Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Irak’ın yağma düzeni ve mafyanın yükselişi

Yayınlanma

Irak kâğıt üzerinde zengin bir ülke. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) en büyük ikinci petrol üreticisi olan Irak geçen yıl petrol ihracatından 115 milyar dolardan fazla kazandı. Ancak ülkenin bu doğal zenginliği, kaynak zengini tüm ülkelerde olduğu gibi eşit derece paylaşılmıyor. Halkın yüzde 30’unun yoksulluk sınırının altında yaşadığı Irak’ta milli servet, bariz bir şekilde yağmalanıyor. Irak’ı diğer kapitalist ülkelerden ayıran ise yağmacıların sınıfsal karakteri.

Iraklı siyaset bilimci İyad el-Anber Irak’taki bu yağma düzenini işgalden sonra palazlanan mafyalarla ilişkilendiriyor ve mafyayı “Yerleşik sosyal sınıf ayrımlarını aşarak siyasi yetkililer, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kurumlarıyla ilişkili mensuplarından oluşan asalak sınıf” olarak tanımlıyor. Ona göre, devlet gücünü yeniden kazanana kadar bu sınıfların siyasi ve ekonomik nüfuza ve güce sahip olmaya devam edecekler.

El-Anber’in El Majalla için kaleme aldığı ve Irak mafyasının tarihsel kökenini incelediği makaleyi dikkatinize sunuyoruz:

***

Irak mafyasının çarpıcı yükselişi

İyad el-Anber

Politikacılar, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kuruluşlarıyla bağlı mensuplarından oluşan yeni bir asalak sınıfı doğdu.

Rusafa yönünden Bağdat’ın merkezindeki iki katlı köprüye ulaştığınızda Yeşil Bölge’yi ve yüksek kuleleri görebilirsiniz. Karkh tarafına doğru ilerlediğinizde, Yeşil Bölge’nin karşısında lüks konut kompleksleri ve Bağdat Uluslararası Havalimanı’na giden yolda ise daha fazla gökdelen göreceksiniz.

İlk bakışta bu durum kentin süregelen konut krizine hoş bir çözüm ve daha fazla altyapı gelişimine yönelik olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Ancak daha yakından incelendiğinde, bu projeler gayrimenkul yatırımı, müteahhitlik, bankacılık ve finans sektörüne giren ve çalışmaları gün geçtikçe daha fazla görünür olmaya başlayan mafyaların sadece birer nişanesidir.

Bağdat’ın önemli kavşaklarında -Cadriye ya da Mansur’da- durup sadece 15 dakika önünüzden geçen lüks arabaları sayarsanız son model Chevrolet, Range Rover, Cadillac, Mercedes (G-Class) ve BMW marka SUV araçların sayısının ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz. Bu arabalardan bazılarının fiyatı bir milyon dolardan fazla.

Popüler Bağdat restoranlarının önüne park edilmiş olarak görülebilen bu arabalar kaynaklarını servet ve prestijin maddi temsillerine harcayan bu restoranların müdavimlerinin sergilediği zenginliğin simgesidir.

Yeni asalak sınıf ortaya çıkıyor

Servet ve sınıf eşitsizliği neredeyse tüm toplumlarda mevcut olsa da Irak toplumunda olup bitenler zengin, fakir ve orta sınıf arasındaki geleneksel bölünmeleri temsil etmiyor.

Irak’ta mafyalar yerleşik sosyal sınıf ayrımlarını aşarak siyasi yetkililer, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kurumlarıyla ilişkili mensuplarından oluşan yeni bir asalak sınıf olarak ortaya çıkıyor.

Dahası, (bu asalak sınıf) siyasi liderlikle ailevi bağları olan bireylerin yanı sıra hükümet organları veya siyasi hiyerarşilerle karmaşık bir şekilde bağlantılı işadamlarını da kapsıyor. Sonuç olarak, bu asalak sınıf halihazırda mafyalar, milisler, siyasi figürler ve bunların kendi çevrelerinin bir karışımından ibaret.

Irak toplumunda mafyaların ortaya çıkışını öngören öncü isim Iraklı sosyolog Falah Abdülcabbar’dı (ö. 2018). Bu olguyu 2009 yılında Londra merkezli “El-Hayat” gazetesinde yayınlanan “Yükselen Irak Mafyaları (Emerging Iraqi Mafias)” başlıklı makalesinde açıkladı.

Bu makalede Abdülcabbar, Irak mafyasının tarihsel kökeninin izini sürdü, yaptırımlar döneminde ortaya çııktığını ve işgalin ardından zirveye ulaştığını saptadı.

Mafyanın ortaya çıkışıyla ilgili Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın “İlkel Asiler” adlı eserinde kullandığı “İlkel asiler, kırsal bir toplumdan yoğun bir kentsel topluma geçiş döneminde ya da merkezi bir yönetim biçiminden başka bir post-merkezi yönetim biçimine geçiş döneminde ortaya çıkarlar” yaklaşımından yararlanıyor.

Abdülcabbar’a göre, “Irak her iki durumu da bünyesinde barındırıyor. 1980’ler ve 1990’larda merkezi devletin çöktüğü, yüksek oranda kentleşmiş bir topluma (%72 kentli nüfus) dönüştü.”

Ortaya çıkan mafyaların sosyal konumunu şöyle açıklıyor: “Yeni zenginlerin önemli bir kısmı toplumun alt tabakalarından geliyor. Giderek zenginleşen yeni siyasi-bürokratik elitin parçası değiller, daha ziyade karanlık ticari girişimlerde yer alıyorlar.”

Karanlık yeraltı dünyasından meşru kamusal alana

“Iraklı mafyalar yasadışı yollardan elde ettikleri serveti aklamak için bu karanlık yeraltı dünyasından meşru kamusal alana geçiş yaparak toplumsal refahı zorla yeniden dağıtıyor ve mevcut sınıf sistemlerini altüst ediyor.”

Bu gözlem 14 yıl önce yapılmış olsa da bu asalak sınıf 2017 yılında Musul’da İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı başlatılan saldırı sonrasında meşru topluma sızmaya başladı.

Birçok silahlı fraksiyon, bölgeleri IŞİD’in hakimiyetinden kurtarma mücadelesine verdikleri katkıdan yararlandı. Amaçları meşruiyet kazanmak, böylece iktidar yapısıyla birbirine bağlı bileşenlere dönüşerek hem siyaset hem de ekonomi alanlarında nüfuzlarını artırmaktı.

Bu dönüşüm, yasadışı silah kullanan gruplar olmaktan çıkıp bu silahları siyasi ve ekonomik avantajlar elde etmek için kullanmaya başladıklarına işaret ediyordu.

Tekrarlanan bir olgu

Asalak sınıfın yükselişi sadece Irak’ın 2003 sonrası yönetimindeki dönüşümle ilgili değil. Bu, siyasi manzaradaki her değişimde tekrarlanan bir olgu.

Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın 1963’te devrilmesinin ardından askeri nüfuzda bir artış yaşanmış ve bu artışa politik karmaşıklıklara daha az bulaşmış bireyler eşlik etti. Benzer şekilde, 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelişi sırasında Talib el-Hasan’ın “Köy Hükümeti” olarak adlandırdığı yapı ortaya çıktı.

Fakat mafyaların 2003 yılından sonraki süreçteki yükselişi, ulusal yönetişim ve otoritenin zayıf olmasının bir sonucu olduğundan farklı bir durum söz konusu.

Bazıları adam kaçırma ve kamu ya da özel mülklere el koyma faaliyetlerinde bulunurken, bazıları da önceki rejimle ya da onun figürleriyle bağlantılı gizli iş adamlarından iktidardaki siyasi elitin liderliğiyle uyumlu müreffeh girişimcilere dönüştü. Yani mesele sadece bağlılıkların yer değiştirmesi, bir iktidar partisinden diğerine geçiş meselesi.

Bu mafya sınıfı için bu değirmenin suyu, iktidar ve nüfuz güçleriyle olan ilişkilerinden geliyor. Bu ilişki mafya sınıfının yatırım alanlarını, bankacılık sektörünü ve enerji ve petrol alanlarındaki hükümet projelerini kontrol etmesini sağlıyor.

Ahbap çavuş kapitalizmi

Devletin petrol kaynaklarını genişletmesi ve hizmet ve yatırım projelerine yaptığı harcamaları artırması, bireylerin politikacılarla olan ilişkilerini kullanarak arazi ve bankalardan kredi kullanabildiği bir ahbap çavuş kapitalizmi sistemi yarattı.

Yıllar boyunca Irak’ı yöneten farklı rejimler arasında iki farklı mafya türü tanımlanabilir. Birinci tür, servetlerini korumak ve genişletmek için yönetici elitle işbirliği yapan finansörlerden oluşuyor.

Tipik mafya tanımına uymasalar da politikacılarla bağlantıları dışında meşru iş alanlarında faaliyet gösterememeleri onları mafyadan farksız kılıyor.

İkinci tip mafya ise toplumun en alt tabakasından çıkıp bir gecede iş adamı olan, banka yöneten ya da yatırım projelerine sahip olan kişilerden meydana geliyor.

Bu iki tür mafyanın ortak noktası, siyasi elitle bağları sayesinde servetine servet katan asalaklara dönüşmeleri.

Irak mafyalar için mükemmel bir üreme alanı.

Toprak ve kaynakların kiralanmasına dayalı rantçı bir ekonomik modeli benimseyen Irak, bu sistemden yararlanarak yandaş biriktiren güç merkezleri ve onları iktidarda tutmakta çıkarı olan bir grup müşteri üretiyor.

Dolayısıyla 2003’ten sonra ortaya çıkan kaos, mafya gruplarının gelişmesine ve kendilerini tüm siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda empoze etmelerine olanak tanıyan güç boşlukları bıraktı.

Eski Saddam Hüseyin rejiminin ekonomik ablukası sırasında bazı nüfuzlu kişiler kendilerine isim yaptı. Bu kişiler 2003’ten sonra faaliyetlerini genişletebildiler.

Ekonomik faaliyetlere doğrudan dahil olmak yerine, bürokratik işlemleri kolaylaştırarak ve bazı iş adamlarının karanlık ekonomik faaliyetlerine ön ayak olarak yasadışı komisyonlar ve fahiş kiralar elde etmek için aracı rolünü oynamayı tercih ediyorlar.

Irak’tan 150 milyar dolardan fazla para zimmete geçirildi

Karşılaştırmak gerekirse, aralarında Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi isimlerin de bulunduğu dünyanın en zenginleri, servetlerini yönetme ve hızlı bir şekilde transfer etme konusunda zorluklarla karşılaşıyorlar. Dahası, bu kişilerin likit varlıkları, Irak’ta ortaya çıkan mafyaların büyük nakit varlıkları karşısında genellikle küçük kalıyor.

Eski Cumhurbaşkanı Berham Salih, “2003 yılından bu yana yolsuzluk işlemleri yoluyla en az 150 milyar dolar gibi şaşırtıcı bir meblağın hortumlandığını gösteren işaret ve verilerin” altını çizdi.

Kuşkusuz bu fonlar siyasi çevreler ve onlara bağlı kişiler arasında dağıtıldı ve nihayetinde Irak dışına çıkarıldı ya da hem yurtiçinde hem de yurtdışında emlak veya diğer işlere yatırıldı.

Mafyaların ön plana çıkması toplumsal değerler üzerinde derin bir etki yarattı ve siyasi normları değiştirdi.

Mafyanın toplumda önemli bir rol oynaması ya da yeni bir siyasi cepheye dönüşmesi şu anda toplumsal değerlerde ve hatta siyasi normlarda meydana gelen değişimlerde kendini gösteriyor.

Bu yeni asalak sınıf, toplumsal değerlerin ya da yurttaşlık ilkeleriyle uyumlu kültürel davranışların gelişimini teşvik etme becerisinden yoksun. Bunun yerine, toplumdaki sıradan bireyleri destekleyerek onları sosyal olarak kabul edilebilir figürlere dönüştürüyor.

Yükselen mafyaların küresel alanı kontrol etme ve değerlerini, davranışlarını dayatma çabası, Quebec Üniversitesi’nde felsefe ve siyaset bilimi profesörü olan Alain Deneault’un “Vasatlığın İktidarı” adlı kitabında en iyi şekilde tarif ediliyor.

Deneault, “Kendimizi, modern devlet modelinin tüm yönlerinde cahillerin hegemonyasına yol açan bir rejimin yükselişinin damgasını vurduğu eşi benzeri görülmemiş bir tarihsel evrede buluyoruz” diye yazıyor:

“Önemsiz insanlar birbirini destekler ve her biri diğerini yüceltir. Böylece iktidar sürekli büyüyen bir grubun eline geçer. Çünkü aynı türden kuşlar bir araya gelir. Burada önemli olan cahillikten kaçınmak değil, cahilliği güç imgeleriyle kuşattığınızdan emin olmaktır.”

Yağma düzeni

Siyaset ve ekonomiyi kontrol eden mafyaların silah kaçakçılarının mafyasıyla birleşerek totaliter bir rejimi yönetmesi durumunda, böyle bir ittifakın sonucu bir kleptokrasi yani “yağma düzeni” olur.

Bu düzen, devlet olanaklarından sorumlu olanların idari ve siyasi pozisyonları istismar etmesini kolaylaştırarak yolsuzluğa ve kamu ve özel paranın çalınmasına yol açar. Irak’taki rejimin en doğru tanımı budur.

Mafyaların ve asalak sınıfların yükselişi, devletin kırılganlığı ve yolsuzluğun yaygınlığı ile doğrudan bağlantılı. Bu sınıflar, hukukun yokluğunda ve yolsuzluk ile hükümet sistemi arasındaki ilişkinin devamında büyür ve gelişir.

Bu asalak sınıflar ve mafya grupları, nüfuzlarını sürdürmenin ve servetlerini korumanın tek yolunun siyaset sahnesini kontrol etmek ve iktidarda kalmak olduğuna inandıkları sürece tüm bunları yapmalarına uygun zemin oluşturan kaosu sürdürmeye çalışacaklarına şüphe yok.

Devlet gücünü yeniden kazanana kadar bu sınıflar siyasi ve ekonomik nüfuza ve güce sahip olmaya devam edecekler.

Ortadoğu

ABD, Orta Doğu’ya üçüncü uçak gemisini gönderiyor

Yayınlanma

ABD ordusu, Başkan Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni saldırıların ufukta olabileceği uyarısında bulunmasının ardından, Orta Doğu’ya üçüncü bir uçak gemisi saldırı grubunu sevk ediyor.

Özel bir amfibi saldırı grubunu da içeren bu sevkiyat, ABD’deki ara seçimlerin yaklaşmasıyla birlikte İran’a karşı Trump’ın savaşının hızla değişen dinamiklerini vurguluyor.

Trump, savaşın birkaç hafta süreceği yönündeki ilk vaatlerine rağmen, ara seçimlerden sonra gerginliğin tırmanmasının hâlâ geçerli bir seçenek olduğunu belirtti.

Şu anda Orta Doğu’ya doğru yol alan gemi grubu, toplamda 7.000’den fazla denizci ve 2.000 Deniz Piyadesi’ni taşıyor.

Bu gruba, USS Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu ve iki amfibi çıkarma gemisinden oluşan USS Makin Island amfibi hazırlık grubu da dahil.

Hassas askeri operasyonlar hakkında konuşmak üzere isminin açıklanmaması koşuluyla konuşan bir ABD’li yetkiliye göre, bu durum Ekim ayı sonuna kadar bölgede üç uçak gemisinin bulunacağı anlamına gelebilir.

Orta Doğu’da halihazırda bulunan personel de hesaba katıldığında, bu hamle ABD’nin deniz kuvvetleri varlığını 20.000’den fazla denizci ve deniz piyadesi ile yüzlerce uçağa ulaşacak şekilde alışılmadık derecede yüksek bir seviyeye çıkaracak.

Donanma, Nisan ayında 2003 yılından bu yana ilk kez Orta Doğu’da üç uçak gemisi saldırı grubu bulundurmuştu.

USS George HW Bush ve USS George Washington uçak gemileri, USS Boxer amfibi hazırlık grubu ile birlikte şu anda bölgede bulunuyor.

USS George Washington genellikle Pasifik Okyanusu’nda görevlendirilir fakat zorlu görev süresi boyunca mürettebatın 260 günden fazla süreyle aralıksız denizde kalmasına neden olan USS Abraham Lincoln’ün yerini almak üzere Orta Doğu’ya sevk edildi.

Theodore Roosevelt uçak gemisi saldırı grubu bölgeye ulaştığında, Washington’un Japonya açıklarına kaydırılması muhtemel.

Perşembe günü Time dergisinde yayınlanan bir röportajda Trump, yeni saldırı olasılıklarına değindi ve 3 Kasım ara seçimlerinden sonra İran’a yönelik bombardımanı yoğunlaştırmasının “mümkün” olduğunu söyledi.

Israrla sorulunca Trump, stratejisi hakkında daha fazla ayrıntıya giremeyeceğini söyledi.

Trump, “Bunu size söyleyemem çünkü bakın, siz ‘nereyi bombalayacaksınız?’ diye soruyorsunuz,” dedi.

Pazartesi günü yapılan röportajda, İran’dan gelen son ateşkes teklifini reddettiğini belirterek, “bir yıl önce onaylamayacağı şeyleri bugün de onaylamayacağını” söyledi.

Trump, örnek olarak İran’ın önemli bir enerji nakil koridoru olan Hürmüz Boğazı’nı “açma” teklifini gösterdi ama teklifin genel olarak “yeterince iyi olmadığını” belirtti.

Giderek daha fazla tepki çeken bu savaşın Kasım ayında Cumhuriyetçilerin şansını zora sokup sokmayacağu sorulduğunda Trump, ilk başta “Mümkün” diye yanıt verdi. Fakat ardından, “İran’ın nükleer silahı olmayacağı için bu durum yardımcı olmalı,” diye ekledi.

Başkan, “dünya çapında da dahil olmak üzere” “halkın %100’ünün” İran’ın nükleer saldırı kapasitesine sahip olmasına karşı olduğunu söyledi ve “Yani, bu şekilde ifade ederseniz, faydası olur. Bunu söylemezseniz, zararı olabilir,” diye konuştu.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Şam’dan yalanlama: Hizbullah ile Türkiye’de görüşmedik

Yayınlanma

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam ile Hizbullah heyetlerinin gerilimi düşürmek için Türkiye’de gizlice görüştüğü yönündeki Reuters haberini yalanladı. Haberde yer alan iddiaya göre heyetler Türk istihbaratının davetiyle eylülde en az bir kez bir araya geldi ve Şam yönetimi örgüte Lübnan’a askeri müdahalede bulunmama güvencesi sundu.

Suriye Enformasyon Bakanlığı, Şam’daki yeni hükümet yetkilileri ile Lübnan merkezli Hizbullah temsilcilerinin Türkiye’de bir araya geldiği yönündeki iddiaları yalanladı.

Bakanlığa bağlı Dış Medya Dairesi, 1 Ekim’de yaptığı açıklamada, söz konusu haberlerin gerçek dışı ve dayanaksız olduğunu belirterek herhangi bir temasın gerçekleşmediğini duyurdu.

Reuters haber ajansı aynı gün yayımladığı haberde, iki tarafın aralarındaki gerilimi düşürmek amacıyla eylül ayında Türkiye’de en az bir kez gizli toplantı yaptığını aktarmıştı.

Ajans, haberini ikisi Suriyeli, biri ABD’li yetkili ve biri Hizbullah’a yakın üst düzey Lübnanlı güvenlik kaynağı olmak üzere altı kişiye dayandırdı.

Habere göre buluşma, Türk güvenlik ve istihbarat kurumlarının davetiyle düzenlendi. Toplantıda Hizbullah temsilcilerinin yanı sıra Suriye istihbaratından ve Dışişleri Bakanlığından yetkililer yer aldı.

Ajansa konuşan ABD’li kaynak, görüşmenin anlaşmazlıkları gidermeye odaklandığını ve iyi geçtiğini söyledi.

Görüşmeye katıldığı öne sürülen Suriyeli bir yetkili, tarafların birbirlerine karşı düşmanlık beslemedikleri hususunda uzlaştığını aktardı. Buna göre Şam yönetimi, Hizbullah’ı silahsızlandırma gerekçesiyle Lübnan topraklarına askeri müdahalede bulunmayacağına dair örgüte güvence verdi.

Washington ise Suriye’nin Hizbullah’a karşı harekete geçmesini istiyor. ABD Başkanı Donald Trump, Şam yönetiminin örgüte askeri saldırı düzenlemesi gerektiği yönündeki talebini kamuoyu önünde birden fazla kez paylaştı.

Haberde aktarılan uzlaşma arayışına karşın Suriyeli heyet, Hizbullah’ın sınır ötesi silah kaçakçılığını durdurmasını ve özellikle Suriye’nin güneyindeki uyuyan hücrelerini lağvetmesini talep etti.

Hizbullah ise eski Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024’te devrilmesinden bu yana ülke topraklarında hücreleri olduğu iddiasını reddediyor.

Şam yönetimi hafta başında roket saldırısı hazırlığı içindeki bir Hizbullah hücresinin yakalandığını ileri sürmüştü. Hizbullah bu iddia karşısında, “Suriye topraklarında hiçbir şekilde varlığımız yok ve orada herhangi bir güvenlik veya askeri faaliyette yer almıyoruz” açıklamasını yaptı.

Toplantı iddiasına ilişkin sorular karşısında Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı, Suriye Dışişleri Bakanlığı ve ABD Dışişleri Bakanlığı sessizliğini korurken Hizbullah’ın basın bürosu yorum yapmaktan kaçındı.

Suriye’deki yeni iktidar yapısı ile Hizbullah arasındaki temas iddiaları, tarafların geçmişteki yoğun çatışma geçmişine dayanıyor.

Hizbullah iç savaş boyunca Esad ordusu saflarında savaştı; Heyet Tahrir eş-Şam’ın (HTŞ) çekirdeğini oluşturan Nusra Cephesi ve Ahrar eş-Şam gibi gruplarla doğrudan karşı karşıya geldi.

Esad iktidarını Aralık 2024’te deviren HTŞ, mevcut Suriye Savunma Bakanlığında belirleyici konum taşıyor.

Nusra Cephesi, iç savaşın ilk evrelerinde Lübnan’ın kuzey ve doğu sınırlarını ele geçirmiş, ardından Lübnan ordusu ve Hizbullah birliklerince bu hatlardan püskürtülmüştü. Grup aynı dönemde Beyrut dahil Lübnan genelinde bombalı saldırılar ve suikastlar düzenledi.

Esad yönetiminin çöküşüyle Hizbullah’ın Suriye’deki etkinliği sona ererken, yeni Şam güçlerinin Lübnan sınırına askeri tahkimat yaptığı kaydediliyor.

Sınıra sevk edilen askeri birlikler arasında, geçmiş çatışma döneminde ülkeye giren yabancı savaşçıların da yer aldığı belirtiliyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Trump’ın damadının şirketi İsrail ordusunun tedarikçisine ortak çıktı

Yayınlanma

CNN’in haberine göre Jared Kushner’ın yatırım şirketi Affinity Partners, İsrail ordusuna silah ve teçhizat sağlayan firmalarda pay sahibi olan Phoenix Financial grubunun en büyük hissedarı kalmayı sürdürdü. Kushner’ın Gazze müzakerelerinde resmi kadro almadan gönüllü diplomat olarak yer alması, şirketteki 1 milyar doları aşan hisse değeri nedeniyle tartışma yarattı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın damadı Jared Kushner, Gazze’deki savaşın sona erdirilmesine yönelik müzakerelerde rol üstlenirken yatırım şirketi Affinity Partners üzerinden İsrailli finans grubu Phoenix Financial ile ticari bağlarını korudu.

CNN tarafından İsrail’deki mali kayıtlar incelenerek yapılan araştırma, Phoenix’in İsrail ordusuna silah, insansız hava aracı, savaş gemisi ve yıkım ekipmanı tedarik eden en az dokuz şirkette pay sahibi olduğunu ortaya koydu.

Bu şirketlerin tamamının hisse değeri geçen yıl artış kaydetti. Kuruluşların birçoğu, Gazze’deki çatışmaların ürünlerine yönelik talebi yükselttiğini açıkladı.

Affinity Partners, Trump’ın Ocak 2025’te başkanlık görevine başlamasından hemen önce Phoenix’teki payını neredeyse iki katına taşıdı.

Şirket, Temmuz 2026’da bu hisselerin dörtte birini 340 milyon doları aşkın bir bedelle elden çıkardı. Bu işlemden elde edilen gelir, satılan paylar için başlangıçta ödenen tutarın beş katını aştı.

Satışın ardından Phoenix’in en büyük hissedarı kalmayı sürdüren Affinity’nin elindeki yüzde 7,4’lük payın piyasa değeri temmuz ayı itibarıyla 1 milyar doların üzerine çıktı. Kushner, Phoenix’i daha önce şirketinin “en iyi yatırımı” olarak nitelendirmişti.

İncelenen belgelere göre Phoenix, İsrail’in en büyük savunma sanayisi şirketi Elbit Systems’e en az 265 milyon dolarlık yatırım yaptı. Elbit, İsrail ordusuna mühimmat, tank sistemleri ve askeri teçhizat temin ediyor.

İsrailli finans grubunun portföyünde İHA kameraları üreten NextVision, topçu mühimmatı tapası imal eden Reshef Technologies ve tank parçaları geliştiren Ashot Ashkelon da yer alıyor.

Phoenix ayrıca savaş gemisi üreticisi Israel Shipyards ile birlikte Boeing ve Caterpillar’da da hisse sahibi. İsrail ordusu operasyonlarda Boeing’in ürettiği uçak ve mühimmatları, Gazze’deki yıkımlarda ise Caterpillar üretimi iş makinelerini kullanıyor.

Kushner’ın şirketi Affinity doğrudan bu savunma kuruluşlarına ortak olmasa da Phoenix’in ana hissedarı sıfatıyla grubun mali kazancından pay alma imkanını koruyor.

Kushner, Trump yönetiminde resmi bir kadro almadan, gönüllü temsilci sıfatıyla diplomatik görüşmelere katılıyor. Bu konum, resmi bir kamu görevinde zorunlu tutulan mali bildirim ve çıkar çatışması yükümlülüklerine tabi olmamasını sağlıyor.

CNN, Kushner’ın yürüttüğü diplomatik temasların söz konusu yatırımları doğrudan etkilediğine dair somut bir veriye ulaşmadığını duyurdu.

Fakat Gazze müzakerelerinde görev üstlenen bir ismin, İsrail ordusunun tedarikçilerine sermaye aktaran bir grupta ana hissedar olması çıkar çatışması tartışmalarına yol açtı.

Kushner’ın avukatı, müvekkilinin Phoenix’in yönetim kurulunda yer almadığını, yatırım kararlarına müdahale etmediğini ve ticari girişimleriyle diplomatik temasları arasında bağ olmadığını savundu.

CNN ise Kushner’ın Eylül 2025’te Forbes dergisine verdiği mülakatta Phoenix yönetimiyle “çok aktif bir diyalog” sürdürdüğünü ve şirket yöneticileriyle birkaç haftada bir temas kurduğunu söylediğini aktardı.

Avukatı bu temasların tek tek yatırımlarla değil, genel piyasa eğilimleriyle sınırlı olduğunu öne sürerken diplomatik mesainin artmasıyla birlikte şirket yönetimiyle görüşmelerin seyreldiğini kaydetti.

Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly, Kushner’ın şahsi ticari işlerinin gönüllü diplomatik vazifeleriyle bağlantısı bulunmadığını dile getirdi.

Phoenix ise hissedarlarına sunduğu değerin temel faaliyet performansından beslendiğini belirterek haberdeki ayrıntılı bulgular hakkında değerlendirme yapmadı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English