Doğu Akdeniz
Ufuktaki yeni saflaşmalar

Trablus’ta yaşanan son çatışmalar, NATO ve onun siyasi kolu Birleşmiş Milletler’in düzeni sağlayamayacağı ancak devletleri yok edip yıkıma yol açabileceğini gösteriyor. Libya’daki pek çok kişi Kaddafi rejimini beğenmemiş olabilir ancak onun devrilmesi özgürlüğe değil, kaosa ve bir devletin fiilen yokluğuna yol açtı.
Libya’nın başkenti Trablus, Ağustos ayının son günlerinde Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdülhamit Dibeybe ve İstikrar Hükümeti lideri Fethi Başağa’ya yakın milislerin çatışmasına sahne oldu. 32 kişinin hayatını kaybettiği ve yüzden fazla insanın yaralandığı çatışmalar, 2019’daki Hafter saldırısının geri püskürtülmesinden beri Trablus’a hakim olan sakinliği bozdu.
Şubat 2021’de Libya’nın rakip güçleri olan, Trablus ve Bingazi bir birlik hükümeti kurmayı kabul etti. Abdülhamid Dibeybe Aralık 2021’de yapılacak seçimlere kadar ülkeyi yönetmek üzere başbakan olarak seçildi. Ancak istikrarsız güvenlik ortamı ve tarafların anayasa ile seçim yasası üzerinde anlaşamaması seçimlerin yapılmasını engelledi. Son çatışmanın tohumlarını eken de işte bu başarısızlık oldu. Anlaşmazlığın çapı, bu yılın başlarında daha da büyüdü. Temsilciler Meclisi (TM) Dibeybe’den güvenoyunu çekti ve Trablus’un eski İçişleri Bakanı Fethi Başağa’yı başbakan olarak seçti. Başağa, Trablus’a girip hükümeti devralacağını söylerken BM’nin tanıdığı Dibeybe, iktidarı ancak seçimle göreve gelecek hükümete teslim etmekte kararlı bir duruş sergiledi. Misratalı olması sebebiyle buradaki milis kuvvetlerin bir kısmının desteğini alan Başağa, Trablus’taki milisler arasında da az da olsa taraftar buldu.
İki gün süren çatışmalar
En nihayetinde 26-27 Ağustos’ta Başağa’ya bağlı güçler Trablus’un kontrolünü ele geçirmek için harekete geçti ve UBH’ye bağlı askeri bir konvoya rastgele ateş açması çatışmaların fitilini ateşledi. Trablus’un Bin Gaşir ve Sarim bölgelerinde başlayan çatışmalar ilerleyen saatlerde Cumhuriyet Caddesi ve Dahra gibi kentin merkezi bölgelerine sıçradı. İlk çatışmalar, Başağa’ya yakın Haitem Tajouri liderliğindeki milis güçler ile Başkanlık Konseyi’ne bağlı İstikrar Destek Birliği arasında yaşandı. Trablus’un 200 kilometre doğusundaki Misrata kentinden Başağa’ya yakın askeri bir konvoy başkentin doğusuna geldi. Güneyde ise Dibeybe’nin geçen 17 Mayıs’ta görevden aldığı Askeri İstihbarat Dairesi Başkanı Usame Cuveyli’ye bağlı Zintanlı Tugayları kente doğru harekete geçti ve şehir merkezi ile Trablus Havalimanı arasındaki ana yol ve kavşakların kontrolünü ele geçirmeye çalıştı.
Misrata’dan Trablus’a ulaşmaya çalışan milislerin hava bombardımanı ile şehre girişi engellenirken İstikrar Destek Birliği’ne bağlı kuvvetler, Haitem Tajouri’nin milislerinin ana karargahlarını ele geçirdi. Cuveyli’nin liderliğindeki milisler daha güneye çekilmek zorunda kaldı. Küçük çaplı çatışmalar toplamda 48 saat sürse de gerçekte “ayaklanma” bir kaç saat içinde bastırılmıştı.
Başbakan Dibeybe de akşam saatlerinde sokağa inerek şehrin güvenliğini sağlayan birlikleri ziyaret etti, “darbe dönemlerinin kapandığını, isteyenin seçime girebileceğini” söyledi. İlgili birimlere saldırıya katılan herkesin tutuklanması emrini verdi. Hakkında tutuklama kararı çıkan isimler arasında Başağa ve Cuveyli de bulunuyor.
نهاية العدوان واحدة. pic.twitter.com/2Dge7Y2WgH
— عبدالحميد الدبيبة Abdulhamid AlDabaiba (@Dabaibahamid) August 27, 2022
Başağa’nın eli artık daha zayıf
Çatışmalar, Trablus’un denetimindeki silahlı birlikler arasındaki bölünmüşlüğün devam ettiğini ve bu durumun ülkenin güvenliğini tehdit ettiğini bir kez daha gösterdi. Çatışmaların sonunda ise Başağa’yı destekleyen milis güçlerin çatışma öncesi konumlarına göre Trablus’a daha uzak bölgelere çekilmek zorunda kaldıkları görünüyor. Başağa’nın Trablus’ta kaybettiği mevziler, oldukça düşük olan Trablus’a girme ihtimalini artık sıfıra yaklaştırmış durumda. Abdülhamid Dibeybe ise Trablus’taki konumunu önemli ölçüde güçlendirdi. Ancak bu durumun birliği teşvik etmesi pek olası değil hatta Libya’daki bölünmeyi önemli ölçüde derinleştirebilir. Gerçek bir barış girişimi olmazsa, yeni çatışmalar kaçınılmaz.
Başağa’nın intihar girişimi
İşin başka bir boyutu; kimse Başağa’nın Trablus’a girip hükümeti devirebileceğine ihtimal vermiyordu. Başağa için “intihar girişimi” anlamına gelebilecek bu adımı neden attığı tartışma konusu. Eski Yüksek Devlet Konseyi’ne danışmanlık yapmış, siyasi yorumcu Salah el-Bakush, TM Başkanı Akile Salih’in Başağa’ya Trablus’a girmesi için bir hafta süre verdiğini ve Başağa’nın buna uyduğunu iddia etti: “Salih, adamın kazanamayacağını ve masumların kanının döküleceğini biliyor, ancak üçüncü bir hükümet için müzakereleri zorlamayı, seçimleri erteletmeyi ve iktidarda kalmayı umuyor.
Herhangi bir özel bilgisi olmayan bir çok analist de Halife Hafter ya da Akile Salih’in Başağa’yı bu girişime zorlamış olabileceği görüşünde. Formül şu: Başağa küçük bir ihtimal de olsa Trablus’a girebilirse Hafter ve/veya Salih başketteki pozisyonunu güçlendirecek. Başarısız olursa, Trablus ve çevresinde yönetilemeyen milis güçler arasında bir iç savaşın fitili ateşlenecek…
‘Üçüncü hükümet’ tartışması
Gelişmeler, çatışmaların bir süredir iddia olarak konuşulan “üçüncü hükümet” girişiminden bağımsız olmadığını da gösteriyor. Ağustos başında Libya medyasına servis edilen “Mısır kaynaklı” haberlere göre, Akile Salih ile Devlet Yüksek Konseyi Başkanı Halid el-Mışri, “üçüncü hükümet” seçeneği için pazarlık yapıyor. Kahire’de Mısır istihbaratının gözetiminde yapılan görüşmelerle ilgili Ankara bilgilendiriliyor hatta “Kahire ve Ankara arasında mevcut iki yönetime alternatif olacak yeni bir hükümet kurma planı ve her iki tarafın müttefiklerini bu plana uymaya zorlama konusunda fikir birliği var.
Haberin, görüşme ile ilgili kısmını doğrulayan bir açıklama, Yüksek Devlet Konseyi’nin eski başkanı, Vatan İçin Birlik Partisi (Union for Homeland) lideri Abdul Rahman el-Swehli’den geldi. Swehli 4 Eylül’de attığı twitte, Mışri’nin ile Salih’in Mısır istihbaratı himayesinde yeni bir hükümet ve yüksek mevkiler için pazarlık yaptığını söyledi.
Katar merkezli El Cezire’nin Danıştay’dan bir kaynağa dayandırdığı haberine göre ise Mışri, Kahire’ye gitmeden önce Konsey üyelerine bizzat kendisinin başkanlık ettiği üçüncü bir hükümet için görüşeceğini söyledi.
Akile Salih ile Halid el Mışri’nin Ağustos ortasında ve çatışmalardan sonra ayın 31’inde Kahire’ye gittiği biliniyor. İkinci görüşme, Türkiye’deki başka bir diplomasi trafiği nedeniyle kesintiye uğradı.
Türkiye’deki diplomasi trafiği
Ankara, Trablus’taki çatışmaların hemen ertesinde Libyalı tarafları İstanbul’a çağırdı. Resmi davet üzerine Türkiye’ye geleceğini açıklayan ilk isim Başağa oldu. Ancak Türk yetkililer Başağa ile fotoğraf vermedi. 1 Eylül’de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar ve MİT Başkanı Hakan Fidan’la görüşen Dibeybe, Vahdettin Köşkü’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile de görüntü verdi.
Ankara’nın uzlaşma için formül aradığı ve iki ismin Erdoğan’la üçlü bir görüntü vermesi için çalıştığı belirtiliyor. Ancak uzlaşı sağlanamadı ve görüşmeler ayrı ayrı yapıldı. Görüşmelerden sonra Dibeybe “Görüştüğüm Türk yetkililer, benim başbakanı olduğum Ulusal Birlik Hükümetini desteklediklerini bir daha teyit ettiler ve seçimlerin yapılması için bir yol haritası hazırlanması konusunda mutabık kaldık” açıklaması yaptı. Aradığı desteği bulamayan Başağa ise görüşmeye ilişkin resmi açıklama yapmadı, sözde kabinesinin üyelerine “temasların süreceğine” ilişkin bilgi vermekle yetindi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Libya Ulusal Birlik Hükümeti Başbakanı Abdulhamid Dibeybe’yi Vahdettin Köşkü’nde kabul etti.
İstanbul’daki diplomasi trafiğine dahil olan bir isim de Mışri oldu. Kahire’deki görüşmelere ara verip İstanbul’a gelen Mışri, konuyla ilgili tek açıklamasını görüşmelerden günler sonra sosyal medya hesabından yaptı. Mışri, Çavuşoğlu, Akar ve Fidan’la görüştüğünü, Türk yetkililerin sadece diyaloga dayalı bir çözüm vizyonunu desteklediklerini ve seçimlerin bir an önce yapılması çağrısında bulunduklarını söyledi.
Libyalı kaynaklar, Akile Salih’in de İstanbul’a davet edildiğini ancak Salih’in gelip gelmediğine ilişkin bir bilginin bulunmadığını söylüyor.
Bir diğer iddia da Müslüman Kardeşler liderlerinden Muhammed Savan’ın da görüşmelere katıldığı yönünde. Savan, Trablus’taki çatışmalardan sonra hakkında yakalama kararı çıkarılan isimlerden biri. Müslüman Kardeşler’in Libya ayağı Adalet ve İnşa Partisi’nin kurucusu Savan, geçen yıl partisinin başkalık yarışını kaybedince istifa etmiş ve Demokrat Parti’yi kurmuştu.
Yeni saflaşmalara doğru
Gelinen süreç, yapılan açıklamalar ve kurulan pazarlık masaları; ortaya atılan iddialarla birlikte değerlendirildiğinde iki yıl önce çok uç görünen yeni saflaşmalar ya da en azından yeni uzlaşı arayışlarının ip uçlarını veriyor:
- Hafter’le arasının bir süredir açık olduğu bilinen Akile Salih, Mışri ile ortak bir payda bulmaya çalışıyor. Trablus yönetimi ile yıldızı barışmayan Kahire, “üçüncü hükümet” seçeneğini hem Trablus’taki çıkarını korumanın hem de Türkiye ile “ara formülde” buluşmanın anahtarı görüyor. Başağa’nın Salih tarafından Trablus’a “intihar görevine” gönderilmesi de Türkiye’yi bu formüle ikna çabası gibi duruyor. Bir tarafta istikrarı sağlayamayan Dibeybe diğer tarafta itibarı zayıflamış Başağa… Salih-Mışri ikilisi bu kaosun kendilerini seçenek olarak öne çıkaracağını düşünüyor olabilir. Libyalı kaynakların çatışmalarda Rusya değil de Mısır’a işaret etmesi de Kahire’nin başını çektiği bu formül iddialarını güçlendiriyor.
- Trablus’taki çatışmalardan önce ve sonra Bingazi’den yapılan açıklamalar bir başka uzlaşı arayışına dikkatleri çekiyor. Halife Hafter’in sözcüsü, “Trablus’taki çatışmalarda hiçbir gücü desteklemediklerini, çatışmaların Trablus halkına zarar verdiğini” söyledi. Dibeybe’nin, 12 Temmuz’da mevcut Libya Ulusal Petrol Kurumu (NOC) Başkanını görevden alarak yerine Hafter’e yakın bir isim olan Ferhat bin Kıdara’yı ataması, Dibeybe ile Hafter’in “uzlaşı aradığı” iddiasına yol açmış ancak Dibeybe tarafından yalanlanmıştı. Hafter ile Dibeybe arasında var olduğu söylenen ittifak Trablus çatışmasına, kadar petrol çemberinin dışına çıkmadı ancak Hafter’in çatışmada tarafsız olduğunu açıklaması, bu iddiayı güçlendirecek bir adım olarak görülüyor. Bu olası ittifakın arkasındaki gücün Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu konuşuluyor. Türkiye’nin Hafter safından bir ismin ülkenin en önemli kurumlarından birinin başına atanmasına itiraz etmemesi de Ankara-Abu Dabi normalleşmesinde bir iyi niyet göstergesi olarak yorumlanıyor.
- Hafter’e yakın ismin NOC Başkanlığına atanması ve ittifak iddialarının, Dibeybe hükümetinin kadim destekçilerinden Katar’ı rahatsız ettiği biliniyor. Resmiyette Dibeybe’ye desteğini sürdürse de Katar’ın başka arayışlara girdiği konuşuluyor. Bir süredir gündemde olmayan Müslüman Kardeşler’in yeniden boy göstermesi bu “arayışın” parçası olabilir. Libyalı tarafların Türk yetkililerle görüştüğü sırasında Katar Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdul Rahman da İstanbul’daydı. Muhammed Savan’ın görüşme trafiğine dahil edildiğinin ileri sürülmesi de bu iddiayı destekliyor.
Ankara’nın pozisyonu
Türkiye’nin Libya’daki temel çıkarı bu ülkeyle imzalanan deniz yetki sınırlandırma anlaşmasının korunması ve ülkenin siyasi istikrarında. 2019’da Trablus hükümetine açıktan ve güçlü destek veren Ankara, bugün arabulucu gibi hareket ediyor. Ancak Ankara’nın tavrındaki bu değişikliğin, içerikten ziyade taktik ve retorik düzeyde olduğu görünüyor. Elbette Ankara, Dibeybe hükümetine daha yakın duruyor ancak geçmişte olduğu gibi bunu açıktan ifade etmeyi tercih etmiyor yani Dibeybe ile fotoğraf verirken Başağa’yı doğrudan hedef almıyor ya da Libyalı diğer aktörlere kapıyı tamamen kapatmıyor. Bunun bir nedeni, yazıda anlatmaya çalıştığımız Libya siyasetinin karışıklığı ve “esnekliği” ile ilgili. Diğer nedeni de Türkiye’nin Libya’da da aktif olan ülkelerle girdiği yeni “normalleşme” süreci.
Üzerine konuşulan yeni uzlaşma formülleri ile ilgili Türkiye, seçenekleri müzakere ediyor ancak esas olarak topyekun bir hükümet değişimine taraftar değil. Daha çok, mevcut hükümetin revize edilerek uzlaşmanın sağlanması, istikrarın korunması ve seçimlere gidilmesini istiyor.
Özetle; Libya’da herkes hesabını mevcut ittifakların her an değişebileceği ve hesapta olmayan kişilerin oyuna dahil olabileceği ihtimali üzerinden yapıyor.
Batının çözümsüzlüğü
Son çatışmalar bir kez daha gösterdi ki ülkedeki silahlı yapılar denetim altına alınmadan, hayata geçirilecek siyasi hiçbir çözüm, uzun ömürlü olmayacak. Libya güvenlik sektörünün yeniden yapılandırılması ve milis grupların dağıtılması seçimden daha acil bir gündem. Libya gerçekliğine uygun, uygulanabilir ve gerçekçi stratejiye dayanan bir uzlaşma süreci ancak güvenlik sağlandıktan sonra hayata geçirilebilir. Anayasa değişikliğini temel alacak uzlaşı sürecinin tamamlanmasından sonra sandığa gitmek çözüm vaat eden tek seçenek gibi duruyor.
Ancak süreç bir kez daha, Batılı ülkelerin çıkar çatışmaları arasında yalpalayan BM’nin inisiyatifine bırakılamaz. Çünkü son çatışmaların da ana suçlusu Batı, Stephanie Williams ve BM. Batılı diplomatların himayesinde ve onların modellerine göre, ülkenin öznel şartlarına bakılmaksızın dayatılan çözüm modelleri başarısız oldu. Batı, acil sorunları çözmek yerine, Libya petrolünün kontrolünü ele geçirmek ve yabancı askeri personelin Libya’dan çekilmesiyle meşguldü.
Liderliği kim yapacak
Daha büyük bir savaşın pusuda beklediği de hesaba katılırsa, karşımıza yeni barış sürecinin kimin inisiyatifine bırakılacağı sorusu çıkıyor. En gerçekçi seçeneğin, 2020’de taraflara silah bıraktırmayı başaran iki güç; Türkiye ve Rusya olduğu görünüyor. İki ülke, bölge ülkelerini de ikna ederek ülkedeki siyasi çıkmaz döngüsünü kırmak zorunda.
Suriye örneğinin gösterdiği gibi Ankara ve Moskova müzakere edebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Putin’in Soçi’deki son görüşmelerinde Libya konusunun tartışılması önemli bir adım. Bir önemli gelişme de 9 Eylül’de yaşandı. Rusya Federasyonu Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Devlet Başkanı Putin’in Orta Doğu ve Afrika Özel Temsilcisi Mikhail Bogdanov, Türkiye’nin Moskova Büyükelçisi Mehmet Samsar’la Libya ana gündemini görüştü. Rusya’dan yapılan açıklamada, konuyla ilgili görüş alışverişinde bulunulduğu belirtildi. Açıklamada, her iki ülkenin de “Libya’da barış ve güvenliğin sağlanması amacıyla Libyalı taraflarla görüşmeleri koordine etmeye devam etmeye hazır oldukları” belirtildi. Bu görüşmeler, örneğin güvenlik bölgelerinin sınırlandırılması konusunda anlaşmaya varmak için bu yönde işbirliği umutları olduğu anlamına geliyor.
En mantıklı adım, Rusya ve Türkiye’nin Libya’nın toprak bütünlüğünü korumak için prensipte hemfikir olması ve her iki tarafın da garantör olarak hareket etmesi olacaktır. Rusya Doğu Libya’nın güvenliğini, Türkiye ise Batı Libya’nın güvenliğini garanti altına alabilir. Bu çözüm için en gerçekçi ihtimal olacaktır. İki güvenlik bölgesi arasındaki sınır Site boyunca uzanabilir.
Doğu Akdeniz
Yunanistan halkı İsrail ile ittifaktan memnun değil

Atina, İsrail’i önemli bir ortak olarak görüyor; fakat bu ilişkiler çeşitli nedenlerle halkın giderek artan öfkesiyle karşı karşıya.
İsrail, geçen pazar günü ülke çapında düzenlenen Filistin yanlısı protestolar öncesinde Yunanistan’daki vatandaşlarına nadir görülen bir uyarıda bulundu: “Kamusal alanda uyruğunuzu açıkça belli etmekten kaçının.”
Middle East Eye’a (MEE) göre bu uyarı, İsraillilerin uzun süredir yakın bir müttefik, turizm ve yatırım merkezi, hatta potansiyel bir yerleşim cenneti olarak gördükleri bir ülkede dikkat çekiciydi.
Fakat İsrail’in Yunanistan ile ilişkileri giderek daha karmaşık bir hal alıyor.
Birçok Yunanın İsraillilerin gayrimenkul alımlarına bağladığı kira artışları, Filistin yanlısı gösterilerde alay eden İsraillilere duyulan öfke ve Başbakan Kyriakos Mitsotakis’in İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile olan yakın dostluğu, öfkeyi körüklüyor.
ittifaka karşı çıkan eski savunma bakan yardımcısı Konstantinos Isychos, Middle East Eye’a verdiği demeçte, “Bu, bir tarafın güçlü, diğer tarafın ise güçsüz olduğu asimetrik bir ilişki,” diye konuştu.
Eski yetkili, “İsrail ile ilişkiler kurmak çifte intihardır; zira soykırım fark edilmeden ve cezasız kalırsa, bu suç teşkil eden bir emsal oluşturur ve tekrar yaşanabilir,” dedi.
Bu düşmanlık kamuoyunda da yankı buluyor. 2026 yılında yapılan bir Pew Research anketi, Yunanlıların yüzde 65’inin bu ortaklığa karşı olduğunu ortaya koydu.
Öte yandan birçoğu, Türkiye’yi “yayılmacı bir ülke” olarak algıladıkları için bunu “gerekli bir kötülük” olarak görüyor.
Bu arada sokaklarda Filistin yanlısı protestolar, İsrail yanlısı protestolara kıyasla çok daha büyük çapta gerçekleşiyor.
Bazı Yunanlar için bu ilişkiye karşı çıkmak, İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü işgal sırasında Atina’nın İsrail silahlarına ve gözetleme teknolojisine harcadığı paradan giderek daha fazla ayrılamaz hale geliyor.
İtalya merkezli Mediterranea Saving Humans derneği adına Orta Akdeniz’de göçmen kurtarma çalışmaları yürüten Filistin yanlısı aktivist Iason Apostolopoulos, MEE’ye şunları söyledi:
“Daha iyi hastaneler, itfaiye uçakları, trenler ya da emekli maaşları için hiçbir zaman para bulunmuyor. Fakat her gün işgal, ölüm ve apartheid üreten bir askeri makineyi besleyen Predator [bir gözetleme programı] ve İsrail’den silah paketleri satın almak için her zaman fon bulunuyor.”
Bir zamanlar Yunanistan’ı, giderek pahalılaşan, şiddet dolu ve işlevsiz buldukları ülkelerinden çekici bir kaçış noktası olarak gören İsrailliler, artık bu artan tepkiyi hissediyor.
Netanyahu’nun politikalarına eleştirel yaklaşan göçmenler, ayrılmalarının başlıca nedenleri olarak sürekli füze saldırısı tehdidini ve yüksek yaşam maliyetini gösteriyor.
Hayfa Üniversitesi’nde siyaset bilimi doçenti olan Ehud Eiran, MEE’ye verdiği demeçte, “Yunanistan ve Kıbrıs’ta gayrimenkul satın almak, yerleşimci projesine karşı seküler kesimin verdiği yanıt haline geldi. Ortodoksların projesi dağlara çekilip dindar bir yaşam sürmekken, seküler kesimin projesi ise Batı’ya gidip orada gayrimenkul satın almak,” dedi.
Orta Doğu’nun büyük bir kısmı tarafından İsrail’in reddedilmesi, ülkeyi Yunanistan ile ortaklık da dahil olmak üzere alternatif bölgesel entegrasyon biçimlerine sevk etti.
O zamandan beri bu ilişki, gizli askeri işbirliğinden, İsrail’in Akdeniz’deki en önemli stratejik ortaklıklarından birine dönüştü.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs, İsrail’e Avrupa Birliği’ne diplomatik ve endüstriyel erişim imkânı sunarken, İsrail güçlerinin bölgesel düşmanlarına benzer arazilerde bombalama veya çatışma tatbikatları yapmasına da imkân tanıyor.
Güney Kıbrıs, İsrail’e Lübnan’a bakan bir deniz üssüne erişim imkânı sunarken, adanın kuzeyi de Ankara’yı daha yakın füze menziline soktuğu için ilgi çekiyor.
Üç ülke, elektrik şebekelerini birbirine bağlıyor, denizaltı doğalgaz rezervlerini geliştiriyor ve Doğu Akdeniz’de ortak devriye gezileri konusunda görüşüyor.
2010 yılında, eski Yunanistan Başbakanı Yorgos Papandreou’nun Moskova’daki bir restoranda Netanyahu ile tesadüfen karşılaşması ve onu akşam yemeğine davet etmesi bir dönüm noktası oldu. Bu buluşma, iki ülke arasında daha yakın ilişkilerin kurulmasına zemin hazırladı.
Oysa işbirliği çok daha önceden başlamıştı. Yunanistan, 1990’da İsrail’i tanıyan son Batı ülkeleri arasında yer alsa da, 1960’larda Yunan askeri cuntası İsrail’den gizlice silah satın almış ve ortak silah fabrikaları kurulması konusunu görüşmüştü.
Bu ilişki, 1975’te cuntanın devrilmesiyle kesintiye uğramıştı fakat 1990’larda istihbarat ve askeri işbirliği yoluyla yeniden canlandı.
Bu ilişkiler 2002’de kamuoyuna açıklandı ve İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bozulmasıyla birlikte genişledi.
İsrailli savaş uçakları, eğitim amacıyla Yunan hava sahasını kullanmaya başladı; bu da İsrail’e uzun menzilli operasyonlara hazırlanmak için önemli bir fırsat sundu.
İsrail’de yaşayan çevirmen ve tur rehberi Angelos Raphael, MEE’ye verdiği demeçte, “Sıradan bir İsrailli, hava kuvvetlerinin havada yakıt ikmali de dahil olmak üzere Tahran’a bu kadar kolay bir şekilde uçabilmesinin, Yunanistan semalarında gerçekleştirme fırsatı buldukları eğitimlerden kaynaklandığını bilmiyor,” diye konuştu.
2015 yılında Yunanistan, ABD’den sonra İsrail ile askeri işbirliği anlaşması imzalayan ikinci ülke oldu.
Bu anlaşma, iki ülkenin birbirlerinin askerlerini ve teçhizatını kendi topraklarında barındırmasına imkân tanıdı.
Isychos, açıklananlardan çok daha fazlası üzerinde anlaşmaya varılmış olması gerektiğini söyledi.
Isychos’un savunma bakan yardımcılığı görevi, anlaşmanın imzalanmasıyla aynı döneme denk gelmişti ama kendisi bakanıyla şiddetli bir çatışma içindeydi.
Doğu Akdeniz’de doğalgazın keşfi, daha yakın işbirliği için bir başka teşvik unsuru oluşturdu.
Eiran, “2010 civarında doğalgaz yataklarını keşfettiğimizde, bir anda enerji yoksunu bir ülkeden enerji ihracatçısına dönüştük. Kıbrıs ile deniz sınırlarını belirledik, buradan Yunanistan’a boru hatları ve bir elektrik bağlantısı döşemeyi planladık… Ortak düşman olarak Türkiye’den ziyade enerji ve altyapı konularını kamuoyuna açıklamak bizim için daha kolaydı,” dedi.
Enerji ve güvenlik ortaklığı olarak başlayan bu süreç, o günden bu yana askeri işbirliği, istihbarat ve Akdeniz çevresinde İsrail ile müttefiklerinin konumlandırılmasına odaklanan çok daha geniş kapsamlı bir stratejik ilişkiye dönüştü.
İsrail’in değişen bölgesel güvenlik ortamıyla karşı karşıya kalmasıyla birlikte bu rol daha da önemli hale gelmiştir.
Türkiye, 7 Ağustos’ta Suudi Arabistan ve Pakistan ile karşılıklı savunma anlaşması imzaladığında, yetkililer bu yeni ittifakın herhangi bir ülkeye, özellikle de İran’a karşı olmadığını belirtmeye özen gösterdiler.
Fakat Mısır’ın bu ittifakta yer almaması ve üç ülkenin stratejik ağırlığı, İsrail’de bu ittifakın fiilen İsrail’e yönelik olduğu yönünde spekülasyonların artmasına neden oldu.
İsrail Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli, “Bu durumun hem Akdeniz’de hem de Suriye cephesinde son derece ciddi sonuçları olabilir” uyarısında bulunarak, “Bu durum, Yunanistan, Kıbrıs, BAE, Somaliland ve Hindistan ile ittifaklarımızı derinleştirmemizi gerektiriyor,” dedi.
İsrail, yıllardır Netanyahu’nun “ittifak altıgeni” olarak tanımladığı bir yapı oluşturuyor.
Bu ortaklıklar büyük ölçüde denizcilik odaklı olup, Hint Okyanusu’ndan başlayarak Hindistan üzerinden, BAE üzerinden Basra Körfezi’ni aşarak Somaliland üzerinden Kızıldeniz’e ve Yunanistan, Kıbrıs ve Fas üzerinden Akdeniz’e uzanıyor.
Dikkat çekici bir şekilde, İsrail’in müttefik seçimlerinin tamamı stratejik deniz darboğazlarında ya da bunların yakınında yer alıyor.
Fas, Cebelitarık’ın bir tarafında bulunarak Akdeniz’e erişimi kontrol ediyor; Yunanistan, Türk Boğazları’na yaklaşımı kontrol ediyor; Somaliland, Kızıldeniz’e erişim sağlayan Bab el-Mandeb darboğazının karşısında yer alıyor; Birleşik Arap Emirlikleri ise Hürmüz Boğazı’nın her iki yakasında da konumlanıyor.
Yunanistan ve Kıbrıs ise İsrail’e Doğu Akdeniz’de stratejik derinlik kazandırıyor.
Jeopolitik analist Alexandros Itimoudis, MEE’ye verdiği demeçte, “İsrail ile olan ilişki, Yunanistan’ı Akdeniz ve Orta Doğu’daki durumları düzenleyebilecek bir konuma getiriyor. İsrail’e stratejik derinlik kazandırıyoruz; çünkü arkalarında, denizde kendilerini destekleyen Yunanistan ve Kıbrıs’ın olduğunu biliyorlar,” dedi.
İran ve Yemen’deki Husilerin askeri eylemleri nedeniyle Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mandeb Boğazı’nın şu anda İsrail için erişilemez durumda olması nedeniyle Akdeniz daha da önemli hale geldi.
Fakat İsrailli analistler, bu ilişkiyi abartmamaya özen gösteriyor. İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nde Doğu Akdeniz uzmanı olan Gallia Lindenstrauss, “Bu güçlü bir ortaklık, ancak buna ittifak demezdim. Bağımsız yetenekler geliştiriliyor, ancak tarafların çatışma anında düşmana karşı mücadele etmek için birbirlerine yardım etmeye geleceği beklentisi yok,” dedi.
Bu stratejik ilişki, belki de en belirgin şekilde İsrail’in Yunanistan’a yaptığı silah satışlarındaki hızlı artışta ortaya çıkıyor.
Yunanistan, 2022’de Fas ve Kıbrıs’a satılan sistemlerin çoğunu içeren 3 milyar avroluk bir anlaşmayı kabul ettiğinde, İsrail temmuz ayında Akdeniz’de üç büyük hava savunma satışı gerçekleştirmiş oldu.
Bu anlaşma, Yunanistan’a bütünleşik bir ulusal hava savunma sistemi kazandıracak ve aynı zamanda Akdeniz’in zıt uçlarında bulunan, İsrail’in hakimiyetindeki hava farkındalık ağlarını birbirine bağlayacak.
Tabii ki muhtemelen telemetri verilerini paylaşan ve ekipmanın kaynak koduna arka kapı erişimi sağlayan gizli protokoller aracılığıyla.
Ayrıca, Yunanistan’ın Suudi Arabistan’a sağladığı füze savunma kalkanının, Tel Aviv’in yararına olacak bir Truva Atı unsuru içerip içermediği konusunda da sorular gündeme gelmişti.
Nisan ayında Yunanistan, İsrail’in en büyük silah üreticisi Elbit Systems’ten 36 adet roket topu fırlatıcısı, menzili 300 km’ye kadar çıkan hassas güdümlü füzeler, gezici mühimmat ve 10 yıllık bir destek paketi için 650 milyon avro harcamayı kabul etti.
Ağustos ayında Atina, İsrailli üretici Shladot’tan 1,5 milyon avro değerinde zırhlı araç satın aldı; bu, işgal altındaki Batı Şeria’da medyada sıkça görülen bu dayanıklı araçları temin etmek üzere Yunan polisiyle daha önce yapılan anlaşmanın devamı niteliğindeydi.
Yunanistan ayrıca, İsrail Havacılık ve Uzay Sanayii (Israel Aerospace Industries) ile birlikte, tespit edilmesi zor bir denizaltı casus insansız hava aracı olan “Blue Whale”ı ortaklaşa üretmeyi planlıyor. Bu araç, su altında bir aya kadar kalabiliyor.
3 milyar avroluk hava savunma sistemi, NATO’nun Link 16 şifreli iletişim sistemiyle de uyumlu olacak ve Yunanistan’ı daha geniş bir askeri yapıya entegre edecek.
İki ülke arasındaki ilişki, geleneksel silah satışlarının ötesine geçerek yapay zeka ve askeri veri sistemlerine doğru genişliyor.
Yunanistan, mevcut Yunan sensörleri ve radarlarından elde edilen verileri, Yunan F-16 ve F-35 uçaklarından gelen NATO standartlarındaki bilgilerle birleştirip bunları “Achilles Shield” sistemine aktarmak üzere tasarlanmış, yapay zeka destekli bir Komuta ve Kontrol (C2) ağı geliştiriyor.
Özel olarak tasarlanmış bir İsrail yapımı C4I kontrol merkezi, İsrail’den satın alınan ELM-2084 radarlarından ve Yunan savaş uçaklarından gelen verileri bir araya getirecek.
Böylece sistem, düşman insansız hava araçlarını gerçek zamanlı olarak takip edebilecek ve veri aktarımındaki gecikmeleri en aza indirebilecek.
Emekli Korgeneral Konstantinos Loukopoulos, MEE’ye verdiği demeçte, “Hiçbir sistem yüzde 100 koruma sağlamaz ve sistemin gerçek koşullar altında nasıl tepki vereceğini hâlâ bilmiyoruz,” dedi.
Yunanistan’ın savunma harcamaları, 2019’daki 5,5 milyar dolardan yılda 8 milyar doların üzerine çıktı.
Yunanistan, 2030 projesi kapsamında 2036 yılına kadar askeri modernizasyon için yaklaşık 28 milyar avro harcama yapmayı planlıyor ve böylece savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 3,5’ine çıkaracak.
Satın alımlar arasında üç adet C-390 Millennium nakliye ve yakıt ikmal uçağı, Apache helikopterleri için Hellfire füzeleri ve fırkateynler için sonar sistemleri yer alıyor.
Fakat Atina, İsrail silahlarına erişimden daha fazlasını arıyor. Kendi mühendis ve bilim insanı havuzundan daha fazla yararlanırken, uzmanlık ve teknoloji kazanmak için İsrail ile işbirliğini kullanarak askeri teknolojiyi ortaklaşa geliştirmek ve üretmek istiyor.
İsrail de bu durumu kendi lehine bir fırsat olarak görüyor. İsrail’in önde gelen teknoloji üniversitesi Technion’un Havacılık ve Uzay Mühendisliği Fakültesi’nde görev yapan Yunan-İsrailli profesör Benny Nathan, “Yunanistan’da çok zeki insanlar var, ancak yolsuzluğun yaygın olması nedeniyle bu potansiyeli tam olarak değerlendiremiyor,” dedi.
İsrailli şirketler ayrıca, Avrupa Birliği’nin savunma sektörü fonlarına başvurabilecek şirketleri satın alarak Yunanistan’ın savunma sektöründeki varlıklarını genişlettiler.
Türkiye de İtalya’daki savunma şirketlerini satın alarak benzer bir strateji izledi.
Ortaklık, gözetleme teknolojisi alanına da yayıldı. İsrail, Predator ve Pegasus gibi gelişmiş casus yazılımların sırasıyla Yunanistan ve Fas’a, muhtemelen de Kıbrıs’a satışına izin verdi.
Bu yazılımların, İsrail’in ele geçirilen iletişimlere erişim yoluyla diplomatik olarak fayda sağlamasına olanak tanıyabilecek bir arka kapı içerdiği düşünülüyor.
Fakat Yunanistan için bu ortaklığın artan stratejik değeri, siyasi bir bedel de beraberinde getiriyor.
İki ülke askeri açıdan ne kadar yakınlaşırsa, Atina’nın İsrail ile ilişkisini, İsrail’in Gazze’ye karşı yürüttüğü işgalin yol açtığı halk öfkesinden ayırması o kadar zorlaşıyor.
Sıradan Yunanlar ve Kıbrıslılar, bir tür “yumuşak sömürgeleştirme” korkusuyla ülkelerinin İsrail’le olan ortaklığını giderek daha fazla eleştiriyor ve Yunan adalarının satın alınmasına yönelik tekliflere ya da İsrailli yatırımcıların satın alımlarının ardından kıyı şeridine veya köylerin tamamına erişimi engellediği örnekleri işaret ediyor.
İsrail, hızla değişen bölgesel ortamı telafi etmek için Akdeniz’de bir ittifak ağı kurmaya çalışırken, Yunanistan ise kendini birçok vatandaşının giderek daha fazla sorguladığı bir ilişkinin merkezinde buluyor.
Doğu Akdeniz
Yunanistan, Türkiye’nin yeni deniz parklarını “yasadışı” olarak nitelendirdi

Yunanistan, Türkiye’nin iki geniş deniz parkı kurmasını “yasadışı” olarak kınadı ve Ankara’yı uluslararası sulara ve Yunanistan’ın kıta sahanlığına “tecavüz etmekle” suçladı.
Açıklamada, Türkiye’nin bu tür girişimlerinin “iyi komşuluk ilişkilerinin güçlendirilmesine katkıda bulunmadığı ve iki ülke arasındaki karşılıklı anlayış ilişkilerini sürdürme çabalarını ciddi şekilde baltaladığı” savunuldu.
Türkiye daha önce Akdeniz ve Ege Denizi’nde ulusal deniz parkı olarak belirlenecek iki koruma alanını duyurmuştu.
Resmi Gazete’de yayımlanan kararnameye göre, parklarından biri Akdeniz’de Fethiye ve Kaş açıklarındaki suları kapsayacak, ikincisi ise Çanakkale Boğazı yakınlarındaki kuzey Ege’deki bir alanı kapsayacak.
Fethiye-Kaş parkı yaklaşık 21.700 kilometrekarelik bir alanı kapsarken, kuzey Ege parkı ise 1.742 kilometrekarelik bir alana yayılıyor.
Ne var ki Atina, Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Türk parklarının Türkiye’nin karasularının ötesine uzandığını belirterek, bu hamlenin “hiçbir hukuki geçerliliği olmadığını” savundu.
Yunanistan, İyon ve Ege denizlerinde deniz parkları kurma planlarının “deniz hukuku kurallarına tam uyum içinde” ve münhasıran Yunan karasuları sınırları içinde gerçekleştirildiğini vurguladı.
Bakanlık, “Dolayısıyla bu, ne açık denizler ne de Yunanistan’ın kıta sahanlığı üzerindeki hakları açısından hiçbir hukuki geçerliliği olmayan bir eylemdir. Türkiye’nin kendi yargı yetkisi dışındaki alanlarda da ‘ulusal’ deniz parklarını tek taraflı olarak kurması, fiili durum yaratamaz veya Uluslararası Hukuktan kaynaklanan hakları hiçbir şekilde etkileyemez,” diye ekledi.
Muhalefet partisi Syriza için bu hamle, uzun süredir devam eden “Türk provokasyonları” dizisinin en son halkası.
Partinin genel sekreteri Rena Dourou, “İlk park, (Yunan) Kastellorizo adası çevresindeki tüm deniz alanını hariç tutarken, ikincisi Samothrace ile Lemnos arasında uzanıyor,” dedi.
Dourou, hükümeti ulusal bir stratejiden yoksun olmakla ve “Ege’deki sükunet yanılsaması ile kendini avutmaya devam etmekle” suçladı.
Yunanistan ile Türkiye arasındaki gerginlikler, ilişkileri iyileştirme çabalarına rağmen periyodik olarak yeniden su yüzüne çıkıyor.
Aralık 2023’te Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Yunanistan Başbakanı Kyriakos Mitsotakis, gerginlikleri hafifletmeyi amaçlayan bir dostluk ve iyi komşuluk ilişkileri bildirisi imzalamıştı.
Doğu Akdeniz
Kıbrıs’taki İngiliz üsleri üzerindeki tartışma sürüyor

Kıbrıs, Donald Trump’ın adadaki İngiliz üslerini savaş zamanı saldırıları için kullanmasını engellemek istiyor ve Nigel Farage’ın başbakan olması ihtimaline karşı Birleşik Krallık’tan güvence talep ediyor.
Mart ayında Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer, ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları için Kıbrıs’taki İngiliz askeri üslerini kullanmasına izin vermemişti ama daha sonra İran misillemelerini önlemek gibi “belirli ve sınırlı savunma amaçları” için kullanılmasına izin verdi.
Hem İngiliz hem de Güney Kıbrıslı yetkililer, Farage liderliğinde olası bir Birleşik Krallık hükümetinin farklı bir karar alabileceğine dair endişe olduğunu doğruladı.
Güney Kıbrıslı üst düzey bir diplomatik yetkili, POLITICO’ya, Lefkoşa’nın İran’daki savaş biter bitmez bu konuyu gündeme getirmeyi planladığını söyledi.
Bu haberde yer alan diğer kişiler gibi güvenlik konularını tartışmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan yetkili, Kıbrıs’ın Starmer’ın üslerle ilgili ilk kararını memnuniyetle karşıladığını söyledi.
Fakat ülke, daha önce İran’a yönelik ABD askeri saldırılarını destekleyen fakat daha sonra çatışmaya daha fazla müdahil olmayı sorgulayan Trump müttefiki Farage’ın liderliğindeki gibi gelecekteki hükümetlerin üsleri tek taraflı olarak askeri harekat için kullanamayacağından emin olmak için somut garantiler istiyor.
Yetkili, böyle bir girişimin pratikte nasıl işleyeceğine dair ayrıntılar vermedi.
İngilizlerin Akrotiri (Ağrotur) ve Dhekelia’da (Dikelya) üsleri bulunuyor.
Üsler yıllardır hassas bir konu olmaya devam ediyor. ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı harekatın ardından 2 Mart’ta İran’a ait bir insansız hava aracının RAF Akrotiri’ye saldırması, Kıbrıslıların endişelerini artırdı.
Lefkoşa, üssün İran çatışmasıyla bağlantılı savunma operasyonlarına dahil olup olmadığı ve yerel sakinlere önceden uyarı yapılmaması da dahil olmak üzere, olayla ilgili Londra’dan gelen yetersiz iletişimi eleştirdi.
Saldırının ardından Cumhurbaşkanı Nikos Hristodudiles, “sömürge” üslerinin geleceği hakkında görüşmeler yapılması çağrısında bulundu.
Güney Kıbrıslı diplomatlar ise olayla ilgili bilgi paylaşımının eksikliğinden dolayı “hayal kırıklığı” duyduklarını ifade ettiler.
Bu olay, İngiltere’nin üsleri nasıl kullanmasına izin verilmesi gerektiği konusunu da yeniden gündeme getirdi. Kıbrıs, diğer AB ülkelerinden destek istedi.
Mart ayında, AB liderlerinin bir araya geldiği Avrupa Konseyi, “Kıbrıs’ın Kıbrıs’taki İngiliz üsleri konusunda Birleşik Krallık ile bir görüşme başlatma niyetini kabul ettiğini ve gerektiğinde yardım sağlamaya hazır olduğunu” belirtti.
Farage, İran’a karşı saldırı amaçlı saldırılar için Kıbrıs ve Chagos takımadaları gibi denizaşırı İngiliz üslerinin kullanılmasını başlangıçta destekledikten sonra Kıbrıs’ın endişeleri daha da arttı.
Fakat birkaç gün sonra, fikrini değiştirmiş gibi göründü. Farage, “Kıbrıs’ı bile savunamıyorsak, başka bir yabancı savaşa bulaşmayalım” diyerek, Reform UK liderliğindeki bir hükümetin iktidara gelmesi halinde ne yapacağına dair yeni sorular ortaya attı.
Reform UK, 1 Haziran’da savunma politikasının bir kısmını açıklayacak. Parti, bir sonraki seçim öncesinde savunma, güvenlik ve istihbarat uzmanlarıyla istişarelerde bulunuyor ama şu anda resmi bir savunma sözcüsü bulunmuyor.
Öte yandan parti, Birleşik Krallık’ın Kıbrıs’taki üslerin kontrolünü elinde tutması konusunda ısrarcı.
Parti sözcüsü şunları söyledi:
“Reform UK, Kıbrıs’taki İngiliz üslerinin stratejik öneminin devam etmesini ve bunların nasıl kullanılacağına karar verme konusunda Birleşik Krallık’ın egemenlik hakkını destekliyor. Nigel Farage, Birleşik Krallık’ın gereksiz yabancı savaşlara sürüklenmemesi gerektiği konusunda son derece net bir tavır sergiledi, fakat İşçi Partisi ve Muhafazakâr Parti’nin yıllardır silahlı kuvvetlerimize yaptığı kesintilerin ardından yurtdışında güç gösterisi yapabileceğimizi de iddia etmemeliyiz.”
Üslerin kontrolünün elinde tutulmasına ilişkin Reform’un tutumu, mevcut İşçi Partisi hükümetinin görüşüyle uyumlu.
İngiliz yetkililer, Kıbrıs ile güvenlik işbirliğini görüşmeye hazır olduklarını belirtiyorlar ama üslerin hukuki statüsünün “tartışmaya açık olmadığını” öne sürüyorlar.
İngilizlere göre üslerin statüsü “uluslararası hukukun bazı temel ilkelerine dayanıyor ve eğer bunu irdelemeye başlarsanız, işler çok çabuk karmaşık bir hal alır.”
Fakat yetkili, “Farage başbakan olursa müttefiklerin Birleşik Krallık’ın güvenilirliği konusunda endişelenmeleri anlaşılabilir bir durum,” diye ekledi.
Güney Kıbrıs ile görüşmelere katılan bir Birleşik Krallık hükümet yetkilisi, POLITICO’ya üslerin karmaşık bir antlaşma ağıyla korunduğunu, bu nedenle de egemenliklerinin ve gelecekteki kullanımlarının tartışmaya açık olmadığını söyledi.
Yetkili, “Üslerimizi kısıtlama olmaksızın kullanabilmeliyiz,” dedi.
Londra ayrıca Kıbrıs’taki üslerin güvenliğini de artırıyor.
Birleşik Krallık Savunma Bakanlığı sözcüsü, “Ocak ayından bu yana Kıbrıs’a radar sistemleri, insansız hava aracı önleme sistemleri ve hızlı jetler dahil olmak üzere ek savunma kapasiteleri konuşlandırdık. Bunlar, halkımızı ve çıkarlarımızı korumak için HMS Dragon, ek Kraliyet Donanması Wildcat ve Merlin helikopterleri ile Typhoon jetlerinin konuşlandırılmasıyla çatışmanın patlak vermesinden sonra güçlendirildi,” dedi.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








