Dünya Basını
Kapitalistler ve komprador siyahların Mount Vernon yağması

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız makale, kapitalizmin çağdaş biçimlerine içkin ve özellikle Batı metropollerinde belirginleşen bir olguyu ifşa ediyor: Sermaye birikimi yalnızca “Küresel Güney”in doğal kaynakları ya da ucuz emeği üzerinden değil, aynı zamanda Batı’daki “içerideki koloniler” aracılığıyla, yani içsel sömürgeleştirme pratikleri yoluyla da işliyor. Mount Vernon örneğinde görüldüğü üzere, siyasal temsilin biçimsel kazanımları ve liberal demokrasi retoriği, çoğu kez metalaşmış kimliklerin piyasa ilişkileri içinde eritilmesiyle sonuçlanıyor. Kolonyal mağduriyetin dramatize edilmesinden ibaret sözde temsiliyetler, toplumsal talepleri bastırmanın bir aracına dönüşüyor, hem de bizzat tarihsel olarak baskı altında konumlanmış gruplar içinden çıkan ama sistemle eklemlenmiş kompradorlar eliyle…
Mount Vernon Yağması: Kapitalistler ve Komprador Siyah Elitler, Westchester’ın İncisine Nasıl Göz Dikti?
Imani Nile
Black Agenda Report
23 Temmuz 2025
Çev. Leman Meral Ünal
I. Yağmanın Planı
Bugün Mount Vernon, New York, 21. yüzyıla ait bir sömürgeleştirme planıyla karşı karşıya. Bu plan, kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla, müteahhitlerin, siyasetçilerin ve siyah “yanlış önderlik” sınıfının kenti nasıl böleceklerine dair kurdukları ittifaklarla hayata geçiriliyor. Artık ellerinde eski zaman antlaşmaları veya silahları değil, imar haritaları ve kemer sıkma bütçeleri var. Hedefteki kaynaklar ise Avrupalı sömürgeci muadillerinin Afrika’da aradığı fildişi ya da kauçuk falan değil: Siyah mahalleler, Latin emeği ve işçi sınıfının siyasal özerkliği.
Siyah ve Latin nüfusun ekseriyetini oluşturduğu Mount Vernon, sıklıkla “Westchester’ın incisi” olarak anılır. Ancak bu unvan, kentin gerçekliğinin yanında içi boş bir slogandan ibaret; zira gerçekte yaşanan, bir tür reality-show benzeri kaos ve kepazelik. Şehir, sakinlerini New York’a taşımak üzere inşa edilmiş güçlü bir toplu taşıma ağına ve kuşaklardır yerleşik olan mülk sahibi sınıflara ev sahipliği yapıyor. Ancak bunlar, kentin grotesk gösterisinin sahne dekorlarından ibaret. Şehri fiilen rehin alan bir eski mali işler sorumlusu; yolsuzluktan yargılanıp mahkûm edilen bir eski belediye başkanı; belediyeyi temel hizmetleri karşılayamayacak kadar borca sürükleyen onlarca yıllık davalar ve yasama faaliyetleri dışında her şeyi saatlerce tartışmakla geçen meclis toplantıları… Öylesine berbat bir kamu yönetimi söz konusu ki, genellikle belediyelerle iş yapan tedarikçiler, Mount Vernon’a gözlerinin ucuyla bile bakmıyor. Çünkü en fazla yapı yangını burada çıkıyor ve evleri sık sık lağım suyu basıyor; iki rekreasyon merkezi ve üç ilkokul bu yüzden kapatılmıştı.
Bu koşulları düzeltmeye dönük en basit girişimler dahi bir sirk gösterisine dönüşüyor. Siyasetçiler birbirlerini politik meseleler üzerinden değil, utanmazca sergilenen performatif sabotajlarla engelliyor. Bu ihmal falan değil; planlı bir çöküşün, bir yağmanın habercisi.
Aslına bakılırsa, siyah “yanlış önderlerin” uzun ihanetler tarihi bizi bugünlere getirdi. Şimdi yeni bir grup, daha fazla istikrarsızlaştırma ve iktidarı beyaz seçkinlere devretme misyonunu üstlenerek, şehrin yönetim yapısını kökten değiştirecek bir sistem öneriyor: “Şehir Yöneticiliği Sistemi”. Bu öneri, 100 yıldan daha eski olan tüzüğü güncellemekle görevli Mount Vernon Tüzük Gözden Geçirme Komisyonu’ndan çıktı bile. Böylece, bir referandum ile belediye başkanının yetkilerinin azaltılması, hali hazırda çekirdek kadrodan ibaret olan personelin daha da küçültülmesi ve bütçeden sürekli şikâyet edilen bu şehirde, idari yetkilerle donatılmış, seçimle iş başına gelmemiş bir “profesyonel”in atanması talep ediliyor. Bu türden bir değişiklik, genellikle en az beş yıllık bir uygulama süresi ve ciddi maliyet gerektirirken, Mount Vernon’da iki yıl içinde, ne maliyeti, ne süreci, ne kent sakinleri üzerindeki muhtemel etkileri ne de başka herhangi bir temel lojistik husus dikkate alınmaksızın hayata geçirilmesi planlandı. Bu fikir, halka neredeyse hiç danışılmadan, üstelik 70.000’den fazla nüfusa sahip bu şehirde yalnızca 314 kişinin katıldığı (cevapların yüzde 60’ının tek bir posta kodundan geldiği) anket gibi sembolik “danışma”larla kotarıldı.
Bu yetki gaspının öncülüğünü, komisyondaki bazı siyah üyeler üstlendi; hatta iddialara göre, diğer üyeleri bu öneriye oy vermeye dahi zorladılar. “Şehir Yöneticisi”nin görev kapsamına dair sorular ise, soylulaştırma, aşırı yapılaşma, yaşam maliyetlerindeki artış ve polisin yetkisinin genişlemesi gibi süreçlerle anılan New Rochelle gibi Westchester dahilindeki diğer şehirlere yapılan karşılaştırmalarla geçiştirildi. Oysa Yonkers gibi bazı kentler, onlarca yıl önce yetki kavgaları ve derinleşen ekonomik kriz sebebiyle bu sistemi terk etmişti.
Ulusal düzeyde ve özelde ise New York eyaletinde, bu sistemi uygulamaya koyan kentlerde, özellikle de hatırı sayılır sayıda renkli nüfusu barındıranlarda, yetki dengesinin şehir yöneticisine kaydığı, “kentsel dönüşüm” (yani soylulaştırma) süreçlerinin hızlandırıldığı, kamu hizmetlerinin azaltıldığı ve Flint Su Krizi örneğinde olduğu gibi, maliyet düşürme adına belediye işleyişinin tehlikeye atıldığı olaylar sıklıkla yaşandı.
Walter Rodney’nin Avrupa Afrika’yı Nasıl Geri Bıraktı [How Europe Underdeveloped Africa] adlı eseri yalnızca bir tarih kitabı değil, aynı zamanda bir kehanetti. Sömürgecilik yalnızca kaynakları çalmakla kalmaz; ekonomileri dışarıdakilere hizmet edecek şekilde tahrif eder. Bu gerçek, diasporada sömürgeleştirilmiş siyah halklar için hâlâ geçerli.
Mount Vernon, yağma ve iktidar gaspı yoluyla istikrarsızlaştırma senaryosunu aynen uyguluyor. Devlet okullarını kapatıp kaynakları okul yönetiminin maaşlarına aktardı, müteahhitler, emlak vergisi muafiyetleriyle (PILOT) şehre çekildi; polis yetkileri ve gözetim mekanizmaları genişletildi, tüm bunlara da “ilerleme” denildi.
Rodney, geri bırakılmışlığın doğal bir durum değil, tarihsel bir süreç olduğunu söyler. Bronx, Robert Moses otoyolları geçirmek için mahvetmeden önce “yoksul” değildi. Mount Vernon “haleldar” değil; bilinçli olarak terk edilerek Westchester’ın maskarası oldu. Tüm bu istikrarsızlığın içinden Mount Vernon’da ortak bir kanaat doğdu:
“İtalyanlar şehri yönetirken işler çok daha iyiydi.”
II. Siyah Kompradorlar: CBC’den Mount Vernon Belediye Binası’na
Her sömürge projesinin yerli iş birlikçileri olur. ABD’de Siyah Kongre Üyeleri Grubu (Congressional Black Caucus -CBC), bu iç sömürge düzeninin yöneticisi olma rolünü üstlenmiş durumdalar. Silikon Vadisi’nin bağışçılarıyla pek samimi ilişkiler kurar, polis gücünün genişlemesine destek verir, bizim acılarımızı ise siyasal sermayeye dönüştürürler. Mahallelerimiz veri ve kâr uğruna talan edilirken… Bunların marifetiyle siyah aileler mahallelerinden zorla çıkarılır ya da kirli hava ve zehirli suyla çevrili bölgelerde yaşamak zorunda kalır; siyah erkeklerin yüzde 30’u hayatlarının bir döneminde hapse girme riskiyle karşı karşıya kalır. Bu sistem, siyah toplulukları bir sömürü döngüsüne hapsediyor. Mahallelerimizde işgal altındaki bölgeler gibi devriye geziyor, emeğimiz sefalet ücretleri karşılığında sömürülüyor ve oylarımız bizi yerinden eden mekanizmaları meşrulaştırmak için kullanılıyor. CBC, tabanın taleplerini gösterişli şirket kampanyaları ve boş sembolik atamalarla takas ederek bu düzeni sürdürüyor.
Mount Vernon’da Demokrat Parti siyah seçmenleri rehin alınmış bir kitle gibi görür. Sundukları tek şey fotoğraf çekilme fırsatı ve #blackexcellence [#siyahmükemmelliği] hashtaginden ibarettir. Ve tabii bu arada, akıl hastaları sokaklara terk edilir, istihdam seçenekleri yok denecek kadar azdır, polis okul çıkışlarında çocukların peşine düşer ve siyah ve Latin emekçi sınıf, kenti yavaş yavaş kuşatan soylulaştırma dalgasına karşı kiralarını denkleştirmeye çabalar.
Westchester County’deki burjuva siyahlar, White Plains ve New Rochelle’in balo salonlarında şatafatlı yemekler düzenler ve polisin siyah ve Latin topluluklara yönelik şiddeti hakkında nutuk atarlar; tıpkı 2023’te New Rochelle’de Jarrel Garris’in polis tarafından öldürülmesinde ya da ABD Adalet Bakanlığı’nın Yonkers ve en son Mount Vernon’daki polislerin yurttaşlık haklarını ihlal ettiğini ortaya koyan raporlarında olduğu gibi. Bu kişiler “Siyahların Hayatı Önemlidir” (BlackLivesMatter) diye haykırırlar ama şişirilmiş polis bütçelerini ve gözetimin artırılmasını desteklerler. Üst-orta sınıf kiracıları çeken lüks konut projelerini destekler, ardından yoksul ve emekçi halkın yaşadığı bir bina yandığında ise “ne büyük trajedi!” diye feryat ederler. Sınıfsal sadakatleri ortadadır: Onlar, yükselen, gerici liberal bir çizgide ve kendi seçmenlerini yoksullaştıran sistemle göbekten bağlılar.
Demokratların ahlaki pozisyon alışları ise, birbirlerini “Cumhuriyetçiler gibi davranmakla” ya da “Trump gibi hareket etmekle” suçlamaktan ibaret; sanki onlarca yıldır kenti yöneten Demokratlar, bugün istismar ettikleri krizleri kendileri yaratmamış gibi. Tüm bunlar, ihanetlerini örtbas ettikleri bir sis perdesinden başka bir şey değil.
Bu zatların rolü, Belçika Kralı II. Leopold’un Kongo’daki terörünün uygulayıcısı “Force Publique” isimli siyah askerî birliğini andırıyor. Mount Vernon’un Force Publique’ü, bizleri üzerimize savaş açmış bu iç sömürge düzenine bağlı tutarken, bir yandan da Christian Louboutin tasarımı ayakkabılar giyip kendilerini “siyah Mount Vernon’un sesi” olarak sunuyorlar.
III. Yeni Bir Yapısal Uyum Biçimi Olarak Kemer Sıkma
IMF’nin 1980’lerde Afrika’da uygulamaya koyduğu yapısal uyum programları (SAP’ler), kıtadaki ülkeleri dış borçlarını ödeyebilmek için eğitim ve sağlık harcamalarını kesmeye zorladı. ABD öncülüğünde Batı, kıtanın daha fazla tahakküm altına alınmasını meşrulaştıran koşulları bizzat hazırlamış oldu. Çünkü ancak kamusal altyapıyı özelleştirmek ve kamu hizmetlerini ortadan kaldırmaya zorlamak gibi kirli taktiklerle bir ulus çökertilebilirdi.
Walter Rodney’nin hâlâ güncelliğini koruyan sorusu, “Kimin için az gelişmişlik?” sömürgeciliği basit bir ihmal biçimi olarak değil, küresel yoksullardan kaynakların aktif biçimde çekilip emperyal merkezlere aktarılması olarak teşhir eder. İşte Mount Vernon’da yaşananlar, bu sürecin ülke içinde nasıl tezahür ettiğini ve ABD’de siyahların nasıl koşullara maruz bırakıldığını en açık haliyle gösteriyor.
Ev sahiplerine düzenli olarak vergi zammı geliyor, ancak sakinler yıkılmaya yüz tutmuş yollar ve kaldırımlar arasında yolunu bulmaya çalışıyor, zira paraları nitelikli kamu hizmetlerine değil, bitmek bilmeyen davalara harcanıyor. Eyaletin en zengin bölgesinde “uygun fiyatlı” konutların aylık kirası 2500 doların üzerinde. İstihdam seçenekleri kısıtlı ve çoğu düşük ücretli sömürü endüstrileri. Mount Vernon’daki siyah emekçi sınıfın büyük kısmı, gelir seviyesinin daha düşük olduğu ve altyapının daha kötü olduğu kentin güney yakasında yaşıyor. Belediye yönetimi ise yerel ve eyalet vergi gelirlerinden elde edilen milyonlarca doları polis ve gözetim sistemlerine kapı zili kameraları ağlarından tutun ShotSpotter [silah sesi algılama] sistemine ve “Farkındalık Odası” [Aware Room] adı verilen, hareketlerimizi gerçek zamanlı izleyen kontrol merkezlerine aktarıyor. Üstelik şiddet suçlarının azaldığı bizzat resmi organlarca kabul edilmişse de, şimdilerde “yaşam kalitesine dair suçlar” diye uyduruk gerekçelere sığınıyorlar. Tüm bu koşullar, siyah ve Latin emekçilerin başarısızlığa mahkûm edilmesi üzerine kurulu bir sistemin varlığından başka bir şeye işaret etmiyor.
Westchester’daki ve eyalet düzeyindeki beyaz seçkinlerin çıkarlarına hizmet eden siyah aracılar, bu koşulları kenti yağmalamayı meşrulaştırmak için bilinçli olarak yaratıyorlar. Sözde mali disiplin ve kent genelinde yaşanan idari kargaşa, okul kapatmaları, YMCA/YWCA gibi toplum merkezlerinin ortadan kaldırılmasını, çevresel ve altyapısal çöküşün görmezden gelinmesini ve büyük şirketlere vergi indirimleri sunulmasını zorunlu kılıyor. Tüm bunların nihayetinde, kentin tamamen çöküşüne yol açması ve ardından kendi seçtikleri bir “şehir yöneticisi” aracılığıyla Mount Vernon’un “kurtarılması” planlanıyor.
Yapısal uyum programları Afrika’yı “kurtarmadı”; peşkeş çekti “Şehir yöneticisi” de Mount Vernon’ı da kurtarmayacak; onu satacak.
Rodney’in uyarısı gayet açıktı: Sömürgeciler, hizmet etmek için değil, kontrol etmek için altyapı inşa eder. Yatırımcılar ve onların siyasi müttefikleri “ilerleme”den söz ettiklerinde kastettikleri, topluluğun değil, sermayenin ilerleyişidir. İşte bu, planlı geri bırakılmışlıktır. Yani sahip olmamız gereken gücün ellerimizden alınarak onlara bırakılması; her bir kameranın kapımıza çevrilmiş olması… Bize aslında sessizce şunu ilan ediyor: “Bu mahalle artık bizim.”
IV. Direnişin El Kitabı
Afrika’nın kurtuluşu, kitlelerin akşam yemeklerinde aile ve arkadaşlarıyla gizlice şikayetlenmesiyle gelmedi. Silahlı ayaklanmalar, kitlesel grevler ve uluslararası alanda utanç kampanyaları ve yatırımların geri çekilmesine neden olan baskı hareketleri sayesinde geldi. Mount Vernon’ın direniş stratejisi de en az bu kadar tavizsiz olmalıdır.
- İş birlikçileri teşhir et: Kapitalist elitler ve kalpazanlarla iş tutan her politikacıyı, papazı ve “lideri” teşhir et.
- Mekanizmayı sabote et: Belediye ve Demokrat Parti toplantılarını kitlesel biçimde doldur. Bilgi Edinme Özgürlüğü Yasası (FOIL) kapsamında belgeler talep et; boş arazileri işgal et.
- Paralel bir güç inşa et: Kara Panterler tarzı klinikler, kiracı birlikleri, kitle temelli arazi vakıfları oluştur.
İşte yol haritası bu. İşte ilerlemenin yolu bu.
Yerel siyasi yapı ve onun burjuva siyah dostları, kentin düşük siyasi katılım oranına ve zayıf seçmen mobilizasyonuna güveniyor. Nitekim kayıtlı seçmenlerin yalnızca küçük bir bölümü seçimlerde sandığa gidiyor. Belediye meclisi toplantıları genellikle az katılımla geçiyor. Toplumsal örgütlenme neredeyse yok. Ne baskı oluşturacak bir mekanizma var ne de acilen ihtiyaç duyulan paralel sistemleri yaratabilecek bir zemin. Ancak bu, kalıcı bir durum olmak zorunda değil. Bir hareketlilik var. Bunu yakalamalıyız.
V. Sonuç
16 Temmuz 2025’te, “Şehir Yöneticisi” meselesinin referanduma sunulması başarısız oldu; bu, halkın direnişinin doğrudan sonucuydu. Tarih bize bir şey öğretiyorsa, kenti ele geçirme hareketinin sonucunun henüz belli olmadığını öğretiyordur. Yeni yönetişim sistemine geçiş konusunda gösterilen aciliyet, daha büyük bir planın devrede olduğunu düşündürüyor. Ancak örgütlü bir direnişle bu plan, tıpkı kısa süre önce olduğu gibi, yine boşa düşürülebilir
Sömürgeciliğin en büyük yalanı, Afrikalıların kendi kendilerinden kurtarılmaya muhtaç oldukları iddiasıdır. Bu, yüzyıllardır emperyal tahakkümü maskelemek için sürdürülen koca bir yalan. Mount Vernon’da bu yalan, siyahların beyazlardan 3’e 1 oranla, siyah seçmenlerin ise beyazlardan 2’ye 1 oranla fazla olduğu bir Demokrat Parti kalesinin, seçilmemiş bürokratlar tarafından “daha iyi yönetilmesi” gerektiği düşüncesiyle karşımıza çıkıyor. Daha önce de yazdığım gibi, bu politikacılar bizimle dalga geçiyor Tıpkı Kongre’deki benzerleri gibi, Mount Vernon halkına hizmet etmek gibi bir niyet taşımadıkları için Mount Vernon halkı kendi kendine hizmet etmek zorunda.
Mount Vernon’ı bir “Şehir Yöneticisi” “düzeltmeyecek”. Bunu sadece halkın kendisi yapabilir.
Dünya Basını
Prof. Diesen: ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ve İran savaşlarını değerlendirdi. Batı’nın askeri ve diplomatik stratejilerine dair yorum yapan Diesen, ABD ile müttefiklerinin yenilgiyi kabul etmek yerine dünyayı nükleer felaketin eşiğine sürüklediğini belirtti.
Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Glenn Diesen, küresel yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta, Rusya-Ukrayna savaşı ve Ortadoğu’daki son gelişmeleri değerlendirdi.
Diesen, Batı ittifakının Ukrayna’da ve İran karşısında stratejik bir yenilgi aldığını, ancak bu mağlubiyeti kabul etmek istemeyen karar vericilerin dünyayı nükleer bir felaketin eşiğine getirdiğini belirtti.
Batı medyasının tek taraflı yayıncılık yaptığını ve gerçek analizlerin yerini savaş propagandasının aldığını belirten Norveçli siyaset bilimci, sahada yaşanan askeri gerçeklerin diplomatik belgelerde açıkça görüldüğünü ifade etti.
“Ukrayna’nın tek çaresi NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmektir”
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Belarus’a yönelik askeri teçhizatını sınırdan çekmesi yönündeki ültimatomunu ve aksi takdirde bu ülkeyi vurma tehdidini değerlendiren Profesör Glenn Diesen, Ukrayna ordusunun cephedeki durumunun kötüye gittiğini belirtti.
Diesen, bu hamlenin arkasındaki mantığı şu sözlerle açıkladı:
“İşler Ukrayna için hiç iyi gitmiyor. Zelenskiy’nin ana hedefi, bu durumu kurtarabilmek için NATO’yu doğrudan savaşın içine çekmek. Bu benim kişisel değerlendirmem ancak eğer Ukrayna Belarus’a saldırırsa, Belarus da Ukrayna’ya misilleme yapacaktır. İlk bakışta savaşı bu şekilde genişletmek korkunç bir fikir gibi görünebilir. Ancak NATO ülkelerinin Belarus’u vurma eşiği, Rusya’yı doğrudan vurma eşiğine kıyasla çok daha düşüktür. Belarus vurulursa, bu durum NATO ülkelerini savaşın bir adım daha içine sokmanın bir yolu haline gelir. Avrupalılar zaten Moskova’ya yapılan son saldırıda da görüldüğü üzere büyük adımlar atıyorlar. NATO bu savaşın içine çekiliyor ve bu durum çatışmayı daha da yoğunlaştırmanın bir yolu olabilir.”
Savaşın kritik bir aşamaya geldiğini ve Ukrayna’nın kaybetme noktasına yaklaştığını vurgulayan Diesen, bu durumun yaratacağı tehlikelere dikkat çekerek şunları söyledi:
“Yıllardır söylediğim gibi, savaş Ukrayna’nın kaybedeceği ya da sona ereceği kritik bir aşamaya geldiğinde iki şey yaşanacaktır. Birincisi, Ruslar aşırı öz güvene kapılıp çok pervasızca bir şey yapabilirler. İkincisi ise kaybeden taraf daha da çaresizleşecektir. Burada kaybeden taraf NATO ve Ukrayna’dır. Çaresizlik arttıkça, Avrupa’da devasa bir savaşın çıkma ihtimali de yükseliyor. Maalesef dünyanın en büyük nükleer gücüyle karşı karşıyayız ve bu durum çok hızlı bir şekilde çok kötü bir noktaya evrilebilir.”
“Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya çok büyük bir misillemeyle karşılık verecek”
Ukrayna’nın son dönemde Moskova’daki petrol altyapısını hedef alan insansız hava aracı saldırılarına da değinen Profesör Diesen, bu saldırıların benzersiz bir nitelik taşıdığını ifade etti.
Rusya’nın başkentine yönelik bu düzeyde bir saldırının daha önce görülmediğini belirten Diesen, Batı’nın tırmandırma politikasını şu verilerle aktardı:
“Rusya’nın başkentine yönelik bu boyutta bir saldırı benzeri görülmemiş bir olaydır. Geçen yıl Rusya’nın nükleer saldırı erken uyarı sistemlerine ve nükleer misilleme kabiliyetine sahip nükleer bombardıman uçaklarına yönelik saldırılar gördük. NATO, gerilimi tırmandırmak için zaten çok ileri gitti. Moskova’ya yapılan bu kitlesel saldırıya Rusya’nın çok büyük bir misillemeyle karşılık vereceğini tahmin ediyorum. Ukraynalılara bunun bedelini ödeteceklerdir ancak bu muhtemelen yanlış bir hedeftir. Çünkü NATO hiçbir şey kaybetmiyor, Ukraynalıların kayıplarını önemsemiyorlar ve savaşı Ukraynalılar üzerinden yürütüyorlar. Rusya sadece Ukrayna’ya misilleme yaptığı sürece, bu durum NATO için bir caydırıcılık oluşturmuyor.”
Diesen, Rusya’nın askeri doktrininde ve stratejisinde gelinen son aşamayı ise şu şekilde özetledi:
“Ruslar bir noktada, başkentlerine yönelik bu tür kitlesel saldırıların önüne geçmek ve net kırmızı çizgiler çekmek için bir NATO ülkesini doğrudan vurmak zorunda oldukları sonucuna varacaklardır. Bu durum NATO ile nükleer savaş riskini barındırıyor ancak bunu yapmazlarsa NATO yarın ne yapacak? Artık hiçbir caydırıcılık kalmadı. Rusya zayıf görünüyor ve bugüne kadar gösterdiği tüm itidalli yaklaşım Batı tarafından bir zayıflık olarak yorumlandı. Rusya’nın neden itidalli davrandığının anlaşılması gerekiyor. Çünkü bir kez bir NATO ülkesini vurduklarında, tırmanma merdivenini kontrol etmek ve sınırları belirledikten sonra gerilimi düşürecek bir yol bulmak son derece zor olacaktır. Rusya misilleme yapmaya karar verdiğinde, gerilimi kontrol altında tutma düşüncesi bir illüzyona dönüşecek, durum kontrolden çıkacak ve en azından bazı taktiksel nükleer silahların kullanılmasını bekleyebiliriz.”
“ABD sadece zaman kazanıyor, İran’ı yok etme hedefi değişmedi”
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptını değerlendiren Profesör Glenn Diesen, bu anlaşmanın tam anlamıyla uygulanacağına inanmadığını belirtti. Washington yönetiminin yakıt sıkıntısı ve ekonomik baskılar nedeniyle zaman kazanmaya çalıştığını savunan Diesen, şu analizi paylaştı:
“Bu mutabakatın tamamen uygulanacağını düşünmüyorum. Amerikalılar sadece zaman kazanmaya çalışıyor. Donald Trump’ın da ifade ettiği gibi, esasen bir teslimiyet belgesi niteliğinde olan bu anlaşmayı imzalamalarının nedeni, yakıtlarının tükeniyor olması ve başka seçeneklerinin kalmamasıdır. Amerikalılar bu süreçte İranlıları oyalayarak durumu sürdürmeye, bazı gemilerini geçirmeye ve azalan petrol rezervlerini yeniden doldurmaya çalışacaklardır. Sonrasında ise istemeyerek de olsa savaşa geri döneceklerini tahmin ediyorum. Çünkü ABD’de İran ile barış içinde yan yana yaşama arzusu bulunmuyor. Hedef hala aynıdır: İran yok edilmeli, ekonomisi zayıflatılmalı, hükümeti devrilmeli ve toplumu istikrarsızlaştırılmalıdır. ABD küresel hegemonik güvenlik stratejisinden vazgeçmedikçe ve İran’ın Orta Doğu’daki ana güç haline geleceği çok kutuplu bir dünyayı kabul etmedikçe, bu anlaşmayı gerçek anlamda uygulamasını mümkün görmüyorum.”
Anlaşmanın içeriğine bakıldığında ABD’nin hiçbir kazanım elde edemediğini, aksine İran’ın tüm taleplerinin kabul edildiğini belirten Diesen, yenilginin belgesini şu detaylarla açıkladı:
“Mutabakat, ABD’nin ilk 30 gün içinde deniz ablukasından vazgeçmesini öngörüyor. İran’ın ticari gemilerden ücret almaması kuralı ise sadece 60 gün için geçerli. Bu süre İran’ın petrolünü sevk etmesine ve nefes almasına olanak tanıyacak. 60 günün ardından İran çevre veya seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle boğaz geçişlerinden ücret almaya başlayabilecek. Daha da önemlisi, Trump son günlerde İran’ın ABD’den tek bir kuruş bile alamayacağını söylüyordu ancak mutabakatın altıncı maddesinde, ABD ve ortaklarının İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar dolarlık bir plan hazırlaması gerektiği açıkça belirtiliyor. Yani ABD kırdığı şeyi onarmak zorunda kalacak. ABD’nin bunu gerçekten yapacağını hayal etmek zor. İran’ın nükleer programından, Yemen, Hizbullah veya Hamas ile olan ortaklıklarından vazgeçmesi gibi ABD’nin istediği hiçbir unsur bu listede yer almıyor. İran her şeyi alıyor, ABD ise hiçbir şey. Bu haksız görünebilir ancak yenilgi tam olarak böyle bir şeydir. Son aylarda medyadaki propagandacılar Amerika’nın kazandığını ve İran donanmasının denizin dibinde olduğunu söylüyordu. Eğer bu doğru olsaydı, imzalanan mutabakat metni bu şekilde görünmezdi.”
“Batı medyasında analiz yok, her şey savaş propagandasından ibaret”
Batı’daki entelektüel ortamı ve medyanın sansür mekanizmasını eleştiren Profesör Glenn Diesen, doğruları söyleyen akademisyenlerin ve gazetecilerin anında yaftalandığını ifade etti. Futbol maçı izler gibi taraf tutulduğunu belirten Diesen, eleştirilerini şu sözlerle dile getirdi:
“Batı’da tüm savaşlar hakkında konuşma biçimimiz artık bir futbol maçına benziyor. Eğer ‘İran kazanıyor’ derseniz, İran’ı desteklediğiniz iddia ediliyor. Eğer ‘Rusya kazanıyor’ derseniz, Rusya’nın taraftarı olmakla suçlanıyorsunuz. Her zaman Amerika’nın veya Ukrayna’nın kazandığını iddia etmek ve doğru tarafı desteklediğinizi göstermek zorundasınız. Sahada hiçbir analiz yok, her şey savaş propagandası ve anlatılardan ibaret. Rusya ile diplomasi yolunun tıkanmasının nedeni de herkesin ‘kışkırtılmamış işgal’ anlatısına bağlı kalmış olmasıdır. Diplomasi yapmanın, saldırganlığı ödüllendirmek anlamına geleceğini savunuyorlar. Oysa eski CIA Direktörü William Burns’ün yazdığı mektup gibi tonla kanıt var elimizde. Burns, Ukrayna’yı NATO’ya çekmeye çalışmanın Ukrayna’da bir iç savaşa yol açacağı ve Rusya’yı müdahale etmek zorunda bırakacağı konusunda açıkça uyarıda bulunmuştu. Batılı liderler bunun bir felaketle sonuçlanacağını önceden biliyorlardı. Ancak hükümeti devirdiler ve en öngörülebilir şey gerçekleşti. Şimdi ise herkes bu kışkırtılmamış işgal yalanına inanmak zorunda bırakılıyor. Gerçeklere yer kalmadı.”
Diesen, Rus diplomatların ve eski kamu görevlilerinin açıklamalarına da değinerek, Rusya’nın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dmitri Polyanskiy gibi temkinli diplomatların bile nükleer savaş seçeneğinin artık bir tabu olmaktan çıktığını açıkça ifade ettiklerini sözlerine ekledi.
Körfez ülkelerinin de bu yenilgiyi gördüğünü belirten siyaset bilimci, “Körfez ülkeleri liderleri bu mutabakatı okuduğunda tek bir sonuca varacaklardır: İran kazandı. Bu durumda tüm güvenlik stratejilerini tek bir sepete, yani Amerika’nın sepetine koymaya devam edemezler. ABD’nin gerileyen bir güç olduğunu ve bölgede barış içinde yaşamak zorunda oldukları yeni gerçekliği kabul edeceklerdir” diyerek sözlerini tamamladı.
Dünya Basını
‘İran küresel ekonominin boğaz noktalarını silaha dönüştürdü’

Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşının ve ABD’nin savaşa dahil olmasının küresel ekonomi üzerindeki etkilerini değerlendirdi. El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın kapanmasının yalnızca enerji fiyatlarını değil, gübre ve gıda tedarikini de etkileyeceğini belirterek, “Bu savaşın uzun vadeli ekonomik sonuçları olacak ve bunlar olumlu sonuçlar değil” dedi
Cambridge Üniversitesi Queens’ College Başkanı, eski PIMCO Üst Yöneticisi ve Allianz Baş Ekonomi Danışmanı Mohamed A. El-Erian, yayıncı Mario Nawfal’a verdiği mülakatta İran-İsrail savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmeler, Çin’in küresel ekonomideki rolü, ABD dolarının geleceği, altın piyasası ve yapay zekanın ekonomik etkilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Mülakatın başında Nawfal, savaşın başlangıcından bugüne kadar geçen sürece ilişkin genel bir değerlendirme istedi ve İran’ın İsrail’in Lübnan’daki faaliyetlerine tepki olarak Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapattığını hatırlatarak bunun yeni dönemin kalıcı gerçeklerinden biri haline gelip gelmediğini sordu.
El-Erian, değerlendirmesine savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileriyle başladı. Ekonomiste göre savaşın ilk sonucu enerji sektöründe başlayan ve zamanla ekonominin tamamına yayılan bir enflasyon şoku oldu.
“Enerji fiyatlarındaki artış ekonominin tamamına yayılıyor”
El-Erian, “İlk etki, çok yoğunlaşmış biçimde başlayan bir enflasyon şokudur. Bu enerji sektöründe başlıyor ve ardından ekonominin geneline yayılıyor” dedi.
Enerji fiyatlarındaki yükselişin zincirleme sonuçlar doğurduğunu belirten El-Erian, “Enerji fiyatları yükseliyor, benzin ve dizel fiyatları artıyor, gıdanın marketlere taşınma maliyeti yükseliyor, gıda fiyatları artıyor ve süreç devam ediyor” ifadelerini kullandı.
Bu süreç dikkatli yönetilmezse fiyat artışlarının talebi zayıflatabileceğini söyleyen ekonomist, bunun da ekonomik büyümeden fedakarlık edilmesine yol açabileceğini belirtti.
Savaşın ikinci önemli etkisinin ABD ekonomisinin küresel sistemden elde ettiği avantajları zayıflatması olduğunu kaydeden El-Erian, ABD’nin küresel ekonomi içinde çok özel bir konuma sahip olduğunu ancak mevcut gelişmelerin bu konumu aşındırdığını söyledi.
ABD’nin savaşa kısa süreceği düşüncesiyle dahil edildiğini ifade eden El-Erian, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapanması durumuna ilişkin yeterli senaryo planlaması yapılmadığını belirtti.
“Boğazı kapattığınızda ekonomik etkiler yalnızca enerjiyle sınırlı kalmıyor. Gübreleri de etkiliyor. Bu nedenle altı ila dokuz ay içinde gıda fiyatlarında etkiler göreceğiz. Aynı zamanda tedarik zincirleri de bozuluyor” diyen El-Erian, savaşın beklenenden çok daha uzun süreli ekonomik sonuçlar doğuracağını söyledi.
ABD’nin enerji bağımsızlığı ve girişimci yapısı sayesinde diğer ülkelere kıyasla daha az zarar göreceğini belirten ekonomist, buna rağmen ülkenin savaş yaşanmamış olsaydı sahip olacağı ekonomik konumdan daha geride kalacağını ifade etti.
“İran çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürdü”
Nawfal’ın, ABD Başkanı Donald Trump’ın neden böyle büyük bir risk aldığı yönündeki sorusuna yanıt veren El-Erian, karar alma sürecinin ayrıntılarını bilmediğini ancak Trump’ın savaşın çok kısa süreceğine inandığının açık olduğunu söyledi.
El-Erian, “Bana açık görünen şey, bunun gerçekten çok kısa süreceğine ikna olmuş olmasıdır. Oysa birçok kişi ilk günden itibaren tedarik zincirlerinin silaha dönüştürüleceğini söylerdi” dedi.
Son yılların en önemli eğilimlerinden birinin tedarik zincirlerinin jeopolitik amaçlarla kullanılması olduğunu vurgulayan ekonomist, İran’ın da bu süreçte önemli bir avantaj keşfettiğini belirtti.
“İran artık çok önemli bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek muazzam bir güce sahip olduğunu keşfetti” diyen El-Erian, Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonomiyi adeta boğan bir geçiş noktası olduğunu söyledi.
Bununla birlikte gelecekte alternatif boru hatlarının inşa edileceğini belirten ekonomist, dünyanın bugünkü kadar kırılgan kalmayacağını ifade etti.
Ancak yalnızca Hürmüz Boğazı’nın değil, Kızıldeniz’in ve Tayvan ile Çin arasındaki deniz geçişlerinin de kritik boğaz noktaları olduğunu belirten El-Erian, “Bu savaş, bir boğaz noktasını silaha dönüştürerek taktik ve stratejik avantaj elde edebileceğinizi gösterdi” dedi.
“Jeoekonomi dönemi hız kazanıyor”
Mülakatın ilerleyen bölümünde El-Erian, dünyanın yalnızca jeopolitik değil aynı zamanda jeoekonomik bir döneme girdiğini söyledi.
Ülkelerin ekonomik ve finansal araçları dış politika amaçları için kullanmaya başladığını belirten ekonomist, bunun gümrük vergilerinden teknolojiye, tedarik zincirlerinden finansal sistemlere kadar birçok alanda görüldüğünü ifade etti.
El-Erian, “Ulusal güvenlik çevreleri açısından bu yöntemler oldukça cazip görünüyor. Çünkü füze göndermekten çok daha ucuz ve sahaya asker göndermekten çok daha az sorunlu” diye konuştu.
Bu süreçte dayanıklılığın verimliliğin önüne geçtiğini belirten ekonomist, şirketlerin artık tek bir ülkede tek bir fabrika yerine farklı ülkelerde birden fazla üretim tesisi kurmaya yöneldiğini söyledi.
“Bu dayanıklılık sağlıyor ama pahalı bir çözüm. Bunun bedelini birilerinin ödemesi gerekecek” ifadelerini kullanan El-Erian, salgın sonrası başlayan eğilimin savaşla birlikte hızlandığını kaydetti.
ABD’nin küresel sistemde benzersiz avantajlara sahip olduğunu vurgulayan ekonomist, doların rezerv para olması ve Amerikan finans piyasalarının derinliği sayesinde ülkenin büyük faydalar elde ettiğini anlattı.
Ancak ülkelerin giderek daha dayanıklı olmak adına ABD merkezli sisteme bağımlılıklarını azaltmaya çalıştığını belirten El-Erian, “Kimse ABD’nin yerini alamaz ama ülkeler bağımlılıklarını azaltmanın yollarını arıyor. Bu da bizi aksi durumda olacağımızdan daha kötü bir konuma götürüyor” dedi.
“Küreselleşmenin en büyük kazananı ABD daha az kazanacak”
Küreselleşmenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, küreselleşmeden en çok yararlanan ülkenin ABD olduğunu söyledi.
Buna rağmen mevcut gelişmelerin küreselleşmeden uzaklaşma eğilimini hızlandırdığını belirten ekonomist, “Korkarım bu süreç hızlanacak. Küreselleşmenin en büyük faydalanıcısı olarak biz daha az iyi durumda olacağız” ifadelerini kullandı.
El-Erian’a göre küreselleşme sürecinde iki büyük hata yapıldı.
Bunlardan ilki Çin’in küreselleşmeden büyük fayda sağlamasına rağmen uluslararası sistemdeki sorumluluklarını yerine getirmesinin yeterince talep edilmemesi oldu.
El-Erian, “Çin küreselleşmeden muazzam fayda sağladı. Batı’nın, özellikle de ABD’nin bazı sanayi alanlarının zayıflamasından yararlandı. Ancak kurallara uygun davranmadı ve pazarlarını açması gerektiği ölçüde açmadı” dedi.
İkinci büyük hatanın ise ülkeler içindeki gelir dağılımı etkilerinin yeterince dikkate alınmaması olduğunu belirten El-Erian, bazı sektörlerin ve özellikle ulusal güvenlik açısından kritik üretim alanlarının ciddi zarar gördüğünü ifade etti.
Ekonomiste göre gelecekte tamamen serbest bir küreselleşme yerine “yönetilen hafif küreselleşme” modeli ortaya çıkacak.
Bu modelde ülkeler hem stratejik sektörleri koruyacak hem de nüfusun olumsuz etkilenen kesimlerine daha fazla destek verecek.
“Çin küreselleşmede son derece yıkıcı bir aktör oldu”
Çin’in küresel ekonomi içindeki konumuna ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, ülkenin büyüklüğü nedeniyle küreselleşme sürecinde olağanüstü etkiler yarattığını söyledi.
Geleneksel kalkınma modelinde ülkelerin tarımdan sanayiye, ardından hizmetler sektörüne geçtiğini anlatan ekonomist, Çin’in ise çok büyük ölçeği nedeniyle bu geçişlerin küresel ekonomide ciddi sarsıntılar yarattığını belirtti.
Bununla da kalmadığını söyleyen El-Erian, “Çin düşük katma değerli üretim alanlarını terk etmek yerine değer zincirinin tamamında faaliyet göstermeye başladı. Bu nedenle küreselleşme sürecinde son derece yıkıcı bir aktör oldu” dedi.
ABD’nin bu gerçeği fark ettiğini ancak Avrupa’nın henüz aynı noktaya gelmediğini savunan ekonomist, Avrupa otomotiv sektörünün ucuz ve devlet destekli Çin elektrikli araçları nedeniyle uzun vadeli sorunlarla karşı karşıya olduğunu söyledi.
Çin’in ABD’ye ihracatının geçen yıl yüzde 25 düştüğünü hatırlatan El-Erian, buna rağmen ülkenin dış ticaret fazlasının 1,2 trilyon dolarla rekor seviyeye ulaştığını belirtti.
Bunun nedeninin Avrupa ve Asya’ya yönelen ihracat olduğunu ifade eden ekonomist, birçok ülkenin Çin’in satamadığı ürünler için adeta bir boşaltma alanına dönüştüğünü söyledi.
“Beni en çok Çin’in üçüncü ülkelerdeki etkisi endişelendiriyor”
El-Erian, Çin’in ABD üzerindeki etkisinden çok üçüncü ülkelerdeki faaliyetlerinden kaygı duyduğunu belirtti.
Özellikle Afrika’da Çin’in çok derin ekonomik ilişkiler geliştirdiğini söyleyen ekonomist, Pekin yönetiminin altyapı yatırımları karşılığında stratejik kaynaklara erişim sağladığını ifade etti.
“Cibuti’de hem Fransız hem Amerikan askeri üssü var ama liman Çin’in kontrolünde” diyen El-Erian, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında uzun vadeli stratejiler izlediğini söyledi.
Bu gelişmelerin çoğu zaman kamuoyunun dikkatinden kaçtığını belirten ekonomist, nadir toprak elementleri ve Tayvan kadar üçüncü ülkelerdeki Çin nüfuzunun da dikkatle izlenmesi gerektiğini kaydetti.
“Doların yerini alabilecek başka bir para birimi yok”
ABD dolarının geleceğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan El-Erian, doların sistem içindeki merkezi konumunu koruduğunu söyledi.
“Doların yaptığı işi yapabilecek başka bir para birimi yok. Hiçbir şeyi hiçbir şeyle değiştiremezsiniz” diyen ekonomist, buna rağmen ülkelerin doların çevresinde alternatif ödeme kanalları oluşturmaya çalıştığını belirtti.
Merkez bankalarının altın rezervlerini artırdığını, Çin’in ikili ödeme anlaşmaları geliştirdiğini ve Rusya’nın farklı para birimleri üzerinden ticaret yolları oluşturduğunu anlatan El-Erian, bunların doların yerini almadığını ancak etkisini azaltabileceğini söyledi.
ABD’nin yüksek kamu borcuna rağmen doların güçlü kalmasının nedenini açıklarken dikkat çekici bir benzetme kullanan El-Erian, “Biz en temiz kirli gömleğiz” dedi.
Ekonomist, yatırımcıların doların durumunu diğer para birimleriyle kıyasladığını, Avrupa ve Çin’in de ciddi ekonomik sorunlar yaşaması nedeniyle doların göreli üstünlüğünü koruduğunu ifade etti.
Bununla birlikte kamu borcunun uzun vadeli risk oluşturduğunu belirten El-Erian, ABD’nin düşük işsizlik ve güçlü ekonomi dönemlerinde bile gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 6 ila yüzde 7’si düzeyinde bütçe açığı verdiğini söyledi.
“Ekonomist olarak büyürken ABD’nin yüzde 3 ila yüzde 4 işsizlik ve yüzde 6 ila yüzde 7 bütçe açığını aynı anda yaşayacağını düşünmek akıl almazdı” diyen El-Erian, siyasi sistemde bu konuda yeterli iradenin bulunmadığını kaydetti.
Altın piyasasına ilişkin görüşlerini de paylaşan El-Erian, altının güçlü performansının kendisini şaşırtmadığını söyledi.
Merkez bankalarının alımlarının ve yatırımcıların güvenli liman arayışının fiyatları desteklediğini belirten ekonomist, yükseliş sürecinde çok sayıda spekülatif yatırımcının da piyasaya girdiğini ifade etti.
“Birisi başıma silah dayayıp şimdi alıcı mı satıcı mı olursun diye sorsa, alıcı olurum” diyen El-Erian, altının son dönemde daha istikrarlı bir zemine oturduğunu söyledi.
Benzer şekilde Bitcoin piyasasında da zayıf yatırımcıların önemli ölçüde elendiğini belirten ekonomist, uzun vadede stratejik yatırımcıların yeniden piyasaya girmesinin daha olası olduğunu kaydetti.
Önümüzdeki bir yıl içinde altının düşmesinden ziyade yükselmesinin daha muhtemel olduğunu düşündüğünü ifade etti.
“Çocuklarım haklı, bizim neslimiz işi berbat etti”
Mülakatın sonunda kendisini en çok neyin endişelendirdiği sorulan El-Erian, çocuklarıyla yaptığı bir konuşmayı anlattı.
23 ve 29 yaşındaki çocuklarının kendi nesline yönelik eleştirilerini aktaran ekonomist, “Baba, sizin nesliniz işi berbat etti. Bize devasa borçlar bıraktınız. Bize çok bölünmüş bir ülke bıraktınız. Parçalanan bir küresel sistem bıraktınız. Büyüme fırsatlarını değerlendiremediniz” dediklerini söyledi.
El-Erian ise bu eleştirilerin önemli ölçüde doğru olduğunu belirterek, yeni neslin sahip olduğu teknolojik imkanların daha önce görülmemiş düzeyde olduğunu ifade etti.
“Yapay zekada, yaşam bilimlerinde, robotikte ve yakında kuantum alanında inanılmaz yenilikler var” diyen ekonomist, bu teknolojilerin hem refah yaratabileceğini hem de geçmiş nesillerin bıraktığı sorunların çözümüne yardımcı olabileceğini söyledi.
Ancak asıl sorunun teknolojilerin geliştirilmesinde değil uygulanmasında olduğunu vurgulayan El-Erian, “Beni en çok endişelendiren şey uygulama kısmı. Yenilik yapanlar konusunda son derece iyimserim. Ancak hanelerde, şirketlerde ve hükümetlerde bu teknolojilerin doğru şekilde benimsenmesi gerekiyor” dedi.
Yapay zekanın iş gücünü tamamen ortadan kaldırmasından çok çalışanların verimliliğini artıran bir yapıya dönüşeceği konusunda iyimser olduğunu söyleyen El-Erian, bunun gerçekleşebilmesi için benimseme politikalarının doğru kurgulanmasının şart olduğunu sözlerine ekledi.
Dünya Basını
Varoufakis: Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi

Yunanistan eski Maliye Bakanı Profesör Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptını değerlendirerek Trump yönetiminin diplomatik düzeyde teslim bayrağını çektiğini belirtti. Varoufakis, Ortadoğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve Amerikan hegemonyasının temelini oluşturan petrol dolar sisteminin büyük bir sarsıntı geçirdiğini vurguladı.
Norveçli Siyaset Bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan Atina Üniversitesi Ekonomi Profesörü ve Yunanistan eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının küresel ve bölgesel yansımalarına dair analizlerde bulundu.
Demokrasi Avrupa’da Hareketi 2025 kurucusu da olan Varoufakis, Washington ile Tahran arasındaki bu gelişmeyi “Versay Antlaşması’nın diyalektik bir tersyüz oluşu” şeklinde nitelendirerek, kendisini kazanan ilan eden ABD’nin, kurbanı konumundaki İran’ın yeniden inşası için 300 milyar dolara varan bir fon sağlamayı taahhüt etmesinin eşi benzeri görülmemiş bir diplomatik geri adım olduğunu vurguladı.
Varoufakis, memorandumun henüz kesinleşmiş bir anlaşma olmadığını ve Amerikan Kongresi’ndeki neomuhafazakar ile İsrail yanlısı Cumhuriyetçilerin ve Demokratların İran hesaplarına doğrudan para aktarılmasını engellemek için her yolu deneyeceğini belirtti.
Ancak mutabakatın sembolik öneminin büyüklüğüne dikkat çeken Varoufakis, “Bu memorandumun imzalanmış olması bile sembolik olarak muazzam bir öneme sahip. Bu, İran için kesin bir zafer, Trump yönetimi için ise diplomatik düzeyde geçici bir teslimiyettir” ifadelerini kullandı.
“İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür”
Mutabakatın Batı Asya ve Ortadoğu coğrafyasındaki jeopolitik dengeleri kökten sarstığını ifade eden Varoufakis, Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde büyük bir başarı olarak sunduğu İbrahim Anlaşması’nın tamamen geçerliliğini yitirdiğini savundu. Varoufakis konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı:
“Arap devletlerini, İsrail’in Batı Asya ve Kuzey Afrika bölgesinde kilit bir rol oynayacağı Amerikan tasarımına dahil etme mantığı artık tamamen ortadan kalktı. İbrahim Anlaşması artık suya düşmüştür. Bu süreçte Avrupalıların görkemli bir biçimde dışarıda bırakılması ise dikkat çekicidir. Avrupa, dünya genelindeki böylesine tarihi gelişmelerde hiçbir zaman bu kadar etkisiz ve önemsiz kalmamıştı.”
ABD ile İsrail arasındaki kurumsal ilişkide ilk kez ciddi bir çatlağın oluştuğunu belirten eski bakan, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu anlaşmayı sabote etme kapasitesine sahip olduğunu ancak bu yöndeki girişimlerinin İsrail kurulu düzeni ile Amerikan Cumhuriyetçi Partisi arasında ilk kez belirgin bir kopuş yarattığını kaydetti.
“Netanyahu sizi çıkmaza sürükleyecek”
Varoufakis, Donald Trump liderliğindeki “Amerika’yı Yeniden Harika Yap” hareketinin kendi içinde iki fraksiyona bölündüğünü belirtti. Bunlardan ilkinin Trump’ın kendi ailesinin başını çektiği, gayrimenkul, yapay zeka ve ticari ortaklıklar yoluyla İsrail ile tamamen bütünleşmiş olan kesim olduğunu; diğerinin ise İsrail’in Washington politikalarını dikte etmesinden rahatsızlık duyan şüpheci kanat olduğunu aktardı.
JD Vance tarafından kullanılan dilin, İsrail’e şüpheyle yaklaşan bu ikinci grubun hareket içinde üstünlüğü ele geçirdiğinin ilanı olduğunu vurgulayan Varoufakis, “Vance ve ekibi yönetime ‘Eğer tamamen Netanyahu’nun cebine girerseniz, o sizi bir çıkmaza sürükleyecektir’ diyordu. Nitekim Trump, İran’a yönelik savaş ve bombardıman politikasını başlattığında tam olarak bu çıkmaza girdi ve şimdi buradan geri vitesle çıkmaya çalışıyor” dedi.
Trump’ın arkasındaki işçi sınıfı tabanının yüksek petrol ve benzin fiyatları nedeniyle geçim sıkıntısı yaşadığını hatırlatan Varoufakis, başkanın siyasi olarak hayatta kalabilmek için CIA ve İsrail yanlısı damadı yerine Vance’in temsil ettiği çizgiye yaklaşmak zorunda kaldığını ifade etti.
“Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden sigorta ücreti alınıyor”
Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinin bu mutabakat karşısında varoluşsal bir korku ve rahatlama karışımı hissettiğini dile getiren Varoufakis, tüm güvenlik mimarilerini ABD şemsiyesine bağlamanın ve topraklarını Amerikan ordusuna açmanın stratejik bir hata olduğunu anladıklarını belirtti.
İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun Hürmüz Boğazı’nı her an kapatabilecek askeri kapasiteye sahip olduğunu kanıtladığını belirten Varoufakis, edindiği kulis bilgilerini şu sözlerle paylaştı:
“İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden geçiş ücreti alma hakkı fiilen tescillendi. Dün gece aldığım bilgilere göre, boğazı geçen yaklaşık 30 gemiden İranlılar tarafından ‘sigorta bedeli’ adı altında ücret tahsil edilmeye başlandı ve bu uygulama mutabakat zaptının sınırları dahilinde yapılıyor.”
Varoufakis, İran’ın ürettiği çok ucuz insansız hava araçları ve füzeleri düşürmek için kullanılan Amerikan ve İsrail hava savunma sistemlerinin yüz kat daha pahalı olduğunu ve bu asimetrik askeri gerçekliğin Körfez ülkelerini alternatif savunma arayışlarına ittiğini söyledi.
Suudi Arabistan’ın Çin’in ara buluculuğunda İran ile yakınlaşma başlattığını, son haftalarda Fransa ve Kanada ile silah alım anlaşmaları müzakere ederek ABD’ye olan bağımlılığını azaltmaya çalıştığını ekledi Kurumların petrol dolar sistemine dayalı entegrasyonu sürse de Körfez ülkelerinin artık askeri alanda ABD’ye güvenmediğini belirtti.
“Avrupa Birliği liderleri kesik başlı tavuk gibi koşuyor”
Avrupa Birliği’nin küresel çatışma alanlarındaki etkisizliğini sert sözlerle eleştiren Varoufakis, kıtanın ucuz Rus doğalgazı bağımlılığından vazgeçip Teksas ve New Mexico’dan gelen aşırı pahalı Amerikan sıvılaştırılmış doğalgazına bağımlı hale geldiğini ifade etti.
Avrupa’nın hiçbir enerji planının, enerji birliğinin ve vizyonunun olmadığını vurgulayan Varoufakis, şu benzetmeyi yaptı:
“Avrupa liderliğinin ne Ukrayna’da ne İran’da ne de Filistin’de herhangi bir ağırlığı kalmıştır. Liderliğimizin artık hiçbir işe yaramayan Atlantikçi zihniyetten çıkma konusundaki yetersizliği ortadadır. Tüm bunları bir araya getirdiğinizde ortaya çıkan manzara, kafası kesilmiş, nereye gittiğini bilmeden kan kaybederek sağa sola koşan bir tavuk resmidir.”
Trump’ın İran’daki diplomatik yenilgisini unutturmak için Grönland veya Küba gibi alanlarda yeni maceralara atılabileceğini, bunun da Avrupa için yeni güvenlik krizleri doğurabileceğini sözlerine ekledi.
“Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair kanıt yok”
Ukrayna savaşının gidişatına dair de değerlendirmelerde bulunan Varoufakis, ABD’nin bu savaşı Avrupalılara tamamen devredemeyeceğini, çünkü Avrupa ülkelerinin ne uydu verisi sağlayacak istihbarat kapasitesine ne de bunu finanse edecek ekonomik güce sahip olduğunu belirtti.
Avrupa Birliği bütçesinin ciddi bir borç yükü altında olduğunu ve üye ülkelerin Brüksel’de yedi yıllık yeni bütçe üzerinde uzlaşamadığını aktardı.
Fransa ve Almanya’nın savaşı bitirmek istememesinin arkasında iki temel neden yattığını savunan Varoufakis, analizi şu şekilde detaylandırdı:
“İlk olarak, Fransa ve Almanya’nın artık bir ekonomik büyüme modeli kalmadı. 2019 yılında ilan edilen yeşil dönüşüm programı çöktü. İki ülkenin elinde kalan tek büyüme sektörü savunma sanayiidir. Yatırımların şirketlere akmasını sağlamak, halkı sosyal harcamalardan kısıp bütçeyi silahlara aktarmaya ikna etmek için arka bahçelerinde bu savaşın sürmesine ihtiyaçları var. İkinci olarak ise Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleri ile Finlandiya gibi yeni militarist yönetimler, Rusya ile NATO arasındaki gerilimi canlı tutarak Avrupa Birliği içinde kendi ağırlıklarının üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar ve olası bir barış planını anında veto edeceklerdir.”
Diesens’ın “Alman egemen sınıfının askeri büyümecilik konusunda tarihten hiç mi ders almadığı” sorusu üzerine Varoufakis, “Alman egemenlerinin tarihten ders aldığına dair bugüne kadar herhangi bir kanıt görmedim” yanıtını vererek sözlerini tamamladı.
Amerika7 gün öncePeter Thiel’in gizli cemiyeti: “Dialog”
Görüş2 hafta önceYeni Delhi’den Yükselen Ses: BRICS’in Yeni Dünya Düzeni Manifestosu
Asya1 hafta önceÇKP, ‘Xi Jinping’in Parti İnşası Üzerine Düşüncesi’ni resmi doktrin ilan etti
Dünya Basını2 hafta önceİran’ın Yeni Büyük Stratejisi
Görüş1 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5
Ortadoğu1 hafta önceİran, ABD ile varılan anlaşmanın detaylarını açıkladı
Asya2 hafta önceGüney Kore’de askeri istihbarat teşkilatına tarihi darbe
Görüş2 hafta önceSavaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4









