer ülkelerle ticaret düzenlemeleri üzerindeki kısıtlamaları kabul etmek zorunda kaldı. Bu süreçte, ABD’nin emriyle Huawei CFO’su Meng Wanzhou’yu tutuklayarak itaatte sınır tanımadığını göstermiş oldu. Kanada’nın ticaret ortaklığını çeşitlendirmesi için kilit bir rol oynayan, ikinci büyük ticaret ortağı olan Çin ile ilişkiler ise, Biden’ın sert tutumu ile hızla bir krize sürüklendi. Trump’ın yüzde 25’lik gümrük vergisi tehdidi karşısında Sheinbaum’un verdiği türden coşkulu bir karşılık gösteremeyen Trudeau, [Trump’ın Florida’daki malikanesi] Mar-a-Lago’ya koşarak durumu yatıştırmaya çalıştı. ABD ve Kanadalı madencilik şirketlerinin çıkarları ile tam uyumlu bir dış politika yürüten Trudeau, Latin Amerika’da, özellikle Lima Grubu aracılığıyla Venezuela’da gericiliği destekledi. 2014’ten bu yana, ama bilhassa da 2022’den itibaren, NATO’nun doğu kanadını desteklemek için Letonya’ya 2 bin askeri personel göndererek ve Ukraynalı neo-Nazi birliklerine askeri eğitim sağlayarak ABD’nin Ukrayna’daki rejim değişikliğini ve vekalet savaşını destekledi. Ekim 2023’ten bu yana ise Gazze’deki soykırımı destekledi ve bu yöndeki her türden muhalefeti “antisemitik” suçlamasıyla bastırdı.

Trudeau’nun düşüşünü asıl hızlandıran, Poilievre’de temsil edilen “yumuşak” bir popülist alternatifin yükselişi oldu. 2022 yılının başlarında, Ottawa’nın karla kaplı sokaklarında aşı zorunluluğuna karşı çıkan “özgürlük konvoyu” yaklaşık üç haftalık bir kaos yaratmıştı. Trudeau, bu karanlık karnavalı dağıtmak için ise olağanüstü hâl yasalarına başvurdu. Bu olayın Muhafazakâr Parti açısından önemli siyasal sonuçları olacaktı: Kısa bir süre sonra, pek de dikkat çekici bir lider olmayan Erin O’Toole liderlikten alındı ve yerine konvoya açık destek veren Poilievre geçti. İlerici umutları yerine getiremeyen bir muhafazakâr partiye bel bağlayan Trudeau’nun, Poilievre’nin kendisini “ütopyacı uyanıklık”la suçladığı yolsuz ve etkisiz bir lider olduğu yönündeki sert eleştirilere karşı savunmasız kalmıştır. Nitekim enflasyonun yükseldiği bir dönemde, Poilievre, hükümetin fiyat artışları konusundaki eylemsizliğini ve Kanada Merkez Bankası’nın yetkinliğini topa tutan bir strateji izlemişti.

Artan hayat pahalılığı krizi ve kamu hizmetlerinin artık kronikleşen yetersiz finansmanının ortasında, Poilievre’nin de ısrarlı kışkırtmalarıyla, ülkede göç karşıtı bir hava esmeye başladı. Pandemi kısıtlamalarının gevşetilmesiyle birlikte hizmet sektörü yavaş yavaş toparlanırken, Trudeau hükümeti, Harper döneminden kalma geçici yabancı işçi programı kapsamında düşük vasıflı göçü arttırma yoluna gitti. Ayrıca, düşük finansmanla mücadele eden üniversitelerle iş birliği yaparak uluslararası öğrenci programını da genişletti. Yılda ortalama 300,000 olan normal sayı 2022’de yaklaşık 500,000’e ulaşarak eşi benzeri görülmemiş bir göç rakamına ulaşıldı. Sağlık ve sosyal hizmetler zorlandı, kiralar ve konut fiyatları fırladı – Trudeau Kasım 2015’te göreve geldiğinde ortalama 446,000 dolar olan konut fiyatları bugün 732,000 dolar civarında. Ekim ayında son bir hamle daha yapan Trudeau, önümüzdeki birkaç yıl içinde yabancı öğrenci izinlerinin sınırlandırılması da dahil olmak üzere göç hedeflerinde bir azalmaya gideceğini açıkladı. Kuşkusuz bu hamle, bir başarısızlık itirafı olarak görülmelidir ve öyle de görüldü.

Bir zamanlar sağ popülizme karşı bir siper ve güney sınırındaki karşıtının tezadı olan görülen Trudeau, şimdi Biden’ın Atlantikçi “demokrasiler ittifakı”nın düşen son lideri oldu. Sahada çok az sayıda büyük sol gücün olması ve kalanların giderek eşitsizleşen, işlevsiz ve militarist bir neoliberal düzeni meşrulaştırmada başarısız olması, Trumpçıların bu boşluktan sıyrılmasını sağladı. Trudeau sadece en son düşen değil, aynı zamanda en sembolik olanıdır. Çok az merkez lider 2015’te Liberal Parti’yi 34 sandalyeden 184 sandalyeye çıkardığında daha fazla umut uyandırmıştı. Ama yine çok azı bu denli büyük bir hayal kırıklığı yaşattı. Ve çok azı, neoliberal kapitalist toplumlarda, kendi iktidarlarını koruma uğruna sergilediği çıkarcı kayıtsızlığı ve bu düzenin yarattığı siyasi boşlukları, ancak güç ellerinden alındığında ortaya serildiğini bu kadar çarpıcı şekilde açığa çıkarmıştı.


¹ Literatürde “hafriyatçılık”, “kazıp çıkarmacılık” gibi terimlerle de karşılanan bu yöntem, dünya pazarında satmak için topraktan doğal kaynakları çıkarma sürecine verilen ad. (editörün notu)
² İng. boiled water advisories. Kanada hükümetinin resmi internet sitesinde şöyle açıklanıyor: “İçme suyu tavsiyeleri, içme suyuyla ilgili gerçek veya potansiyel sağlık riskleri hakkında halk sağlığını koruma mesajlarıdır. Bu tavsiyeler genellikle ihtiyatidir, yani genellikle içme suyu kalitesi sorunları ortaya çıkmadan önce yayınlanırlar.” Kanada hükümetine göre 2021 yılında “su kaynatma” tavsiyelerinin %2’si Escherichia coli (E. coli) tespit edilmesinden kaynaklanmışken, %8’i diğer mikrobiyolojik parametrelerden kaynaklandı. Geri kalan %90 ise ekipman ve süreçle ilgili sorunlardan kaynaklandı. (editörün notu)

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English