Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Zaharova yazdı: YZenisömürgecilik

Avatar photo

Yayınlanma

Aşağıda Rusya Dışişleri sözcüsü Zaharova’nın 17 Temmuz’da Rusya’nın resmi hükümet organı Rossiyskaya Gazeta’da yayınlanan uzunca makalesini bulacaksınız. Makale, yapay zekâ meselesine iki açıdan bakıyor: 1) “kolektif batının” egemenliği, yani yenisömürgeciliğin yeni bir biçimi olarak; 2) bu kapsamda kaynakların ele geçirilmesine yönelik yeni bir küresel mücadelenin (veya yeniden paylaşım mücadelesinin) alanı olarak. Her ikisi de son derece önemli noktalar; dahası rutinle, yani böyle meselelerde ezberden başka bir şey bilmeyen başka yerlerdeki başka devletlerin başka üst düzey yetkilileriyle karşılaştırıldığında Zaharova’nın sözleri, alışılmadık ölçüde derin bir kavrayışı, dilerseniz teorik bir sezgiyi yansıtıyor. Zaharova’nın kullandığı kavramlar kuşkusuz Rusya yönetiminin resmi bakış açısına uygun; başka deyişle bu kavramların, bu konu üzerine tefekkür eden başkalarının kavramlarıyla örtüşmemesi gayet normal. Ancak bu durum görüşlerin önemini azaltmıyor, tersine pekiştiriyor. Gene de, son paragrafa kadar nesnel ve diyalektik bir tarzda sunulan meselenin bu son paragrafta doğrudan doğruya diplomasiyle ilişkilendirilmesi bir tür mesleki yabancılaşmaya yorulmalı.

Özgün başlık “Neokoloniializm”. “ii” burada “yapay zekâ” tamlamasının Rusça kısaltmasına gönderme. Ben de başlığı buna yakın bir şekilde “yzenisömürgecilik” diye Türkçeleştirmeyi tercih ettim.

Rusya Dışişleri resmi sözcüsü Mariya Zaharova, Rossiyskaya Gazeta

Düzenli ve periyodik yapılan bir toplantının temmuz başındaki konusu sıradışıydı: Dışişleri Bakanlığı kolezyumu toplantısı, özellikle yapay zekâ konusuna odaklanan bilgi ve iletişim teknolojileriyle ilgiliydi. Yapılan basın açıklamasında toplantının sonuçları özetleniyor, ancak aslında bu alanda büyük ve yoğun bir çalışmanın başlangıcı söz konusu. Yapılan görüşme, bakanlık içinde kapsamlı bir iç tartışmanın ve kurumun, bu geniş konunun uluslararası boyutunda yapay zekâ gündeminde yer alan görevlere uyum sağlama sürecinin düğmesine basılmasıdır.

Bu tartışmanın geniş kitlelerin anlayabileceği kesitinde, dijital dönüşümün siyasi alt metni ve nöral ağ teknolojilerinin bu süreçte oynamabı beklenen role daha ayrıntılı olarak değinmek isterim. Açık ki, yapay zekânın dördüncü sanayi devriminin temel itici gücü olarak etkisi altında, gözlerimizin önünde yeni bir iktisadi, sosyokültürel ve sosyal yapı oluşuyor. Özellikle devletlerin sınai ve mali-iktisadi alanında değişiklikler göze çarpıyor, ancak makinenin öğrenme sürecinin infilakı andıran gelişmesi de daha şimdiden siyasi bir boyut kazanıyor. Dijitalleşmenin bu “iç yüzüne” anlamlı bir çerçeveyi doğru bir şekilde sunmak için, yapay zekâyı teşvik eden bazı jeopolitik aktörlerin kendileri için benimsediği ideolojik koordinat sistemini resmetmek gerek.

Bu çerçeve neokolonyal bir düşünce yapısıdır.

Yapay zekâ ile bağlantılı olarak neokolonyalizm, gerçekten küresel bir uygulamalı boyut ve teknolojik bütünlük kazanıyor. “Altın milyarın” sınırları dışındaki dünya, yeni bağımlılık mekanizmalarının oluşumuyla karşı karşıya — sömürgelerin metropollere boyun eğdirilmesindeki klasik mekanizmalardan daha rafine, ancak aynı zamanda daha derinlemesine nüfuz eden ve uzun vadeli mekanizmalar. Burada söz konusu olan sadece, yalnızca gelişmekte olan ülkelerin ekipman veya yazılım tedarikine değil, aynı zamanda lojistikten eğitime, tıptan kamuoyu yönetimine kadar kilit süreçleri kontrol eden algoritmaların “ayarlanmasına” bağımlılık. Buysa farklı seviyede bir kaynak bağımlılığı; burada “nüfuz ihracatının” başlıca aracı enformasyon, veri, veri kalitesi ve doğrudan hesaplama gücüne erişim.

Yönetim, giderek artan bir şekilde, ileri teknolojiler ve bunların uygulanması için altyapı üzerinde neredeyse tam bir tekele sahip olan önde gelen devletler ve şirketlerden oluşan şartlı bir aglonerasyon tarafından gerçekleştiriliyor. Bu tür kaynaklara sahip olanlar, koşulları dikte etme, davranış modellerini dayatma, dünya görüşünü şekillendirme, bilince ve nihayetinde hem hükümetler hem de muhtelif vatandaşlar seviyesinde karar alma süreçlerine etki etme yeteneği kazanıyor. Üstelik, artık yaygın olarak söylendiği gibi, bu “anlık” olarak, yani tam anlamıyla gerçek zamanlı olarak gerçekleşiyor.

Yapay zekâ teknolojileri bugün gerçekliği daha önce ulaşılmamış bir ölçekte yönlendirme ve yerine geçmeye imkân sağlıyor. Etki, hem alışılageldik enformasyon tedarik kanalları aracılığıyla ve hem de günlük yaşama fark edilmeden sızan dijital ortam yoluyla uygulanıyor. Nöral ağ manipülasyonları, mantığın ve olgulara dayalı argümanların ötesine geçerek otomatik tepkiler seviyesine —reflekslere, ahlaki-etik yargılara ve hatta bilinçaltına— nüfuz ediyor.

Böylece bambaşka bir kontrol mimarisi ortaya çıkıyor: dış kontrol bilinçli seçimi ve direnci bypass ederek isan psikolojisinin kişiliksel dokusuna entegre edilebiliyor.

Bu nedenle yapay zekâ yalnızca bir ilerleme aracı değil; öyle olmaktan çok bir baskı aracı, zihinler ve kalpler için, bizatihi insanın yaşam tarzı için yapılan küresel rekabetin itici gücü, keza dünyada iktidarın yeniden dağılımının da vasıtası haline geliyor. Ancak bu kayıtsız şartsız liderlik, bu “insanlığın kaderinin efendisi” statüsü peşinde koşarken dijital geçiş savunucularının bize çizmekte olduğundan tamamen farklı bir geleceğe varma riski de var. Bu, hem yüksek teknolojilerdeki modern ilerlemeyi hem de çevresel yönleriyle birlikte ekonomik gerçekleri dikkate alarak, dengeli bir şekilde, etraflıca düşünülmesi gereken bir sorun.

ABD’nin en büyük enerji sistemi operatörü PJM Interconnection’ın bu yıl temmuzda yapılan açıklamasına göre, “veri işleme merkezleri ve yapay zekâ tabanlı sohbet botları, yeni enerji santrallerinin inşasının yetiştiremediği bir hızla elektrik tüketiyor ve bu da aşırı yüklenmeye yol açıyor.” Illinois’dan Tennessee’ye, Virginia’dan New Jersey’e kadar 13 eyaleti kapsayan ve 67 milyon müşteriye hizmet veren, dünyada en fazla veri merkezine sahip bölgede, bu yaz elektrik faturalarının bazı kısımlarında yüzde 20’den fazla artacağı tahmin ediliyor. Batı’nın yüzyıllardır şekillendirdiği sömürgeci alışkanlıklar dikkate alındığında, obur yapay zekâyı “beslemek” için gerekli doğal kaynakların çıkarılması, elektrik enerjisi ve diğer nimetlerin temini sisteminin kompleks ağırlığının temel yükünün, “dijital eşitsizliğin aşılmasında” yardım vaatlerine kanarak gözünü karartacak gelişmekte olan ülkelerin omuzlarına şu veya bu şekilde yükleneceğine şüphe yok. Britanyalılar, sayısız sömürgenin hizmetine koşulduğu “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” fikrine sahiptiler. Fransızların, büyük ölçüde fiilen köleleştirilmiş ülkeler pahasına bir “frankofoni dünyası” var. Almanlar tarihlerinin karanlık bir döneminde bin yıllık bir Reich inşa ediyorlardı. Küresel derin devletin yeni vizyoner projesi ise yapay zekâdır.

Şimdi, meydana gelmekte olan küresel kontrol lokusunu, rakamlarla donanmış olarak ve daha dikkatlice inceleyelim.

Bunun ilk unsuru bizatihi, halihazırda “dijital raylara” yöneltilen bir geçiş süreci içindeki dünya ekonomisi — üretimde, yönetimde, lojistikte, dağıtımda ve diğer ekonomik faaliyet alanlarında sinsi bir dijitalleşme yaşanıyor. OECD ülkeleri (gelişmiş devletler denilen ülkeler), dijital sektörün son 6-7 yılda en hızlı büyüyen sektör haline geldiği şartları yarattılar. Şu anda bu sektör, dünya GSYH’sinin yüzde 3’ünü teşkil ediyor; tarihte hiçbir sektör dijitalleşme kadar böylesine hızlı ve bunca büyük ölçekte büyümemiştir.

Dijital standartlar, yatırımların zaruri bir şartı haline geliyor ve dış yatırımların yüzde 13 kadarını kendi başlarına çekiyor; üstelik bu oran gitgide hızlanarak artıyor. Bugün insanlık, her hafta geçmiş bin yıldakinden daha fazla enformasyon üretiyor. Bu nedenle gelişmedeki ana trend “büyük verilerin” işlenmesi. İş dünyası da bunu kabul ediyor ve biliyor: teknolojilerin uygulanması üretkenlikte iş dünyasına şirketler için en az yüzde 5-6’lık bir ilave kazandırıyor.

Yapay zekânın kendisi ve onun dünya ekonomisi üzerindeki giderek artan etkisi, bu mekanizmanın ikinci unsuru haline geliyor. Avrupa Komisyonu’nun değerlendirmelerine göre, Avrupa Birliği ülkelerindeki büyük işletmelerin 5’te 2’si yapay zekâya geçti; 2023’ten 2024’e kadar yapay zekânın işletmelere nüfuzu önceki yıla göre yüzde 100 arttı (yani ikiye katlandı). Analistlerin değerlendirmelerine göre bu yıl yapay zekâ teknolojileri pazarının hacmi yalnızca ABD’de yaklaşık 75 milyar dolar oldu — bu, yılda yüzde 33’ten fazla büyüme anlamına geliyor ve büyümeye devam ediyor. Yapay zekâ teknolojileri, modern akıllı telefon kullanan her haneye nüfuz etti. Şu anda yapay zekâ, modern mobil işletim sistemlerinde çalışan neredeyse tüm telefonlara entegre ediliyor — yani dünyadaki her erkeğin, her kadının ve her çocuğun akıllı telefonuna.

Yapay zekânın gelişmesine ayrılan ödenekler de ona olan ilgiyi gösteriyor. ABD, Stargate projesi için tek seferde 500 milyar dolarlık yatırım duyurusu yaptı. Avrupa Birliği, ekonomik durumdaki pek de iyimser olmayan değerlendirmelere rağmen InvestAI için 200 milyar avro ayırdı. Britanya yalnızca veri işleme merkezleri için 14 milyar sterlin ayırdı. Uzman değerlendirmelerine göre, Çin’in yapay zekâya yönelik sermaye harcamaları sadece bir yılda (2024’ten beri) yüzde 48 artarak 84-98 milyar dolar seviyesini bulabilir.

Böyle bir eksponansiyel büyüme ve dijital dönüşüm, ilgili kapasitelerin kaynak ve enerji tedariki sistemine doğrudan etkisi olmadan mümkün değil.

Üretimin sürekli artırılması ve yapay zekâ standartlarının giderek daha yoğun bir şekilde uygulanması için gereken temel kaynak, nadir madenlerdir — yani rezervleri epey sınırlı olan elementler. Şu anda yapay zekâ çözümlerinin önde gelen tedarikçileri arasında bu metaller için ticaret savaşları sürüyor. Büyük çoğunluğu bu maddelerin rezervlerinden yoksun olan batı ülkelerinin siyasi elitleri, dünyanın çoğunluğunu oluşturan devletlerdeki yataklara sınırsız erişim sağlamak amacı güdüyor ve bazen yağma ve talana kadar varan agresif bir yenisömürgeci siyasete başvuruyor.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) ve BM Eğitim ve Araştırma Enstitüsü (UNITAR) değerlendirmelerine göre, yapay zekâ sistemleri için yararlı madenlerin çıkarılması, gezegen ölçeğinde bir ekonomik yeniden paylaşım mücadelesi haline geliyor. 100 gramlık bir akıllı telefonun üretimi için üçüncü dünya ülkelerinden çıkarılan yaklaşık 70 kilogram hammadde gerekiyor. Akıllı telefonlar milyarlarca üretiliyor. Minerallerin ve değerli elementlerin yatakları gelişmekte olan ülkelerde olduğundan batılı üretici şirketler bu ülkelerin yeraltı kaynaklarını ve iş gücünü sömürüyor. Uzmanlar, “mineral sömürgeciliğinden” bahsediyor.

Dijital dönüşüm için gerekli olan grafit, lityum ve kobalt gibi minerallerin çıkarılmasının 2050’ye kadar yüzde 500 artması bekleniyor; bu da ekolojik yük ve ekonomik faydanın eşitsiz dağılımını şiddetlendirecek. “Kolektif batı” ülkeleri, gelişmekte olan ülkelerden kaynakları sızdırmaya devam ederken küresel güney ülkeleri de dijital eşitsizlik yüzünden yoksullaşacak.

Kaynaklar için geçerli olan, veri merkezlerinin soğutulması için kullanılan enerji ve su harcamaları için daha da geçerli. UNCTAD’a göre, en büyük 13 büyük veri işleme merkezinin elektrik tüketimi 2018’den 2022’ye kadar iki katından çok arttı. Dünya genelindeki veri işleme merkezleri 2022’de Fransa’nın tamamı kadar enerji tüketti —460 terawatt-saat (TWh)— ve bu gösterge önümüzdeki üç yılda katlanacak. Sadece Google, 2022’de sunucularını soğutmak için 21 milyon metreküpten fazla içme suyu tüketti. Microsoft ise kendi generatif yapay zekâsı olan GPT-3’ü eğitmek için 700 bin litre temiz içme suyu kullandı. BM’nin dünyada temiz içme suyuna düzenli bir erişimden yoksun insanların sayısını 2 milyar olarak değerlendirdiğini de hatırlatırım. Batıya göre su, doğal zekâya sahip insanlardan çok yapay zekâya lazım.

“Kolektif batı” ülkelerindeki neoliberal güçler tarafından ileri sürülen ekolojik ideolojik platform da meydana getirilmekte olan yenisömürgeci sistemin bir diğer unsuru oldu. Bunlar kendileri için, regüle edilemeyen kapitalizmin en kötü yırtıcı tabiatının en kötü gelenekleri içinde evrensel bir ekonomik sorumsuzluk sistem geliştirdiler. Ancak bunların görüşüne göre “seçilmemiş” devletlerin her tür iktisadi kalkınmasının batının “yeşil” standartlarına uygun olması şart. OECD ülkeleri yoğun iktisadi kalkınma aşamasını tamamlarken, dünyanın çoğunluğunu oluşturan ülkelerin iktisadi büyümesini siyasi yöntemlerle sınırlıyorlar. Eğer yararlı madenlerin işlenilmesi ve çıkarılması, üretim, ABD ve Avrupa şehirlerinden uzaklarda yapılıyorsa “kirli uygulamalardan” çekinmiyorlar. Blockchain, yapay zekâ, beşinci nesil (5G) mobil ağlar ve “şeylerin interneti” gibi yeni teknolojiler için veri iletimi, işlenmesi ve depolamasına yönelik artan talep CO2 salınımını azaltmıyor, aksine artırıyor. Bütün bu sektör dünyadaki bütün sera gazlarının yüzde 3’ten fazlasını çıkarıyor; bu da 2020’de bütün dünyadaki 1,6 gigaton CO2 salınımına eşdeğer. Karbondioksit salınımları logaritmik bir şekilde artıyor.

  1. a) Dijitalleşme,
  2. b) Yapay zekânın kullanılması ve uygulanması,
  3. c) “yeşil gündem” şeklindeki bu bilinçli “yönetim”, yapay zekâ alanının devrimci bir gelişme, bir “kuantum sıçraması” yaşamasına yol açtı. Geçtiğimiz on yılın sonunda, “transformer” olarak adlandırılan nitel olarak yeni bir derin nöral ağ mimarisi tanıtıldı ve bu mimari, son on yılın başında, ChatGPT gibi gerçekten kitlesel ürünlerde hayata geçirildi; bu ürünler, insan faaliyetinin neredeyse her alanına uyarlanabilir hale geldi. Bundan böyle bütün sürdürülebilir kalkınma, dijital dönüşüm, savunma inşası, siyasi mühendislik, kitle iletişim, eğitim, sağlık ve hatta geniş anlamda yaratıcılık süreçlerine bu teknolojilerin her alanda uygulanmasının kaçınılmaz olarak eşlik edeceği açık. İnsanlığın evrimindeki vektörün istikameti belirginleşti. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından dile getirilen, bu teknolojinin üretiminde lider olanın dünyanın da efendisi olacağı ve yapay zekânın uygulanmasıyla insanlığın kendi varoluşunda yeni bir başlığı açmakta olduğuna dair tezleri güç kazandı. Bu da, yukarıda anılan nedenlerden ötürü, jeopolitik rekabet, devasa yatırımlar ve teknolojik yayılmanın yeni biçimlerinin alanı.

Yapay zekâ tematiğiyle tanışıklık, şunu kesin olarak söylemeyi mümkün kılıyor: yapay zekâ, kendi savunucularının mantığını takip ederek, uluslararası ilişkilerin bağımsız bir kümesi olarak kendiliğinden ayrıldı. Nöral ağların problematiği uluslararası ve bölgesel yapıların gündemine ivmeli bir şekilde nüfuz ediyor.

En dikkat çekici izlekler arasında, Yapay Zeka Yönetiminde Küresel Diyalog başlatılmasına yönelik hükümetler arası istişarelerin ve Uluslararası Yapay Zeka Bilim Grubunun faaliyetlerinin sürdüğü BM platformu anılabilir. Bu alanda BM nezdinde teknik yardım programlarını desteklemek üzere özel bir fon kurulması görüşülüyor. BM sekretaryası bünyesinde bir dijital ofis de bu yılın başından beri faaliyette. UNESCO’da, 2021’de kabul edilen Yapay Zeka Etiği Tavsiyesi’nden kaynaklanan etik normlar ve standartların oluşturulmasına yönelik yoğun tartışmalar yapılıyor. UNIDO himayesinde, Endüstri ve Üretimde Yapay Zeka için Küresel İttifak faaliyet gösteriyor. Uluslararası Telekomünikasyon Birliği (ITU) tarafından her yıl “İnsanlığın yararına yapay zekâ” zirvesi düzenleniyor. Hatta AGİT bile bu konuda kendine bir yer açmak için çabalarda bulundu. Çeşitli çok taraflı platformlarda ve forumlarda hızla ortaya çıkan bu süreçler, bu alanda liderlik için artan küresel rekabetin açık bir işareti. Ve tüm bunlar, devletin ve bu meyanda Dışişleri Bakanlığının da sürekli bir dikkat ve proaktif bir tutum sergilemesini gerektiriyor. Nihayetinde, adil bir çok kutuplu dünyanın inşa edilmesi, doğrudan doğruya, yenisömürgeci baskı ve eşitsizliği “dijitalde” yeniden yaratma girişimlerini engelleme yeteneğimize bağlıdır.

Dünya Basını

Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Yayınlanma

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.

Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.

Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.

Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.

“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.

Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:

“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”

Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:

“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”

“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”

Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.

Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:

“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”

Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:

“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”

“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”

ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:

“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”

Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:

“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”

“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”

Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:

“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”

Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.

Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Yayınlanma

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.

El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.

“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”

El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.

Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.

Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.

Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.

ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.

“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.

ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.

“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”

Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.

El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.

Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.

“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.

Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.

Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.

“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”

Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.

Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.

El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.

Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.

“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.

ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.

Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.

“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”

Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.

Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.

El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.

Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.

El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.

İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.

Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.

Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.

“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”

Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.

Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.

Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.

ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.

Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.

Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.

“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”

El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.

Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.

“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.

Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.

“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”

ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.

“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.

Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.

ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.

Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.

Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.

“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.

Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.

Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.

“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.

Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.

Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.

“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”

Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.

23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.

El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.

“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.

Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.

Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yayınlanma

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.

Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.

Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.

Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.

Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.

“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”

Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:

“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”

ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.

“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”

Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.

JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.

Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.

“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”

Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:

“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”

Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.

Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.

“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”

Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.

Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:

“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”

Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.

“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”

Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.

Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.

Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:

“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”

Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English