Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Rusya’dan Ukrayna savaşına bakış: İlk kim geri adım atar?

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Rusya’nın Ukrayna’ya askeri müdahalesi bir buçuk yılı çoktan devirdi ve sahadaki çatışmaların şiddetinde ivme kaybı yaşanmadığı görülebilir. Son dönemde, özellikle Kiev’in ülkenin doğusunda yer alan ve Rus kuvvetlerinin kontrolündeki Zaporijya nükleer santralinin vurulacağı iddiasında bulunması ve Polonya’nın Washington’dan nükleer paylaşım programına dahil edilmeyi talep etmesi, çatışmanın NATO ile Rusya arasında cephaneliğin beşeriyeti yok edecek türden olacağı, tam teşekküllü bir savaşa evrileceği yönündeki korkuları artırdı. Öte yandan aradan geçen ayların ardından Batı ile Rusya arasında derin bir kopuş yaşanırken, bu kopuş nihayetinde tarafların hem askeri hem siyasi hem de iktisadi anlamda beklenenin üstünde bir dayanıklılık sergilediği görülüyor. Aşağıda tercümesi verilen makale, Rusya Dışişleri Bakanlığı ile bağlantılı Rusya Uluslararası İlişkiler Konseyi (RIAC) Akademik Direktörü ve tarih doktoru Andrey Kornutov’un imzasıyla, ilk olarak Hindistan merkezli düşünce kuruluşu Synergia Founfation’ın yayını INSIGHTS Magazine’de yayımlandı. Kortunov, savaşın başlamasından hemen sonra fazlasıyla gerçekçi (belki de karamsar) bir gelecek tablosu da çizmişti.


İlk kim geri adım atar? Avrupa’daki çatışma

Andrey Kortunov
RIAC
7 Temmuz 2023

Rusya ile Ukrayna arasındaki talihsiz çatışma yaklaşık bir buçuk yıl önce başladı ve Rusya, Avrupa, Asya ve ABD’deki pek çok uzman, bu çatışmanın oyunun kurallarını değiştireceğini iddia ettiler. Küresel siyasette ve ekonomide devrim niteliğinde değişimler tetiklendiği için dünyanın bir daha asla eskisi gibi olmayacağı söyleniyordu. Ancak daha sonra, Koivd-19 salgını için kullanılanlarla neredeyse aynı söylemlere başvuruldu. Uzmanların ve siyasetçilerin krizleri abartması ve dramatize etmesi tipik bir durum.

Ukrayna sonrası dünyaya bakış

Bu çatışmanın başlamasının ardından geçen bir yıl dört ayın ardından, söz konusu dramatik krizin ilk çıktılarını tanımlamak için tek bir kelime kullanılacak olsaydı, direnç olurdu. Tüm taraflar ve genel olarak uluslararası sistem, kayda değer derecede direnç gösterdi. Ukrayna toplumunun ve Ukrayna siyasi sisteminin dayanıklılığı, Ukrayna Silahlı Kuvvetlerinin dayanıklılığı oldukça dikkat çekiciydi. Pek çok uzman, Ukrayna’nın mücadelesini sürdürebilecek bir konumda olacağını tahmin etmiyordu. Rusya da muazzam bir direnç gösterdi. Bir yıl önce, Rusya’nın benzeri görülmemiş yaptırımların yükü altında ekonomik olarak çökeceği, Rus sosyal ve iktisadi sistemlerinin kırılganlığını göstereceği, Devlet Başkanı Putin’e yönelik kamuoyu desteğinin düşeceği ve siyasi muhalefetin Moskova’da rejim değişikliğini tamamlayacak ivmeyi yakalayacağı yönünde spekülasyonlar vardı. Böyle bir şey olmadı. Temel makroekonomik istatistiklere bakıldığında, Rusya’daki durum hükümetin kontrolü altında; hatta ülke çoklu ekonomik zorluklarla başa çıkma konusunda bazı Batılı komşularından daha iyi performans sergiledi.

Yaptırımlar elbette can yakıcı ama yine de Rusya ekonomik sisteminde bir dereceye kadar esneklik ve uyumluluk gösterdi; enflasyon ve federal bütçe oranlarına bakıldığında her ikisinin de dengede olduğu görülüyor. Benzer şekilde işsizlik de kontrol altında. Ülkenin büyük bir çöküşe ya da infilak etmeye yakın olmadığı aşikâr. Rusya, dayanıklılığını ve kaynakları harekete geçirme kabiliyetini gösterdi. Elbette bu özellikleri pek çok Avrupa ülkesi ve ABD de gösterdi. Rusya’ya karşı eşi benzeri görülmemiş yaptırımları uygulamaya koymakta epey hızlı davrandılar; bu da Batı’nın geçen yılın başında görülen ve devam eden eşgüdümünün altını çiziyor. ABD, Batı ittifakını kendi liderliği altında birleştirdi. Transatlantik ilişkilerle sınırlı kalmayıp Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeleri de içine alan küresel bir liberal demokrasiler koalisyonu ortaya çıktı. Batı’da bazı muhalif sesler olsa da, bütünlüğün yakın zamanda parçalanacağına dair herhangi bir işaret yok. Direnç terimi aynı zamanda Küresel Güney’in tutumunu tanımlamak için de kullanılabilir zira Küresel Güney, Rusya ve Batı arasındaki çatışmaya dahil olmama konusunda ısrarlı bir niyet belirtti. Bu durum çeşitli uluslararası forumlarda da gösterilmiş ve Küresel Güney’den Moskova’ya sürekli olarak önemli ziyaretçilerin gelmesi Küresel Güney’in tutumunun Batı’dan farklı olduğunu açıkça ortaya koydu. Bu durum, Güney ve Kuzey arasında var olan anlatılara ilişkin çıkar ve algı farklılıklarından kaynaklanıyor.

Genel uluslararası ortam

Uluslararası sistemin geneline bakıldığında, büyük çalkantıların yaşandığı görülüyor. Bununla beraber, etki göründüğü kadar felaket boyutunda olmadı. Küresel enerji krizi, tıpkı temel gıda maddelerinin fiyatları gibi, bu krizin arifesinde olduğu seviyeye geri döndü. 2008-09 mali krizinin aksine, küresel bir resesyon yaşanmadı. ABD ve İsviçre’deki bankaların çökmesiyle bazı finansal kurumların sallantıda olduğu ortaya çıktı, fakat sistem sağlam kaldı. Bundan sonra ne olacak? Akılda tutulması gereken birkaç bağımsız değişken var. İlk olarak, Ukrayna’nın karşı taarruzu olarak adlandırılan ve sonucunu tahmin etmek için henüz çok erken olan askeri çatışma sürerken, bu çatışmaların sonuçları Ukraynalılar için iyi bitmeyecek. Şu ana kadar Ukraynalılar tarafından çok fazla alan kazanılmadı. Kayıpları ağır ama yine de Ukrayna tarafından bazı sürprizler görebiliriz. Ancak temmuz başı ya da ortasına kadar dramatik kazanımlar elde edilmezse muhtemelen bu karşı taarruz ivmesini kaybedecektir. Bu çatışmanın sonucu ne olursa olsun, uluslararası sistem üzerinde biçimlendirici bir etkisi olacak. Bir diğer bağımsız değişken ise ABD ile Çin arasındaki ilişkilerin dinamikleri. İki hükümetin ekonomik liderliği düzeyinde, her iki taraf da çöküşü önlemek için ellerinden geleni yapıyor. Fakat diğer yandan Tayvan önemli bir ihtilaf konusu olmaya devam ediyor. Ne yazık ki, iki ülke arasında büyük bir askeri çatışma şeklinde en kötü senaryo göz ardı edilemez. Batı’nın eşgüdümünün sürdürülebilirliği de mercek altında. Bazıları bu uyumun stratejik olmaktan ziyade durumsal ve taktiksel olduğunu söylüyor. Bu uyum yalnızca Rusya ile ilgili ve Çin ile bağlantılı değil. Ancak bu varsayım, özellikle gelecek yıl yapılacak olan ABD başkanlık seçimleri ışığında test edilmeyi bekliyor. Geleceğe ilişkin olarak, tartışmasız en önemli bağımsız değişken mevcut küreselleşme döngüsü ve bunun uzun süre devam edip etmeyeceği ya da sona erip ermeyeceği. AB’de doğrudan yabancı yatırımların, uluslararası ticaretin, uluslararası göçlerin ve sınır ötesi bilgi alışverişinin artması anlamında yeni bir küreselleşme teşebbüsü görecek miyiz? Bu görüntü net değil ama büyük güçlere bağlı olacak. Ve elbette Hindistan kilit aktörlerden biri olmaya devam ediyor.

Ukrayna’da çatışma sona mı eriyor?

Rusya’nın çatışmayı sürdürebileceği şüphe götürmez ve bu üç faktör tarafından destekleniyor. Birincisi askeri teçhizat. Rusya, Ukrayna’dan daha büyük bir sanayi tabanına sahip olduğu için avantajlı ve bu sanayi tabanı —en azından şimdilik—çatışmadan etkilenmiyor. Ukrayna savaşı Rus topraklarına taşımaya çalışıyor ama bu aşamalı teşebbüsler pek de başarılı değil. Öte yandan Ukrayna, Batı’dan çok sayıda askeri teçhizat alıyor. Batı çatışmaya dahlini giderek artırıyor. Görece küçük çaplı başladılar ve çoğunlukla savunma sistemlerinden Javelin tanksavar silahlarına, tanklara ve şimdi de F-16’lara geçtiler. Fakat bu dahlin da bir sınırı var. Avrupa silah ve mühimmat stoklarını son derece hızlı tüketiyor. Devlet Başkanı Putin, Rusya’nın dünyanın Ukrayna’ya verdiği silah ve mühimmatın yaklaşık üçte birini etkin bir şekilde imha ettiğini iddia ediyor; elbette doğru değerlendirmeler yapmak epey zor. İkincisi ise askeri personel meselesi. Mesele sadece ne kadar insanın askere alınabileceği ya da seferber edilebileceği değil, siperlere ne kadar eğitimli asker getirebileceğiniz. Ve burada her iki tarafın da belirli kısıtları söz konusu. Rus liderliği seferberliğin ikinci aşamasına karşı çıktı. Ancak gönüllüler ve sözleşmeli askerler var. Rus tarafında personel sıkıntısı yok. Ukrayna tarafında ise cepheye hala çok sayıda insan getirilebilir ama askerlerin kalitesi sorgulanabilir. Ukrayna askerlerini gerçek bir eğitimden geçirmeden savaşa sokuyor, yüksek kayıplarının nedeni bu. Üçüncü ve en önemli konu ise sosyal uyum ve kamu psikolojisi; insanların savaş hakkında ne hissettiği, kendi taraflarının kazandığına inanıp inanmadıkları ya da umutlarını kaybetmeye başlayıp başlamadıkları. Özellikle Ukrayna nüfusunun ruh hali hakkında güvenilir sosyolojik veri eksikliği nedeniyle doğru bir değerlendirme yapmak zor. Ancak bu direnç sınırsız değil; her iki tarafın da aşmaması gereken bazı kırmızı çizgiler olduğu bariz. Pek çok şey Batı’nın angajmanına ve dünyanın bu çatışmayla daha sistematik bir şekilde ilgilenmeye karar verip vermemesine bağlı olacak. Fakat bu tehlikeli zira durumun nükleer savaş seviyesine tırmanması anlamına gelebilir. Varşova ya da Baltık ülkelerinden bazı sesler NATO’nun doğrudan angajmanını savunuyor. Ancak bu NATO’daki baskın fikir değil.

Ve bu ABD tarafından desteklenen bir şey değil. Bu nedenle, Batı’nın Rusya ile doğrudan bir askeri çatışma başlatma teşebbüsü olmaksızın, bu aşamalı tırmanışı görmeye devam edeceğiz. Oyunun sonuna ilişkin olarak Rusya’da iki anlatı mevcut. Birincisi, askeri harekatın amacının Ukrayna’nın askerden arındırılması, Nazilerden arındırılması ve Donbass halkının korunması olduğunu ima eden minimalist anlatı. Eğer hedefler gerçekten de bunlarsa, o zaman Rusya muhtemelen Rusya Federasyonu’na yeni katılan bölgelerin güvenliğini sağlamaya odaklanmalı. Bu da Ukrayna’nın elinde kalan toprakları ele geçirmek ve Batı için bir tampon bölge oluşturmak anlamına geliyor. Ancak diğer anlatıya göre mesele toprak değil, Ukrayna’daki siyasi rejimin tabiatıyla ilgili. Eğer bu rejim değişmezse, her şeyi yeniden başlatmak için fırsat kollayacak irredentist bir liderlik arayışında olan, kesin anlamda Rusya aleyhtarı bir isyana şahit olacağız. Bundan kaçınmanın tek yolu, bazı siyasi değişikliklerin Ukrayna’yı şu anda olduğu kadar Rusya’ya düşman olmayan ve Batı etkisinin bugün olduğu kadar kayda değer olmayacağı bir ülkeye dönüştüreceğinden emin olmak. Rusya’nın tavrı daha sert ve katı olabilir, ancak nihai çözümden bahsetmek için muhtemelen çok erken. Acil hedef, daha sonra kalıcı bir siyasi barış anlaşmasına dönüştürülebilecek olana yardımcı olmak için gerilimi azaltma ve hatta tırmanma yönetimi olmalı.

Salıncak devlet Hindistan

Hindistan’ın dünyadaki en büyük demokrasi olduğunu söylemenin bir anlamı yok; ülkenin dış politikasının iki boyutunu çok dikkatli bir şekilde dengelemeye çalışması anlamında dünyadaki en büyük salıncak devlet olduğu da söylenebilir. Bir yandan büyük bir Avrasya gücü olmaya devam ediyor ve bu yıl Şanghay İşbirliği Örgütü’ne başkanlık ediyor. Aynı zamanda BRICS’in de aktif bir üyesi. Diğer yandan Hindistan’ın çok aktif olduğu ve ABD ile Hint-Pasifik bölgesindeki diğer kıyı ülkeleriyle ikili ilişkilere büyük yatırım yaptığı Hint-Pasifik yüzü de var. Hindistan’ın bu yılın sonlarına doğru gerçekleşecek olan G20 toplantısına hazırlanırken alacağı tutum, ülkenin hırs ve niyetlerinin oldukça önemli bir göstergesi olacak. Hindistan’ın tutumunun çoğunlukla taktiksel, dar tanımlı ulusal güvenlik veya ulusal kalkınma meseleleriyle sınırlı kalmayacağı, küresel dünya düzeninin reformuna ilişkin daha iddialı, daha büyük fikirler içereceği beklenebilir. Bu, Hindistan’ın bölgesel ya da kıtasal değil küresel bir lider olarak performans gösterme kabiliyetini ortaya koyması açısından eşsiz bir fırsat. Bu yıl bize Hindistan dış politikasının gelecekteki yönü hakkında —özellikle de ülkenin gelecek yıl seçimlerle karşı karşıya kalacağı düşünüldüğünde— çok şey söyleyecek. Rusya Federasyonu ile ilişkiler de dahil olmak üzere Hindistan dış politikasındaki sürekliliğin devam etmesi bekleniyor.

Hindistan-Rusya ilişkileri

Rusya ile Hindistan arasındaki ikili ticarette olan mevcut dengesizlikler ciddi bir faktör. Rusya’da şöyle bir düşünce var: ticareti dengelemeye çalışmak yerine, Rusya ticaret fazlasını Hindistan’da Rusya’nın ihtiyaç duyabileceği mal ve hizmetleri üretmek için doğrudan yabancı yatırımlara dönüştürmeye çalışmalı. Böylece Rusya geleneksel ekonomik işbirliği modeli olan ticaretin ötesine geçerek daha gelişmiş bir ekonomik işbirliği biçimi olan endüstriyel işbirliğine yönelecek. Ancak bu öneriye iki açıdan eleştiri getiriliyor. Birincisi, Hindistan’da çok fazla koruyucu rejim olduğu ileri sürülüyor; örneğin Hindistan, Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklıktan çıktı. Bu durum Rus yatırımlarının Rusya pazarlarına hizmet edebilecek şekilde kalibre edilmesini zorlaştıracak. Muhtemelen daha ciddi olan ikinci argüman ise, Hindistan’ın Batılı ortakları da dahil olmak üzere küresel ekonomiye iyi entegre olduğu düşünüldüğünde, Hintlilerin ikincil yaptırımlardan endişe duyması nedeniyle bu yatırımın zor olacağı. Rusya’nın Hindistan’daki üretim tesislerine yapacağı yatırımlar Batı’nın yaptırımlarına maruz kalabilir ve bu da yatırımları Hintli ortaklar açısından cazip olmaktan çıkarabilir. Başarılı olmak için her iki taraf da belirli konular ve fırsatlar üzerinde çalışmalı ve işbirliğini geliştirmeli. Geleneksel kalıpların ve geleneksel işbirliği alanlarının ötesine geçmeleri gerekecek. Örneğin Hindistan’ın silah ithalatını çeşitlendirmeye devam edeceği net ve Rusya da Delhi ile çalışmak istediği diğer geleneksel alanlarda ciddi bir rekabetle karşı karşıya kalacak. Fakat yeni fırsatlar da ortaya çıkacaktır. Bu tür bir teşebbüs, Afrika veya Orta Doğu’daki deneyimlerimizi karşılaştıracak bir Rus-Hint araştırma projesi olabilir. Belki de çok taraflı teşebbüsler, Afrika veya Orta Doğu pazarlarına girmek ve dünyanın bu bölgelerindeki ortaklarımızla çalışmak için tek taraflı teşebbüslerimizden daha verimli ve daha etkili olacaktır.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English