Bizi Takip Edin

Ortadoğu

“İsrail-Suudi normalleşmesinin önündeki en büyük engel Filistin değil Tel Aviv”

Yayınlanma

New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman’ın 7 Temmuz’da yazdığı ABD Başkanı Joe Biden’ın İsrail ve Suudi Arabistan arasında olası normalleşme için taraflara baskı yapmayı düşündüğü ile ilgili makale sonrası ABD basınında Tel Aviv-Riyad normalleşmesinin “an meselesi” olduğuna dair üst üstte haberler yapıldı. Friedman’a göre, ABD’li üst düzey yetkililerin Riyad’a yaptıkları son ziyaretler, ABD’nin bölgedeki en önemli iki askeri ortağını resmi bir mutabakat içine sokmak için tüm tarafların önemli tavizler vereceği bir düzenleme olasılığını araştırmakla ilgili. Ve böyle bir anlaşmada Suudi Arabistan İsrail ile ilişkilerini normalleştirecek ve Çin ile güçlü ilişkilerinden geri adım atacak, ABD ise Suudi Arabistan için güvenlik garantilerini resmileştirecek, Suudi sivil nükleer programının geliştirilmesine yardımcı olacak ve daha sofistike füze önleme sistemleri sağlayacak. Ancak İsrail’in işgal altındaki topraklarda Filistinlilere “anlamlı tavizler” vermesi ve muhtemelen sonsuza kadar ilhaktan vazgeçmesi gerekecek.

Friedman’ın makalesi sonrası üst üstte yapılan ve anlaşmanın yakın olduğu ile ilgili haberler Beyaz Saray tarafından “abartılı” bulundu. Ancak bu süreçte Suudi Arabistan’ın Filistin’e ilk kez temsilci ataması Riyad’ın kamuoyunu “normalleşmeye” hazırlama adımı olarak değerlendirildi. İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen de bu atamanın, Riyad ile Tel Aviv arasındaki normalleşme görüşmelerinde kaydedilen ilerleme sonrası Filistinlilere verilen “sizi unutmadık” mesajı olduğunu savundu. Cohen’e göre Filistin meselesi normalleşmenin önündeki engellerden biri değil ve İbrahim Anlaşmaları da bunu kanıtlıyor: “Filistinlilerin barışın önünde bir engel olmadığını kanıtladık.”

Cohen haklı. Görünürde bir sorun olmasına rağmen normalleşmenin önündeki asıl engel Filistin meselesi değil. İsrail’in kendisi.

Washington merkezli Arap Körfez Ülkeleri Enstitüsü’nün (AGSIW) kıdemli araştırmacısı Hüseyin İbiş aşağıda çevirisini okuyacağınız makalede İsrail’in bu normalleşmenin önündeki nasıl en büyük engel olduğunu açıklıyor.

İbiş’e göre ABD arabuluculuğunda yapılacak üçlü formattaki anlaşmanın temeli üç ülkenin de belli tavizler ve garantiler vermesine dayanıyor. Verilecek tavizler her ülke için belli oranda sorun teşkil ediyor ancak aşılamayacak nitelikte değiller. Aşılamayacak sorun ise böyle bir anlaşmadan en kazançlı çıkacak ülke olan İsrail tarafındaki engeller:

***

ABD-Suudi Arabistan-İsrail Büyük Anlaşması Her Taraftan Engellerle Karşı Karşıya

İsrail sonunda en etkili Arap ve Müslüman ülkeden olumlu bir yanıt bile alamayacak durumda olabilir.

Hüseyin İbiş 

New York Times köşe yazarı Thomas L. Friedman’ın 27 Temmuz tarihli bomba gibi yorumuyla başlayan süreçte, Beyaz Saray’ın İsrail ve Suudi Arabistan ile Ortadoğu’nun stratejik ve siyasi gerçeklerini önemli ölçüde yeniden şekillendirecek büyük üçlü pazarlık için ciddi bir şekilde çalıştığına dair haberler gelmeye devam etti. The Wall Street Journal ve The Washington Post’un haberlerinde Dışişleri Bakanı Antony Blinken, Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan ve Beyaz Saray Orta Doğu politikaları şefi Brett McGurk’ün Suudi Arabistan’a yaptıkları son ziyaretlerde olası şartlar hakkında detaylı görüşmeler yapıldığı doğruladı. The Wall Street Journal ABD’li yetkililerin detayların “önümüzdeki 9 ila 12 ay içinde” belli olabileceğine dair “ihtiyatlı bir iyimserlik” içinde olduklarını bildirdi.

Ancak, bu iyimserliğe rağmen, böyle bir anlaşma olasılığına dair yoğun şüphe var. AGSIW’in 3 Ağustos’ta düzenlediği bir web seminerinde Friedman, Beyaz Saray’ın Başkan Joe Biden’ın yeniden seçilme kampanyasıyla tamamen meşgul olması bir yana, bu doğrultuda bir anlaşmanın tamamlanabileceğine dair şüphelerin tamamen haklı olduğunu kabul etti. Beyaz Saray da görüşmelerin erken bir aşamada olduğunu ve bazı haberlerde ima edildiği kadar ileri düzeyde olmadığını vurguluyor. Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme karşılığında ABD’den resmi güvenlik garantileri, sivil nükleer program için yardım, daha gelişmiş ABD silahlarına erişim ve işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlilere yönelik önemli tavizler istiyor. Böylesine önemli ve karmaşık bir üçlü anlaşmanın önündeki engeller, her üç tarafa da sağlayacağı büyük potansiyel faydalara rağmen oldukça önemli.

Suudi Tarafındaki Engeller

Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerini normalleştirirken Körfez İşbirliği Konseyi müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’in Eylül 2020’de İbrahim Anlaşmalarını imzalarken yaptıklarından çok daha karmaşık ve riskli bir dizi hesapla karşı karşıya. Çok daha karmaşık ve kırılgan iç siyasete ve böyle bir anlaşmaya karşı içeride oluşabilecek tepkilere ek olarak, son anketlere göre İbrahim Anlaşmaları Arap dünyasında daha az rağbet gördüğünden Riyad; Arap ve İslam dünyasının liderliği rolü üzerindeki olası olumsuz etkileri de dikkatle tartmak zorunda. İran ve Lübnan’daki Hizbullah’ın başını çektiği komşu Arap ülkelerindeki silahlı milis grupları ağı ya da El Kaide ve Irak Şam İslam Devleti gibi Selefi-cihatçı gruplar gibi Suudi Arabistan’ın düşmanları, bazı Araplar ve Müslümanlar arasında ortaya çıkan popülist memnuniyetsizlikten muhtemelen azami ölçüde faydalanacaktır.

Bununla birlikte, Suudi Arabistan’ın ABD ile, büyük olasılıkla NATO dışı önemli müttefiklere sunulanlardan daha güçlü ancak NATO ortaklarına sunulan taahhütler kadar olmayan güvenceleri kapsayan resmi bir güvenlik ilişkisi kurma konusundaki isteği, Suudi Arabistan’ı muhtemelen üç potansiyel ortak arasında en az sorunlu olanı yapıyor. Gerçekten de eğer garantiler yeterince güçlü ve resmi olursa, Suudi Arabistan’ın Washington’dan istediği diğer iki büyük talep olan nükleer yardım ve en gelişmiş ABD silahlarına erişimin kolaylaştırılması konularında ilerleme kaydedilmese bile üstesinden gelmek için yeterli olabilir. Her iki konu da ABD açısından zorluklar içeriyor ancak güvenlik güvenceleri yeterince sağlam olursa Suudi Arabistan nükleer destek ve gelişmiş silahlara erişim konusunda esnek davranabilir.

Ancak Suudi Arabistan son yıllarda, Filistin Yönetimi’nin güçlendirilmesi ve kontrolündeki alanların genişletilmesi, yerleşim faaliyetlerinin sınırlandırılması ya da işgal altındaki Filistin topraklarının ilhak edilmeyeceğinin taahhüt edilmesi gibi iki devletli bir çözüme yönelik beklentileri güçlendirecek, İsrailliler tarafından atılacak önemli ancak (ne olduğu) açıklanmayan adımlar olmaksızın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeyeceğini açıkça ifade etti. Ancak ABD ve Suudi Arabistan’ın bu tür tavizleri mevcut İsrail hükümetinden alması son derece zor olabilir.

ABD Tarafındaki Engeller

Washington’daki en büyük zorluk muhtemelen, kapsamına bağlı olarak Suudi Arabistan’ın istediği resmi güvenlik ortaklığını onaylaması gereken Senato’da yaşanacaktır. Her ikisi de güçlü neo-izolasyonist dürtüler taşıyan Demokratlar arasındaki ilerici sol ve sert sağcı Cumhuriyetçi fraksiyondan önemli bir muhalefet beklenebilir. Her iki eğilimin de iyi temsil edildiği Temsilciler Meclisi’nin onayı gerekmeyecek olsa da bu meclisten geçmesi çok daha zor olacaktır. Ancak Senato’da, çoğu Biden gibi Soğuk Savaş’ın şekillendirdiği görüşlere sahip hem sol hem de sağ kanat dış politika merkezcileri hakimiyetini sürdürüyor.

Washington’un Orta Doğu’daki elini ve Suudi Arabistan’la ilişkilerini büyük ölçüde güçlendiren bir anlaşmanın, Riyad’ın İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesiyle birlikte Senato’dan geçmesi muhtemeldir. Gerçekten de senatörler bazı çekincelerini dile getirerek kendilerini siyasi olarak koruduktan sonra, süper çoğunluk bile elde edilebilir. Bu, Biden yönetiminin Demokratların desteğini toplamak için büyük bir çaba sarf ettiği ve böyle bir anlaşmanın ABD ve ortaklarının stratejik duruşunu muazzam ölçüde güçlendireceği ve İran’ın kısa vadeli ve Çin’in Orta Doğu’daki uzun vadeli emellerine önemli bir darbe teşkil edeceği varsayımına dayanıyor.

Senato’daki en büyük problem muhtemelen Suudi sivil nükleer programına verilecek destekle ilgili olacaktır. Washington, bu tür bir destek karşılığında nükleer olmayan güçlerden, nükleer silahların yayılmasını önleme anlaşmasının katı kurallarının çok ötesine geçen bir “123” anlaşmasını talep etmeye alışkındır. Suudi Arabistan söz konusu olduğunda bu normdan sapılmasını eleştirenler BAE’nin 2009’da benzer kısıtlamaları kabul ettiğine işaret edeceklerdir. Ancak Suudi Arabistan’ın nükleer gelişimi söz konusu olduğunda bu tür bir düzenleme pek mantıklı değil.

Ekonomik nedenlerle büyük ölçekte sivil nükleer enerji üretimi geliştirmek isteyen nükleer olmayan güçler arasında Suudi Arabistan benzersiz bir şekilde kendi uranyumuna sahip ve bu uranyumu çıkarma niyetinde. 123 süreci kapsamında, esasen bu uranyumu çıkarması, kullanılabilir çubuklar halinde işlenmek üzere ihraç etmesi, Suudi reaktörlerinde kullanılmak üzere çubukları yeniden ithal etmesi ve ardından kullanılmış çubukları imha edilmek üzere yeniden ihraç etmesi gerekecek. Bu kârlı olmayacak ve Suudiler açısından da pek mantıklı değil. Bu nedenle, Suudi ham ve zenginleştirilmiş uranyumunun veya kullanılmış çubukların pinball tarzı hareketini gözetlemeyi içermeyen bir denetim düzenlemesi daha makuldür. 123 anlaşmaya ilişkin normatif beklenti ve Suudi Arabistan’ın sözde nükleer silah emellerine ilişkin şüpheler nedeniyle bu, Senato’da rağbet görmeyebilir. Dolayısıyla Riyad’ın denetim ve diğer kısıtlamalar konusunda önemli tavizler vermesi ve Washington ile güvenlik anlaşması yürürlükte kaldığı sürece kendi nükleer silah programını asla geliştirmeyeceğini taahhüt etmesi gerekecek. ABD’nin Suudi Arabistan’ın nükleer programıyla ilgili yardım taleplerini karşılamak için ne kadar ileri gitmesi gerektiği konusunda İsrail’in görüşleri de muhtemelen çok önemli olacak.

Benzer bir dinamik Senato’da Suudilerin gelişmiş ABD silahlarına erişimi konusunda da yaşanabilir. Son zamanlardaki itirazlar büyük ölçüde Yemen savaşına dayanıyordu, ancak Suudi Arabistan şu anda ülkeden uygun bir çıkış yolu arıyor. Bazı senatörlerin Suudi Arabistan’ın insan hakları sicili ve 2018’deki Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın suikastı nedeniyle itiraz edeceği kesin ancak ABD-Suudi güvenlik işbirliğine dayanan anlaşmanın mantığı, özellikle İsrail’in ve Yahudi Amerikalı ve Evanjelik Hıristiyan destekçilerinin güçlü desteğiyle, silah bileşeninin Senato tarafından ezici bir çoğunlukla onaylanacağı anlamına geliyor.

İsrail Tarafındaki Engeller

Açık ara en büyük engel İsrail tarafında bulunuyor. Washington ve Riyad’ın karşı karşıya olduğu muamma, böyle bir anlaşmanın özellikle ABD açısından ancak üçgen bir formda mantıklı olması. İki taraflı bir ABD-Suudi güvenlik anlaşmasının Washington’da siyasi olarak kabul görmesi son derece zor olacak ve üçlü bir anlaşmanın sağlayacağı gibi dönüşümsel, nesiller boyu ABD’nin stratejik konumunu güçlendirmesini sağlamayacak.

Soyut olarak bakıldığında, İsrail üçü arasında en hafif yük ile karşı karşıya. Muhtemelen istenen tek şey, işgal altındaki Filistin toprakları ile ilgili uluslararası hukuk ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına daha uygun bir şekilde hareket etmesi olacak. Filistin sorununu çözmesi veya işgali sona erdirmesi beklenmeyecek, sadece uluslararası hukuka aykırı olan yerleşim faaliyetlerini sınırlaması, ki bu uluslararası hukuk tarafından yasaklanmıştı veya ilhak edilmemiş toprakların hukuka aykırı işgaline girişmemeyi taahhüt etmesi istenecek. Buna ek, tartışmasız en çok kazanan İsrail olacak. Bu, en azından 1979’da Mısır ile yapılan barış anlaşmasından ve BM Genel Kurulu’na kabul edilmesinden bu yana en büyük diplomatik atılım olacak çünkü Suudi Arabistan ile ilişkilerin normalleşmesi, İsrail’in daha geniş Arap ve İslam dünyasıyla ilişkilerinin diplomatik ve ticari açıdan normalleşmesini neredeyse garanti altına alacak.

Ancak, Başbakan Binyamin Netanyahu ve büyük ölçüde ilhak yanlısı Likud ve birkaç küçük aşırılık yanlısı partinin liderliğindeki mevcut İsrail Hükümeti’nin işgal konusunda veya Filistinlilere karşı önemli tavizler vermesi pek olası görünmüyor. Bazı üst düzey İsrailli yetkililer işgal konusunda atılabilecek adımların asgari düzeyde kalacağını söylerken, bazıları da bu adımların kesinlikle söz konusu olmayacağını öne sürüyor. Wall Street Journal’da yayınlanan ve Washington’un Güney Kore ile yaptığına benzer bir ABD-Suudi güvenlik anlaşmasını savunan bir yorumda, İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen Filistinlilerden ya da işgalden hiç bahsetmedi.

Friedman, her ne kadar geleceği konusunda ikna olmamış olsa da bu girişim konusunda hevesli olmasının ana nedenlerinden birinin, mevcut radikal İsrail Hükümeti’ni parçalayacak ve iki devletli bir anlaşma için azalan umutları yeşertecek olması olduğunu defalarca vurguladı. Mevcut koalisyonun Suudi Arabistan’ın işgal ya da Filistinliler konusunda talep edeceği tavizleri vermesi mümkün görünmüyor. Netanyahu’nun muhtemelen merkezci siyasetçi Benny Gantz ile ittifak yaparak yeni bir kabine kurması umut ediliyor.

Ancak Netanyahu hâlâ bir yolsuzluk davasıyla karşı karşıya ve mevcut koalisyonu kendisini olası bir hapis cezasından koruyabilecek sözde yargı reformu girişimlerini destekliyor. Bu tür adli değişikliklerin yeni ve daha ılımlı bir hükümet ile mümkün olmayacağı neredeyse kesin. Dolayısıyla, bu anlaşmanın uygulanabilir, makul ve hayati bir ulusal çıkar olduğu sonucuna varsa bile, böyle bir manevrayı engelleyebilecek kişisel ve siyasi mülahazalarla karşı karşıya. Yine de aşırılık yanlısı küçük partilerin olmadığı alternatif bir koalisyonun, birçok İsraillinin düşman olarak gördüğü Filistinlilere, İsrail üzerinde pratik bir etkisi olmayan, anlamlı tavizler vereceği kesin değil. Bugünün İsrail’inde ulusal moral, ülkenin işgal altındaki Batı Şeria’nın büyük bölümündeki emellerine yönelik herhangi bir büyük kısıtlamayı kaldırabilir mi? Knesset’te, ülke tarihindeki en önemli diplomatik başarılardan birini elde etmek için bile olsa, bunu yapmaya hazır, muktedir ve istekli herhangi bir potansiyel iktidar koalisyonu olduğu şüpheli.

Yine de Riyad’ın istediği güvenlik garantileri ve Washington’un istediği stratejik faydaların her ikisi de pratikte İsrail’in Filistinlilere ve işgale karşı esnekliğine bağlı ki olası herhangi bir koalisyon hükümeti altında bunların hiçbiri olmayabilir. Böyle bir anlaşma imkânsız değil çünkü Friedman’ın 27 Temmuz tarihli köşe yazısında da belirttiği gibi üç taraf için de büyük faydalar sağlayacak. Bu faydalar girişime önemli bir ivme kazandırıyor ve Biden yönetiminin bu girişim için neden karanlığa doğru cesur bir adım attığını açıklıyor. En büyük problem Riyad ya da Washington’da değil. Kuşkusuz en etkili Arap ve Müslüman ülkeden alınacak eveti bile yanıt olarak kabul etmekten aciz ilhakçı hırslara kapılmış olan İsrail’de.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English