Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Trump’ın İran planını Gazze bozabilir

Yayınlanma

Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini sunduğumuz değerlendirme yazısı, Batı merkezli jeopolitik okumaları temel alan ve ABD dış politikasını bu kurumsal çerçeve içerisinde anlamlandırmaya çalışan Atlantic Council’den. Her ne kadar makale, Washington’un bölgesel stratejisinin içsel çelişkilerini doğrudan sorgulamasa da, satır araları, emperyal tahayyüllerin kırılgan doğasını ele veren ipuçları barındırıyor. Trump yönetiminin İran’ı sınırlandırma hedefiyle bölgesel müttefikleri arasında bir denge tesis etme çabası, İsrail’in Gazze’deki savaşına koşulsuz destek verdiğinde bir paradoksa dönüşüyor. Makale de, ABD’nin Yemen, Suriye ve Lübnan’da “istikrar” söylemi altında İran’a karşı mevzilenme girişimlerini aktarırken, aynı zamanda Gazze’de süregiden savaşın bölgedeki güç dengelerini nasıl altüst edebileceğine dair örtük bir eleştiri sunuyor. Ne var ki ABD’nin bölgedeki varlığı, istikrarı sağlamak bir yana, sadece savaşları derinleştiren ve halkları kendi kaderlerine yabancılaştıran bir emperyal tahakküm mekanizması olarak işlemeye devam ediyor.


Trump’ın Orta Doğu stratejisi bir İran anlaşması üzerine kurulu; fakat Gazze bu denklemi bozabilir

Alan Pino
Atlantic Council
21 Mart 2025
Çev. Leman Meral Ünal

ABD Başkanı Donald Trump ve danışmanlarının Orta Doğu için kapsamlı bir stratejisi var mı, yoksa bölgede yanmaya devam eden ateşi söndürmeye dönük geçici çabalar mı sarf ediyorlar? Beyaz Saray’ın, Yemen’deki İran yanlısı bir milis grubu olan Husilere, Kızıldeniz’deki gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılarındaki rolleri nedeniyle hava saldırıları düzenleme kararı, bu soruyu gündemde tutuyor. Ancak bu soruya verilecek yanıt, Yemen’in çok ötesine uzanan sonuçlar doğuracaktır.

Bazı yorumcular Trump’ın Orta Doğu politikasının doğaçlama ve kaotik olduğu hükmünü şimdiden vermişe benziyor. Ancak Trump’ın politik stratejisinin merkezinde İran ile bir nükleer anlaşma sağlamak ve İran’ın bölgedeki zararlı etkisini sınırlamak olduğu düşünüldüğünde, ABD yönetiminin İran, Yemen, Suriye ve Lübnan’a yönelik attığı adımlar, bu temel amaca hizmet eden hamleler olarak değerlendirilebilir. Buna karşılık yönetimin İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı yeniden başlatma kararına verdiği destek, Trump’ın İran ile mücadelede ihtiyaç duyacağı bölgesel desteğin altını oyma riski taşıdığından pek de akılcı görünmüyor.

Yemen: Mesele tamamen İran ile ilgili

ABD’nin 15 Mart’ta Husilere karşı başlattığı saldırıların birden fazla hedefi var gibi görünüyor. İlk hedef örgütün gemilere ve İsrail’e yönelik saldırılarını durdurmak. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bir röportajında bunu “Husiler saldırılarını durdurduğunda biz de durduracağız” diyerek dile getirdi. Ancak ABD yetkilileri, Husilere silah ve istihbarat sağlayan İran’ı bu saldırılardan sorumlu gördüklerini açık şekilde belirtiyorlar. Nitekim Trump’ın kendisi de Husilerin geri adım atmaması halinde İran’ın bir bedel ödeyebileceğini—muhtemelen İran’a yönelik bir askeri saldırı da dahil olmak üzere—söyledi.

ABD’nin Husilerin füze ve insansız hava aracı saldırılarını susturma konusunda göstereceği başarı, İsrail ve ABD çıkarlarına karşı en aktif İran vekil grubu olan Husilerin tehdidini azaltacaktır. Bu, bilhassa, İsrail ordusunun askeri operasyonları sonucu ciddi ölçüde zayıflayan Hizbullah ve Hamas’ın ateşkes ilanı sonrası daha da önem kazanıyor. Tabii Gazze’deki savaşın tekrar alevlenmesinin, Hamas’ı yeniden öne çıkardığını da hatırda tutmak gerek.

ABD’nin Husilere karşı güç gösterisinde bulunması ve İran’ı sıranın kendisine gelebileceği konusunda uyarması, Trump’ın Tahran’ı nükleer programı konusunda müzakerelere zorlama amacıyla tutarlı görünüyor. Husilere karşı başlatılan bu kampanya, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in Trump’ın müzakerelere başlama teklifini reddetmesinden sadece bir hafta sonra geldi. Bir de tabii Husilerin geçtiğimiz hafta İsrail’in Gazze’ye yardımı kesmesine misilleme olarak Kızıldeniz’deki İsrail gemilerine dönük saldırıları yeniden başlatma tehdidinin de hemen sonrasına tekabül ediyor.

İran: Müzakere edin ya da savaş riskini göze alın

Husilere yönelik saldırılar, Trump’ın dolaylı biçimde dile getirdiği uyarıya somut bir yan katıyor. Bu uyarıya göre, İran’ın nükleer silah eşiğine geldiği izlenimini veren nükleer ilerlemelerini durdurma ve geri çevirme konusunda herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi halinde, ABD ve/veya İsrail, İran’ın nükleer tesislerine karşı yıkıcı askeri saldırılar gerçekleştirebilir. Nitekim Trump yönetimi, İran’ın nükleer programını hedef alan bir saldırıya hazır olduğu mesajını pekiştirmek amacıyla İsrail ile ortak hava tatbikatları da düzenledi. Bu tatbikatlarda, İran’ın yer altındaki nükleer tesislerini delici bombalarla vurabilecek kapasiteye sahip bir ABD B-52 bombardıman uçağı ile İsrail’e ait F-15I ve F-35I savaş uçakları, “bölgesel tehditlerle başa çıkma kabiliyetlerini artırmak amacıyla operasyonel koordinasyon pratiği” yaptı. Zaten İran, Ekim 2024’te İsrail tarafından ülkenin en gelişmiş hava savunma sistemlerinin imha edilmesinden bu yana, ABD destekli olası bir İsrail saldırısına karşı koyma kapasitesinin önemli ölçüde zayıfladığının da farkında.

ABD, ayrıca İran’ın halihazırda zayıf ve zor durumdaki ekonomisini hedef alarak, ülkeye yönelik “azami baskı” yaptırımlarını yeniden devreye sokmakta ve bu yaptırımları sıkı bir şekilde uygulama taahhüdünde bulunuyor. Örneğin, Trump yönetimi, İran’a yönelik yaptırım rejimindeki açıkları kapatmayı planladığını belirtmişti. Bu kapsamda, son dört yılda Çin ve İran tarafından geliştirilen ve İran’ın Çin’e petrol sevkiyatına yönelik yaptırımları aşmasını sağlayan hayalet gemi ağı ile ikincil şirketleri hedef almayı amaçlıyor. İran’ın Çin’e petrol satışından elde ettiği milyarlarca dolarlık gelir, ülke ekonomisi için adeta bir can simidi işlevi görmüş ve rejimin nükleer programı konusunda taviz vermeye karşı direnmesine yardımcı olmuştur.

Suriye ve Lübnan: İstikrar, İran’a karşı koymaya yardımcı oluyor

Trump yönetimi Yemen’de askerî harekât yürütüp İran’a tehditler savururken, ABD’li yetkililer eş anlı olarak Suriye’de istikrarı teşvik etmeye ve Lübnan’daki ateşkes anlaşmasının bozulmamasını sağlamaya yönelik sessiz bir çaba sarf ediyor. ABD’li askeri yetkililer, Suriye’deki yeni hükümet ile IŞİD’e karşı mücadelede ABD müttefiki olan, Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında 10 Mart’ta varılan anlaşmanın sağlanmasında önemli bir rol oynadı. Bu anlaşma, Kürtlerin yeni Suriye ordusuna entegrasyonu yolunda önemli bir adım teşkil ediyor ve Kürtlerle yaşanabilecek olası bir çatışma ihtimalini ortadan kaldırarak yeni Suriye hükümetinin elini rahatlatıyor. Bu durum, yeni hükümetin Suriye’nin kuzeyindeki önemli enerji kaynaklarına erişim sağlaması ve ülke topraklarının tamamı üzerinde kontrol tesis etme hedefi açısından gerekliydi.

ABD açısından bakıldığında ise, bu anlaşma İran ve onun vekil güçlerinin Suriye’de yeniden bir askeri varlık inşa etme veya buranın İran’dan Lübnan’a [Hizbullah’a] silah taşımak için bir güzergâh olarak kullanılma riskini azaltıyor. Diğer yandan, Kürtlerin ve onlarla ittifak hâlindeki grupların, son iki yılda Suriye-Irak sınırına yakın bölgelerde kendini yeniden yapılandırmaya çalışan ve saldırılarını artıran IŞİD’e karşı doğu Suriye’de ABD güçleriyle iş birliğinin sürmesini de sağlıyor.

Benzer şekilde, Lübnan’da da bir ABD temsilcisi, Kasım 2024 ateşkes anlaşmasının tam anlamıyla uygulanmasını engelleyen sorunları çözmek amacıyla Lübnanlı ve İsrailli yetkilileri bir araya getirmeyi planlıyor. ABD’nin burada üç temel hedefi var: Birincisi, İsrail-Lübnan sınırına ilişkin süregelen anlaşmazlıkları çözmek. İkincisi, Hizbullah’ın yeniden güç kazanmasını engellemek için Lübnan Silahlı Kuvvetleri (LAF) ile Birleşmiş Milletler barış gücü unsurlarının Güney Lübnan’a tam olarak konuşlandırılmasını sağlamak. Üçüncüsü ise, İsrail ordusunun, kuzey İsrail’deki evlerine dönen sivilleri korumak amacıyla hâlihazırda Güney Lübnan’da işgal ettiği beş noktadan çekilmesine imkân verecek koşulların sağlanması.

Hizbullah’tan gelen tehditlere karşı Lübnan ordusunun kendisini etkin şekilde savunma kapasitesini artırmak ve yeni Cumhurbaşkanı Joseph Aoun ile Başbakan Nawaf Salam’a duyduğu güveni gösterebilmek amacıyla ABD Dışişleri Bakanlığı, dış yardım dondurma kararına istisna getirerek LAF’a 95 milyon dolarlık bir fonu onayladı.

ABD’nin ateşkes anlaşmasının bozulmasını önlemeye, Lübnanlı liderleri ve kurumları güçlendirmeye yönelik çabaları, bu tür adımların, Hizbullah ve İran’ın güç kazanmasına imkân tanıyan istikrarsızlık ve devlet zafiyetini engellemek açısından taşıdığı önemin farkında olunduğunu gösteriyor.

Gazze: ABD’nin İsrail’e desteği, İran’ın çabalarını baltalıyor

Buna karşılık, Gazze söz konusu olduğunda, Trump yönetiminin Netanyahu’nun savaşı yeniden başlatma kararına verdiği destek, İran’ı sınırlandırmaya yönelik daha büyük çaplı hedefiyle çelişme ihtimali taşımakta. İsrail’in Hamas’a yönelik geniş çaplı hava saldırıları ve bu hafta kara birliklerini yeniden Gazze Şeridi’ne sokması, ardından Hamas’ın Tel Aviv’e gerçekleştirdiği roket saldırısı, bu terörist grupla ucu açık bir çatışma riskini de ortaya çıkarıyor. Son günlerdeki sokak protestolarında da görüldüğü üzere, bu yeniden başlayan çatışma, savaşın yeniden başlatılmasına karşı İsrail toplumunda yaygın bir muhalefet olduğu için, İsrail içindeki bölünmeleri daha da derinleştirme potansiyeline sahip. Bu gerilim ve Netanyahu’nun Gazze’de savaşı sürdürme kararı birlikte düşünüldüğünde, İsrail’in dikkatini İran’la nasıl başa çıkılacağına odaklanmaktan uzaklaştırma riski de taşıyor kuşkusuz.

Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e düzenlediği korkunç saldırıyla sonuçlanan güvenlik zafiyetlerinin sorumlusu olarak düşünülen Netanyahu, İsrail halkına hesap vermemek için savaşı sürdürmeye çalışabilir. Şu aşamada, savaşı devam ettirmesi onu hala iktidarda tutuyor; zira Netanyahu’nun koalisyonundaki aşırı sağcı üyeler, savaş sona erdikten sonra Hamas hâlâ Gazze’de iktidarda kalırsa hükümetten çekileceklerini söyleyerek tehdit savurmuş, bu da hükümetin çökmesine yol açabilecek bir tabloyu yaratmıştır.

ABD’nin Gazze’deki savaşın sürdürülmesine verdiği destek, halkları ezici bir çoğunlukla Filistinlilere sempati duyan ve Gazze’deki büyük can kayıpları ile yıkımdan dehşete düşen Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Körfez ülkeleriyle ilişkileri zora sokma ihtimali de taşıyor. Bu da, ABD’nin İran’a yönelik politikasına dair birleşik bir cephe kurma çabalarını daha da karmaşık hâle büründürüyor.

Üstelik savaş devam ettiği müddetçe, ABD, Suudi -İsrail normalleşmesini sağlama hedefine de ulaşamayacak; çünkü Suudiler, savaş devam ederken ve İsrail’den gelecekteki bir Filistin devletine yönelik açık bir taahhüt gelmedikçe böyle bir adımı değerlendirmeyeceğini net şekilde ortaya koydular.

Ne ters gidebilir ki? Pek çok şey!

Dolayısıyla, Trump yönetimi Ortadoğu’ya yönelik tutarlı bir stratejinin birçok unsuruna sahip olsa da, ABD’nin bölgeye yönelik politikasında ters gidebilecek pek çok şey var.

Peki bu nasıl olabilir? Öncelikle, uzun süreli bir askeri harekata rağmen Husileri bastırmak düşünülenden çok daha zor olabilir. Yine Tahran, Washington’ın blöfünü görüp, ABD yaptırımları hafifletmeye başlamadan nükleer programı konusunda müzakere etmeyi reddedebilir. Bu türden senaryolar, Beyaz Saray’ı Husilere karşı operasyonlarını yoğunlaştırmaya ve İran’a karşı büyük bir askeri saldırıya başvurmaya ya da geri adım atarak zayıf görünmeye zorlayabilir. Lübnan ve Suriye’de istikrar sağlama çabaları boşa çıkabilir ve bu durum her iki ülkeyi de İran ve Hizbullah’ın yeniden istikrarsızlaştırıcı girişimlerine açık hâle getirebilir. Gazze ise her durumda İsrail için uzun vadeli bir bataklık ve ABD’nin bölgedeki ortaklarıyla daha güçlü iş birliği kurma çabalarına zarar veren ciddi bir sürtüşme kaynağı olabilir.

Yine de Trump ekibinin hakkını teslim etmek gerekirse, bir planla gelmek her zaman plansız olmaya tercih edilir. Ancak Orta Doğu’da başarı, hızla değişen olaylara uyum sağlamayı ve esnekliği gerektirir. Şayet diğer tüm çabalar başarısız olursa ki bu, geçmişte neredeyse tüm ABD yönetimlerinin karşılaştığı bir durumdur– Trump ekibinin doğaçlama davranması gerekecektir.

 

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English