Ortadoğu
UAD: İsrail, Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki işgaline son vermeli

Uluslararası Adalet Divanı (UAD) İsrail’in Filistin’i işgali, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki ilhak uygulamaları, Doğu Kudüs’ün statüsünü değiştirme çabaları, apartheid ve ayrımcı uygulamaların hukuka aykırılığı, bunların başta İsrail olmak üzere tüm devletler ve uluslararası kuruluşlar açısından doğuracağı sonuçlar hakkındaki kanaatini açıkladı.
Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu, İsrail’in Doğu Kudüs ve Batı Şeria’daki uygulamalarının hukuki sonuçları hakkında UAD’den görüş istemişti. Şubat ayında yapılan, İsrail ve Filistin ile taraf olan devletlerin sunum yaptığı oturumlardan sonra UAD Başkanı Lübnanlı Yargıç Nawaf Salam, bugün yapılan halka açık oturumda, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin danışma görüşünü açıkladı.
“İsrail’in rızasına gerek yok”
UAD, İsrail’in Filistin’i işgalinin hukuki sonuçlarına ilişkin “danışma görüşü verme yetkisi olduğunu” belirtti.
BM Genel Kurulundan gelen sorunun hukuki bir soru olduğunu ve bu soruya ilişkin danışma görüşü vermemesi için geçerli neden bulunmadığını kaydetti.
Mahkeme, görüşü istenen konunun, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin iddia ettiği gibi iki taraflı değil, tüm BM Genel Kurulunu ilgilendiren ciddi bir mesele olduğunu ve bu sebeple “İsrail tarafının rızasının alınmasına gerek olmadığını” aktardı.
“Filistin toprakları tek bir birimdir”
Divan, işgal altındaki Filistin topraklarının parçalanmış ayrık bölgelerden değil, Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Gazze’yi de içeren, tek bölgesel birim oluşturduğunu tespit etti.
İsrail’in, Gazze’de dahil Filistin topraklarında işgal gücü otoritesini kullandığını kaydeden Divan, İsrail’in Gazze üzerinde etkin kontrole sahip olmaya devam ettiği ve bu nedenle Gazze’de işgalci güç konumunda olduğunu bildirdi.
Divan, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki yükümlülüklerinin, savaş hukukuna ilişkin Cenevre Sözleşmeleri ve uluslararası teamül hukukunu kapsadığını vurguladı.
UAD, Oslo Anlaşması’nın, işgalle ilgili kuralları ve İsrail’in yükümlülüklerini “ortadan kaldırmadığı” tespitinde bulundu.
İşgal kavramının geçici durum olduğunu belirten UAD, işgal süresinin uzunluğunun, işgal edilen toprakların hukuki statüsünü değiştirmediğini kaydederek, İsrail’in Filistin topraklarındaki ilhak uygulamalarının “hukuka aykırı” olduğunu ifade etti.
Divan, İsrail’in, işgal ettiği topraklardaki insanları yerleşim yerlerini terk etmeye zorladığını kaydederek, İsrail’in işgal ettiği toraklardaki yerleşim politikaları Cenevre Sözleşmesi’ni ihlal ettiğini kaydetti.
İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki doğal kaynakları kullanımının, “uluslararası hukuktan kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı” olduğu tespitinde bulunan UAD, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki doğal kaynakları sömürme politikasının, “Filistinlilerin doğal kaynaklar üzerindeki egemenlik hakkını ihlal ettiğini” belirtti.
İsrail’in yerleşim politikasının Filistin halkının bölgeyi terk etmesine neden olduğunu vurgulayan Divan, yerleşim uygulamalarının Filistinlilerin hayatta kalma imkanını azalttığı ve İsrail ordusunun, Filistinlilerin bölgeyi terk etmesi için baskıyı artırdığını ifade etti.
Divan, askeri gereklilik nedeniyle yerlerinden edilen Filistinlilerin, bu gereklilik ortadan kalkar kalkmaz yerlerine döndürülmeleri gerektiğini bildirdi.
Zorla tahliyeler, ev yıkımları ve ilgili uygulamaların, Filistinlilere ayrılmaktan başka seçenek bırakmadığını vurgulayan UAD, ev yıkımından sonra araziye el konulması dahil bu eylemlerin niteliğinin, “geçici olarak izin verilen tahliyeler olmadığını” gösterdiğine işaret etti.
İsrail’in, işgal ettiği bölgelerde kalıcı kontrol niyeti taşıdığına dikkati çeken Divan, işgal ettiği topraklarda hukuki ve siyasi uygulamalarının buralarda kalıcı olarak yerleşme amacı taşıdığını gösterdiğini belirtti.
UAD, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki politika ve uygulamalarının, sahada geri dönüşü olmayan etkiler yaratmayı amaçladığını ve ilhak anlamına geldiğini ortaya koydu.
Divan, İsrail’in hiçbir şekilde işgal ettiği Filistin toprakları üzerinde egemenlik hakkına sahip olmadığının altını çizerek, İsrail’in, Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşimleri ile uluslararası hukuku ihlal ettiğini kaydetti.
Filistinlilere yönelik ayrımcı politikalar
İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Filistinlilere yönelik farklı uygulamalarının “ayrımcılık teşkil ettiğini” ve İsrail’in Filistinlilere yönelik ırk ve etnik köken kaynaklı ayrımcı politikaları olduğuna işaret eden UAD, bu uygulamaların Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmelere aykırı olduğunun da altını çizdi.
İşgalci güç olarak İsrail tarafından kabul edilen geniş mevzuat yelpazesinin, Filistinlilere farklı muamelede bulunduğuna değinen UAD, İsrail’in politikalarının ayrımcılık anlamına geldiğini kaydetti.
Mahkeme, hukuka aykırı politikaların İsrail’in Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterme yükümlülüğünü ihlal ettiği görüşünde olduğunu açıkladı.
Divan, Filistinlilerin kendi kaderini tayin hakkının varlığının devredilemez ve işgalci gücün tercihlerine tabi tutulamaz olduğu tespitinde bulundu.
UAD, İsrail’in işgal ettiği toprakların ve kültürel varlıkların iadesi, zararların giderilmesi, tüm yerleşimlerin boşaltılması, işgal altındaki Filistin topraklarında inşa edilen duvarın yıkılması, Filistinlilerin geri dönmesine izin verilmesi dahil haksız uygulamalarından etkilenen kişilerin zararlarını tazmin etmesi gerektiğini bildirdi.
“Tüm devletlerin yükümlülüğü”
BM’nin bir bütün olarak İsrail ve Filistin arasındaki çatışmayı sona erdirmesi, bölgede adil ve kalıcı barış tesis etmesinin “acil gereklilik” olduğunu vurgulayan Divan, tüm devletlerin, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki varlığını hukuki olarak tanımama, yardım veya destek sağlamama yükümlülüğü olduğunu belirtti.
Divan, İsrail’in tüm yeni yerleşim faaliyetlerini sona erdirmesi ve ayrımcı mevzuat dahil hukuka aykırı durum yaratan veya sürdüren tüm mevzuatı yürürlükten kaldırması gerektiğini aktardı.
UAD, İsrail’in işgal ettiği Filistin topraklarındaki işgaline mümkün olan en kısa sürede son verilmesi gerektiğini ifade etti.
İsrail’den ilk tepki aşırı sağcı bakanlardan
UAD’nin görüşünü açıklaması üzerine İsrail’in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich ve Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir işgal edilen Filistin topraklarında “ilhak” çağrısı yaptı.
Smotrich, sosyal medya hesabındaki paylaşımında,”Lahey’e verilecek yanıt: Egemenlik şimdi” ifadesini kullandı.
Haaretz’in haberine göre Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir de UAD’nin “Yahudi karşıtı” olduğunu öne sürerek, işgal altındaki Filistin topraklarının “İsrail’in ilhak etmesinin zamanını geldiğini” savundu.
Danışma görüşü nedir?
Birleşmiş Milletlerin temel yargı organı Divan’ın görevleri arasında ilk olarak, devletler arasında ortaya çıkan hukuki ihtilafları uluslararası hukuka uygun şekilde çözmek, ikinci olarak da kendisine yönlendirilen hukuki konularda danışma görüşü bildirmek bulunuyor.
BM organları ve faaliyet alanlarıyla ilgili olması şartıyla BM yetkili kuruşları uluslararası hukuka ilişkin konu hakkında UAD’den danışma görüşü isteyebilir. Devletler, Divan’dan danışma görüşü isteyemez.
UAD bu konuda İsrail’in, işgal ettiği Filistin’deki politikaları ve uygulamalarının hukuki sonuçlarına ilişkin bağlayıcı olmayan danışma görüşünü açıkladı.
Bu konu, Güney Afrika tarafından açılan ve İsrail’in 7 Ekim sonrasında Gazze’de yürüttüğü askeri harekatın soykırım niteliğinde olduğu iddiasını taşıyan davadan konu itibarıyla farklılık gösteriyor.
30 Aralık 2022’de BM Genel Kurulu’nun üyelerinin çoğunluğunun, İsrail’in Filistin’de devam eden işgalinin hukuki sonuçları hakkında mahkemenin görüşünü almak üzere oy kullandığı bir taleple açılmıştı. Arap ülkeleri, Rusya ve Çin bu talebin lehine oy verirken, İsrail, ABD, Almanya ve diğer 24 ülke ise karşı oy kullanmıştı.
BM Genel Kurulu, 30 Aralık 2022 tarihli söz konusu kararında UAD’ye, Divan Statüsü’nün 65. maddesine dayanarak 1967’deki savaştan bu yana İsrail’in Filistin’deki işgalinin hukuki neticelerine ilişkin şu iki soru yöneltmişti:
“1- İsrail’in, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını sürekli olarak ihlal etmesinin, işgali sürdürmesinin, 1967’den bu yana Filistin topraklarındaki yerleşim ve ilhak faaliyetlerinin, Kudüs’ün demografik yapısını, karakterini ve statüsünü değiştirmeye yönelik faaliyetlerinin ve ilgili ayrımcı mevzuat ve tedbirleri kabul etmesinin hukuki sonuçları nelerdir?
2- İsrail’in, ilk soruda belirtilen uygulamaları, işgalin hukuki statüsünü nasıl etkilemektedir ve bu durumun tüm devletler ve Birleşmiş Milletler için doğurduğu hukuki sonuçlar nelerdir?”
Danışma görüşü talebi, 17 Ocak 2023’te BM Genel Sekreteri tarafından UAD’ye ulaştırılırken Divan, BM üyesi devletlere ve Filistin’e danışma görüşü istenen sorular hakkında yazılı ve sözlü beyanda bulunma haklarına ilişkin bildirim yaptı.
Bağlayıcı değil ancak etkili
UAD’nin verdiği danışma görüşleri her ne kadar bağlayıcı olmasa da birçok devlet ve kuruluş tarafından dikkate alınıyor ve bu görüşlere uygun hareket ediliyor. Örneğin, Divan’ın 2004 yılında İsrail’in Filistin topraklarında inşa ettiği duvara dair verdiği danışma görüşünde duvarın hukuka aykırı olduğunun tespit edilmesinin ardından, birçok devlet ve şirketin bu duvarın inşasına katkıda bulunmaktan kaçındığı ve İsrail’e sattıkları inşaat malzemelerinin duvarın yapımında kullanılmaması şartını koyduğu dikkat çekiyor.
Benzer şekilde, UAD’nin 22 Temmuz 2010’da uluslararası hukukta bir devletin tek taraflı bağımsızlık ilan etmesinin yasaklanmadığı yönünde verdiği danışma görüşünün ardından, Kosova’nın bağımsızlığının meşruiyeti arttı ve bağımsızlığını tanıyan devlet sayısı çoğaldı.
Bununla birlikte, mahkemenin vereceği danışma görüşü BM Güvenlik Konseyi veya İsrail açısından hukuken bağlayıcı olmayacak. Ancak, UAD’nin görüşünün işgalin uluslararası hukuka aykırı olduğu yönünde olması durumunda, bu tespitin İsrail üzerindeki baskıyı artırması ve ona açıkça destek veren ABD ve Kanada gibi ülkeler üzerinde uluslararası hukuka uyma konusunda daha fazla baskı oluşturması bekleniyor.
Ortadoğu
Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.
POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.
Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.
Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.
Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:
“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”
Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.
Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.
Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.
ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.
“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.
“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”
Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.
Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.
Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.
Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.
Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.
Ortadoğu
Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.
German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.
Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.
Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.
Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.
Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.
Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.
Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.
UNIFIL sona yaklaşıyor
Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.
Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.
UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.
Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı.
Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.
Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.
Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.
Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri
2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.
Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.
Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.
Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi.
Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.
Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.
Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.
Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.
Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.
Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor
Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.
Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.
Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.
Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.
Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.
AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir
Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.
Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.
Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.
Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.
Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.
Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.
AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?
Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.
Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.
Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.
Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.
Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.
Ortadoğu
Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.
Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.
“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.
Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.
Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.
İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek
Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.
Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.
Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.
Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.
“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim
LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.
Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.
“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.
Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.
Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.
Sağdan salvolar, soldan eleştiriler
Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.
Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.
Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.
Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.
Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.
Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.
Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.
Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Ortadoğu1 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da











