Bizi Takip Edin

Dünya Basını

FP: Müttefikleri, Washington’un Orta Doğu planına omuz silkiyor

Yayınlanma

Çin ile Asya Pasifik’te hesaplaşma telaşına düşen ve Orta Doğu’daki liderliği sarsılan Washington, bölgedeki “müttefiklerini” kendi etki dairesi içinde tutmak için çaba harcıyor. Bu kapsamda geçen yıl gündeme gelen “İran ve diğer habis aktörlerden gelen deniz tehditlerine karşı Ortadoğu ortakları ve müttefikleriyle bir strateji geliştirmesi” amacıyla hazırlanan yasa tasarısının 2024 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın içine alınarak yasalaştığı belirtiliyor. Ancak, Foreign Policy’e göre ABD’nin Orta Doğulu müttefikleri bu “iş birliği fırsatını” umursamıyor. FP, ABD hükümetinin herhangi bir şey için gerçekten birleşik bir vizyona sahip olmasının nadir göründüğünü söylüyor ve “müttefiklere” bu fırsatı değerlendirmeleri çağrısını yapıyor.

***

Amerika, Ilımlı Orta Doğu’ya kendi güvenlik fikirlerini dayatıyor

Amerika masada tek başınayken Washington’daki nadir bir fikir birliğinin hiçbir faydası olmuyor.

Jonathan Lord, Arona Baigal

Hiçbir şey yasama sürecini, Washington’daki Kongre binasında siyasi malzeme haline geldiği zamankinden daha hızlı öldüremez. Bu nedenle ABD Kongresi’nin her iki kanadından ve her iki partiden üyelerin, yönetimin de güçlü desteğiyle, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri angajmanının geleceğine yönelik bir vizyon etrafında toplandığını görmek sevindiriciydi. Plan, başta İran olmak üzere bölgesel düşmanlardan kaynaklanan tehditleri tespit etmek ve bunlara karşı savunma yapmak üzere ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM), İsrail Savunma Kuvvetleri ve komşu Arap devletlerinin ordularının askeri kabiliyetlerini birleştiren bir Ortadoğu güvenlik mimarisinin oluşturulmasını öngörüyor.

Geçen yıl Kongre, 2023 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nın (NDAA) bir parçası olarak, ABD Savunma Bakanı’na İsrail ve diğer Orta Doğu müttefik ordularıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemi kurma yetkisi veren Düşman Güçlerini Caydırma ve Ulusal Savunmayı Etkinleştirme (DEFEND) Yasası’nı kabul etti. Tasarı ilk sunulduğunda iki meclisten ve iki partiden geniş destek gördü. NDAA’ya eklendikten sonra tasarıdan yasaya giden yol kapanmış oldu.

Milletvekilleri bu yıl daha ileri adımlar atmaya hazırlanıyor. Demokrat Senatör Jacky Rosen ve Cumhuriyetçi Temsilci Cathy McMorris Rodgers, Kongre’deki İbrahim Anlaşmaları Grubu’nun diğer üyelerinin de desteğiyle, Orta Doğu’da Denizcilik Mimarisi ve Uluslararası Terörizme Müdahale Yasası’nı (MARITIME) sundu. Geçen yılki tasarıya benzer bir formatta hazırlanan bu tasarı, Savunma Bakanlığı’na CENTCOM’un bölgesel ortaklarıyla birlikte Arap Yarımadası ve çevresindeki dünyanın en işlek ticari su yollarından bazılarını ortaklaşa korumak üzere entegre bir deniz alanı farkındalığı ve engelleme yeteneği oluşturma yetkisi öngörüyor.

Kısa bir süre sonra Rosen, İran’ın geçen yaz Arnavutluk hükümetini devre dışı bırakmak için kullandığı türden siber güvenlik tehditleri konusunda Orta Doğu’da iş birliğini teşvik eden ek bir yasa tasarısı sundu. Senato Silahlı Hizmetler Komitesi’nin her iki tasarıyı da 2024 NDAA’sına dahil ettiği ve muhtemelen yasalaşmalarını sağladığı görülüyor.

Orta Doğu’nun bölgesel güvenlik entegrasyonuna yönelik bu belirgin heves sadece Kongre binasında görülen bir olgu değil. Aynı zamanda Beyaz Saray, Pentagon ve CENTCOM’un da desteğini almış durumda. CENTCOM, ABD Ordusu Generali Erik Kurilla’nın liderliğinde entegre savunma sistemleri kurmak için titizlikle çalışıyor. Politika girişimleri açısından, bu neredeyse tam bir birlik sağlıyor. O zaman her şey hazır demek için yeterli olmalı, değil mi?

Ancak Washington’un hevesine rağmen ABD’nin bölgedeki ortakları omuz silkiyor. Son yıllarda, geçmişteki gibi ABD ile çok yakın ve münhasıran iş birliği yapmak yerine, bilinen kapılarını çok çeşitli ulusal güvenlik ortaklarına (hem dostları hem de düşmanları) açtılar. Cesaretinin kırılmasını reddeden Pentagon, ABD ve bölgesel güçlerin kolektif gücünü sergilemek üzere tasarlanmış askeri tatbikatlara zaman ve kaynak yatırımı yaparak savunma diplomasisi mücadelesini sürdürmeye devam etti ve son olarak Körfez İş birliği Konseyi ordularını entegre hava ve füze savunması ile insansız hava araçlarına karşı eylemleri içeren Eagle Resolve 23 tatbikatı için bir araya getirdi.

Bu tatbikatlara ve Kurilla ile ekibinin diğer bölgesel çalışmalarına rağmen Körfez İş birliği Konseyi ülkeleri -özellikle de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri- kayıtsız görünüyor. ABD’nin BAE’nin güvenliğine olan bağlılığını umursamayan Emirlik lideri Muhammed bin Zayed, Abu Dabi Ocak 2022’de Husi füzelerinin saldırısına uğradığında Washington’un yanıtının yetersiz kaldığını hatırlıyor. O zamandan bu yana Biden yönetiminin ilişkileri onarma çabalarını reddetmeyi bir spor haline getirdi. Geçen ay, Washington’da alınganlık olarak algılanan bir hareketle BAE, Arap Yarımadası çevresindeki kritik deniz yollarını gözetlemek için oluşturulan ABD liderliğindeki bölgesel görev gücünden çekildiğini duyurdu.

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Suudi Arabistan’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesinin bedelini belirlemeye çalışan üst düzey ABD’li yetkililerin ziyaretlerine ev sahipliği yaparken, Suudi Arabistan’ın Çin’le büyük silah anlaşmaları peşinde olduğu basında yer aldı. Herhangi bir anlaşmada Kudüs’le olduğu kadar Washington’la da pazarlık halinde olduğunun farkında olan Veliaht Prens’in güvenlik garantileri, ABD silah sistemlerine öncelikli erişim ve muhtemelen kendi sivil nükleer enerji programı için destek istediği neredeyse kesin. Muhtemelen istediği her şeyi elde edemeyecek ama önemli bir miktarını alabilir.

ABD Kongresi son birkaç yılda Suudilere silah satışına karşı önemli ölçüde daha eleştirel ve dirençli hale gelmiş olsa da üyeler Suudi-İsrail barış anlaşmasıyla tarih yazma şansına sahip olduklarına inanırlarsa, Biden yönetiminin Kongre’ye o kadar da baskı yapmasına gerek kalmayabilir. Cumhuriyetçi Senatör Joni Ernst’in geçen günlerde Yeni Amerikan Güvenlik Merkezi’nin (Center for a New American Security) bu ayki yıllık konferansında İbrahim Anlaşmaları’nın geleceğine ilişkin bir tartışmada kendi pozisyonunu tanımlarken dediği gibi Kongre’nin çoğunluğu da muhtemelen “harekete geçmeye yatkın” olacaktır. Aynı etkinlikte Demokrat Temsilci Brad Schneider “ezici çoğunluğunun” “açık ve şeffaf bir şekilde” sunulan bir anlaşmayı destekleyeceğini iddia etti.

Suudi Arabistan’la ilişkilerin resmen yumuşamasından ekonomik ve güvenlik açısından en çok İsrail’in kazançlı çıkacağı düşünülüyor. Riyad’la normalleşme anlaşmasının getirileri İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu için aşikâr görünüyor. 2022’nin sonlarında göreve dönüşünü Suudi televizyonuna çıkıp Krallık hakkında övgü dolu sözler söyleyerek ve ABD-Suudi ilişkilerini güçlendirmek için daha fazlasını yapmadığı için Washington’u eleştirerek kutladı. Bu umut verici görünse de takip eden aylarda Bibi hükümeti tüm dikkatini ve siyasi sermayesini yargı reformları ve Batı Şeria’daki yerleşimlerin genişletilmesinden oluşan iç gündemine yöneltti. Bu iki politika İsrail demokrasisinin temellerini, İsrail’in Körfez’deki yeni dostlarından bazılarının, Yahudi Devleti’nin on yıl kadar önce Arap dünyasının altını üstüne getiren halk ayaklanmalarına bir gönderme olan “Yahudi Baharı”nı atlatıp atlatamayacağını merak etmelerine neden olacak şekilde zorladı.

Beyaz Saray, Pentagon ve Kongre, Orta Doğu’nun güvenlik entegrasyonuna yönelik bir vizyon üzerinde senkronize olmuş durumda. Eğer İsrail, BAE ve Suudi Arabistan, Washington’un bu nadir oybirliği anını değerlendirip hepsinin yararına olacak çok taraflı bir güvenlik çerçevesi üzerinde çalışmazlarsa, eski İsrail Dışişleri Bakanı Abba Eban’ın 1973’teki ünlü sözünü üzülerek düzeltmek ve Araplar ile İsraillilerin fırsat kaçırma konusunda hiçbir fırsatı kaçırmadığını sonucuna varabiliriz.

Bu akıbetten kaçınmak için olması gerekenler şunlar:

BAE, Suudi Arabistan gibi, ABD silahlarını satın almak için daha kolay bir yol ve saldırıya uğraması halinde ABD’nin askeri müdahalesini garanti eden bir savunma anlaşması istiyor. Washington bu koşullardan herhangi birini hemen kabul etmeye istekli değil. Zaman içinde ve Abu Dabi doğru adımları atarsa, Washington’un siyasi ve politik ortamı bunu gelecekte değerlendirmeye izin verebilir. Ancak BAE’nin, Çin ordusunun ülkede açık ya da gizli varlık göstermesine izin vermesi halinde her iki durum da gerçekleşemez çünkü hassas ABD askeri teknolojisinin maruz kalacağı risk çok büyük. Bu bir başlangıç değil. Bin Zayed istediğini elde etmek için ABD’nin Çin’den kaynaklanan güvenlik tehdidiyle ilgili endişelerini ciddiye aldığını göstermeli ve Pekin’i, gizli askeri varlığı olduğu bildirilen Halife Limanı’ndan çıkarmalı. İkinci olarak, askeri güçlerinin ABD ordusu ve ABD’nin diğer bölgesel ortaklarıyla birlikte çalışabilirliği geliştirmek için ellerinden geleni yapmaya adamalı. Washington BAE’ye ne kadar çok güvenebileceğini hissederse o kadar çok güveneceğini ve kapıların açılacağını anlamalı.

Elbette kendi perspektifinden bakıldığında Bin Zayed, ABD’ye sadık bir ortak olduğunu defalarca kanıtladı ama son zamanlarda bunu gösterecek pek bir şey bulamadı. BAE yetkilileri ABD’li muhataplarına BAE’nin ABD’yi desteklemek için ordusunu Afganistan’a gönderdiğini ancak BAE yardım istediğinde Washington’un cevap vermediğini hatırlatmakta gecikmiyor. Kimin, kim için, ne yaptığına dair ince noktalar tartışılabilir ama asıl mesele, BAE’nin önemli tek karar mercii olan Bin Zayed’in kişisel olarak mağdur hissetmesi. Washington’la yaşadığı hayal kırıklığını bir kenara bırakıp BAE’yi, ABD’nin Orta Doğu güvenlik mimarisi vizyonunda bir direk haline getirmeyi taahhüt ederse Washington da ona karşılık verecektir. Washington’un bölgesel istikrar açısından önemli gördüğü Orta Doğu ülkeleri genellikle ihtiyaç duydukları silahlara sahip olurlar. İsrail ve Ürdün’e bakmanız yeterli.

Riyad’ın normalleşme anlaşmasına bağlılığını sağlamak söz konusu olduğunda yol Kudüs’ten geçiyor. Muhammed bin Selman Washington’dan ne talep ederse etsin, bu muhtemelen aşılamaz bir engel olmayacak. BAE, İbrahim Anlaşması’nı imzalamak için İsrail’den Batı Şeria’yı üç yıl boyunca ilhak etmeyeceğine dair bir taahhüt almıştı. Suudi Arabistan’ın da aynı şeyi yapması için muhtemelen bundan daha büyük bir taahhüde ihtiyacı olacaktır. İsrail hükümetinin bir anlaşmaya varmak için neleri kabul edebileceği ise belirsizliğini koruyor. Netanyahu’nun kabinesi daha önce görülmemiş derecede sağcı ve bırakın özerkliği ve iki devletli çözüm doktrininde öngörülen devletleşmeyi, Filistin’in varlığına bile düşman. İsrailli gazeteci ve İbrahim Anlaşmaları tarihçisi Barak Ravid’in yakın zamanda ortaya attığı bir teoriye göre, bir anlaşmaya varılması halinde Netanyahu’nun Riyad’ın koşullarını yerine getirebilecek siyasi serbestliğe sahip olmak için yeni bir hükümet kurması gerekecek. Bu arada Netanyahu da İsrail sınırları içinde ve ötesinde gerilimi düşürerek üzerine düşeni yapabilir.

Amerika Birleşik Devletleri bir otokrat tarafından yönetilmediğinden, ABD hükümetinin herhangi bir şey için gerçekten birleşik bir vizyona sahip olması nadirdir. Ama şu anda var. Washington, Orta Doğulu ortaklarını, herhangi bir ülkenin ordusunun toplamından daha büyük kolektif güvenlik faydaları sağlayacak şekilde birbirine bağlamak istiyor. Ve şu anda Washington masada tek başına otururken, müstakbel müttefikleri ABD’nin düşmanlarıyla el altından iş birliği yapıyor, bir köşede geçmişteki şikayetleriyle uğraşıyor ya da iç meselelerle meşgul oluyor. Washington’un sunduğu fırsatın nadirliğini ve önemini fark edip masaya oturmaları akıllıca olacaktır. Eban’ın da söylemiş olabileceği gibi, bu fırsatı değerlendirmelidirler.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English