Bizi Takip Edin

DÜNYA BASINI

‘Y kuşağı’nın makûs talihi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Türkiye’de de ithal biçimde yoğun olarak tartışılan ‘X, Y ve Z’ kuşakları üzerine Anton Jäger’in yazdığı makale önemli ipuçları sunuyor. ‘İsyankâr’ olarak görülen Y kuşağı (ya da milenyaller), isyanının gerisinde neredeyse hiçbir tortu bırakmadan yaşlanmaya başlamış görünüyor. Yüzer gezerlik, kurumsal örgütlüüğe yönelik düşmanlık, yazarın deyişiyle ‘yalnızlık ve ajitasyonun kendine özgür karışımı’, milenyallerin zihnini belirleyen unsurlar olarak karşımıza çıkıyor. Buna, ‘postmodern zihin’ demek de mümknü görünüyor. Son olarak metindeki köşeli parantezler çevirmene ait.


Y Kuşağı Zihni

Anton Jäger
Granta
8 Şubat 2024

Bugün ‘Y kuşağı’ [millennial] olmak ne anlama geliyor? 1981 ve 1996 yılları arasında Batı’da doğan ve ilk olarak 1991’de yarı resmi bir terimle vaftiz edilen nesil, rutin olarak ahlakçı, iflah olmaz bir şekilde literalist ve belirsizliğe tahammülsüz olarak kınandı. Y kuşağı internetle büyümüş ve internetin erken evrimsel sancılarını gözlemlemiş olsa da, zoomer’lar mutlu bir şekilde internetin içine doğmuş gibi görünüyor; Y kuşağı nesiller arası savaşlara (İşgal Et, Domuz Jambonu Seddi(*), vb.) alenen katılırken, X Kuşağı herhangi bir kolektif çabayı tamamen reddetmeye şartlandırılmıştı; boomer’lar trente glorieuses’in [otuz şanlı yıl] meyveleriyle yaşayabilirken, Y kuşağı 2008 çöküşünden sonra çekiç üzerlerine düşene kadar kredi patlamasının yapay dalgalarında sörf yaptı.

Diğer gruplarla karşılaştırıldığında, Y kuşağı kapana kısılmış görünüyor: Ne Z Kuşağı’nın zahmetsiz öznelliğinden ne de baby boomer’ın tarihsel kibrinden hoşlanıyorlar. 1990’larda küreselleşmenin vaadiyle doğan, gezegensel mal ve bilgi akışını özgürleştiren ve yeni bir sivil toplumun habercisi olan 1981 sonrası yaş grubu, yeni yüzyıla karşılanması zor umutlarla girdi.

Y kuşağının şevki ve tıkanıklığı emsalsiz değildir. Weimar Cumhuriyeti’nde kuşak siyaseti genellikle ölümcül bir meseleydi. Almanya Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra belini doğrulturken, nesiller boyunca katmanlaşmış hareketler savaş sonrası düzenin geleceği için savaştı: genç Komünistler parlamentolardan ziyade konseyler cumhuriyeti için çabalarken, yaşlı sosyal demokratlar onları çatışmaya kışkırtan imparatorun istifasından memnundu. 1926’da Alman Komünist Partisi’nin (KPD) önde gelen görevlilerinin yüzde 80’i kırkın altında, yüzde 30’u otuzun altındaydı ve yaş ortalaması otuz dörttü. Karl Kautsky ve Eduard Bernstein gibi Sosyal Demokratların önderleri, genç ırgatların akınının yaşlı sanayi proletaryasının saflarını şişireceğinden endişe ediyorlardı.

Alman sağında ise bölünme daha az keskin değildi. Thomas Mann’ın Buddenbrooklar’ında, muhafazakâr bir ticaret hanedanının nesiller boyu düşüşü yarı-biyolojik yasalara uyuyor gibi görünürken, yirmi yıl sonra Nazi safları 1914’ün neden olduğu ‘medeniyet kırılması’ deneyimi olmayan gençlerle dolup taştı. Aynı nesil, Ödön von Horváth’ın Üçüncü Reich döneminde öğretmenlik görevini anlatan romanında tasvir edilen ‘Tanrısız gençlik’ olacaktı. “Düşünmek, nefret ettikleri bir süreçtir,” diye yakınıyordu Horváth öğrencileri hakkında. “İnsanlara burun kıvırırlar. Vidalar, topuzlar, kayışlar, tekerlekler ya da daha iyisi mühimmat – bombalar, mermiler, şarapneller gibi makineler olmak istiyorlar. . . İsimlerinin bir savaş anıtında yer alması – bu onların ergenlik çağının hayalidir.

Alman sosyolog Karl Mannheim, 1920’lerin ortalarında Kuşak Sorunu (Generationsfrage) olarak adlandırılan konu üzerine ilk kez düşünce taslağı hazırladığında, yaş gruplarının incelenmesi hâlâ toplumu incelemenin nispeten yeni bir yoluydu. Mannheim, nesillerin basit kronolojik oluklar olduğu fikrine katılmadı. Nesiller, biyolojik bir sürekliliğin sıralı bir olay düzeniyle çatışmasından doğan bileşik yapılardı, bu da söz konusu varlığın sadece bir pasaportta doğum yılını değil, kültürel-politik bir deneyimi paylaşması gerektiği anlamına geliyordu. Mannheim’ın iddiasına göre, “kuşaklar arası uyumun sosyolojik olgusu”, kuşkusuz “doğumların ve ölümlerin biyolojik ritmi gerçeği üzerine kurulmuştu.” Fakat biyolojik temelin politik-kültürel bir üstyapıya ihtiyaç duyduğunu vurgulamaya özen gösteriyordu: bir kuşak “kendi içinde anlaşılmaz bir üsttoplam [superadditive] barındırır”, bu grubu doğal olandan insanlık tarihine fırlatan bir tür paylaşılan deneyim. Mannheim, Napolyon zamanında Fransız köylüleri örneğini verdi. Napolyon’un ordularına katılmayanlar, gelenek ve göreneklerin babadan oğula geçtiği ebeveynlerinin ve büyükanne ve büyükbabalarının zihinsel dünyasında kapalı kaldılar. Buna karşılık, Napolyon’un askeri seferlerini, zaferlerini ve yenilgilerini deneyimleyen genç adamlar, onları kendilerinden önce gelenlerden ve takip edenlerden ayıran ortak bir kuşak deneyimi edindiler.

Kendi içinde bir nesil, hiç de bir nesil değildi; sadece kendisi için bilinç kazanarak ve kendisini diğer gruplarla karşı karşıya getirerek, adına layık hale gelebilirdi.

Mannheim’ın zamanında, nesiller arası çatışmalar bariz zaferler getirmedi: Avrupa’nın savaş sonrası refah devleti, savaş öncesi militan zirvesinde işçi sınıfına verilen tavizlerin bir kısmını somutlaştırmış olsa bile, ne bir Nazi İmparatorluğu hayali ne de bir konsey cumhuriyeti hayali Avrupa’da hiçbir zaman sürdürülebilir bir şekilde şekillenmedi. Aynı şey, yirminci yüzyıl kuşak savaşındaki karşı kutuptaki diğer zirve için de geçerlidir: Mayıs 1968, burjuva ebeveynler ve burjuva çocukları, Fransız eleştirmenlerin iddia ettiği gibi, kendilerini ‘barikatın zıt taraflarında’ bulduklarında. Deneyimi daha sonra hatırlayan soixante-huitard’lar [68’liler] için 1968, adetler ve değerler açısından bir gençlik zaferi gibi görünebilirdi, fakat şimdi galipler, 1960’larda gençleri egelleyen kendi rakiplerinden daha yetenekli, yaşlı servet istifçileri.

Bugün, bir kez daha, kuşak tartışmaları onlar hakkında kaçınılmaz bir şekilde kazanılamaz bir şey taşıyor. Y kuşağı, önceki nesillerden daha fazla protesto etti; aslında, 2008-2022 yıllarında protesto faaliyetlerinde küresel bir rekora tanık olduğumuza dair tahminler var. Grup üyeliğine derinden karşı olan ve siyasi katılımı tatsız veya aykırı bulan X kuşağı grubunun aksine, Y kuşağı isyanla pazarlık yapmaya fazlasıyla istekliydi. Aynı zamanda, uzun on yıllık protestolar, serbest piyasa hakimiyeti çağına damgasını vuran örgütsel yaşamdaki düşüşe de katıldı ve onu hızlandırdı. Kültür savaşının, dijital demagojinin ve geçici tıklamaların ana siyasi angajman biçimi haline geldiği bir dünyada, Y kuşağı tuhaf bir militan tipi sunuyor: kurum inşasına ve kolektif eyleme adanmış, fakat Mannheim’ın radikallerinin güçlü örgütsel biçimlerine pek yerleşmiyor.

Yalnızlık ve ajitasyonun güçlü karışımı, Y kuşağının kötü şöhretli hale gelmesine neden olan belirgin ahlaki duyarlılığı açıklamada yararlı olabilir. Y kuşağı olmak güçlü bir ahlaki duruş gerektirir, fakat söz konusu bağlılığı sürdürülebilir bir şekilde kolektif olan herhangi bir şeye kanalize etmek için çok az araç sunar. Ahlakçılık, tercihlerini bir araya getirmek ve alenen müzakere etmek zorunda olmayanlar için lüks ve yoksunluk arasında gidip gelir. Y kuşağı, kamusal ve özel arasında belirgin bir şekilde yeni bir etkileşim moduyla karşı karşıya kaldı: enerjik ama yaygın, çevrimiçi dünyanın akışkanlığına göre modellendi. Mannheim’ın tanık olduğu kitle siyasetini bugün tespit etmek zor; 1990’ların karakteristik özelliği olan post-siyaset gibi, X kuşağı herhangi bir siyasi taahhüdü açıkça reddetti ve kolektif yaşamın sonunu ilan etti. Kuşak standardı taşıyan romancılar David Foster Wallace (X Kuşağı) ve Sally Rooney (Y kuşağı) arasındaki fark, değişimin önemli bir göstergesidir. Wallace’ın dünyasında siyasi çatışma, yalnızca çılgın teröristlerin aktif olarak karşı çıktığı ticarileşmeye ve reklamcılığa esir olan bir kamusal alandan dışarı atıldı. Sonuç, yalnızca bireysel yeniden büyüleme veya terapötik grup terapisi eylemleriyle doldurulabilecek bir boşluk. Buna karşın Rooney, siyasetin aciliyetini açıkça geri kazandığı ve kolektif sınıf kavramlarının yeni keşfedilmiş bir inandırıcılık kazandığı bir kamusal alanda faaliyet gösteriyor. Fakat ortaya çıkan duruş hâlâ temelde kendini ifade etme duruşudur: bir karakter, temizlikçisinin proleter kimliğine serenat yapabilir, bir başkası Marksist olduğunu ilan edebilir, fakat hangi Marksist örgütün üyesi olduğu açık değildir.

‘Hiperpolitika’ kavramı, Y kuşağının kuşak bilincini ilk kez edindiği 2008 sonrası dönem için bazı ipuçları sunabilir. Hiperpolitika, yirmi birinci yüzyılımızda baskın siyasi angajman biçimidir: kutuplaştırıcı ve yoğun, ancak geçici ve yaygın; özel ve kamusal arasındaki sınırları bulanıklaştırır, ancak kalıcı bir bağlılığa veya bağlılığa dönüştürülmesi zor. Yirminci yüzyılın kitle siyasetinin aksine, hiper siyaset ‘düşük’ bir siyaset biçimidir – düşük maliyetli, düşük girdili, düşük süreli ve çoğu zaman düşük değerli. George Floyd protestoları, milyonları bitimiyle birlikte dağılmak üzere harekete geçirdi; iklim grevleri Almanya’dan ABD’ye okulları sarstı, birkaç ay sonra, hareketin bir hatırasından başka bir şey kalmadı. Finansal piyasaların ve yeni medyanın kısa döngüleri gibi, günümüzün kamusal alanı da kalıcı örgütsel altyapıya asla kristalleşmeden düzensiz bir şekilde sarsılıyor ve daralıyor.

Mekansal olarak, Y kuşağı hiperpolitikası, vatandaşların bir kurumdan diğerine atlamayı daha kolay bulduğu bir toplumla ilişkilendirilebilir. İşyeri dışında, bir aileden, ilişkiden, partiden, gruptan veya arkadaşlık çevresinden ayrılmak, Mannheim’ın zamanına göre daha az zorlu bir süreç haline geldi. Zamansal olarak, bu çıkış seçenekleri, sosyal hayatımızın tüm seviyelerinin giderek daha kısa vadeli mantığa tabi olduğu bir toplum yaratır. Arkadaşlıklar, evlilikler, işler ve siyasi angajmanlar daha kısa zaman dilimlerinde ortaya çıkıyor. Çalışma hayatımızın değişen koordinatları hiperpolitik davranışı daha da teşvik ediyor: kalıcı işlere veya tasarruflara erişimi olmayan çalışanlar, dünyaya yatırımcıların borsaya yaklaştığı gibi yaklaşacak, getiriler artık garanti edilmediğinde fonlarını batıracak ve geri çekecek. Atomizasyon ve hızlanma el ele gidiyor: insanlar yeni yüzyılda daha depresif ama aynı zamanda daha heyecanlı; daha atomize, ama aynı zamanda daha bağlantılı; daha erdemli, ama aynı zamanda kafası daha karışık.

Yalnızlık ve ajitasyonun kendine özgü karışımı, Y kuşağının geliştiği ve hatta zaman zaman öncülük ettiği siyasi projelerin çoğunu mahvetti. Jeremy Corbyn’in İşçi Partisi örneğinde, Britanya’daki sendikal güçteki kalıcı gerileme, genç Corbyncileri, hızlı seçim zaferleri için tasarlanmış bir siyasi araç inşa ederken, kurumlar üzerinde uzun bir sıçrama yapmaya zorladı. Parti ve seçmenleri içinde, borçlu Y kuşağı ile varlık zengini boomer’lar arasındaki uçurum, yalnızca siyasi sorular üzerindeki gerilimleri daha da kötüleştirebilir. Kemer sıkma dogmalarına karşı ortak muhalefetleri aynı zamanda farklılığı da gizledi: yaklaşan servet transferi, varlıklar daha zengin üyelere aktarıldıkça, Y kuşağı grubunun kendisini 1980’lerden beri görülmemiş bir dereceye kadar yeniden katmanlaştıracaktı. Sonuç, uzun vadeli bir ‘Buddenbrooklar etkisi’dir: boomer serveti, onu elde edecek kadar şanslı olanlara akacak ve ardından Y kuşağının nispeten daha küçük bir bölümü bunu kendi çocuklarına verecektir.

Y kuşağı nesiller arası savaşa mahkûm görünüyor: Bir zamanlar eşitsizlik sorununu farklı, sınıf temelli terimleriyle ele almaya çalışan örgütler ve kategoriler olmadan, nesiller arasında bir mücadele artık tek makul seçenek. İroni şu ki, kuşak kategorilerinin artan belirginliği, daha az sosyolojik hale gelen bir dünya için bir sosyoloji sağlıyor: diğer tüm bağlılık ve aidiyet biçimleri zayıfladığında, kuşak ayrımları son çare olarak yeniden ortaya çıkmaya mahkumdur. Irk, cinsiyet veya etnik kökenle birlikte, kuşak belirteçleri, kolektif yaşam krizi için bir çare olmaktan ziyade bir kriz anlamına gelir. Mannheim’ın kendisinin de asla unutmadığı gibi, kuşak düşüncesinin sürekliliği, insanlığın kendisini biyolojiden tamamen özgürleştirmediği anlamına gelir: bu anlamda nesiller arasındaki mücadele, türlerin mücadelesinin bir başka örneğidir.


(*) Yazıda The Great Wall of Gammon (Domuz Pastırması Seddi) olarak geçen ifade, Britanya’da 2010’lu yıllarda, özellikle suratı çeşitli nedenlerle kırmızı görünen beyazlara yönelik olumsuz bir nitelendirme olarak, domuz pastırması türüne (gammon) atıfla kullanılmaya başlandı. ABD’deki ‘redneck’ terimine veya bizdeki ‘çomar’ veya ‘göbeğini kaşıyan adam’a benzetilebilir. (ç.n.)

DÜNYA BASINI

WSJ: Normalleşme için Riyad, İsrail’in sözlü güvencesini yeterli buluyor

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız haber, 7 Ekim öncesi önemli ilerleme kaydedilen ancak İsrail’in Gazze’deki katliamlarıyla çıkmaza giren İsrail-Suudi normalleşmesi için ABD’nin yeni diplomatik girişimlerini ele alıyor:

***

Beyaz Saray Suudi-İsrail İlişkilerini Güçlendirecek Tarihi Anlaşma İçin Yeni Bir Girişimde Bulundu

Uzun vadeli plan Biden’a yeniden seçim kampanyasının ortasında diplomatik bir atılım yapma şansı sunuyor.

Michael R. Gordon, Summer Said ve Gordon Lubold

ABD’li ve Suudi yetkililer, Biden yönetiminin önümüzdeki aylarda uzun vadeli diplomatik anlaşmanın imzalanması için girişimde bulunduğunu, bunun için İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya Riyad tarafından diplomatik tanınma karşılığında Filistin devletine yönelik yeni bir taahhüdü kabul etmesi için baskı yaptığını söyledi.

Beyaz Saray, İsrail’i tanıması için Riyad’a Washington’la daha resmi bir savunma ilişkisi, sivil nükleer enerji programına yardım ve Filistin devleti için yeni bir baskı teklif ediyor ki ABD’li yetkililer bu paketin müzakerelerinin son aşamasına geldiklerini söylüyorlar. ABD’nin aracılık ettiği bu girişim, İsrail’e uzun zamandır aradığı ödülü sunuyor: İsrail’in en güçlü Arap komşusu Riyad ile tarihi bir normalleşme anlaşması.  ABD’li yetkililer, cumartesi günü İran füzelerini ve insansız hava araçlarını düşürmeye yönelik başarılı çok ülkeli çabanın, İsrail’e Tahran’dan gelen tehditlere karşı güvenliğinin Suudi Arabistan ile daha yakın bir entegrasyon yoluyla artırılabileceğini açıkça göstermesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Biden için bu hamle, başkanlık seçim kampanyasının ortasında, Cumhuriyetçi rakibi Donald Trump’ın görevdeyken imzaladığı İbrahim Anlaşmalarını genişletecek önemli bir diplomatik atılım şansı sunuyor. Bu anlaşmalar İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas arasındaki ilişkilerin normalleşmesine yol açmıştı.

Ancak ABD’li ve İsrailli yetkililere göre Netanyahu’yu bir Filistin devletinin kurulmasına yönelik müzakereleri benimsemeye ikna etmenin önünde zor bir engel var: Hükümetin sağcı üyeleri ve İsrail halkının büyük bir kısmı 7 Ekim’de İsrail’in güneyine düzenlenen ölümcül saldırıdan sonra Filistin devletinin kurulmasına karşı çıkıyor.

Suudi Arabistan liderleri on yıllardır Filistin devletinin öncelikleri olduğunu söylüyor ve üst düzey diplomatları da iki devletli bir çözüme giden yolu açmanın normalleşmenin bedelinin bir parçası olduğunu belirtiyor. Şimdi ise Suudi yetkililer ABD’ye, anlaşmanın Riyad’ı daha çok ilgilendiren diğer kısımlarını güvence altına almak için İsrail’in Filistin devleti konusunda yeni müzakerelere başlayacağına dair sözlü güvence vermesini kabul edebileceklerini özel olarak belirttiler.

Suudi yetkililer, ABD’nin aracılık ettiği bir anlaşmanın İsrail’e Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde olası bir çıkış stratejisi konusunda da yardımcı olabileceğini söyledi. ABD, Gazze’nin güvenliğini sağlamak için Arap ülkelerinden asker çekecek bir savaş sonrası planı hazırladı. Ancak bazı potansiyel Arap katılımcılar, diğer şartların yanı sıra İsrail’in Filistin devleti kurulması yönünde aleni adımlar atmaması halinde katılmayı düşünmeyeceklerini söylüyor.

ABD perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin Yönetimi’nin BM üyeliği teklifini engelleyen bir kararı veto etti. Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Vedant Patel kararı erken olarak nitelendirerek “Filistin halkının devlet olmasını sağlamayacağını” söyledi. Biden yönetiminde tartışılan bir fikre göre, ABD Riyad ile bir anlaşma yapar ancak İsrail Filistin devletini onaylamaktan kaçınırsa, üst düzey bir ABD yetkilisi diplomatik paketi kabul etmesi halinde İsrail’in elde edebileceği faydaları anlatan bir konuşma yapabilir.

Dışişleri Bakanı Antony Blinken bu yılın başlarında İsviçre’nin Davos kentinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda ABD’nin vereceği mesajın bir fragmanını sunmuştu.

Blinken ocak ayındaki toplantıda şunları söyledi: “Artık daha önce sahip olmadığınız bir şeye sahipsiniz ve bu da İsrail ile ilişki kurmaya hazır olan Arap ülkeleri ve hatta bölgenin ötesindeki Müslüman ülkeler. Ama aynı zamanda bu ülkelerin, bunun Filistin devletine giden yolu da kapsaması gerektiğine dair bizim de paylaştığımız mutlak bir inancı var.”

ABD’nin Suudi Arabistan’la yürüttüğü normalleşme görüşmeleri; Washington ve Riyad arasındaki güvenlik düzenlemeleri, sivil nükleer enerji ediniminde ABD yardımı ve ABD’li yetkililerin Filistin Yönetimi’nde reformu da içermesi gerektiğini söylediği Filistin devletinin kurulması yolunda ilerlenmesi gibi çeşitli konuları çözüme kavuşturmayı amaçlıyor.

ABD’li yetkililere göre bu görüşmelerin bir diğer amacı da Çin’in bölgedeki etkisini sınırlandırmak ve Riyad’ı Washington’un bölgedeki en yakın müttefikine daha sıkı bağlayarak İran’ı daha da yalnızlaştırmak.

Suudiler için ABD’den daha somut savunma taahhütleri almak önemli bir hedef. ABD’li bir yetkiliye göre Pentagon’un Riyad’a İran füzeleri ve insansız hava araçlarına karşı savunmasını güçlendirmesi için yardım etmesi potansiyel bir anlaşma alanı, ancak savunma ve nükleer yardım konusundaki görüşmelerin ayrıntıları kamuoyuna açıklanmadı.

Blinken 20 Mart’ta Cidde’ye yaptığı ziyaret sırasında Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la normalleşme konusunu görüştü ve ertesi gün bir anlaşmanın yakın göründüğünü söyledi. Blinken, “İlerleme iyi, gerçekten iyi. Bir zaman çizelgesi belirleyemem ama sanırım anlaşmaya varacağımız bir noktaya yaklaşıyoruz.”

ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan bu ayın başlarında Suudi Arabistan’a bir gezi planlamıştı ancak geçirdiği küçük bir kazada kaburgasını kırması üzerine gezi iptal edildi.  Beyaz Saray’ın diplomatik anlaşma için daha önce yaptığı girişim, Hamas’ın 7 Ekim’de İsrail’e saldırması ve İsrail’in Gazze’ye havadan ve karadan askeri müdahalede bulunmasıyla raydan çıkmıştı.

Arap yetkililer Gazze’de geçici bir ateşkesin Suudilerin ABD arabuluculuğundaki taslak anlaşmanın kendilerine düşen kısmını tamamlamalarını kolaylaştıracağını söylüyor. Ancak çatışmaların durdurulması ve Hamas’ın elindeki rehineler ile İsrail’in alıkoyduğu mahkumların serbest bırakılmasına ilişkin ayrı müzakereler tıkanmış durumda.

İsrail ayrıca önümüzdeki aylarda, bir milyondan fazla Filistinlinin çatışmalardan kaçarak sığındığı Gazze’nin Mısır sınırı yakınlarındaki Refah kentinde Hamas’a karşı bir askeri operasyon başlatmaya kararlı.

Beyaz Saray’dan yapılan yazılı açıklamada, Sullivan’ın perşembe günü İsrail Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Tzachi Hanegbi- Netanyhau’nun en yakın danışmanlarından ikisi- ile ABD’nin Refah operasyonuna ilişkin endişeleri ve İsrail’in savunmasını “geniş askeri ortaklar yelpazesiyle” güçlendirme çabaları üzerine görüşmeler yaptığı belirtildi.

Biden yönetimi, sivillere zarar verebileceği ve Gazze için normalleşme ve savaş sonrası düzenlemelere ilişkin hassas görüşmelerin sürdüğü Arap başkentleri de dahil İsrail’i uluslararası kamuoyunda daha da izole edebileceği endişesiyle İsrail’i Refah’ta büyük bir kara operasyonundan kaçınmaya çağırdı.

Netanyahu Hamas tamamen tasfiye edilmeden Gazze için savaş sonrası bir plan yapılamayacağını savunuyor. Ayrıca Hamas’ın yenilgisinden sonra Suudi Arabistan ile normalleşme şansının artacağını görüşümde.

Netanyahu, İsrail’in güvenliğine zarar vereceği gerekçesiyle Filistin devletinin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor. Ocak ayında İsrail’in öngörülebilir gelecekte Gazze ve Batı Şeria’da güvenlik kontrolünü sürdürmesi gerektiğini söyledi.

Ancak Netanyahu daha önceki başbakanlık dönemlerinde de Washington’un baskısıyla Filistin devletine olan muhalefetini birkaç kez yumuşatmıştı. Ancak bu sefer bunu yapması, muhtemelen aşırı sağcı partileri de içeren mevcut iktidar koalisyonunu yeniden düzenlemesini gerektirecek.

İsrail hükümeti içinde Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasını en yüksek sesle savunan kişi, üç üyeli savaş kabinesinin bir üyesi ve Netanyahu’nun rakibi olan bakan Benny Gantz oldu. Anketlerin çoğu Gantz’ın bugün İsrail’in en popüler lideri olduğunu gösteriyor.

Bu ayın başında yaptığı bir açıklamada Gantz, Suudi Arabistan’la normalleşme anlaşmasının yanı sıra Gazze’de güvenlik ve yardım sağlamak için ılımlı Arap devletlerinin de dahil olduğu uluslararası bir çabanın “ulaşılabilir” olduğunu söyledi.

İsrail ve Suudi Arabistan halihazırda güvenlik ve diğer konularda gizli işbirliği yapıyor. Gantz, resmi diplomatik tanımanın bölgesel bir savaş çıkarmaya çalışmakla suçladığı İran’a karşı bir ittifak kurulmasına yardımcı olacağını söyledi. Gantz, 7 Ekim’den bu yana Filistin devleti meselesi hakkında konuşmaktan kaçınsa da Gazze’deki çatışmalar sona erdiğinde uzlaşma ve barıştan sık sık bahsetti.

Bazı İsrailli liderler, hatta daha önce Filistinliler için iki devletli bir çözümü destekleyenler bile, şimdi devlet kurmayı kabul etmenin, Hamas’ın İsrail’in güneyine yönelik ölümcül saldırısı nedeniyle Filistinlileri ödüllendirmek olarak görüleceğinden endişe ediyor. Ancak ABD’li yetkililer Filistinlilerin istekleri için siyasi bir yol sağlamanın şiddet içermeyen bir alternatif olarak gerekli olduğu görüşünde.

Ocak ayında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Yahudi İsraillilerin %59’u, Arap devletleriyle barış anlaşmalarına yol açsa bile, Filistin devletine yol açacak bir anlaşmaya karşı çıkıyor.

-Dov Lieber’ın katkılarıyla.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

FP: Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında dönüm noktası

Yayınlanma

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, bu sabah İsrail’in İran’a düzenlediği sınırlı saldırıdan kısa bir süre önce yayınlandı. Ancak, herhangi bir hasara yol açmayan ve oldukça sınırlı olduğu anlaşılan İsrail saldırısının, makalenin ana fikrini değiştirmeyeceği anlaşılıyor:

***

İran, İsrail’e karşı kırmızı çizgisini belirledi

Geçen hafta sonu gerçekleşen saldırıyla birlikte Tahran bölgede stratejik bir değişime gitti.

Sina Toossi

14 Nisan’da uluslararası toplum İran’ın İsrail’e yönelik cesur ve doğrudan askeri saldırısıyla sarsıldı. Aralarında 170 insansız hava aracı, 30’dan fazla seyir füzesi ve 120’den fazla balistik füzenin de bulunduğu yaklaşık 300 silahın kullanıldığı saldırı, dünyanın en gelişmiş füze savunma sistemlerinden birine meydan okudu. Çoğu önlenmiş ya da hedeflerine ulaşamamış olsa da ABD’li yetkililer en az dokuz füzenin iki İsrail hava üssünü vurduğunu doğruladı.

Bu saldırının tüm sonuçlarını anlamak için İran’ın kendi bağlamını göz önünde bulundurmak çok önemli. İran’daki hükümet yetkilileri, analistler ve siyasi figürler saldırıyı bölgesel dinamikleri değiştirmeye yönelik stratejik bir değişimin göstergesi olarak görüyor. Saldırıların topyekûn bir savaşı kışkırtmayı değil, stratejik caydırıcılık sağlamayı amaçladığını söylüyorlar.

Bu stratejik yeniden ayarlama, İsrail’in Tahran’ın çıkarlarına karşı eylemlerinin büyük ölçüde tartışmasız kaldığı uzun bir dönemin ardından geldi. Bu eylemler arasında İranlı askeri figürlere, bilim adamlarına ve kilit altyapıya yönelik saldırılar da yer alıyordu ve bunlar görünüşte cezasız bir şekilde gerçekleştiriliyordu.

Ancak dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in 10 Nisan’da Ramazan Bayramı sırasında yaptığı konuşmanın ardından manzara değişti. Bu konuşma, İsrail’in 1 Nisan’da Suriye’nin başkenti Şam’daki İran konsolosluğuna düzenlediği ve aralarında iki üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) subayının da bulunduğu 16 kişinin hayatını kaybettiği hava saldırısının ardından geldi. Kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Hamaney şunları söyledi: “Herhangi bir ülkedeki konsolosluklar ve elçilik tesisleri, elçiliğin ait olduğu ülkenin toprağı olarak kabul edilir; konsolosluğumuz saldırıya uğradığında toprağımız saldırıya uğramış gibi olur; bu küresel bir sözleşmedir. Alçak rejim bu konuda hata yapmıştır; cezalandırılmalıdır ve cezalandırılacaktır.”

İran’ın askeri tepkisi ölçülü oldu ve çeşitli bölge ülkelerine önceden uyarılar yapıldı, böylece can kaybını en aza indirmek ve İsrail’e, gerilimi azaltma seçeneği sunmak amaçlandı. İranlı yetkililer bu yeni stratejik duruşun içine açık bir mesaj yerleştirmekte gecikmedi: Gelecekte İran topraklarına veya yurtdışındaki İran vatandaşlarına yönelik herhangi bir saldırı İsrail topraklarında doğrudan karşı saldırıları tetikleyecektir. İran böylece yeni bir stratejik gerçeklik yaratma çabasıyla eşiğini belirlemiş oldu.

Muhafazakâr İranlı analist Gholamreza Bani Asadi bu olayları değerlendirirken şunları söyledi: “Vur-kaç dönemi sona erdi. Bize karşı yapılacak tek bir saldırı on katıyla karşılık bulacaktır.” Bu düşünce saldırı sonrası İran’ın genel duruşunu yansıtıyor.

Bir başka İranlı analist Yousef Mashfeq de bu anlatıya şu sözlerle katkıda bulundu: “İran, sahip olduğu asgari kapasiteyle ve en basit insansız hava araçları ve füzeleri kullanarak İsrail’i alt edebileceğini ve savunmasını aşabileceğini gösterdi; öyle ki ABD ve diğer ülkelerden gelen yardımlar bile saldırılara karşı koyamadı.” Bu analiz, İran’ın askeri operasyonunda en sofistike silahlarını kullanmaktan kasıtlı olarak kaçındığı yönündeki İslam Cumhuriyeti yorumcuları arasında hâkim olan görüşle de örtüşüyor.

Dış politika kararlarının alınmasından sorumlu başlıca organ olan İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, İsrail’e yönelik saldırının Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 51. Maddesine uygun olduğunu ileri sürdü. Konsey, operasyonun sadece askeri tesisleri hedef alan kısıtlı bir karşılık olduğunu vurguladı. “İran, ulusal çıkarlarını ve ulusal güvenliğini güvence altına almak için saldırgan Siyonist rejime karşı gerekli asgari cezalandırıcı eylemi gerçekleştirmiştir. Şu anda İran tarafından başka bir askeri eylem planlanmamaktadır” denildi.

Saldırının ardından İran’ın söylemi, İsrail’in caydırıcılık üstünlüğüne ilişkin yaygın görüşe meydan okuyor gibi görünüyor. İranlı yetkililer, çatışmaların tırmanması halinde ABD’nin bölgedeki varlık ve çıkarlarını misilleme için potansiyel hedef olarak görebileceklerini ima ettiler.

Dahası, İran’ın askeri liderleri uluslararası ticaret için hayati önem taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin akışını engelleme isteklerini dile getirdiler. İran Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın Boğazı kapatma tehdidinde bulunduğu son açıklaması da bu tutumu pekiştiriyor. İsrail’e yönelik saldırıdan hemen önce İran’ın İsrailli bir iş adamına ait olduğu iddia edilen bir kargo gemisini ele geçirmesinin zamanlaması, kasıtlı bir yetenek gösterisi gibi görünüyor. Bu eylem Husilerin Kızıldeniz’deki stratejisini yansıtıyor ve İran’ın geniş çaplı bir çatışma durumunda Basra Körfezi’ndeki deniz hareketini engellemeye hazır olduğunu ima ediyor. Bunun küresel ekonomi için ciddi yıkıcı sonuçları olabilir.

İslam Cumhuriyeti içindeki siyasi yelpaze, muhafazakâr, ılımlı ve reformist gruplardan gelen tüm figürlerin eylemi desteklemesiyle, çoğunlukla birleşik bir cephe gösterdi. Ilımlı bir isim olan eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani, İsrail’in İsrail’in “dersini alacağını” ve “orantılı” bir İran tepkisinden kaçınmak için saldırgan davranışlarını sonlandıracağını umduğunu ifade etti. Reformist eski Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi de bu düşünceyi yineleyerek İran’ın tepkisini “hesaplanmış, cesur, mantıklı ve meşru” olarak övdü.

Diğer reformist isimler ise saldırıların bölgede diplomatik gerilimin azaltılması için bir fırsat yaratabileceği umudunu dile getirdiler. Reformist haber kuruluşu Fararu’nun editörü Mohammad Hossein Khoshvaght, “Savaşta bile tüm taraflar arkalarındaki tüm köprüleri atmamaya çalışır ve müzakere masasına oturup sorunu diyalog yoluyla çözme olasılığını her zaman açık tutar” gözleminde bulundu. Reformist Milletvekili Mesud Pezeşkiyan ise “İran ve Amerika yeni bir savaşın başlamasını önleme konusunda anlaşırsa, bu anlaşmayı diğer alanlara da yayabiliriz” önerisinde bulundu.

Bu arada İran sivil toplumunun demokrasi yanlıları ve emek örgütlerini kapsayan bir başka kesimi de İsrail’e yönelik saldırının ardından savaş karşıtlığını toplu olarak dile getirdi. Aralarında önde gelen kadın hakları savunucuları ve öğrenci liderlerinin de bulunduğu 350’den fazla sivil toplum figürünün imzaladığı bir bildiride şu ifadelere yer verildi: “Biz sivil aktivistler, demokrasi arayışı söyleminin ‘Savaşa Hayır’ söylemiyle iç içe geçtiğine ve bu söylemin ister İslam Cumhuriyeti’nin pozisyonunda ister muhalefet kisvesi altında olsun savaş kışkırtıcılığı yapan akımlarla hiçbir ilişkisi olmadığına inanıyoruz.”

Eş zamanlı olarak dört bağımsız işçi sendikası- İranlı Özgür İşçiler Sendikası, İranlı Öğretmenler Sendikaları Koordinasyon Konseyi, Birleşik Emekliler Grubu ve İran Emekliler Konseyi- savaşın İranlılar için doğuracağı vahim sonuçlara ilişkin açıklamalar yayınladı. Ayrıca, tanınmış bir muhalif avukat olan Nasrin Sotoudeh, “Ne ad altında olursa olsun savaş istemiyoruz” diyerek savaşı onaylamadığını açıkça ifade etti.

Ancak İsrail saldırısından bu yana İran hükümeti muhalefete, özellikle de askeri operasyona yönelik her türlü eleştiriye karşı baskısını artırdı. Yargı, İran’ın tutumunu eleştirdikleri için çeşitli siyasi figürleri, medya çalışanlarını ve yayınları mahkemeye çağırdı. Aralarında belgesel yapımcısı ve gazeteci Hüseyin Dehbaşi ile gazeteci ve aktivist Abbas Abdi’nin de bulunduğu tanınmış kişiler “halkın akli güvenliğini bozma” suçlamasıyla karşı karşıya.

Benzer bir şekilde İran Devrim Muhafızları İstihbarat Örgütü de İsrail’e internet üzerinden verilen her türlü desteğe karşı sert önlemler alacağını açıkladı ve halkı bu tür olayları siber birimine bildirmeye çağırdı.

Nihayetinde İran’ın İsrail topraklarına saldırısı, Orta Doğu’nun jeopolitik manzarasında çok önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. İran’ın stratejik askeri kabiliyet gösterisi, her ne kadar ölçülü olsa da gelişmekte olan caydırıcı kabiliyetlerini keskin bir şekilde hatırlatıyor. Saldırının ardından Tahran’dan gelen açıklamalar kuru gürültü değil. Bu, gelecekteki herhangi bir İsrail saldırganlığına karşı daha büyük bir güçle misilleme niyetinin ciddi ve yeni bir beyanı.

Okumaya Devam Et

DÜNYA BASINI

‘ABD hegemonyasına direnen bölgesel oyuncular Asya’ya yöneliyor’

Yayınlanma

Yazar

Aşağıda çevirisini okuyacağınız makale, yeni küresel güçlerin yükselişi sonrası Orta Doğulu güçlerin ABD hegemonyasına nasıl meydan okumaya başladıklarına ve 7 Ekim’den sonra bu eğilimin neden daha da ivmelendiğine mercek tutuyor:

***

Gazze savaşı bölgeyi nasıl Doğu’ya itiyor?

Hassan Ahmadian ve Hesham Alghannam

ABD’nin İsrail’in Gazze’ye yönelik savaşına verdiği tereddütsüz destek bölgede acı bir tat bıraktı. İsrail’in devam eden saldırıları karşısında Batı’nın çifte standart uyguladığı düşüncesiyle sadece Arap dünyasında değil, Küresel Güney’de de öfke giderek artıyor. Ateşkes için birleşik bir talep ve kontrolsüz İsrail saldırganlığına yönelik sert eleştiriler var.

ABD, Gazze çatışmalarının başladığı Ekim 2023’ten bu yana İsrail’e verdiği desteği iki katına çıkarırken, Çin ve Rusya gibi ülkeler aynı şeyi yapmamayı tercih etti. Statükodan duyulan hayal kırıklığı, Batılı olmayan güçlere Washington’a daha az önem veren bir bölgesel düzen oluşturmak için yeni teşvikler sağlıyor. En azından bu hoşnutsuzluk, ABD’ye daha az önem verilen yeni bir bölgesel düzen kurmak amacıyla Batı’dan stratejik özerklik taleplerini hızlandıracaktır.

Doğu’ya yöneliş

Son yıllarda bölgesel dinamiklerin ana eğilimlerinden biri de Doğu’ya yöneliş oldu. İran ve Suudi Arabistan Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda tarihi bir anlaşmaya imza atarak diplomatik ilişkilerini yeniden başlatma kararı aldı. Özellikle Pekin’in bu atılımdaki rolü, Washington’a bölgedeki tek diplomatik ağır sıklet olmadığına dair açık bir mesaj gönderdi.

Hem İran hem de Suudi Arabistan’ın komşularıyla daha iyi ilişkilere öncelik vermek için kendilerine özgü nedenleri var. Tahran için Riyad’la yakınlaşmak, ekonomik ve siyasi ortaklıkları çeşitlendirerek yıllarca süren ABD yaptırımlarının ardından ekonomik izolasyonundan kurtulmak için eşsiz bir fırsat sunuyor.

Donald Trump yönetimi (2017-21) 2018’de, 2015 İran nükleer anlaşmasından çekilip tüm yaptırımları yeniden uygulamaya başladığında İran’ın vahim ekonomik durumu daha da kötüleşti. ABD’nin “azami baskı” kampanyası da Tahran’daki reform yanlısı güçler pahasına İranlı muhafazakarları güçlendirdi ve yeni şartlarda yeni bir anlaşmaya varmak için gerekli olan güveni yok etti.

Trump yönetiminin 2020’de dönemin Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi Bağdat’ta öldürmesi ve ABD Başkanı Joe Biden’ın nükleer anlaşmaya yeniden girmeme kararı, iki hasım arasındaki gerilimi tırmandırdı ve Tahran’daki Amerikan karşıtı duyguları körükledi.

İran’da muhafazakâr Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin 2021’de seçilmesi de ülkenin “Doğu’ya bakma” stratejisinin altını çizdi. Reisi, Doğu ülkeleriyle ilişkilere öncelik verirken Batı’ya karşı sert bir tutum benimseyerek Tahran’ın dış politikasını yeniden şekillendirdi. Bu politikanın temelinde Çin ve Rusya gibi ülkelerin daha güvenilir ortaklar olduğu inancı yatıyor.

Suudi Arabistan için Doğu’ya yönelmek, ekonomisini çeşitlendirmeyi amaçlayan kapsamlı bir reform planı olan iddialı Vizyon 2030’un ayrılmaz bir parçası. Çin, Hindistan ve Rusya; Riyad ile geniş ticari ilişkileri göz önüne alındığında bu vizyonun gerçekleştirilmesinde kilit ortaklar. Moskova ayrıca küresel petrol fiyatlarının istikrara kavuşmasında da önemli bir rol oynuyor. Krallığı tatmin edecek şekilde, bu ülkeler Batılı meslektaşlarının aksine siyasi koşullar dayatmadan ortak teknolojik projelere katılmaya hazırlar. Örneğin Pekin’in bu konudaki desteği Riyad’ın ekonomisini hidrokarbonlardan uzaklaştırarak çeşitlendirmesine yardımcı olacaktır.

Genel olarak Riyad, Vizyon 2030’un başarısının, özellikle de turistik boyutunun, kısmen daha güvenli bir komşuluk ilişkisine bağlı olduğunun farkında. 2019’da Suudi petrol tesislerine düzenlenen ve Tahran’ın suçlandığı ancak Husiler olarak bilinen Yemenli Ensarullah hareketinin üstlendiği saldırılar bir dönüm noktası oldu.

Krallık, ABD’nin harekete geçmemesi karşısında şok oldu ve daha önce düşündüğünden daha fazla kendi başına olduğunu fark etti. O zamandan beri Suudi Arabistan bölgesel rakipleriyle ilişkilerini yeniden ayarladı ve Tahran ile Washington arasındaki herhangi bir çatışmadan kendisini izole etmek için İran ile daha dostane ilişkilere öncelik verdi. Buna karşılık ABD, İran’ın etkisine karşı koymak için Arap devletleri arasında bir güvenlik ittifakı kurma çabaları da dahil Tahran’a karşı agresif tutumunu sürdürdü.

Yine de Suudi Arabistan, ABD ile güçlü güvenlik ilişkisini sürdürme konusunda hâlâ istekli. Ancak bu incelikli strateji, Krallık’ın ABD’nin hedefleriyle tam olarak uyumlu olmayan ve sadece Suudi çıkarlarını önceleyen daha dengeli bir dış politikaya olan bağlılığını yansıtıyor.

Müttefikleri kaybetmek

Gazze savaşının patlak vermesi, ABD’nin bölgenin çeşitli aktörleri nezdindeki güvenilmezliğini gözler önüne serdi. İlk olarak, Biden yönetiminin İsrail’e yönelik taraflı tutumu -çatışmanın tırmanması gerçek bir tehdit oluştursa bile- ABD’nin bir arabulucu olarak güvenilirliğine önemli ölçüde zarar verdi.

Geçmişte, Washington’un Tel Aviv’le yakın ilişkilerinin siyasi bir çözüme ulaşmak için avantaj sağlamak açısından gerekli olduğu argümanına rastlamak alışılmadık bir durum değildi. Batılı olmayan ülkeler artık büyük ölçüde ABD’yi İsrail’in askeri eylemlerini dizginlemek konusunda hem isteksiz hem de muhtemelen yetersiz olarak gördüklerinden bu mantık geçerliliğini yitirdi. Sonuç olarak Washington’un tarafsız ve güvenilir bir arabulucu olarak konumu her zamankinden daha da zayıfladı.

İkincisi, ABD bölgede kalan siyasi nüfuzunun büyük ölçüde kaybediyor. Her ne kadar Arap ülkeleri ile İsrail arasındaki normalleşme anlaşmalarını savunsa da Tel Aviv’e 2002 Arap Barış Girişimi doğrultusunda iki devletli bir çözümü ciddi şekilde düşünmesi yönünde eşit derecede baskı yapma çabalarında da bir uyumsuzluk var. Suudi destekli plan, Washington’un vizyonu olarak açıkça ilan ettiği çizgide olduğu için bu durum özellikle üzüntü verici. Ancak ABD, İsrail’e verdiği ekonomik, askeri ya da siyasi desteği hiçbir zaman Arap girişimini desteklemek için kullanmadı.

Paradoksal olarak Tel Aviv için Arap dünyasındaki diplomatik izolasyonunu kırma hedefi, Arap liderleri Filistin meselesinden uzaklaştıran yeni bir norm oluşturmaktı. ABD’nin de bu yaklaşımı zımnen desteklediği görülüyor. Ancak Gazze savaşı, Ekim 2023’ten hemen önce hız kazanan bir süreç olan İsrail ile normalleşmeyi düşünen Riyad için Filistin meselesini müzakere edilemez hale getirdi. Krallık, Filistin devletinin tanınmasına yönelik uygulanabilir bir süreç başlatılmadan Tel Aviv ile bir anlaşmaya yanaşmayacağını belirtti ve Batı baskısının bu pozisyonu değiştirmesi pek olası değil.

Üçüncüsü, ABD bölge ülkeleri arasında bir güvenlik ortağı olarak itibarını kaybediyor. Birçokları için Batı’nın İsrail’e verdiği tam destek anlaşılmaz ve kendi güvenliklerini de tehlikeye atıyor. Bunun başlıca nedeni Gazze savaşının bölgesel dinamikleri kontrolden çıkarma tehdididir. Arap liderler, özellikle Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’deki silahlı gruplar güçlerini harekete geçirirken ve İsrail kendisini İran’la savaşın eşiğine getiren hedefli suikastlara girişirken, ABD’yi İsrail’in eylemlerini yumuşatmaya çağırdı. Ancak Washington, Tel Aviv’in eylemlerini kontrol altına almak için elindeki kozu anlamlı bir şekilde kullanmaktan kaçınmaya devam ediyor gibi görünüyor.

Sonuç olarak, Asya’ya yönelmek ABD hegemonyasına karşı koymak isteyen bölgesel oyuncular için cazip bir alternatif haline geldi. Batılı olmayan ülkeler Washington’un oyun kurallarına uymaya daha az açıklar ve bu eğilim bölge içi ilişkileri daha da pekiştirecek- özellikle de kilit aktörler farklılıklardan çok benzerlikler buldukça. ABD’nin çifte standart uyguladığı algısı yeni olmasa da değişen küresel düzende Batılı olmayan ülkelerin buna meydan okuma istekliliği arttı.

Önceleri, ABD tek süper güç olarak görüldüğü için bölgesel aktörler statükoyu tahammül ediyordu. Ancak Doğu’da yeni küresel güçlerin yükselişiyle birlikte bu aktörler, Ukrayna üzerinde Rusya’nın savaşı konusundaki ABD’nin ahlaki argümanlarını pasif bir şekilde kabul ederken Gazze’deki acıya sessiz kalmak için hiçbir neden görmüyorlar. Mevcut eğilim devam ederse, Batı’nın uzun süredir baskın olduğu bir bölgedeki etkisi azalacaktır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English