Bizi Takip Edin

Ortadoğu

Irak’ın yağma düzeni ve mafyanın yükselişi

Yayınlanma

Irak kâğıt üzerinde zengin bir ülke. Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nün (OPEC) en büyük ikinci petrol üreticisi olan Irak geçen yıl petrol ihracatından 115 milyar dolardan fazla kazandı. Ancak ülkenin bu doğal zenginliği, kaynak zengini tüm ülkelerde olduğu gibi eşit derece paylaşılmıyor. Halkın yüzde 30’unun yoksulluk sınırının altında yaşadığı Irak’ta milli servet, bariz bir şekilde yağmalanıyor. Irak’ı diğer kapitalist ülkelerden ayıran ise yağmacıların sınıfsal karakteri.

Iraklı siyaset bilimci İyad el-Anber Irak’taki bu yağma düzenini işgalden sonra palazlanan mafyalarla ilişkilendiriyor ve mafyayı “Yerleşik sosyal sınıf ayrımlarını aşarak siyasi yetkililer, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kurumlarıyla ilişkili mensuplarından oluşan asalak sınıf” olarak tanımlıyor. Ona göre, devlet gücünü yeniden kazanana kadar bu sınıfların siyasi ve ekonomik nüfuza ve güce sahip olmaya devam edecekler.

El-Anber’in El Majalla için kaleme aldığı ve Irak mafyasının tarihsel kökenini incelediği makaleyi dikkatinize sunuyoruz:

***

Irak mafyasının çarpıcı yükselişi

İyad el-Anber

Politikacılar, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kuruluşlarıyla bağlı mensuplarından oluşan yeni bir asalak sınıfı doğdu.

Rusafa yönünden Bağdat’ın merkezindeki iki katlı köprüye ulaştığınızda Yeşil Bölge’yi ve yüksek kuleleri görebilirsiniz. Karkh tarafına doğru ilerlediğinizde, Yeşil Bölge’nin karşısında lüks konut kompleksleri ve Bağdat Uluslararası Havalimanı’na giden yolda ise daha fazla gökdelen göreceksiniz.

İlk bakışta bu durum kentin süregelen konut krizine hoş bir çözüm ve daha fazla altyapı gelişimine yönelik olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Ancak daha yakından incelendiğinde, bu projeler gayrimenkul yatırımı, müteahhitlik, bankacılık ve finans sektörüne giren ve çalışmaları gün geçtikçe daha fazla görünür olmaya başlayan mafyaların sadece birer nişanesidir.

Bağdat’ın önemli kavşaklarında -Cadriye ya da Mansur’da- durup sadece 15 dakika önünüzden geçen lüks arabaları sayarsanız son model Chevrolet, Range Rover, Cadillac, Mercedes (G-Class) ve BMW marka SUV araçların sayısının ne kadar fazla olduğunu görebilirsiniz. Bu arabalardan bazılarının fiyatı bir milyon dolardan fazla.

Popüler Bağdat restoranlarının önüne park edilmiş olarak görülebilen bu arabalar kaynaklarını servet ve prestijin maddi temsillerine harcayan bu restoranların müdavimlerinin sergilediği zenginliğin simgesidir.

Yeni asalak sınıf ortaya çıkıyor

Servet ve sınıf eşitsizliği neredeyse tüm toplumlarda mevcut olsa da Irak toplumunda olup bitenler zengin, fakir ve orta sınıf arasındaki geleneksel bölünmeleri temsil etmiyor.

Irak’ta mafyalar yerleşik sosyal sınıf ayrımlarını aşarak siyasi yetkililer, savaş ağaları, silahlı gruplar ve iktidar partilerinin ekonomi kurumlarıyla ilişkili mensuplarından oluşan yeni bir asalak sınıf olarak ortaya çıkıyor.

Dahası, (bu asalak sınıf) siyasi liderlikle ailevi bağları olan bireylerin yanı sıra hükümet organları veya siyasi hiyerarşilerle karmaşık bir şekilde bağlantılı işadamlarını da kapsıyor. Sonuç olarak, bu asalak sınıf halihazırda mafyalar, milisler, siyasi figürler ve bunların kendi çevrelerinin bir karışımından ibaret.

Irak toplumunda mafyaların ortaya çıkışını öngören öncü isim Iraklı sosyolog Falah Abdülcabbar’dı (ö. 2018). Bu olguyu 2009 yılında Londra merkezli “El-Hayat” gazetesinde yayınlanan “Yükselen Irak Mafyaları (Emerging Iraqi Mafias)” başlıklı makalesinde açıkladı.

Bu makalede Abdülcabbar, Irak mafyasının tarihsel kökeninin izini sürdü, yaptırımlar döneminde ortaya çııktığını ve işgalin ardından zirveye ulaştığını saptadı.

Mafyanın ortaya çıkışıyla ilgili Marksist tarihçi Eric Hobsbawm’ın “İlkel Asiler” adlı eserinde kullandığı “İlkel asiler, kırsal bir toplumdan yoğun bir kentsel topluma geçiş döneminde ya da merkezi bir yönetim biçiminden başka bir post-merkezi yönetim biçimine geçiş döneminde ortaya çıkarlar” yaklaşımından yararlanıyor.

Abdülcabbar’a göre, “Irak her iki durumu da bünyesinde barındırıyor. 1980’ler ve 1990’larda merkezi devletin çöktüğü, yüksek oranda kentleşmiş bir topluma (%72 kentli nüfus) dönüştü.”

Ortaya çıkan mafyaların sosyal konumunu şöyle açıklıyor: “Yeni zenginlerin önemli bir kısmı toplumun alt tabakalarından geliyor. Giderek zenginleşen yeni siyasi-bürokratik elitin parçası değiller, daha ziyade karanlık ticari girişimlerde yer alıyorlar.”

Karanlık yeraltı dünyasından meşru kamusal alana

“Iraklı mafyalar yasadışı yollardan elde ettikleri serveti aklamak için bu karanlık yeraltı dünyasından meşru kamusal alana geçiş yaparak toplumsal refahı zorla yeniden dağıtıyor ve mevcut sınıf sistemlerini altüst ediyor.”

Bu gözlem 14 yıl önce yapılmış olsa da bu asalak sınıf 2017 yılında Musul’da İslam Devleti’ne (IŞİD) karşı başlatılan saldırı sonrasında meşru topluma sızmaya başladı.

Birçok silahlı fraksiyon, bölgeleri IŞİD’in hakimiyetinden kurtarma mücadelesine verdikleri katkıdan yararlandı. Amaçları meşruiyet kazanmak, böylece iktidar yapısıyla birbirine bağlı bileşenlere dönüşerek hem siyaset hem de ekonomi alanlarında nüfuzlarını artırmaktı.

Bu dönüşüm, yasadışı silah kullanan gruplar olmaktan çıkıp bu silahları siyasi ve ekonomik avantajlar elde etmek için kullanmaya başladıklarına işaret ediyordu.

Tekrarlanan bir olgu

Asalak sınıfın yükselişi sadece Irak’ın 2003 sonrası yönetimindeki dönüşümle ilgili değil. Bu, siyasi manzaradaki her değişimde tekrarlanan bir olgu.

Irak Başbakanı Abdülkerim Kasım’ın 1963’te devrilmesinin ardından askeri nüfuzda bir artış yaşanmış ve bu artışa politik karmaşıklıklara daha az bulaşmış bireyler eşlik etti. Benzer şekilde, 1968’de Baas Partisi’nin iktidara gelişi sırasında Talib el-Hasan’ın “Köy Hükümeti” olarak adlandırdığı yapı ortaya çıktı.

Fakat mafyaların 2003 yılından sonraki süreçteki yükselişi, ulusal yönetişim ve otoritenin zayıf olmasının bir sonucu olduğundan farklı bir durum söz konusu.

Bazıları adam kaçırma ve kamu ya da özel mülklere el koyma faaliyetlerinde bulunurken, bazıları da önceki rejimle ya da onun figürleriyle bağlantılı gizli iş adamlarından iktidardaki siyasi elitin liderliğiyle uyumlu müreffeh girişimcilere dönüştü. Yani mesele sadece bağlılıkların yer değiştirmesi, bir iktidar partisinden diğerine geçiş meselesi.

Bu mafya sınıfı için bu değirmenin suyu, iktidar ve nüfuz güçleriyle olan ilişkilerinden geliyor. Bu ilişki mafya sınıfının yatırım alanlarını, bankacılık sektörünü ve enerji ve petrol alanlarındaki hükümet projelerini kontrol etmesini sağlıyor.

Ahbap çavuş kapitalizmi

Devletin petrol kaynaklarını genişletmesi ve hizmet ve yatırım projelerine yaptığı harcamaları artırması, bireylerin politikacılarla olan ilişkilerini kullanarak arazi ve bankalardan kredi kullanabildiği bir ahbap çavuş kapitalizmi sistemi yarattı.

Yıllar boyunca Irak’ı yöneten farklı rejimler arasında iki farklı mafya türü tanımlanabilir. Birinci tür, servetlerini korumak ve genişletmek için yönetici elitle işbirliği yapan finansörlerden oluşuyor.

Tipik mafya tanımına uymasalar da politikacılarla bağlantıları dışında meşru iş alanlarında faaliyet gösterememeleri onları mafyadan farksız kılıyor.

İkinci tip mafya ise toplumun en alt tabakasından çıkıp bir gecede iş adamı olan, banka yöneten ya da yatırım projelerine sahip olan kişilerden meydana geliyor.

Bu iki tür mafyanın ortak noktası, siyasi elitle bağları sayesinde servetine servet katan asalaklara dönüşmeleri.

Irak mafyalar için mükemmel bir üreme alanı.

Toprak ve kaynakların kiralanmasına dayalı rantçı bir ekonomik modeli benimseyen Irak, bu sistemden yararlanarak yandaş biriktiren güç merkezleri ve onları iktidarda tutmakta çıkarı olan bir grup müşteri üretiyor.

Dolayısıyla 2003’ten sonra ortaya çıkan kaos, mafya gruplarının gelişmesine ve kendilerini tüm siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda empoze etmelerine olanak tanıyan güç boşlukları bıraktı.

Eski Saddam Hüseyin rejiminin ekonomik ablukası sırasında bazı nüfuzlu kişiler kendilerine isim yaptı. Bu kişiler 2003’ten sonra faaliyetlerini genişletebildiler.

Ekonomik faaliyetlere doğrudan dahil olmak yerine, bürokratik işlemleri kolaylaştırarak ve bazı iş adamlarının karanlık ekonomik faaliyetlerine ön ayak olarak yasadışı komisyonlar ve fahiş kiralar elde etmek için aracı rolünü oynamayı tercih ediyorlar.

Irak’tan 150 milyar dolardan fazla para zimmete geçirildi

Karşılaştırmak gerekirse, aralarında Elon Musk ve Mark Zuckerberg gibi isimlerin de bulunduğu dünyanın en zenginleri, servetlerini yönetme ve hızlı bir şekilde transfer etme konusunda zorluklarla karşılaşıyorlar. Dahası, bu kişilerin likit varlıkları, Irak’ta ortaya çıkan mafyaların büyük nakit varlıkları karşısında genellikle küçük kalıyor.

Eski Cumhurbaşkanı Berham Salih, “2003 yılından bu yana yolsuzluk işlemleri yoluyla en az 150 milyar dolar gibi şaşırtıcı bir meblağın hortumlandığını gösteren işaret ve verilerin” altını çizdi.

Kuşkusuz bu fonlar siyasi çevreler ve onlara bağlı kişiler arasında dağıtıldı ve nihayetinde Irak dışına çıkarıldı ya da hem yurtiçinde hem de yurtdışında emlak veya diğer işlere yatırıldı.

Mafyaların ön plana çıkması toplumsal değerler üzerinde derin bir etki yarattı ve siyasi normları değiştirdi.

Mafyanın toplumda önemli bir rol oynaması ya da yeni bir siyasi cepheye dönüşmesi şu anda toplumsal değerlerde ve hatta siyasi normlarda meydana gelen değişimlerde kendini gösteriyor.

Bu yeni asalak sınıf, toplumsal değerlerin ya da yurttaşlık ilkeleriyle uyumlu kültürel davranışların gelişimini teşvik etme becerisinden yoksun. Bunun yerine, toplumdaki sıradan bireyleri destekleyerek onları sosyal olarak kabul edilebilir figürlere dönüştürüyor.

Yükselen mafyaların küresel alanı kontrol etme ve değerlerini, davranışlarını dayatma çabası, Quebec Üniversitesi’nde felsefe ve siyaset bilimi profesörü olan Alain Deneault’un “Vasatlığın İktidarı” adlı kitabında en iyi şekilde tarif ediliyor.

Deneault, “Kendimizi, modern devlet modelinin tüm yönlerinde cahillerin hegemonyasına yol açan bir rejimin yükselişinin damgasını vurduğu eşi benzeri görülmemiş bir tarihsel evrede buluyoruz” diye yazıyor:

“Önemsiz insanlar birbirini destekler ve her biri diğerini yüceltir. Böylece iktidar sürekli büyüyen bir grubun eline geçer. Çünkü aynı türden kuşlar bir araya gelir. Burada önemli olan cahillikten kaçınmak değil, cahilliği güç imgeleriyle kuşattığınızdan emin olmaktır.”

Yağma düzeni

Siyaset ve ekonomiyi kontrol eden mafyaların silah kaçakçılarının mafyasıyla birleşerek totaliter bir rejimi yönetmesi durumunda, böyle bir ittifakın sonucu bir kleptokrasi yani “yağma düzeni” olur.

Bu düzen, devlet olanaklarından sorumlu olanların idari ve siyasi pozisyonları istismar etmesini kolaylaştırarak yolsuzluğa ve kamu ve özel paranın çalınmasına yol açar. Irak’taki rejimin en doğru tanımı budur.

Mafyaların ve asalak sınıfların yükselişi, devletin kırılganlığı ve yolsuzluğun yaygınlığı ile doğrudan bağlantılı. Bu sınıflar, hukukun yokluğunda ve yolsuzluk ile hükümet sistemi arasındaki ilişkinin devamında büyür ve gelişir.

Bu asalak sınıflar ve mafya grupları, nüfuzlarını sürdürmenin ve servetlerini korumanın tek yolunun siyaset sahnesini kontrol etmek ve iktidarda kalmak olduğuna inandıkları sürece tüm bunları yapmalarına uygun zemin oluşturan kaosu sürdürmeye çalışacaklarına şüphe yok.

Devlet gücünü yeniden kazanana kadar bu sınıflar siyasi ve ekonomik nüfuza ve güce sahip olmaya devam edecekler.

Ortadoğu

Huckabee, “Barış Kurulu” planlarını uygulanabilir bulmuyor

Yayınlanma

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, daha fazla Amerikan desteği olmadan “Barış Kurulu”nun Gazze planını hayata geçirip getiremeyeceğini sorguladı.

POLITICO’nun eline geçen ve büyükelçiliğin perşembe günü Dışişleri Bakanlığı yönetimine gönderdiği bir telgraf, Huckabee tarafından imzalanmış.

Telgraf, söz konusu kuruluşun yanı sıra Kudüs’teki ABD Büyükelçiliği’nin de Gazze’yi silahsızlandırma ve yeniden inşa etme planlarını ilerletmek için yeterli personele sahip olmadığına dair endişeleri dile getiriyor.

Telgrafta belirtildiği üzere, Huckabee’nin soruları, ABD, İsrail ve uluslararası ortaklar arasında koordinasyonu sağlamak üzere kurulan ana merkez olan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin (IGSC), Pentagon’un önümüzdeki yıl boyunca planlandığı gibi personelini azaltmasının ardından faaliyetlerini sürdürüp sürdüremeyeceğine odaklanıyor.

Telgrafta, mevcut planın bu görevlerin siviller tarafından üstlenilmesi olduğu belirtiliyor ve şöyle devam ediliyor:

“Kudüs Büyükelçiliği şu anda bu görevleri üstlenecek kadroya sahip değil fakat ihtiyaç duyulacak insan, mali ve lojistik kaynaklar konusunda bir fikir sahibi olursa bu mümkün olabilir. Barış Kurulu (BoP) personel sayısını artırmak için çalışıyor, ancak IGSC’deki tüm işlevleri yerine getirme kabiliyeti hâlâ belirsiz.”

Ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen İsrail’in saldırıları devam ediyor ve Filistinlilerin çoğunluğu hâlâ yerinden edilmiş durumda.

Daha iki hafta önce Huckabee, Fox News’e verdiği demeçte Barış Kurulu’nun “kademeli olarak ilerleyebileceğini ama herhangi bir yavaşlamanın tek nedeninin Hamas olduğunu” ileri sürmüştü.

Elçi, Hamas’ın silahsızlanma taahhüdünü yerine getirmediğini belirtmişti.

ABD’nin liderliğinde ve İsrail’de bulunan Uluslararası Gazze Destek Merkezi’nin, Barış Kurulu’nun Gazze Şeridi’ne konuşlandırmayı planladığı Uluslararası İstikrar Gücü’nde kilit bir rol oynaması bekleniyor.

“Hassas ama gizli olmayan” olarak işaretlenen telgrafta Huckabee, koordinasyon merkezindeki çalışmaları yöneten sivillerin, İsrail ordusuyla “özellikle istihbarat paylaşımı konusunda” koordinasyon dinamiklerini “karmaşık hale getirebileceğini” savundu.

“DoW’nin [Pentagon] varlığını azaltmasıyla birlikte roller ve sorumluluklar Dışişleri Bakanlığı ve Barış Kurulu’na nasıl devredilecek?” diye soran ve Dışişleri Bakanlığı’ndan bu soruya yanıt vermesini isteyen elçi şöyle devam etti: “IGSC’nin kritik iş akışlarını nasıl devam ettireceğiz ve bu geçiş başlamadan önce hangi koşulların karşılanması gerekiyor?”

Huckabee ayrıca, Barış Kurulu’nun 11 Ekim’de IGSC’nin finansmanını devralmasının ardından merkezin yeniden yapılandırıldığını da belirtti  Barış Kurulu ise bu yeniden yapılandırmayı doğrulamadı.

Merkez, geçen yıl ABD Merkez Komutanlığı tarafından Sivil-Askeri Koordinasyon Merkezi olarak faaliyete geçirilmiş ve daha sonra yeniden adlandırılmıştı.

Barış Kurulu yaptığı açıklamada, söz konusu telgraf hakkında bilgisi olmadığını ve “Gazze’de insani yardım, güvenlik, yönetişim, hukukun üstünlüğü, altyapı geliştirme ve yeniden yapılanmanın iyileştirilmesi için geliştirilen son derece ayrıntılı planlara güven duyduğunu” belirtti ve “Mevcut kapasitelerimiz ve sistemlerimiz güçlü ve uygulamaya hazır,” dedi.

Telgrafta ayrıca, Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere kurulan ve “Gazze İdaresi Ulusal Komitesi” (NCAG) olarak adlandırılan Filistinli teknokratik yapının, Gazze Şeridi’ndeki yeniden inşa çalışmalarındaki gecikmeler nedeniyle zayıflayabileceği belirtiliyor.

Huckabee, “İnsani yardım, NCAG ve idarenin öncelikleri doğrultusunda artırılmalıdır. Ayrıca, gerilemeyi önlemek ve NCAG’nin güvenilirliğini göstermek için uzun vadeli yeniden inşa çabalarını tamamlayıcı nitelikte olmalıdır,” diye yazdı ve ABD’nin yabancı bağışçılara “insani ihtiyaçları karşılamak için üzerlerine düşen payı yerine getirmeleri” konusunda baskı yapacağını ekledi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Almanya, Lübnan’da Hizbullah karşıtı misyona hazırlanıyor

Yayınlanma

Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), AB kararı doğrultusunda Lübnan’da Hizbullah karşıtı bir yurtdışı görevi üstlenmeye hazırlanıyor.

German Foreign Policy’nin aktardığı diplomatlara göre Almanya, AB dışişleri bakanlarının geçen hafta karar verdiği, ülkede planlanan AB müdahalesine büyük olasılıkla katılacak.

Bu müdahalenin, yıl sonunda görevini tamamlayacak olan BM gücü UNIFIL’in yerini alması amaçlanıyor.

Bundeswehr, 2006 yılından bu yana UNIFIL’in bir parçası ve bu görevde deniz birimleriyle yer alıyor.

Gelecekteki AB misyonunun amacı, Lübnan’daki Hizbullah’ın etkisini sistematik olarak azaltmak ve “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğunun” oluşmasını önlemek için Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik aygıtını güçlendirmek.

Bu amaçla, misyonun hem askeri hem de sivil bir bileşeni olacak. Özellikle Fransa, uzmanların değerlendirmesine göre, eski himaye bölgesinde daha fazla nüfuz kaybını önlemek ve Orta Doğu’daki konumunu güçlendirmek amacıyla, bir süredir bu misyonu şiddetle savunuyor.

Planlanan AB misyonu, aynı zamanda gelecekte İsrail birliklerinin Lübnan’da “şahitler olmadan” istedikleri gibi hareket etmelerini engellemeyi de amaçlıyor.

Bundeswehr’in katılımı halinde, İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz olacak.

UNIFIL sona yaklaşıyor

Lübnan’daki BM barış gücü misyonu (Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Gücü, UNIFIL), Mart 1978’de İsrail’in o dönemde ülkeye yaptığı işgale yanıt olarak kuruldu.

Misyon, İsrail’in geri çekilmesini izlemek ve Lübnan’ın bölge üzerindeki kontrolünü sağlamaya yardımcı olmak amacıyla güney Lübnan’a barış gücü birliklerinin konuşlandırılmasını öngörüyordu.

UNIFIL’in görev tanımı, 2006 Lübnan Savaşı’nın ardından genişletildi. BM Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı Kararı uyarınca, görev tanımı artık Hizbullah’a silah sevkiyatını önleme hedefini de içeriyordu.

Ayrıca BM barış gücü askerleri, Lübnan hükümetiyle işbirliği içinde, Hizbullah’ın ülkenin güneyinde silah depolayamamasını ve İsrail topraklarına saldırı düzenleyememesini sağlamakla görevlendirildi. Bu çaba başarısızlıkla sonuçlandı. 

Fakat uzmanlar, UNIFIL’in defalarca küçük çaplı çatışmaları kontrol altına almayı ve kontrolsüz tırmanışları önlemeyi başardığını belirtiyor.

Gazze işgalinin başlamasından bu yana İsrail, BM misyonunu sona erdirmek için elinden gelen her şeyi yaptı. İsrail birlikleri UNIFIL mevzilerini defalarca saldırdı.

Sonunda, 28 Ağustos 2025 tarihinde, ABD’nin baskısı altında BM Güvenlik Konseyi, UNIFIL birliklerinin 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren ülkeden çekilmesi gerektiğine karar verdi. Bu tarih hâlâ geçerli.

Alman donanmasının UNIFIL’deki faaliyetleri

2006 yılından bu yana Bundeswehr, öncelikle Hizbullah’a silah sevkiyatını önlemek amacıyla Lübnan’ın deniz sınırını kapatmakla görevli UNIFIL Deniz Görev Gücü’ne katılıyor.

Ayrıca, İsrail silahlı kuvvetlerinin o zamandan beri büyük ölçüde tahrip ettiği, Lübnan’ın güney kıyısındaki bir kasaba olan Nakura’daki UNIFIL karargahına personel sağladı.

Buna ek olarak, Bundeswehr’e göre Alman donanması, “genel denizcilik ve seyir” konularına odaklanarak Lübnan donanması personeline ikili bir çerçeve içinde eğitim verdi.

Son olarak, Lübnan deniz kuvvetlerine maddi destek sağladı ve bu kuvvetlerin donanımını modernize etti. Örneğin, toplam dokuz adet kıyı radar istasyonunun inşasına destek verdi. 

Bildirildiğine göre bu istasyonlar şu anda “Lübnan sularının gerçek zamanlı görüntüsünü sunuyor” ve böylece izinsiz silah sevkiyatlarının tespit edilmesine yardımcı oluyor.

Buna ek olarak devriye botları da Almanya tarafından temin edildi.

Almanya Federal Meclisi (Bundestag), UNIFIL görev süresini en son 6 Mayıs 2026 tarihinde uzattı.

Bu görev, hâlâ en fazla 300 askerin konuşlandırılmasını içeriyor ve 31 Aralık’ta sona eriyor.

Görev, 1 Ocak 2027’den itibaren kademeli olarak sonlandırılmak durumunda ve bu amaçla en fazla 80 Alman askeri personeli Lübnan’da kalmaya devam edebilir.

Fransa, Lübnan’ı kaybetmek istemiyor

Bir süredir, özellikle Fransa tarafından bir takip misyonu üzerinde çalışılıyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, 25 Haziran’da Fransa’nın güneyindeki Antibes’te düzenlenen bir toplantıda, UNIFIL’in çekilmesinin ardından Lübnan’da faaliyete geçecek ve ülkenin “egemenliğini ve silahlı kuvvetlerini güçlendirecek” bir koalisyon planladıklarını açıkladılar.

Bunun amacı, Lübnan topraklarının “bölgesel gerginliğin alevlenme noktası” haline gelmesini veya “son derece tehlikeli bir güvenlik boşluğu” oluşmasını önlemek.

Fakat liderler, koalisyonun tam olarak nasıl bir yapı alacağının o sırada henüz belirsiz olduğunu da belirttiler.

Uzmanlar daha önce, 1920’den 1943’e kadar Lübnan’da manda gücü olan ve sonrasında da başlangıçta ülkede hâlâ oldukça güçlü bir konuma sahip olan Fransa’nın, uzun süredir üzerinde önemli bir etki kurduğu UNIFIL’in sona ermesini, Beyrut’taki konumuna büyük zarar verecek bir gelişme olarak değerlendirdiğini belirtmişti.

Lübnanlı gazeteci Suheyb Cevher, Haziran ayında Al Jazeera’ya verdiği demeçte, Fransa’nın şu anda, özellikle de ABD’nin Lübnan’ın iç işlerine giderek daha sert bir şekilde müdahale etmesi ışığında, ülkedeki konumunu yeniden tesis etmenin yollarını aradığını belirtmişti.

AB misyonu UNIFIL’in yerini alabilir

Fransa’nın oluşumunda önemli bir rol oynadığı planlanan AB misyonu, önümüzdeki yılın başlarında başlaması planlanıyor ve ilk etapta üç yıllık bir görev süresine sahip.

Avrupa Komisyonu’na göre, misyonun temel amacı, Hizbullah’a karşı Lübnan’ın “istikrarını, egemenliğini [ve] devlet kurumlarını” desteklemek.

Misyon, özellikle Lübnan silahlı kuvvetlerini ve iç güvenlik kurumlarını güçlendirmeyi hedefliyor. Bu amaçla, “birbirini tamamlayıcı görevler üstlenecek” askeri ve sivil iki ayak planlanıyor.

Avrupa Komisyonu’na göre askeri ayak, örneğin “sınır gözetimi ve kontrolü, istihbarat, gözetleme ve keşif, insan kaçakçılığıyla mücadele ve operasyonel koordinasyon” alanlarında danışmanlık desteği ve eğitimi içeriyor.

Yurtiçi kolluk kuvvetleri, siber suçlar ve insan kaçakçılığıyla mücadele gibi alanlarda ve ayrıca liman güvenliği yönetimi konusunda –özellikle Beyrut Limanı’nda– eğitilecek.

Şu an için AB misyonunun planlanan personel sayısının yaklaşık 160 olduğu belirtiliyor. Fransa ve İtalya’nın önemli bir rol oynayacağı söyleniyor. Ayrıca, Almanya’nın katılımı da kesin olarak planlanıyor.

AB, İsrail’le askeri olarak karşı karşıya mı gelecek?

Falat misyon, yalnızca Hizbullah’a yönelik değil.

Lübnan hükümeti, örgütün silahsızlandırılması için uğraşıyor. Örneğin geçen hafta, Lübnan yetkilileri 250 kilogram TNT ve 250 kilogram C4 patlayıcı taşıyan bir aracı ele geçirdi. Aracın Hizbullah’a ait olduğunu öne sürülüyor.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması, gelecekte AB tarafından desteklenecek. Bununla birlikte, AB misyonunun bir diğer amacı da, UNIFIL’in çekilmesinden sonra İsrail silahlı kuvvetlerinin Lübnan’da tamamen serbest hareket etmesini ve gözlemcilerin uyardığı gibi “şahit olmadan istediklerini yapabilmelerini” engellemek.

Buna karşı, AB üye devletlerinden askerlerin görevlendirilmesi planlanıyor.

Almanya’nın misyona katılması halinde, bu durum Alman askeri personeli için de geçerli olacak.

Bu da Bundeswehr’i İsrail silahlı kuvvetleriyle karşı karşıya getirecek. Bu durum, şimdiye kadar hiç görülmedi.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

Mélenchon ve “yeni Fransa”, Le Pen ve “düzen”e karşı

Yayınlanma

Bu ay Fransa’da yaşanan ayaklanmaların ardından Fransa, Jean-Luc Mélenchon ve “yeni Fransa” projesi ile Marine Le Pen ve “kanun ve düzen” arasında ikiye bölünmüş durumda.

Öğrencilerin isyanı ile birlikte tetiklenen ulusal kimlik meselesi, cumhurbaşkanlığı seçimlerinin merkezine yerleşti.

“İşte Mélenchon’un ‘yeni Fransa’sı,” diyen Ulusal Birlik (RN) lideri Jordan Bardella ve Kimlik ve Özgürlük (ID) partisinin lideri Marion Maréchal Le Pen, şiddet görüntülerini bu ifadeyle birleştirdi.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) liderinin son dönemdeki birçok konuşmasına göre, “yeni Fransa”, göç, kadın hakları, değişen aile yapısı, sosyal hareketlilik ve genç nesillerin siyasi talepleri sayesinde olumlu yönde dönüşmüş bir ülke anlamına geliyor.

Mélenchon, seçmenlerin gelecek yıl kendisini cumhurbaşkanı olarak seçmesi halinde bu iyimser vizyonun gerçeğe dönüşebileceğini savunuyor.

İki Fransa hafta sonu karşı karşıya gelecek

Fakat Nisan 2027 seçimleri yaklaşırken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu, Fransız kimliği konusundaki temel bir ayrılığı özetlediği için Marine Le Pen’in partisi RN için tekrar eden bir hedef haline geldi.

Le Pen’in partisi, yeniden canlandırılmış milliyetçi bir geçmişe duyulan nostaljiden beslenirken, Mélenchon’un “yeni Fransa” vizyonu eski düzenle kopmayı öngörüyor.

Bu iki vizyon, bu hafta sonu tam anlamıyla çatışacak gibi görünüyor. Le Pen, Orléans’ta 10.000 destekçinin katılımıyla bir toplantı düzenleyecek ve RN yetkililerinin belirttiğine göre bu toplantı otorite, Fransız kimliği ve kamu düzeni konularına odaklanacak.

Mélenchon’un partisi LFI’nın ise, Le Pen’in milliyetçi bir sembol olarak gördüğü eski Fransız kasabası Jeanne d’Arc’ta, diğer sol güçler ve sendikalarla birlikte RN’ye karşı düzenlenecek gösterilere katılması bekleniyor.

Mélenchon: Biz unutulmuşların, aşağılanmışların sesiyiz

“Yeni Fransa”da Sartre esintileri: Özcülüğe karşı değişim

LFI “yeni Fransa” kavramını eleştirilere karşı savunurken, bunun filozof Jean Paul Sartre’ı biraz okumadan ve solun uzun ideolojik savaşlarının biriktirdiği mirası anlamadan kavranamayacağını ileri sürüyor.

Sartre perspektifinden “yeni Fransa” sabit, özcü bir kimlik değil, değişken ve akışkan bir durum.

“Biz buyuz” demek yerine, bu bakış açısı “yaşadığımız şey budur” temeline dayanır ve güvencesiz işçiler, kadınlar, Fransız kökenli olmayanlar ve genç seçmenlerin karşı karşıya kaldığı farklı gerçeklikleri betimler.

Buna göre onların deneyimleri, ne sağın ne de solun geleneksel ulusal temsillerine uyar.

Mélenchon, kadınları “yeni Fransa”nın yüzü olarak tanımlıyor. Buna karma aileler, gençler, LGBT hakları, uzun mesafe işe gidip gelenler ve ataları yabancı ülkelerde doğmuş Fransızlar da dahil.

Sağdan salvolar, soldan eleştiriler

Bu ifadeyi yıllardır kullansa da bazı anketçilerin belirttiği gibi, kimlik siyaseti kampanyalarında daha büyük bir yer edinmeye başladıkça bu ifade giderek daha öne çıktı.

Siyasi yelpazenin her kesiminden eleştirmenler için “yeni Fransa”, “eski Fransa”nın bir kenara atıldığını ima ediyor.

Örneğin Muhafazakâr Bruno Retailleau bunu “Fransa’nın sonu” olarak nitelendiriyor.

Eski LFI müttefiki François Ruffin ise Mélenchon’u soldan eleştiriyor. Ruffin’e göre LFI lideri, işçi sınıfı kasabaları ve sanayisizleşmiş bölgeleri feda ederek, sınıfsal temelli bir siyasi cazibeyi, çeşitli kentsel seçmenlere yönelik bir cazibeyle değiştiriyor.

Diğerleri ise bunu, her türlü kültürel ayrım çizgisi boyunca kutuplaşmaya yol açmak için uydurulmuş bir slogan olarak görmezden geliyor.

Mélenchon Mayıs ayında, Fransa belediye seçimleri öncesinde bu kavramı yaygınlaştırırken, “Yeni Fransa, Fransa’nın bir kısmının diğerine karşı olması değildir; bu, tüm Fransa’dır,” dedi.

Bir ay sonra, mitinglerinde “On est chez nous!” ya da “Burası bizim evimiz!” sloganını attıklarını söyledi.

Rapporteur’e göre genellikle aşırı sağcı toplantılarla ve “Fransa bizimdir” varyantıyla ilişkilendirilen bu slogan, iki kampın gerçekte ne için mücadele ettiğini ifade etmenin daha basit bir yolu: Fransız kimliğini kim tanımlayacak ve Fransa’da kim evinde hissedecek?

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English