Dünya Basını
Zaharova yazdı: YZenisömürgecilik

Aşağıda Rusya Dışişleri sözcüsü Zaharova’nın 17 Temmuz’da Rusya’nın resmi hükümet organı Rossiyskaya Gazeta’da yayınlanan uzunca makalesini bulacaksınız. Makale, yapay zekâ meselesine iki açıdan bakıyor: 1) “kolektif batının” egemenliği, yani yenisömürgeciliğin yeni bir biçimi olarak; 2) bu kapsamda kaynakların ele geçirilmesine yönelik yeni bir küresel mücadelenin (veya yeniden paylaşım mücadelesinin) alanı olarak. Her ikisi de son derece önemli noktalar; dahası rutinle, yani böyle meselelerde ezberden başka bir şey bilmeyen başka yerlerdeki başka devletlerin başka üst düzey yetkilileriyle karşılaştırıldığında Zaharova’nın sözleri, alışılmadık ölçüde derin bir kavrayışı, dilerseniz teorik bir sezgiyi yansıtıyor. Zaharova’nın kullandığı kavramlar kuşkusuz Rusya yönetiminin resmi bakış açısına uygun; başka deyişle bu kavramların, bu konu üzerine tefekkür eden başkalarının kavramlarıyla örtüşmemesi gayet normal. Ancak bu durum görüşlerin önemini azaltmıyor, tersine pekiştiriyor. Gene de, son paragrafa kadar nesnel ve diyalektik bir tarzda sunulan meselenin bu son paragrafta doğrudan doğruya diplomasiyle ilişkilendirilmesi bir tür mesleki yabancılaşmaya yorulmalı.
Özgün başlık “Neokoloniializm”. “ii” burada “yapay zekâ” tamlamasının Rusça kısaltmasına gönderme. Ben de başlığı buna yakın bir şekilde “yzenisömürgecilik” diye Türkçeleştirmeyi tercih ettim.
Rusya Dışişleri resmi sözcüsü Mariya Zaharova, Rossiyskaya Gazeta
Düzenli ve periyodik yapılan bir toplantının temmuz başındaki konusu sıradışıydı: Dışişleri Bakanlığı kolezyumu toplantısı, özellikle yapay zekâ konusuna odaklanan bilgi ve iletişim teknolojileriyle ilgiliydi. Yapılan basın açıklamasında toplantının sonuçları özetleniyor, ancak aslında bu alanda büyük ve yoğun bir çalışmanın başlangıcı söz konusu. Yapılan görüşme, bakanlık içinde kapsamlı bir iç tartışmanın ve kurumun, bu geniş konunun uluslararası boyutunda yapay zekâ gündeminde yer alan görevlere uyum sağlama sürecinin düğmesine basılmasıdır.
Bu tartışmanın geniş kitlelerin anlayabileceği kesitinde, dijital dönüşümün siyasi alt metni ve nöral ağ teknolojilerinin bu süreçte oynamabı beklenen role daha ayrıntılı olarak değinmek isterim. Açık ki, yapay zekânın dördüncü sanayi devriminin temel itici gücü olarak etkisi altında, gözlerimizin önünde yeni bir iktisadi, sosyokültürel ve sosyal yapı oluşuyor. Özellikle devletlerin sınai ve mali-iktisadi alanında değişiklikler göze çarpıyor, ancak makinenin öğrenme sürecinin infilakı andıran gelişmesi de daha şimdiden siyasi bir boyut kazanıyor. Dijitalleşmenin bu “iç yüzüne” anlamlı bir çerçeveyi doğru bir şekilde sunmak için, yapay zekâyı teşvik eden bazı jeopolitik aktörlerin kendileri için benimsediği ideolojik koordinat sistemini resmetmek gerek.
Bu çerçeve neokolonyal bir düşünce yapısıdır.
Yapay zekâ ile bağlantılı olarak neokolonyalizm, gerçekten küresel bir uygulamalı boyut ve teknolojik bütünlük kazanıyor. “Altın milyarın” sınırları dışındaki dünya, yeni bağımlılık mekanizmalarının oluşumuyla karşı karşıya — sömürgelerin metropollere boyun eğdirilmesindeki klasik mekanizmalardan daha rafine, ancak aynı zamanda daha derinlemesine nüfuz eden ve uzun vadeli mekanizmalar. Burada söz konusu olan sadece, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin ekipman veya yazılım tedarikine değil, aynı zamanda lojistikten eğitime, tıptan kamuoyu yönetimine kadar kilit süreçleri kontrol eden algoritmaların “ayarlanmasına” bağımlılık. Buysa farklı seviyede bir kaynak bağımlılığı; burada “nüfuz ihracatının” başlıca aracı enformasyon, veri, veri kalitesi ve doğrudan hesaplama gücüne erişim.
Yönetim, giderek artan bir şekilde, ileri teknolojiler ve bunların uygulanması için altyapı üzerinde neredeyse tam bir tekele sahip olan önde gelen devletler ve şirketlerden oluşan şartlı bir aglonerasyon tarafından gerçekleştiriliyor. Bu tür kaynaklara sahip olanlar, koşulları dikte etme, davranış modellerini dayatma, dünya görüşünü şekillendirme, bilince ve nihayetinde hem hükümetler hem de muhtelif vatandaşlar seviyesinde karar alma süreçlerine etki etme yeteneği kazanıyor. Üstelik, artık yaygın olarak söylendiği gibi, bu “anlık” olarak, yani tam anlamıyla gerçek zamanlı olarak gerçekleşiyor.
Yapay zekâ teknolojileri bugün gerçekliği daha önce ulaşılmamış bir ölçekte yönlendirme ve yerine geçmeye imkân sağlıyor. Etki, hem alışılageldik enformasyon tedarik kanalları aracılığıyla ve hem de günlük yaşama fark edilmeden sızan dijital ortam yoluyla uygulanıyor. Nöral ağ manipülasyonları, mantığın ve olgulara dayalı argümanların ötesine geçerek otomatik tepkiler seviyesine —reflekslere, ahlaki-etik yargılara ve hatta bilinçaltına— nüfuz ediyor.
Böylece bambaşka bir kontrol mimarisi ortaya çıkıyor: dış kontrol bilinçli seçimi ve direnci bypass ederek isan psikolojisinin kişiliksel dokusuna entegre edilebiliyor.
Bu nedenle yapay zekâ yalnızca bir ilerleme aracı değil; öyle olmaktan çok bir baskı aracı, zihinler ve kalpler için, bizatihi insanın yaşam tarzı için yapılan küresel rekabetin itici gücü, keza dünyada iktidarın yeniden dağılımının da vasıtası haline geliyor. Ancak bu kayıtsız şartsız liderlik, bu “insanlığın kaderinin efendisi” statüsü peşinde koşarken dijital geçiş savunucularının bize çizmekte olduğundan tamamen farklı bir geleceğe varma riski de var. Bu, hem yüksek teknolojilerdeki modern ilerlemeyi hem de çevresel yönleriyle birlikte ekonomik gerçekleri dikkate alarak, dengeli bir şekilde, etraflıca düşünülmesi gereken bir sorun.
ABD’nin en büyük enerji sistemi operatörü PJM Interconnection’ın bu yıl temmuzda yapılan açıklamasına göre, “veri işleme merkezleri ve yapay zekâ tabanlı sohbet botları, yeni enerji santrallerinin inşasının yetiştiremediği bir hızla elektrik tüketiyor ve bu da aşırı yüklenmeye yol açıyor.” Illinois’dan Tennessee’ye, Virginia’dan New Jersey’e kadar 13 eyaleti kapsayan ve 67 milyon müşteriye hizmet veren, dünyada en fazla veri merkezine sahip bölgede, bu yaz elektrik faturalarının bazı kısımlarında yüzde 20’den fazla artacağı tahmin ediliyor. Batı’nın yüzyıllardır şekillendirdiği sömürgeci alışkanlıklar dikkate alındığında, obur yapay zekâyı “beslemek” için gerekli doğal kaynakların çıkarılması, elektrik enerjisi ve diğer nimetlerin temini sisteminin kompleks ağırlığının temel yükünün, “dijital eşitsizliğin aşılmasında” yardım vaatlerine kanarak gözünü karartacak gelişmekte olan ülkelerin omuzlarına şu veya bu şekilde yükleneceğine şüphe yok. Britanyalılar, sayısız sömürgenin hizmetine koşulduğu “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” fikrine sahiptiler. Fransızların, büyük ölçüde fiilen köleleştirilmiş ülkeler pahasına bir “frankofoni dünyası” var. Almanlar tarihlerinin karanlık bir döneminde bin yıllık bir Reich inşa ediyorlardı. Küresel derin devletin yeni vizyoner projesi ise yapay zekâdır.
Şimdi, meydana gelmekte olan küresel kontrol lokusunu, rakamlarla donanmış olarak ve daha dikkatlice inceleyelim.
Bunun ilk unsuru bizatihi, halihazırda “dijital raylara” yöneltilen bir geçiş süreci içindeki dünya ekonomisi — üretimde, yönetimde, lojistikte, dağıtımda ve diğer ekonomik faaliyet alanlarında sinsi bir dijitalleşme yaşanıyor. OECD ülkeleri (gelişmiş devletler denilen ülkeler), dijital sektörün son 6-7 yılda en hızlı büyüyen sektör haline geldiği şartları yarattılar. Şu anda bu sektör, dünya GSYH’sinin yüzde 3’ünü teşkil ediyor; tarihte hiçbir sektör dijitalleşme kadar böylesine hızlı ve bunca büyük ölçekte büyümemiştir.
Dijital standartlar, yatırımların zaruri bir şartı haline geliyor ve dış yatırımların yüzde 13 kadarını kendi başlarına çekiyor; üstelik bu oran gitgide hızlanarak artıyor. Bugün insanlık, her hafta geçmiş bin yıldakinden daha fazla enformasyon üretiyor. Bu nedenle gelişmedeki ana trend “büyük verilerin” işlenmesi. İş dünyası da bunu kabul ediyor ve biliyor: teknolojilerin uygulanması üretkenlikte iş dünyasına şirketler için en az yüzde 5-6’lık bir ilave kazandırıyor.
Yapay zekânın kendisi ve onun dünya ekonomisi üzerindeki giderek artan etkisi, bu mekanizmanın ikinci unsuru haline geliyor. Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmelerine göre, Avrupa Birliği ülkelerindeki büyük işletmelerin 5’te 2’si yapay zekâya geçti; 2023’ten 2024’e kadar yapay zekânın işletmelere nüfuzu önceki yıla göre yüzde 100 arttı (yani ikiye katlandı). Analistlerin değerlendirmelerine göre bu yıl yapay zekâ teknolojileri pazarının hacmi yalnızca ABD’de yaklaşık 75 milyar dolar oldu — bu, yılda yüzde 33’ten fazla büyüme anlamına geliyor ve büyümeye devam ediyor. Yapay zekâ teknolojileri, modern akıllı telefon kullanan her haneye nüfuz etti. Şu anda yapay zekâ, modern mobil işletim sistemlerinde çalışan neredeyse tüm telefonlara entegre ediliyor — yani dünyadaki her erkeğin, her kadının ve her çocuğun akıllı telefonuna.
Yapay zekânın gelişmesine ayrılan ödenekler de ona olan ilgiyi gösteriyor. ABD, Stargate projesi için tek seferde 500 milyar dolarlık yatırım duyurusu yaptı. Avrupa Birliği, ekonomik durumdaki pek de iyimser olmayan değerlendirmelere rağmen InvestAI için 200 milyar avro ayırdı. Britanya yalnızca veri işleme merkezleri için 14 milyar sterlin ayırdı. Uzman değerlendirmelerine göre, Çin’in yapay zekâya yönelik sermaye harcamaları sadece bir yılda (2024’ten beri) yüzde 48 artarak 84-98 milyar dolar seviyesini bulabilir.
Böyle bir eksponansiyel büyüme ve dijital dönüşüm, ilgili kapasitelerin kaynak ve enerji tedariki sistemine doğrudan etkisi olmadan mümkün değil.
Üretimin sürekli artırılması ve yapay zekâ standartlarının giderek daha yoğun bir şekilde uygulanması için gereken temel kaynak, nadir madenlerdir — yani rezervleri epey sınırlı olan elementler. Şu anda yapay zekâ çözümlerinin önde gelen tedarikçileri arasında bu metaller için ticaret savaşları sürüyor. Büyük çoğunluğu bu maddelerin rezervlerinden yoksun olan batı ülkelerinin siyasi elitleri, dünyanın çoğunluğunu oluşturan devletlerdeki yataklara sınırsız erişim sağlamak amacı güdüyor ve bazen yağma ve talana kadar varan agresif bir yenisömürgeci siyasete başvuruyor.
Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) ve BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR) değerlendirmelerine göre, yapay zekâ sistemleri için yararlı madenlerin çıkarılması, gezegen ölçeğinde bir ekonomik yeniden paylaşım mücadelesi haline geliyor. 100 gramlık bir akıllı telefonun üretimi için üçüncü dünya ülkelerinden çıkarılan yaklaşık 70 kilogram hammadde gerekiyor. Akıllı telefonlar milyarlarca üretiliyor. Minerallerin ve değerli elementlerin yatakları gelişmekte olan ülkelerde olduğundan batılı üretici şirketler bu ülkelerin yeraltı kaynaklarını ve iş gücünü sömürüyor. Uzmanlar, “mineral sömürgeciliğinden” bahsediyor.
Dijital dönüşüm için gerekli olan grafit, lityum ve kobalt gibi minerallerin çıkarılmasının 2050’ye kadar yüzde 500 artması bekleniyor; bu da ekolojik yük ve ekonomik faydanın eşitsiz dağılımını şiddetlendirecek. “Kolektif batı” ülkeleri, gelişmekte olan ülkelerden kaynakları sızdırmaya devam ederken küresel güney ülkeleri de dijital eşitsizlik yüzünden yoksullaşacak.
Kaynaklar için geçerli olan, veri merkezlerinin soğutulması için kullanılan enerji ve su harcamaları için daha da geçerli. UNCTAD’a göre, en büyük 13 büyük veri işleme merkezinin elektrik tüketimi 2018’den 2022’ye kadar iki katından çok arttı. Dünya genelindeki veri işleme merkezleri 2022’de Fransa’nın tamamı kadar enerji tüketti —460 terawatt-saat (TWh)— ve bu gösterge önümüzdeki üç yılda katlanacak. Sadece Google, 2022’de sunucularını soğutmak için 21 milyon metreküpten fazla içme suyu tüketti. Microsoft ise kendi generatif yapay zekâsı olan GPT-3’ü eğitmek için 700 bin litre temiz içme suyu kullandı. BM’nin dünyada temiz içme suyuna düzenli bir erişimden yoksun insanların sayısını 2 milyar olarak değerlendirdiğini de hatırlatırım. Batıya göre su, doğal zekâya sahip insanlardan çok yapay zekâya lazım.
“Kolektif batı” ülkelerindeki neoliberal güçler tarafından ileri sürülen ekolojik ideolojik platform da meydana getirilmekte olan yenisömürgeci sistemin bir diğer unsuru oldu. Bunlar kendileri için, regüle edilemeyen kapitalizmin en kötü yırtıcı tabiatının en kötü gelenekleri içinde evrensel bir ekonomik sorumsuzluk sistem geliştirdiler. Ancak bunların görüşüne göre “seçilmemiş” devletlerin her tür iktisadi kalkınmasının batının “yeşil” standartlarına uygun olması şart. OECD ülkeleri yoğun iktisadi kalkınma aşamasını tamamlarken, dünyanın çoğunluğunu oluşturan ülkelerin iktisadi büyümesini siyasi yöntemlerle sınırlıyorlar. Eğer yararlı madenlerin işlenilmesi ve çıkarılması, üretim, ABD ve Avrupa şehirlerinden uzaklarda yapılıyorsa “kirli uygulamalardan” çekinmiyorlar. Blockchain, yapay zekâ, beşinci nesil (5G) mobil ağlar ve “şeylerin interneti” gibi yeni teknolojiler için veri iletimi, işlenmesi ve depolamasına yönelik artan talep CO2 salınımını azaltmıyor, aksine artırıyor. Bütün bu sektör dünyadaki bütün sera gazlarının yüzde 3’ten fazlasını çıkarıyor; bu da 2020’de bütün dünyadaki 1,6 gigaton CO2 salınımına eşdeğer. Karbondioksit salınımları logaritmik bir şekilde artıyor.
- a) Dijitalleşme,
- b) Yapay zekânın kullanılması ve uygulanması,
- c) “yeşil gündem” şeklindeki bu bilinçli “yönetim”, yapay zekâ alanının devrimci bir gelişme, bir “kuantum sıçraması” yaşamasına yol açtı. Geçtiğimiz on yılın sonunda, “transformer” olarak adlandırılan nitel olarak yeni bir derin nöral ağ mimarisi tanıtıldı ve bu mimari, son on yılın başında, ChatGPT gibi gerçekten kitlesel ürünlerde hayata geçirildi; bu ürünler, insan faaliyetinin neredeyse her alanına uyarlanabilir hale geldi. Bundan böyle bütün sürdürülebilir kalkınma, dijital dönüşüm, savunma inşası, siyasi mühendislik, kitle iletişim, eğitim, sağlık ve hatta geniş anlamda yaratıcılık süreçlerine bu teknolojilerin her alanda uygulanmasının kaçınılmaz olarak eşlik edeceği açık. İnsanlığın evrimindeki vektörün istikameti belirginleşti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından dile getirilen, bu teknolojinin üretiminde lider olanın dünyanın da efendisi olacağı ve yapay zekânın uygulanmasıyla insanlığın kendi varoluşunda yeni bir başlığı açmakta olduğuna dair tezleri güç kazandı. Bu da, yukarıda anılan nedenlerden ötürü, jeopolitik rekabet, devasa yatırımlar ve teknolojik yayılmanın yeni biçimlerinin alanı.
Yapay zekâ tematiğiyle tanışıklık, şunu kesin olarak söylemeyi mümkün kılıyor: yapay zekâ, kendi savunucularının mantığını takip ederek, uluslararası ilişkilerin bağımsız bir kümesi olarak kendiliğinden ayrıldı. Nöral ağların problematiği uluslararası ve bölgesel yapıların gündemine ivmeli bir şekilde nüfuz ediyor.
En dikkat çekici izlekler arasında, Yapay Zeka Yönetiminde Küresel Diyalog başlatılmasına yönelik hükümetler arası istişarelerin ve Uluslararası Yapay Zeka Bilim Grubunun faaliyetlerinin sürdüğü BM platformu anılabilir. Bu alanda BM nezdinde teknik yardım programlarını desteklemek üzere özel bir fon kurulması görüşülüyor. BM sekretaryası bünyesinde bir dijital ofis de bu yılın başından beri faaliyette. UNESCO’da, 2021’de kabul edilen Yapay Zeka Etiği Tavsiyesi’nden kaynaklanan etik normlar ve standartların oluşturulmasına yönelik yoğun tartışmalar yapılıyor. UNIDO himayesinde, Endüstri ve Üretimde Yapay Zeka için Küresel İttifak faaliyet gösteriyor. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) tarafından her yıl “İnsanlığın yararına yapay zekâ” zirvesi düzenleniyor. Hatta AGİT bile bu konuda kendine bir yer açmak için çabalarda bulundu. Çeşitli çok taraflı platformlarda ve forumlarda hızla ortaya çıkan bu süreçler, bu alanda liderlik için artan küresel rekabetin açık bir işareti. Ve tüm bunlar, devletin ve bu meyanda Dışişleri Bakanlığının da sürekli bir dikkat ve proaktif bir tutum sergilemesini gerektiriyor. Nihayetinde, adil bir çok kutuplu dünyanın inşa edilmesi, doğrudan doğruya, yenisömürgeci baskı ve eşitsizliği “dijitalde” yeniden yaratma girişimlerini engelleme yeteneğimize bağlıdır.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










