Bizi Takip Edin

Avrupa

Yabancı şirketlerin hakimiyeti Romanya’da küçük burjuvaziyi sağa itiyor

Yayınlanma

Oxford Üniversitesi’nden siyaset bilimci Vladimir Borțun, Romanya’da aşırı sağcı AUR partisinin yükselişini ülkedeki ekonomik dengesizlikler ve yabancı sermayenin hakimiyetiyle ilişkilendirdi. Borțun, Alman ve diğer Batılı şirketlerin Romanya pazarındaki baskın konumunun yoksulluğu azaltmadığını, aksine yerel küçük işletmeleri ve orta sınıfı baskı altına alarak radikal sağa yönelttiğini belirtti.

Oxford Üniversitesi St John’s College öğretim üyesi siyaset bilimci Vladimir Borțun, German Foreign Policy portalına verdiği mülakatta, Romanya’da aşırı sağın önlenemez yükselişini ve bu durumun ülkedeki yabancı sermaye yapısıyla ilişkisini analiz etti.

Borțun, Alman şirketleri de dahil olmak üzere yabancı yatırımcıların ülkedeki istikrarlı ilerleyişinin yoksulluğu azaltmadığını, aksine yerel küçük burjuvazi üzerinde büyük bir baskı oluşturduğunu belirtti.

Bu ekonomik baskı, son dönemde oylarını hızla artıran aşırı sağcı AUR (Alianța pentru Unirea Românilor – Romenlerin Birliği İttifakı) partisine olan desteği güçlendiriyor.

Partinin lideri George Simion, son devlet başkanlığı seçimlerinde yüzde 46,4 oy oranıyla kazanmaya çok yaklaştı. Anketler, AUR’un şu anda yüzde 40’a yakın bir destekle birinci sırada olduğunu, yüzde 20 bandındaki Sosyal Demokrat Parti’nin (PSD) ise çok önünde yer aldığını gösteriyor.

Avrupa Parlamentosu’nda İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni’nin partisi ve Polonya’daki PiS ile aynı grupta (ECR) yer alan AUR, ülkedeki siyasi dengeleri kökten değiştiriyor.

Neoliberal şok terapisi ve sanayisizleşme

Romanya’nın son yıllarda yabancı sermaye için önemli bir yatırım merkezi haline gelmesine rağmen AB’nin en yoksul ikinci ülkesi olmaya devam ettiğini hatırlatan Borțun, bu durumun köklerinin 1990’lara dayandığını ifade etti.

Borțun, sürecin başlangıcını şu sözlerle anlattı:

“1990’ların başında Romanya’da yaşananlarla başlamalıyız. Tüm bölgede olduğu gibi burada da alışılagelmiş şok terapisi uygulandı. Polonya veya Rusya’daki kadar acımasız olmasa da yine de gerçekleşti. Kapitalist restorasyonun ilk beş yılında sanayisizleşme süreci tetiklendi. Sanayideki istihdamın toplam işgücüne oranının yüzde 42’den yüzde 30’a düştüğünü gördük. İhracatta yüzde 60’ın üzerinde bir düşüş yaşandı. GSYİH’nin yaklaşık dörtte biri kaybedildi.”

Bu yıkımın ardından çevresel bir neoliberal modelin inşa edildiğini belirten Borțun, 2011’deki iş kanunu reformuna dikkat çekti.

Siyaset bilimci, bu reformun işçi sınıfını hak ve ücret mücadelesi için gereken temel araçlardan mahrum bıraktığını, özel sektörde sendikalaşmayı ve toplu pazarlığı neredeyse imkansız hale getirdiğini vurguladı.

Ekonomik modelin bir diğer ayağını özelleştirmeler oluşturdu. Borțun, Romanya’nın en büyük şirketlerinin satıldığını, ancak bu satışların serbest piyasa mantığıyla bile çeliştiğini savundu.

Borțun, durumu şu örnekle açıkladı:

“Romanya’nın petrolü büyük ölçüde Kazakistan’ın devlet petrol şirketine ait. Serbest piyasanın şirketleri yönetmede ve kaynakları dağıtmada daha verimli olduğu argümanını düşünün; sanayinizi başka ülkelerin devlet şirketlerine sattığınızda bu argüman anlamını yitiriyor.”

Yabancı yatırımı çekmek için kurumlar vergisinin yüzde 16’ya düşürüldüğünü ve artan oranlı vergilendirmenin kaldırıldığını belirten Borțun, Romanya’nın Macaristan ile birlikte AB’de artan oranlı vergi uygulamayan iki ülkeden biri olduğunu hatırlattı.

“Bükreş, GSYİH açısından bir zenginlik adasıdır”

Yabancı doğrudan yatırımların ülkeye girişinin bölgesel dengesizlikleri derinleştirdiğini ifade eden Borțun, başkent Bükreş ile ülkenin geri kalanı arasındaki uçuruma işaret etti.

Borțun, verileri şu şekilde paylaştı:

“Başkent bölgesi Bükreş, doğrudan yabancı yatırımların yüzde 64’ünü çekerken, Ukrayna ve Moldova sınırındaki en yoksul bölge olan kuzeydoğu bölgesi sadece yüzde 2,6’sını çekti. Bükreş, GSYİH açısından bir zenginlik adasıdır. AB ortalamasının yaklaşık yüzde 150’sine sahip ve GSYİH’si tüm Sırbistan’ınkinden daha yüksek. Ancak diğer tarafta, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak tamamen çökmüş eski sanayi kasabaları var.”

Bu tablonun göçü tetiklediğini belirten Borțun, yaklaşık 20 milyonluk nüfusun 5 milyonunun diasporada yaşadığını, birkaç yıl önceki istatistiklere göre Avrupa’da sadece Suriyeli diasporasının Romenlerden daha büyük olduğunu ekledi.

Sol alternatifin yokluğu sağın önünü açıyor

Borțun, Romanya’daki ana akım partilerin aslında sermayenin farklı fraksiyonlarını temsil ettiğini ve gerçek bir sol partinin yokluğunun AUR’un önünü açtığını dile getirdi.

Siyaset bilimci, partilerin yapısını şöyle özetledi:

“Sosyal Demokrat Parti (PSD), yerli sermayenin, özellikle de devlet kaynaklarına ve ihalelere bağlı kapitalistlerin ana siyasi aracı olmuştur. Ulusal Liberal Parti (PNL) ise yerli sermaye ağları ile yabancı sermayeye bağlı komprador burjuvazinin birleşimidir. Üçüncü parti USR (Romanya’yı Kurtar Birliği) ise tamamen neoliberaldir ve yabancı sermayeyi temsil eden kurumsal, eğitimli orta sınıfa hitap eder.”

Borțun, bu partilerin hiçbirinin artan oranlı vergilendirmeyi gündeme getirmediğini ve işgücünün güvencesizleşmesine katkıda bulunduğunu vurguladı.

Küçük burjuvazinin isyanı

AUR’un tabanını analiz eden Borțun, partinin sadece yoksullardan değil, özellikle yabancı şirketlerin baskısı altında ezilen yerli küçük ve orta ölçekli işletme (KOBİ) sahiplerinden destek aldığını belirtti.

Borțun, parti üyeleri üzerine yaptığı araştırmayı şu sözlerle aktardı:

“2020-2024 yılları arasındaki AUR milletvekillerinin geçmişini inceledim. Yüzde 64’ünün yerli sermaye ile bir bağlantısı olduğunu buldum. Üçte biri KOBİ sahibi, hissedarı, arazi sahibi ya da yerli kapitalistler için yönetici pozisyonunda çalışıyor. Vergiler, düzenlemeler ve asgari ücret artışları altında ezildiklerini hissediyorlar; büyük şirketler için bunları ödemek daha kolay. Romanya devletinin yabancı şirketlerin kontrolünde olduğunu düşünüyorlar ve haksız da sayılmazlar.”

Borțun, bankacılık sektörünün yüzde 60’ından fazlasının yabancıların elinde olduğunu ve kârların Romanya ekonomisine yatırım olarak dönmek yerine ana ülkelere transfer edildiğini hatırlattı.

Bu durumun, yabancı bankalarda çalışıp hayal kırıklığına uğrayan “eski kompradorları” da AUR saflarına ittiğini belirtti.

AUR’un ideolojik olarak standart bir popülist aşırı sağ çizgisinde olduğunu belirten Borțun, partinin etnik milliyetçi bir dil kullandığını ve göçmen karşıtı olduğunu söyledi. Partinin Rusya yanlısı olduğu iddialarına değinen Borțun, AUR’un aslında NATO ve Trump hayranı olduğunu vurguladı.

Borțun, partinin kültürel söylemlerine ilişkin şunları söyledi:

“Kovid konusunda çok şüpheciydiler, aşı karşıtıydılar ve pandemi sırasında büyük destek kazandılar. Elbette LGBT haklarına karşı da kampanya yürütüyorlar; buna neomarksizm, kültürel marksizm diyorlar, hatta abartılı bir teorik yenilikle ‘sekso-marksizm’ (sexo-marxism) terimini icat ettiler.”

Milli mutabakat hükümetinin kemer sıkma politikaları AUR’u güçlendirdi

Seçimlerin ardından kurulan PSD, PNL ve USR koalisyonunun “milli mutabakat hükümeti” adı altında sert kemer sıkma politikaları uyguladığını belirten Borțun, bu durumun AUR’u daha da güçlendirdiği uyarısında bulundu.

Borțun, mevcut tabloyu şöyle değerlendirdi:

“Hükümet, öğrencilerin burslarını kesmekle işe başlayarak acımasız bir kemer sıkma programı uyguluyor. Romanya’da yoksul ailelerin çocukları için burslar bir can simididir. Bu durum halkta büyük bir tepkiye yol açtı. AUR, bu kemer sıkma önlemlerine karşı çıkarak fırsatçı bir şekilde oy kazanıyor. 2019’da kurulan parti, 2020’de yüzde 10 oy aldı. 2024’te bunu ikiye katladı. Şimdi anketler onları yüzde 40 civarında gösteriyor. Bu, Avrupa’da yakın tarihte görülen en hızlı yükselişlerden biri olmalı.”

Borțun, aşırı sağa karşı tek çözümün, zenginlerin vergilendirilmesi, kamusal konut, sağlık ve eğitim yatırımları gibi halkın desteklediği politikaları savunacak gerçek bir sol partinin kurulması olduğunu da sözlerine ekledi.

Avrupa

Varşova-Kiev gerilimi iş anlaşmalarını zorlaştırabilir

Yayınlanma

Bloomberg’e göre, Polonya ile Ukrayna arasında Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Nazi işbirlikçisi Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adının verilmesi nedeniyle yaşanan anlaşmazlık, Gdansk’ta düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki işbirliğini olumsuz etkileyebilir. Tartışma, özellikle Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası kapsamında planlanan ticari anlaşmalar açısından belirsizlik yaratıyor.

Bloomberg’in haberine göre, Ukrayna yönetiminin Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe Ukrayna İsyan Ordusu’nun (UPA) adını vermesi nedeniyle Varşova ile Kiev arasında yaşanan anlaşmazlık, Polonya’nın Gdansk kentinde düzenlenecek Ukrayna konferansını ve iki ülke arasındaki ticari işbirliğini olumsuz etkileyebilir.

25 Haziran Perşembe günü başlaması planlanan iki günlük konferans, başlangıçta Polonyalı şirketlerin Rusya ile savaşın ardından Ukrayna’nın yeniden inşasına yönelik sözleşmeler elde etmesine yardımcı olmayı amaçlıyordu.

Ancak Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski’yi ülkenin en yüksek devlet nişanı olan Beyaz Kartal Nişanı’ndan mahrum bırakma kararının ardından Zelenski’nin konferansa katılımı belirsizliğini koruyor.

Daha önce İsviçre, Birleşik Krallık, Almanya ve İtalya’nın ev sahipliği yaptığı konferansın, siyasi anlaşmazlıklara rağmen liderlerin işbirliğini sürdürme kapasitesi açısından bir sınav niteliği taşıdığı belirtildi.

Polonya Doğu Araştırmaları Merkezi’nin verilerine göre Polonya, Ukrayna’daki en büyük onuncu yabancı yatırımcı konumunda bulunuyor.

Ukrayna ile İşbirliği Konseyi Başkanı Pawel Kowal, anlaşmazlık büyümeden önce yaptığı açıklamada, konferans sırasında enerjiden savunmaya kadar çeşitli sektörlerde onlarca sözleşmenin imzalanabileceğini söylemişti.

Bloomberg, Polonya inşaat sektörünün özellikle Ukrayna’daki altyapı projelerine yönelik sözleşmeler beklediğini aktardı. İnşaat şirketleri Budimex, Polimex-Mostostal ve AMW Sinevia işbirliği anlaşmaları yaparken, LPP, Pepco, Allegro ve PZU da Ukrayna’daki faaliyetlerini genişletiyor.

Bununla birlikte siyasi atmosferin iki ülke arasındaki ticari ilişkileri zorlaştırabileceği değerlendiriliyor. Polonya İnşaat İşverenleri Federasyonu Başkan Yardımcısı Damian Kazmierczak, “Her iki tarafta da artan siyasi ihtiyat, anlaşmaların sonuçlandırılmasını daha da zorlaştıracak. Ukraynalılar bizi açık kollarla karşılamıyor” dedi.

Nawrocki geçen hafta, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ndeki bir birliğe “UPA Kahramanları” unvanı verilmesi nedeniyle Zelenski’nin nişanını geri aldı.

Polonya Savunma Bakanı Wladyslaw Kosiniak-Kamysz, “Aşılmaması gereken sınırlar vardır” açıklamasını yaptı. Polonya Dışişleri Bakanlığı da Ukrayna’nın Varşova Büyükelçisi Vasıl Bodnar’ı bakanlığa çağırdı.

Zelenski ise nişanı posta yoluyla Polonya’ya geri göndererek Ukrayna’nın Polonya halkına destek ve işbirliği için minnettar olduğunu söyledi.

Buna karşılık Polonya Cumhurbaşkanlığı Ofisi Bakanı Agnieszka Endziak, “UPA Kahramanları adının Ukrayna askeri birliğine verilmesiyle bağlantılı hakarete, ödülü kurye ile geri göndererek bir yenisini ekliyor” ifadelerini kullandı.

UPA, Rusya’da aşırılık yanlısı olarak tanınan ve yasaklanan Ukrayna Milliyetçileri Örgütü’nün (OUN) silahlı kanadı olarak faaliyet gösterdi.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Alman ordusuyla işbirliği yapan örgüt, ağırlıklı olarak Batı Ukrayna’da Sovyet yönetimine karşı mücadele yürüttü.

1942 ve 1943 yıllarında OUN-UPA birlikleri Volın bölgesindeki etnik Polonyalılara yönelik kitlesel katliamlar gerçekleştirdi. Polonyalı tarihçiler, Volın Katliamı’nda hayatını kaybedenlerin sayısını 50 bin ila 100 bin arasında tahmin ediyor.

Polonya Parlamentosu 2016 yılında bu olayları soykırım olarak tanıdı ve 11 Temmuz’u kurbanları anma günü ilan etti.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Avrupa sağı Trump’tan uzaklaşıyor

Yayınlanma

İtalya, Fransa ve Polonya’da da dahil olmak üzere 2027’de yaklaşan önemli seçimler nedeniyle, Avrupa sağı Donald Trump ile ilişkilerini yeniden değerlendiriyor.

Cluster17 tarafından ocak ayında yedi AB ülkesinde gerçekleştirilen bir anket, sağcı seçmenlerin genel nüfusa kıyasla Trump’a daha olumlu baktıklarını fakat bunların sadece azınlığının onu “Avrupa’nın dostu” olarak gördüğünü ortaya koydu.

Oranlar; Fransa’daki Ulusal Birlik (RN) seçmenleri arasında yüzde 18, İtalya’daki İtalya’nın Kardeşleri (FdI) seçmenleri arasında yüzde 23 ve Almanya için Alternatif (AfD) partisinin destekçileri arasında yüzde 25.

Public First tarafından haziran ayında yapılan bir POLITICO anketinde ise, AfD seçmenlerinin yalnızca yüzde 31’i ve Ulusal Birlik seçmenlerinin yüzde 36’sı ABD’nin “güvenilir bir müttefik” olduğu görüşüne katıldığını belirtti.

Birleşik Krallık’ta Trump, Nigel Farage’ın Reform UK partisi için, özellikle kararsız seçmenler arasında bir yük haline geldi.

Bu durum Fransa için de geçerli: Bu ülkede ABD Başkanı, RN’nin kazanmaya çalıştığı merkez sağ seçmenler arasında popüler değil.

POLITICO’ya göre bu tepkiyi Washington için özellikle utanç verici kılan şey, Trump’tan uzaklaşan politikacıların tam da onun yönetiminin kazanmaya çalıştığı kişiler olması.

Geçen yıl yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde Beyaz Saray, “vatansever Avrupa partilerinin artan etkisini” takdir etmişti.

Takip eden aylarda yönetim, bu söylemi, şu anda Trump’ın kendilerine oy kaybettirebileceğini düşünen hareketlere yönelik yüksek profilli kamuoyu destekleri ve perde arkası temaslar ile pekiştirdi.

En dikkat çeken örneklerden birinde, ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, eski Başbakan Viktor Orbán’ın yeniden seçilme çabasını desteklemek üzere Macaristan’a gitti ve bunun “yapılması gereken doğru şey” olduğunu söyledi.

Fakat Macar liderin 16 yıllık iktidarı ezici bir yenilgiyle sona erdikten sonra, gelecek yılki en önemli siyasi görevleri hedefleyen çoğu aşırı sağcı lider, Trump’a yönelik tutumlarını ya yeniden gözden geçiriyor ya da tamamen tersine çeviriyor.

Bu değişim, aşırı sağın tarihsel olarak ABD başkanına karşı her zaman çok sıcak davrandığı İtalya ve Almanya’da özellikle dikkat çekici.

Başbakan Meloni, Trump’ı 2024’teki yeniden seçilmesinden dolayı tebrik eden ilk Avrupalı liderlerden biriydi.

Trump, transatlantik bir ticaret savaşını başlattığında ise Meloni kendisini, Avrupa ile Başkan arasında potansiyel bir köprü olarak konumlandırmıştı.

İkili arasındaki ilişki başlangıçta oldukça canlıydı. Geçen nisan ayında Beyaz Saray’da düzenlenen bir toplantıda Trump, Meloni’yi “çok özel bir kişi” olarak nitelendirmiş ve Roma’ya yönelik daveti kabul etmişti.

Günümüze geldiğimizde ise, Meloni’nin İran savaşına katılan ABD savaş uçaklarının İtalya’daki askeri üslerini kullanmasına izin vermemesi üzerine ikili artık kamuoyu önünde birbirlerine sert sözler sarf ediyor.

Bu arada Almanya’da İran savaşı, çatışma öncesinde zaten tırmanmakta olan Trump ile aşırı sağ arasındaki güven krizini daha da şiddetlendirdi.

Bu bahar, AfD liderleri, önemli bölgesel seçimler öncesinde parti yetkililerine ABD’ye yapılacak gezileri azaltmaları çağrısında bulundu.

Yine de Avrupa’daki tüm sağcı liderler bu ilişkiyi kamuoyu önünde yeniden değerlendiriyor değil. Örneğin Polonya’nın  milli-muhafazakâr Hukuk ve Adalet (PiS) partisi, Trump ile ilişkilerini hâlâ geliştiriyor.

Gelecek yıl parlamento seçimlerine gidecek olan Varşova, ABD’nin yakın bir siyasi ve askeri müttefiki ve hızla büyüyen silahlı kuvvetleri için Avrupa’nın en büyük Amerikan silah alıcılarından biri.

PiS’in desteklediği Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, ülkenin en güçlü makamını elinde bulunduran Başbakan Donald Tusk ile mücadele ederken Trump ile olan bağlantılarını kullanmaya çalışıyor.

Cuma günü Varşova’da düzenlenen bir basın toplantısında, PiS lideri Jarosław Kaczyński, Nawrocki’nin “ABD başkanıyla olan mükemmel ilişkilerini” övdü ve Polonya’nın kalıcı bir ABD askeri üssü kurma girişiminin iddia edilen “başarısını” takdir etti.

Szacki, “Polonyalıların çoğunluğu hâlâ, bizi güvende tutan şeyin Polonya’daki Amerikan askerlerinin varlığı olduğunu düşünüyor,” dedi.

Cluster17 anketinde, Polonyalı katılımcıların yüzde 17’si Trump’ın “Avrupa’nın dostu” olduğunu belirtti ki bu, ankete katılan yedi AB ülkesi arasında en yüksek oran.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Deutsche Bank, altın fiyatı tahminlerini yüzde 22’ye varan oranlarda indirdi

Yayınlanma

Deutsche Bank, ABD Merkez Bankasının para politikasına yönelik endişeler ve azalan yatırımcı talebi nedeniyle altın fiyatı tahminlerini üçüncü çeyrek için yüzde 22, dördüncü çeyrek için yüzde 17 düşürdü. Bankanın analisti Michael Hsueh, faiz artışlarının sürmesi halinde altının ons fiyatının 3 bin 800 dolara kadar gerileyebileceğini öngördü.

Deutsche Bank, altın fiyatlarına yönelik üçüncü ve dördüncü çeyrek tahminlerini sırasıyla yüzde 22 ve yüzde 17 oranında düşürdü. Yapılan bu revizyona gerekçe olarak, ABD para politikasına ilişkin endişeler ve daralan yatırım talebi gösterildi.

Bloomberg’in aktardığına göre, Deutsche Bank Analisti Michael Hsueh, üçüncü çeyrek için altın fiyatı tahminini önceki öngörüsünün yüzde 22 altında bir seviye olan ons başına 4 bin 300 dolara çekti.

Analist, dördüncü çeyrek tahminini ise önceki beklentisinin yüzde 17 altında kalan 4 bin 800 dolar seviyesine indirdi.

Revize edilen her iki hedef seviye de altının mevcut fiyatı olan yaklaşık 4 bin 110 dolara kıyasla bir artışa işaret etse de önceki tahminlere göre çok daha az iyimser bir tablo ortaya koydu.

Deutsche Bank’ın daha ihtiyatlı bir yaklaşıma geçmesi, geçen hafta yıllık tahminini ons başına 500 dolar düşürerek 4 bin 900 dolara çeken Goldman Sachs’ın adımını izledi.

Goldman Sachs da revizyon kararına gerekçe olarak ABD Merkez Bankasının (Fed) bu yıl faiz indirimine gitmesini beklememesini göstermişti.

Altın fiyatları içinde bulunulan çeyrekte yaklaşık yüzde 12 oranında değer kaybetti. Orta Doğu’daki çatışmalar başlangıçta enerji fiyatlarının yükselmesine yol açarken, bu durum para politikasının daha da sıkılaştırılacağı beklentilerini artırdı.

Analist Hsueh, “Fed politikasının yeniden değerlendirilmesi ve ABD’deki güçlü makroekonomik veriler, altın fiyatlarındaki düşüşte temel rolü oynadı” değerlendirmesinde bulundu.

Fed, son toplantısında faiz oranını değiştirmeyerek sabit tutmuş ancak faiz artırımına yönelik desteğin arttığı yönünde işaretler vermişti. Kurumun yeni başkanı Kevin Warsh da fiyat istikrarını yeniden sağlama sözü vermişti.

Deutsche Bank’ın dördüncü çeyreğe ilişkin baz senaryo tahmini, Fed’in faiz oranlarını değiştirmeyeceği varsayımına dayanıyor.

Ancak Hsueh, regülatörün üç ila dört kez faiz artırımına gitmesi durumunda, bir ons altının fiyatının yaklaşık 3 bin 800 dolara kadar gerileyebileceği uyarısında bulundu.

Hsueh, altınla desteklenen borsa yatırım fonlarından (ETF) devam eden çıkışların, değerli metal için alışılagelmiş desteğin şu anda mevcut olmadığını gösterdiğini yazdı.

Analist ayrıca, Çin’deki fiziki altın fiyatlarının Comex fiyatlarına göre iskontolu seyretmesinin, bu ülkeden yapılacak ithalatın da piyasayı desteklemeyeceğine işaret ettiğini belirtti.

Diğer taraftan analist, “Tek güçlü destek noktası merkez bankalarının talebi olmaya devam ediyor ve bu durumun bir süre daha böyle sürmesini bekliyoruz” değerlendirmesini ekledi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English