Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: 10 Şubat’ta Bloomberg, “Almanya’nın endüstriyel süper güç olarak günleri sayılı” başlığıyla bir makale yayımladı ve makalenin özeti başındaydı: “Enerji krizi pek çok işletmeye ölümcül darbe vurdu. Siyasi olarak felç olmuş Berlin’in herhangi bir reçetesi yok gibi görünüyor.”

Genel olarak, enerji krizinin Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri müdahalesinden ve Brüksel’in müteakip tek taraflı yaptırımlarından sonra doğalgaz tedarikinin azalmasıyla başladığı iddia edilse de mesele çok daha öncesine dayanıyor. Gaz fiyatları 2021 yılı sonunda 1000 metreküp başına 2 bin dolar seviyesindeydi ki bu rakam Gazprom’un Avrupalı müşterilerinden aldığı fiyatın on katıydı.

Bu, anlatılanın aksine bizzat Brüksel’in eliyle yaratılmış bir sorun: Jean-Claude Juncker yönetimindeki AB Komisyonu, Avrupa doğalgaz piyasasında reforma giderek gazı borsa spekülasyonu nesnesi haline getirdi. Bu sayede gaz kıtlığı olduğunda ithalatçılar için kazançlı bir durum ortaya çıktı, zira Gazprom’dan ucuza aldıkları gazı borsada fahiş kârla satabiliyorlardı. AB yaptığı reformla, daha önce neredeyse 50 yıl boyunca düşük fiyatlarla yeterli gazı garanti eden uzun vadeli tedarik sözleşmelerini hedef almıştı.

Bu ucuz enerji, Alman sanayisinin temel taşıydı. ABD on yılı aşkın bir süredir LNG’sini Avrupa’ya satmaya çalışıyor ama LNG Rus gazından çok daha pahalı ve bu nedenle normal şartlar altında Avrupa’da rekabetçi bir ortam olamazdı. Juncker’ın gaz piyasası reformu ve Şubat 2022’nin sonundan itibaren Brüksel ve Berlin’in Rusya’dan doğalgaz ithalatını azaltma çabaları sayesinde ABD, 2022 yazında hedefine ulaşmış oldu. Nitekim Kuzey Akım sabotajı da ucuz Rus gazının devrinin nihai anlamda kapanmasını sağladı.

Avrupa’daki enerji fiyatları, sürecin 2021 yazında başlamış olmasından da anlaşılacağı üzere, Ukrayna krizinden tamamen bağımsız olarak yükselişe geçti. Ukrayna krizine Brüksel ve Berlin’den gelen tepkiler bunu sadece hızlandırmış ve pekiştirmiş oldu.


Beş grafikte Avrupa’nın sanayisizleşmesi

AB’de endüstriyel elektrik kullanımı çöküyor. ABD’li karar mercilerinin “Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretleri yok.”

Robert Bryce

12 Şubat 2024

Bloomberg’in 9 Şubat tarihli haberinin başlığı Avrupa’da yaşanan felaketi özetliyor: “Almanya’nın endüstriyel bir süper güç olarak geçirdiği günler sona eriyor.” Makalede şöyle deniyor: “Avrupa’nın en büyük ekonomisinde imalat üretimi 2017’den bu yana düşüş eğiliminde ve rekabet gücü azaldıkça düşüş hızlanıyor.”

Almanya bir kez daha “Avrupa’nın hasta adamı” oldu. Ancak mesele sadece Almanya değil. Tüm Avrupa’da sanayi kapasitesi daralıyor. Geçtiğimiz ay Tata Steel, Britanya’daki son iki ocağını bu yılın sonuna kadar kapatacağını duyurdu; bu hamle “Galler’deki Port Talbot çelik fabrikasında 2 bin 800’e varan iş kaybına” neden olacak.

Slovalco, 70 yıllık faaliyetinin ardından Ocak 2023’te Slovakya’daki alüminyum izabe tesislerini kalıcı olarak kapatacağını duyurdu. Ülkenin en büyük elektrik tüketicisi olan şirket, yüksek elektrik maliyetleri nedeniyle izabe tesislerini kapattığını söyledi.

Avrupa, kendi kendini şarampole sürükledi. Net sıfır hayalleri, alternatif enerjiye hücum, agresif karbonsuzlaştırma zorunlulukları ve artık mevcut olmayan Rus doğalgazına bel bağlama yönündeki stratejik gaf gibi kötü politika kararları sanayisizleşmeyi tetikliyor. Durum ne kadar kötü? Heritage Foundation’da araştırma görevlisi olan Mario Loyola, 28 Ocak’ta The Hill’de Avrupa’nın erimesi hakkında keskin bir makale yazdı. Avrupa Komisyonu verilerine göre, kıtadaki sanayi üretimi “Kasım 2023’te sona eren 12 ayda yüzde 5,8 düştü. Sermaye malları üretimi yaklaşık yüzde 8,7 azaldı. Tesis ve ekipman yatırımları dibe vurdu,” diye yazdı.

Tüm bu berbat politikaların sonucu; elektrik fiyatlarında şaşırtıcı artışlar. Loyola, Avrupa’da elektrik fiyatlarının “pandemi öncesi seviyelerinin üç katına ulaştığını” belirtiyor. Enerji analisti Rupert Darwall, kısa bir süre önce Britanya’daki büyük işletmelerin 2004 yılına kıyasla beş kata kadar daha fazla elektrik ücreti ödediğini bildirdi.

Elektrik kullanımı ekonomik canlılığın en güvenilir barometrelerinden biridir. Sahiden de elektrik, dünyanın en önemli ve en hızlı büyüyen enerji türü. Ekonomik büyüme elektrik kullanımına yön verir ve bunun tersi de geçerlidir. Sağlıklı ekonomiler elektriğe ihtiyaç duyar, hem de çok fazla. Kötüleşen ekonomilerde ise elektrik kullanımı azalır. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) yeni raporuna göre geçen yıl küresel elektrik talebi yüzde 2,2 oranında arttı. Paris merkezli ajans, küresel elektrik talebinin 2026 yılına kadar yılda ortalama yüzde 3,4 artmasını bekliyor ve “talep hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ekonomilerde daha hızlı elektrik büyümesine katkıda bulunacak olan iyileşen ekonomik görünüm tarafından yönlendirilecektir,” diyor.

Çin ve Hindistan hızlı büyümelerini sürdürüyor. IEA, Çin’in elektrik talebinin 2023 yılında yüzde 6,4 gibi yüksek bir oranda arttığını tahmin ediyor. Ajans, Çin’in elektrik talebinin 2026 yılına kadar saatte 1400 teravat artmasını bekliyor ki bu da “AB’nin mevcut yıllık elektrik tüketiminin yarısından daha fazla” bir enerji miktarı anlamına geliyor. Hindistan’daki elektrik talebi 2023’te yüzde 7 artarken, 2022’deki yüzde 8,6’lık büyümeye kıyasla hafif bir düşüş gösterdi. IEA, Hindistan’da “devam eden hızlı iktisadi genişleme ve alan soğutmaya yönelik güçlü talebin büyümenin ana dayanakları olduğunu” belirtti. Aralık ayında bu sayfalarda da belirttiğim üzere, Çin ve Hindistan’daki yeni elektrik talebinin büyük bir kısmı kömür yakılarak karşılanıyor (ABD’de elektrik talebi geçen yıl yüzde 1,6 oranında azaldı; IEA bu azalmadan daha ılıman hava koşullarını, azalan üretimi ve “otomotiv sektöründeki grevleri ve genel enflasyonist baskıları” sorumlu tuttu).

Çin ve Hindistan’daki yüksek büyüme, elektrik kullanımının geçen yıl yüzde 3,2 oranında azaldığı Avrupa’daki durumla net bir tezat oluşturuyor. IEA, elektrik kullanımındaki düşüşün 2022’deki yüzde 3,1’lik düşüşü takip ettiğini ve AB’deki elektrik talebinin “en son yirmi yıl önce görülen seviyelere düştüğünü” belirtiyor: “2022’de olduğu gibi, sanayi sektöründeki zayıf tüketim elektrik talebini azaltan ana faktör oldu.” AB’nin sanayi elektriği kullanımındaki düşüş çarpıcı olmaktan öte bir şey değil. 2022 yılında AB’de endüstriyel elektrik talebi yüzde 5,8 oranında azaldı. IEA, 2023’te yüzde 6 daha düşeceğini tahmin ediyor.

Avrupa’nın sanayisizleşmesi ve IEA raporu, 26 Şubat’ta Washington D.C.’de düzenlenecek olan Ulusal Düzenleyici Kamu Hizmetleri Komisyoncuları Birliği toplantısındaki açılış konuşmam için slaytlar hazırladığım bu hafta aklımda. Bu beş grafik Avrupa’nın sanayisizleşmesini ve bunun neden devam edeceğini gösteriyor.

Grafik 1

IEA’ya göre, Almanya’daki elektrik talebi “2023’te yüzde 4,8 gibi kayda değer bir oranda azaldı… Talep azalması özellikle 2023’ün ilk altı ayında üretimde yüzde 13’lük bir düşüşle karşı karşıya kalan enerji yoğun sanayide öne çıkıyor.” Elektrik kullanımındaki bu azalma, Almanya’nın sanayi üretimindeki süregelen düşüşü yansıtıyor. Bu (biraz bulanık) grafikte, bu makalenin başında bahsedilen Bloomberg’ün haberinden bir ekran görüntüsü kullanılmıştır.

Grafik 2

Grafik 3

Grafik 4

Grafik 5

Bu slaytlar ve Avrupa ağır sanayisinin süregelen yıkımı, Britanya Yenilenebilir Enerji Vakfı’ndan John Constable’ın beş bölümlük yeni belgesel dizimiz Juice: Power, Politics & The Grid’de ifade ettiği keskin sözleri akla getiriyor.

Aynı zamanda Küresel Isınma Politikası Vakfı’nda enerji editörü olan Constable, sert bir uyarıda bulunuyor. Üçüncü bölümde şöyle diyor: “Amerika Birleşik Devletleri’ndeki karar mercilerine Avrupa örneğini çok ama çok dikkatli incelemelerini söylüyorum. Avrupa’ya bakıp ders almamak için hiçbir mazeretiniz yok. Biz bunu sizin için test ettik.”

Dünya Basını

Nikkei Asia: ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Yayınlanma

Nikkei Asia’nın eski genel yayın yönetmeni ABD ve Japonya’nın yen alım müdahalesi üzerine yazdı:

ABD-Japonya yen müdahalesi Tokyo için bir başka yenilgi

Nikkei Asia, Shigesaburo Okumura

Hükümet, yeni desteklemek için makroekonomik politikasını değiştirmeli

Tokyo’daki Dai-ichi Life Insurance genel merkez binasına, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından el konularak Müttefik işgal güçlerinin başkomutanı General Douglas MacArthur’un karargâhı olarak kullanıldı.

MacArthur’un kullandığı altıncı kattaki ofiste hâlâ, generalin işaret çubuğu olarak da kullandığı söylenen, onunla özdeşleşmiş mısır koçanından yapılmış piposunun bir kopyası bulunuyor. MacArthur, 30 Ağustos 1945’te Atsugi Havaalanı’na geldiğinde de bu pipo ağzındaydı. Bu görüntü, Japonya’nın yenilgisini çarpıcı biçimde gözler önüne sermişti.

Yarım yüzyıl sonra, Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin yol açtığı bir finansal krizin içindeydi. Yatırımcılar, hükümeti istikrarı sağlamak için radikal adımlar atmaya zorlamak istercesine yen sattı. Japon para birimi, dolar karşısında Haziran 1997’de 110 seviyelerindeyken yalnızca bir yıl içinde 146 seviyelerine kadar geriledi.

17 Haziran’da ABD ve Japonya, yen alıp dolar satarak koordineli bir müdahalede bulundu ve Japon para birimindeki düşüşü durdurdu.

Dönemin Başbakanı Ryutaro Hashimoto ile ABD Başkanı Bill Clinton, güçlü bir yenin ve piyasa istikrarının Asya ülkeleri ile küresel ekonomi açısından önemli olduğu konusunda mutabık kaldı. Japonya, bankaların bilançolarındaki batık krediler sorununu hızla çözmek için harekete geçeceğine dair ABD’ye söz verdi.

Ertesi gün, dönemin ABD Hazine Bakan Yardımcısı Larry Summers Japonya’ya geldi. O sırada 43 yaşında olan Summers, çok genç yaşta Harvard Üniversitesi’nde kadrolu ekonomi profesörü olması nedeniyle bir dâhi olarak tanınıyordu. Ancak geçen yıl, ölen finansçı ve hüküm giymiş cinsel suçlu Jeffrey Epstein ile bağlantıları hakkında yürütülen soruşturma sırasında Harvard’daki öğretim görevinden istifa etti.

Nikkei o dönemde, “Bunun nedeni dâhiliği mi yoksa utancını gizleme çabası mı bilinmez, ancak kısa ve keskin tavrı ve konuşma biçimi pek çok insanda güçlü bir izlenim bırakıyor,” diye yazmıştı. Onu kendini beğenmiş ve kibirli bulanların sayısı az değildi.

Summers’ın Japonya’daki doğrudan muhatabı Maliye Bakan Yardımcısı Eisuke Sakakibara’ydı. Ancak Summers, çok daha üst düzey isimlerle de görüştü: Dışişleri Bakanı Keizo Obuchi, Maliye Bakanı Hikaru Matsunaga, Japonya Merkez Bankası Başkanı Masaru Hayami ve eski Başbakan Kiichi Miyazawa.

Genç dâhi, Japonya’ya sürekli harekete geçmesi yönünde baskı yaptı ve batık kredilerin kısa sürede tasfiye edilmesi konusunda söz aldı.

Ziyaretinden bir ay sonra, Harvard’da Japonya-ABD finans sempozyumu düzenlenirken Summers’a üniversite tarafından bir hatıra verildi: MacArthur’un simgesi haline gelen mısır koçanı piposu. Bu hediye, bazılarınca Summers’ın Japonya ziyareti sırasında mağlup Japonya’nın başkomutanı gibi davrandığına yönelik bir şaka olarak yorumlandı.

Geçen ay, Japonya’nın savaş yenilgisinin üzerinden 81 yıl geçmişken yen dolar karşısında yeniden sert biçimde geriledi ve bu kez 160 seviyesinin üzerine çıktı. Maliye Bakanı Satsuki Katayama ile Japonya’nın en üst düzey döviz yetkilisi Atsushi Mimura’nın spekülatif satışlara karşı sözlü uyarıları ve ardından yapılan yen alım müdahaleleri, para birimindeki düşüşü durduramadı.

Temmuz sonunda Japonya, 1998’den bu yana ilk kez ABD ile koordineli bir döviz müdahalesi gerçekleştirdi.

Ancak Mimura’nın tanımladığı gibi bunun “ABD-Japonya döviz ittifakının doruk noktası” denecek kadar övünülecek bir yanı yok. Japonya, yenin düşüşünü kendi başına tersine çevirmeyi başaramadı ve ABD’den yardım istedi. Bu, Tokyo’nun çok daha fazla kaygı duyması gereken bir “yenilgi”dir.

Üstelik bu, en azından eşitler arasında bir ittifak değil.

ABD Başkanı Donald Trump, 2 Ağustos’ta gazetecilere döviz müdahalesi hakkında konuşurken bunu ABD’nin Arjantin pesosunu desteklemesi, Venezuela’ya düzenlenen askeri saldırı ve hükümetin Intel’de hisse sahibi olmasıyla birlikte ele aldı.

“Yenleri zayıflıyordu ve biraz yardım istediler,” dedi.

Trump bunu, Intel yatırımı gibi “mali fayda” sağlayan bir anlaşma olarak nitelendirdi.

Hazine Bakanı Scott Bessent de 4 Ağustos’ta Nikkei’ye verdiği röportajda 1990’lardaki Asya para krizine değinerek, “Birçok Asya para birimi Japon yenini takip eder,” dedi.

Bessent, CNBC’ye verdiği ayrı bir röportajda ise şöyle konuştu:

“Onların [Japonya’nın], yenin daha normal bir denge fiyatına dönmesini sağlayacak doğru politikaları uygulamaya devam edeceklerine inanıyoruz.”

Japon hükümeti ne yapması gerektiğini biliyor ancak doğru politikaları hayata geçiremiyor, ekonomi politikalarının teşvik ettiği yen satışlarını dizginleyemiyor ve sonunda ABD’den yardım istemek zorunda kalıyor. Bu koşullar, 28 yıl önce yaşananlarla dikkat çekici ölçüde benzerlik gösteriyor.

Haziran 1998’de Japonya, batık kredilerin tasfiyesini hızlandırması gerektiğini biliyordu. Ancak Hashimoto hükümeti, konut kredisi şirketlerine kamu fonu aktarılmasına yönelik güçlü toplumsal muhalefeti görünce sorunu çözmek için radikal adımlar atamadı. Long-Term Credit Bank of Japan ve diğer finans kuruluşlarının çöküşünün ardından ülke deflasyon batağına saplandı.

Summers Japonya’yı ziyaret ettiğinde harekete geçmek için bir “fırsat penceresinden” söz etmişti.

ABD’deki bir oturumda, “Bundan sonra ezici ölçüde önemli olan, Japon yetkililerin bu fırsat penceresi açıkken etkili politika adımları atarak bundan hızla yararlanmasıdır,” demişti.

Japon hükümeti ve iktidar koalisyonu bugün de faiz oranlarının yavaş biçimde normalleştirilmesinin ve gevşek mali disiplinin yen satışlarını körüklediğini kuşkusuz biliyor.

Koordineli döviz müdahalesinin sağladığı fırsat penceresini kullanarak ekonomi politikasında yön değiştirmeleri gerekiyor.

Yen müdahalesinin asıl mesajı: Doların rezerv para statüsü artık eskisi kadar güçlü değil

Okumaya Devam Et

Diplomasi

‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?

Yayınlanma

Analistlere göre yeni savunma paktı, etkisini Hint Okyanusu bölgesine kadar genişletebilecek daha geniş, ideolojik temelli bir askeri bloka dönüşebilir.

South China Morning Post’a konuşan analistlere göre Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan yeni savunma paktı, İslamabad’ın bu anlaşmayı Hindistan’ın çevresindeki Müslüman çoğunluklu ülkelerle daha geniş güvenlik bağları kurmak için kullanıp kullanamayacağı konusunda Yeni Delhi’de soru işaretlerine yol açtı.

Cuma günü imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçünün tamamına yapılmış sayılacağını hükme bağlıyor.

Üçlü anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında geçen eylül ayında imzalanan ikili anlaşmanın ardından geldi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Muhammad Asif cumartesi günü paktı, İslam ülkeleri arasında daha geniş kapsamlı bir askeri ittifak için olası bir model olarak tanımladı ve böyle bir yapılanmayı NATO’ya benzetti.

İslam ülkelerinin dini dayanışmadan ziyade ulusal çıkarlarına öncelik verme ihtimali hâlâ daha yüksek olsa da analistlere göre Pakistan’ın paktı daha geniş kapsamlı işbirliği için potansiyel bir platform olarak sunması nedeniyle Delhi’nin temkinli olması gerekecek.

Bu gelişme, Bangladeş’in askeri modernizasyon planları kapsamında Çin ve Pakistan’ın ortak geliştirdiği JF-17 Thunder savaş uçaklarını İslamabad’dan satın alma seçeneğini değerlendirdiği bir döneme denk geliyor.

İki ülke arasında üst düzey hava kuvvetleri görüşmeleri ve olası bir savunma paktına ilişkin temaslar gerçekleştirildi. Bunlara, eğitim simülatörlerinin devri gibi adımların da eşlik ettiği bildirildi.

Delhi merkezli Indic Researchers Forum’un Stratejik İlişkiler ve Ortaklıklar Direktörü Srinivaasan Balakrishnan, paktın etkisini Hindistan’ın başlıca güvenlik sağlayıcısı olarak hareket ettiği Hint Okyanusu bölgesine kadar genişleten “daha geniş, ideolojik veya kimlik temelli bir askeri bloka” dönüşebileceğini söyledi.

“Dolayısıyla asıl stratejik soru, bugün bir ‘İslami NATO’nun kurulup kurulmadığı değil,” dedi ve ekledi: “Asıl soru, bunun savunma anlaşmaları, askeri tatbikatlar, istihbarat paylaşımı ve silah transferleri yoluyla kademeli olarak ortaya çıkıp çıkamayacağıdır.”

Analistler, Hindistan’ın Bangladeş’i yakından takip etmesi gerekeceğini söyledi.

Hindistan’daki Ashoka Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü olan Uday Chandra, “Bangladeş kesinlikle yakından izlenmeye değer ve Hindistan yönetimi de şu anda bunu yapıyor. Hem Pakistan hem de Türkiye ile savunma ilişkileri son dönemde kesinlikle gelişti,” dedi.

Pakistan, döviz rezervlerini artırmak ve zor durumdaki ekonomisini canlandırmak amacıyla savunma ürünleri için aktif biçimde yeni pazarlar araştırıyor ve bu pazarlardaki varlığını genişletiyor.

Ancak Chandra’ya göre Dakka’nın Pakistan’dan silah ve savunma teçhizatı satın alması veya Pakistan’la ortak askeri tatbikatlar yapması halinde bile Mekke paktına resmen katılması hâlâ oldukça büyük bir adım olacaktır. Chandra, “Bangladeş’in katılması mümkün ama bu, belirsiz bir geleceğe doğru çok büyük bir sıçrama olur,” dedi.

Hindistan, hükümeti Delhi ile yakın çalışan Şeyh Hasina’nın iki yıl önce devrilmesinin ardından Bangladeş’le ilişkilerinde yaşanan gerginlik döneminden sonra bağları istikrara kavuşturmak için adımlar attı.

Hindistan’ın güvenlik ve istihbarat kurumları, özellikle siyasi geçişler ve bölgesel dinamiklerdeki değişimlerin ardından İslamcı militan grupların Bangladeş içinde operasyon alanları kullanması veya oluşturması ihtimali konusunda süregelen kaygılar taşıyor.

Gerilim, bir süredir Delhi’de yaşayan Hasina’nın 5 Ağustos’ta çevrim içi bir medya etkinliği düzenlemesinin ardından kısa süre önce yeniden ortaya çıktı. Bangladeş bunun üzerine, Hasina’nın açıklamalarının ülkedeki istikrarı zedelediği yönündeki endişesini dile getirdi.

Uzmanlara göre bu kaygılar geçici olabilir; zira son iki yılda uygulanan ticari kısıtlamaların kademeli olarak gevşetilmesi bekleniyor. Hindistan, Bangladeş’in ikinci büyük ticaret ortağı konumunda.

Hasina’nın ülkeye dönmesi beklenirken Bangladeş Cumhurbaşkanı istifa edeceğini duyurdu

Bangladeş ve yine Müslüman çoğunluklu bir ülke olan Maldivler, Hindistan’la önemli ekonomik, kalkınma ve güvenlik bağlarına sahip ve Hint Okyanusu bölgesindeki bölgesel ortaklıklar ile bağlantı projelerine katılıyor.

Balakrishnan, bu iki ülkeden herhangi birinin Pakistan merkezli karşılıklı savunma çerçevesiyle resmî veya gayriresmî bir hizalanmaya dahil olması halinde bunun Bengal Körfezi ve daha geniş Hint Okyanusu güvenlik denklemine önemli yeni bir değişken ekleyeceğini belirtti.

Ancak Chandra, Maldivler’in böyle bir pakta katılma ihtimalinin Bangladeş’e kıyasla “daha düşük” olduğunu söyledi. Bunun nedeni olarak Maldivler’in kısa süre önce Güney Asya Bölgesel İşbirliği Teşkilatı’nın (SAARC) Hindistan liderliğinde yeniden canlandırılması yönündeki çağrılarını gösterdi.

Ekonomik kalkınma ve bütünleşmeyi teşvik eden SAARC; Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Sri Lanka, Nepal, Bhutan ve Maldivler’den oluşuyor. Örgüt, Hindistan’ın Uri’deki bir terör saldırısının ardından Pakistan’da yapılacak zirveyi boykot etmesi ve zirvenin iptal edilmesi üzerine 2016’da fiilen işlemez hale geldi.

Maldivler Devlet Başkanı Mohamed Muizzu’nun başlangıçtaki “Hindistan Dışarı” yaklaşımının yol açtığı gergin dönemin ardından diplomatik ilişkiler yeniden toparlandı. Bu değişim; üst düzey devlet ziyaretleri, mali destek paketleri ve geçen ay serbest ticaret anlaşmasına ilişkin ilk tur müzakerelerin yapılmasıyla kendini gösterdi.

Analistler, Mekke paktının Asif’in sözünü ettiği NATO tarzı ittifaktan hâlâ çok uzak olduğunu, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel güçler arasındaki farklı tutumların paktın Ortadoğu’da bile genişlemesini muhtemelen sınırlayacağını söyledi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Hindistan Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevinde bulunmuş Satinder Kumar Saini, Mekke paktının “birbirlerinin topraklarını savunma taahhüdünden çok siyasi mesaj verme amacı taşıdığını” söyledi.

Saini’ye göre İslamabad’ın nükleer kapasitesi nedeniyle pakt Ortadoğu’da daha fazla ağırlık taşıyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye’nin gelecekteki bir Hindistan-Pakistan çatışmasına doğrudan katılmasının muhtemel olmadığını belirtti.

“Hindistan, 2015’ten bu yana yoğun diplomatik temaslar, enerji anlaşmaları ve yurt dışındaki Hint vatandaşlarının refahına yönelik çalışmalarla Suudi Arabistan ve BAE ile ilişkilerini büyük bir özenle geliştirdi. Bu pakt söz konusu dengeyi karmaşıklaştırıyor. Hindistan, Suudilerle angajmanını sürdürmeli, ikili ilişkilerimizi ve karşılıklı bağımlılığımızı genişletip derinleştirmeli,” dedi.

Bağımsız analist Priyajit Debsarkar ise ABD-İran barış görüşmelerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından Pakistan’ın Ortadoğu ülkeleri nezdinde askeri güç olarak sahip olduğu itibardan yararlanmaya çalıştığını söyledi. Ancak ona göre İslamabad, ABD’yi rahatsız etmekten çekineceği için Mekke paktının yakın zamanda Bangladeş gibi ülkelere genişletilmesi pek olası değil.

“Burada izlenmesi gereken asıl mesele bunun Amerikalılar tarafından nasıl karşılanacağı. Çünkü Amerikalılar bu alternatif ittifakın kurulmasından pek memnun olmayabilir,” dedi.

Debsarkar, Pakistan’ın ABD’nin en büyük katkı sağlayıcısı olduğu Uluslararası Para Fonu gibi çok taraflı yardım mekanizmalarına bağımlılığına dikkat çekti. Pakistan ekonomisi, devlet temerrüdünü önlemek ve döviz rezervlerini istikrara kavuşturmak için IMF kurtarma paketlerine büyük ölçüde bağımlı.

“Pakistan kartlarını doğru oynamak konusunda çok dikkatli olmak zorunda,” dedi.

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

The Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit

Yayınlanma

İsrail gazetesi The Jerusalem Post, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşmasının İsrail için ne anlama geldiğini tartışan bir makale yayınladı. Sizler için çevirdik:

Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Pakistan ile yaptığı yeni anlaşma, istikrarı tehlikeli bir zemine sürüklüyor

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan cuma günü Mekke’de, Ortadoğu’daki stratejik dengeyi değiştirebilecek ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üçüne birden yapılmış sayılacak.

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise cumartesi günü bir adım daha ileri giderek düzenlemenin teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesi’ndeki kolektif savunma taahhüdüne eşdeğer olduğunu söyledi.

Reuters ve Jerusalem Post çalışanlarının cumartesi günü aktardığı, Eli Leon’un da katkıda bulunduğu habere göre Fidan, ittifak kapsamında bir bakanlar komitesi kurulacağını ve Suudi Arabistan merkezli bir genel sekreterliğin oluşturulacağını söyledi. Mısır da ileride ittifaka katılabilir.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılık ilkesi”ne dayandığını ve güvenlik, savunma ve terörle mücadele alanlarındaki işbirliğini genişleteceğini söyledi.

Ardından İsrail’in görmezden gelemeyeceği bir açıklama geldi.

Pakistan Savunma Bakanı İsrail’e karşı ‘birleşik askeri cephe’ çağrısı yaptı

Anlaşmanın duyurulmasından bir gün sonra Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, İsrail’i “tüm Müslüman dünyası için bir tehdit” olarak nitelendirerek İsrail’e karşı “birleşik bir askeri cephe” kurulması çağrısında bulundu.

Post yazarı Danielle Greyman-Kennard’ın pazar günü aktardığına göre Asif, çağrısını çözüme kavuşmamış Filistin meselesiyle ilişkilendirdi ve İslam dünyasını İsrail’e karşı birlikte hareket etmeye çağırdı.

Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü Körfez Araştırmaları Programı Başkanı Dr. Yoel Guzansky, Greyman-Kennard’a yaptığı açıklamada, söz konusu paktın İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki normalleşmeye “kapıyı tamamen kapatmadığını” söyledi.

“Ülkelerin istikrara ihtiyacı var. Suudilerin istikrara ihtiyacı var,” diyen Guzansky, Riyad’ın yaklaşımını kısa ve öz biçimde şöyle tarif etti: “Bu bir dengeleme stratejisi.”

Eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Jacob Nagel de Post tarafından cuma günü aktarılan 103FM röportajında benzer bir değerlendirmede bulundu.

Nagel, anlaşmayı “daha çok Amerikan yönetimine baskı yapmayı amaçlayan diplomatik bir manevra” olarak nitelendirerek Riyad’ın kendisini giderek daha savunmasız hissettiği için alternatifler aradığını savundu.

Bu kırılganlık yıllardır artıyor. Suudi Arabistan, İran’ın ve vekil güçlerinin bölgenin farklı noktalarına saldırı düzenleme kabiliyetini ortaya koymasını izledi.

Krallığın Abkayk ve Hurays petrol tesislerine 2019’da düzenlenen saldırı, Suudi Arabistan’ın savunmasının sınırlarını açığa çıkardı ve Riyad’da bir kriz halinde dış desteğin ne ölçüde geleceğine ilişkin soru işaretleri doğurdu.

Dolayısıyla İsrail, Suudi Arabistan’ın bu dengeleme arayışını ciddiye almalı.

Riyad güvenlik, pazarlık gücü ve stratejik bağımsızlık arıyor. İsrail ve ABD açısından soru, bu arayışın nihayetinde nereye varacağıdır.

Erdoğan yönetimindeki Türkiye, İsrail’e karşı giderek daha düşmanca bir tutum benimsedi. Pakistan’ın İsrail’le diplomatik ilişkileri yok ve savunma bakanı şimdiden Yahudi devletine karşı Müslümanların askeri birlikteliğini gündeme getiriyor.

Suudi Arabistan bunun yarattığı sorunu anlamalı. Üst düzey yöneticileri İsrail’i bölgesel bir düşman olarak gösteren ülkelerle kurulacak bir savunma ortaklığı, normalleşme sürecinin üzerine kaçınılmaz olarak gölge düşürecektir.

İsrailli liderler, ittifak üyelerinden biri şimdiden Müslüman dünyasını İsrail’e karşı askeri olarak örgütlemekten söz ederken bu ittifakı yalnızca teknik bir düzenleme olarak göremez.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesi mevcut savunma paktından daha büyük fırsatlar sunuyor

Buna rağmen Tel Aviv, Riyad’a açılan kapıyı ardına kadar açık tutmalı.

İsrail’in çıkarı, Suudi Arabistan’ı İsrail’in ve ılımlı Arap devletlerinin de yer aldığı Amerikan öncülüğündeki bölgesel güvenlik mimarisine dahil etme çabalarını hızlandırmaktır.

Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin stratejik vaatleri büyükelçilikler, turizm ve ticaretin çok ötesine uzanıyor.

Böyle bir normalleşme; İran’la mücadele edebilecek, füze ve hava savunma işbirliğini geliştirebilecek, ticaret yollarını koruyabilecek ve İsrail’i Arap dünyasına daha derinden bağlayabilecek kalıcı bir bölgesel hizalanma imkanı sunuyor.

İbrahim Anlaşmaları, İsrail’le ilişkilerin Arap devletlerinin ekonomik ve stratejik çıkarlarına hizmet edebileceğini gösterdi. Suudi Arabistan, bu bölgesel çerçeveye önemli bir siyasi ve ekonomik ağırlık kazandıracaktır.

Bu stratejik hedef artık daha da acil hale geldi.

Washington, Mekke’de yaşananlara yakından dikkat etmeli. ABD’nin uzun süredir ortağı olan bir ülke, Ankara’dan ve nükleer silahlara sahip İslamabad’dan ilave güvenlik güvenceleri aradı. Bu, Amerikan garantilerine duyulan güvenin azalmakta olduğuna dair bir uyarıdır.

ABD, en önemli Arap ortaklarından birinin neden alternatif bir güvenlik yapılanmasına ihtiyaç duyduğunu düşündüğünü ve bu yapının açıkça İsrail karşıtı bir nitelik kazanmasının nasıl önlenebileceğini sorgulamalı.

İsrail de normalleşme arayışını sürdürürken Riyad’a açık mesajlar vermeli.

Suudi Arabistan, daha istikrarlı bir Ortadoğu’nun inşasında merkezi bir rol oynayabilir. İsrail’in onu kendisine daha fazla yaklaştırmak için her türlü nedeni var.

Riyad, yeni ittifaklarının bölgesel istikrarı güçlendirip güçlendirmeyeceğine ya da İsrail’i ortak düşmana dönüştürmek isteyen hükümetlere daha fazla nüfuz sağlayıp sağlamayacağına karar vermeli.

Mekke anlaşması, bu tercihten kaçınmayı çok daha zor hale getirdi.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English