Diplomasi
Lavrov: BM Antlaşması ana prensiplerine bütünüyle uyulması, uluslararası barış ve istikrarın anahtarıdır

Editörün notu: Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, kaleme aldığı makalesinde ABD öncülüğündeki “kurallara dayalı düzenin” dişlileri altında ziyadesiyle gerileyen ve etkisini kaybeden uluslararası kurumların önemini tekrar hatırlatıyor. BM Antlaşmasının ana prensiplerine riayet edilmesi çağrısında bulunan Lavrov, söz konusu belgenin uluslararası barış ve istikrarın anahtarı olduğuna dikkat çekiyor.
***
BM Genel Kurulu’nun 78’inci oturumundaki genel politik tartışmanın sonucu dünyanın dramatik, deprem etkisi yapan değişiklikler yaşadığını açıkça göstermiştir. Gözümüzün önünde, Dünyanın kültürel ve medeniyetsel çeşitliliğini yansıtan yeni, daha adil, çok kutuplu bir dünya düzeni kurulmaktadır. Geleceğin şekli mücadelede doğmaktadır. Dünya nüfusunun yüzde 85’ini temsil eden çoğunluk, küresel refahın daha adil bir şekilde dağıtılmasını ve medeni çeşitliliğine saygı duymayı, uluslararası yaşamın tutarlı bir şekilde demokratikleşmesini savunmaktadır. Öte yandan, ABD liderliğindeki Batı devletlerinin dar bir grubu, neo-sömürgeci yöntemlerle doğal düzenin seyrini yavaşlatmak ve yitirdikleri hakimiyetlerini korumak için çabalıyor.
Eşitlik ilkesinin reddedilmesi ve buna bağlı müzakere kabiliyetinin yitirilmesi uzun zamandan bu yana “Kolektif Batı”’nın kartviziti halini almıştır. Dünyanın geri kalanına tepeden bakmaya “öncü” ve “peşinden sürüklenen” mantığına alışkın olan Amerikalılar ve Avrupalılar sıklıkla vaatlerde bulunuyor, yazılı ve yasal olarak bağlayıcı olanlar da dahil, yükümlülükler üstleniyor, ama daha sonra bunları yerine getirmiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in söylediği gibi, Batı gerçek bir “yalan imparatorluğudur”. Birçok diğer ülke gibi, biz de bunu ilk elden biliyoruz. Nazi Almanya’sının teslimiyetinden önce, İkinci Dünya Savaşı’ndaki müttefiklerimiz olan Washington ve Londra’nın, SSCB’ye karşı “Akılalmaz” adında bir askeri harekât için planlar hazırladıklarını ve 1949’da ise ABD’nin SSCB’ye karşı nükleer saldırı hazırlıkları geliştirdiğini hatırlatmak yeterlidir; bu “harekât” ancak Moskova’nın misilleme silahlarını üretmesiyle engellenmiştir.
“Soğuk Savaş”’ın sona ermesinden sonra, SSCB’nin Almanya’nın birleşmesinde belirleyici bir rol oynadığı ve yeni Avrupa güvenliği mimarisinin parametrelerini koordine ettiği zaman, Sovyet ve daha sonra Rus yönetimine, NATO’nun Doğuya doğru genişlemeyeceğine dair somut güvenceler verilmişti. Bununla ilgili görüşmelerin kayıtları hem bizde hem de Batı arşivlerinde bulunmaktadır. Fakat Batılı liderlerin bu güvencelerinin bir aldatmaca olduğu ortaya çıkmıştır. Onlar bu vaatlerini zaten yerine getirmeyeceklerdi. Ayrıca NATO’yu Rusya’nın sınırlarına yaklaştırırken, hiçbir şey olmamış gibi 1999-2010 yılları arasında en üst düzeyde AGİT çizgisinde olduğu gibi, kendi güvenliğini, başkalarının güvenliğini tehlikeye atmadan güçlendirme esasını ve herhangi bir ülkenin, ülke gruplarının veya örgütlerin Avrupa’da askeri-politik egemenliğine izin vermeme yükümlüklerini kabaca ihlal ediyorlardı; NATO yapmama garantisini verdiği şeyleri ısrarla yapmaya devam etmişti ve etmektedir.
2021’in sonlarında, 2022’nin başlarında, Ukrayna’nın blok dışı statüsünü değiştirmeden, Avrupa’da karşılıklı güvenlik garantileri konusunda ABD ve NATO ile anlaşma yapma teklifimiz kibirli bir şekilde reddedilmiştir. Batı, kanlı bir darbe sonucu iktidara getirilen Kiev rejimini silahlandırmaya sistematik olarak devam etmiş ve ülkemizi doğrudan askeri olarak tehdit etmek ve meşru Rus çıkarları topraklarındaki tarihi mirasını yok etmek için bir sıçrama tahtası olarak kullanmıştır.
“Soğuk Savaş”’ın sona ermesinden bu yana, Rusya Federasyonu topraklarında nükleer silah kullanımı senaryolarının geliştirilmesi de dahil olmak üzere, ABD’nin ve NATO müttefiklerinin benzeri görülmemiş bir dizi ortak askeri tatbikatı gerçekleştirilmiştir. Rusya’yı “stratejik yenilgiye uğratma” hedefinin ilanı, nihayetinde cezasız kalmalarının bir sonucu olarak ve korunma duygusunu tamamen yitiren sorumsuz politikacıların gözlerini kör etmişti.
NATO yayılmacılığının yeni tehlikeli tezahürü, bloğun “Avrupa-Atlantik ve Hint-Pasifik bölgesinin güvenliğinin bölünmezliği” sloganı altında sorumluluk alanını tüm Doğu Yarımküreye yayma girişimleriydi. Bu hedef doğrultusunda Washington, AUKUS, ABD-Japonya-Kore Cumhuriyeti “üçlüsü”, Tokyo-Seul-Canberra-Wellington dörtlüsü gibi kendi kontrolünde olacak askeri ve politik mini ittifaklar kurmaktadır. Üyelerini, altyapısını Pasifik Sahnesine entegre eden NATO ile pratik iş birliğine çekiyor. Rusya ve Çin’e karşı ASEAN çevresinde kurulmuş olan kapsayıcı, uzlaşmaya dayalı bölgesel mimariyi yıkmaya yönelik bu tür gizlenmeyen çabalar, halihazırda son derece ısınmış olan Avrupa’dakine ek olarak, jeopolitik gerilimin patlamaya hazır olan yeni bir odağını yaratma risklerini doğurmaktadır.
ABD’nin ve onlara tamamıyla bağlı olan Kolektif Batı’nın Monroe Doktrinine küresel bir yansıma vermeye çalıştığı net bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu düşünceler hayalperest olmakla birlikte bir o kadar da tehlikelidir, ancak bu durum Pax Americana’nın yeni ideologlarını durdurmamaktadır.
İşler öyle bir noktaya gelmiştir ki, artık Batı ülkelerinin yönetici çevreleri, BM Antlaşmasına aykırı olarak diğer ülkelere kiminle işbirliği yapıp yapmayacaklarını söylemektedir. Esasen, ulusal çıkarlara, bağımsız bir dış politikaya sahip olma haklarını ellerinden almaktadırlar. Kuzey Atlantik İttifakı’nın Vilnius Deklarasyonunda “Rusya ile Çin arasındaki güçlenen ortaklık”, “NATO’ya tehdit” olarak nitelendirilmektedir. Yakın zamanda Fransa’daki büyükelçilerin önünde konuşan E. Macron, BRICS’in genişlemesi konusunda samimi endişelerini dile getirerek, bu olayı “uluslararası sahnedeki durumun karmaşıklığının kanıtı olarak gördüğünü, Batı’nın ve özellikle de Avrupa’nın zayıflaması riskini taşıdığını söyledi. Batı’nın hakimiyeti altında olan dünya düzeni ilkeleri, örgütlenmesinin farklı biçimleri, gözden geçirilmektedir. “Eğer birisi biz olmadan bir yere gidiyorsa, iznimiz olmadan arkadaşlık kuruyorsa, bu bizim egemenliğimiz için bir tehdit oluşturmaktadır”.- İşte böylesine vahiyler. NATO’nun Asya Pasifik Bölgesi’ne ilerlemesi olumluymuş, ama BRICS’İN genişlemesi tehlikeliymiş.
Amerika Birleşik Devletleri liderliğindeki “Kolektif Batı”, tüm insanlığın kaderinin efendisi rütbesini kendi kendine sahiplenmiş ve biricik olduğu sanrısına kapılıp, BM’nin kurucu babalarının mirasını giderek daha da fazla görmezden gelmeye başlamış ve BM merkezli dünya düzeni mimarisini de kurallara dayalı düzenle değiştirmek istemiştir. Bu kuralları hiç kimse görmedi (daha doğrusu kimseye göstermediler), ancak Anglo-Sakson ve diğer jeopolitik uzmanların ikiyüzlü eylemlerini gözlemleyerek, bu maceranın pratikte nasıl somutlaştığına dair net bir anlayışa varmak mümkündür. BM Anlaşmasının kurallarına ve ilkelerine saygı duyma ihtiyacını sözde inkâr etmeyen Batı her zaman onlara seçici biçimde yaklaşmakta olup, sadece konjonktürel anda kendi jeopolitik ihtiyaçlarına ve işine gelenlerini cımbızla çekiyor. Bu arada, tüm yasal ilkeleri seçici olarak değil de uluslararası ilişkilerin adil bir şekilde düzenlenmesi ve birbirine bağlı olarak uyulması gerekmektedir: Devletlerin egemen eşitliği, iç işlerine karışmama, toprak bütünlüğüne saygı, halkların eşitliği ve kendi kaderini tayin etme hakkı, herkesin temel özgürlüklerine saygı, BM Güvenlik Konseyi’nin kararlarını uygulama ve BM’yi eylemlerin mutabakat merkezi olarak güçlendirme görevi.
“BM, devletlerin egemen eşitliği temelinde kurulmuştur. Bu temel ilkeyi hem Washington hem de Londra ve müteffikleri hiçbir zaman ve herhangi koşullarda bırakın kullanmayı, sözünü bile etmiyorlar.
Bu ilke, büyüklüğü, hükümet biçimi, politik veya sosyoekonomik yapısı ne olursa olsun, tüm ülkelere dünyada layık bir yer sağlamayı amaçlamaktadır. Batı ise, dünyayı her şeye izin verilen “demokrasilere” ve “altın milyarın” çıkarlarına hizmet etmek zorunda kalanlara ayırmaya çalışıyor. AB diplomasisi Başkanı J. Borrel’in “Avrupa’nın bir cennet bahçesi olduğu ve dünyanın geri kalanının vahşi bir orman olduğu” şeklindeki kamuoyuna açıklaması Batı’nın “münhasırlık kompleksinin” püf noktası oldu. Bu artık “egemen bir eşitlik” değil, açık bir sömürge ifadesidir.
“Kolektif Batı” sürekli olarak diğer ülkelerin iç işlerine karışmama konusundaki temel ilkeyi çiğnemektedir. Bunun Orta Amerika’dan, Yugoslavya’ya, Irak’a ve Libya’ya kadar pek çok örneği bulunmaktadır. Şimdilerde ise post Sovyet bölgesinde yayılmaya özel önem veriliyor.
SSCB’nin dağılmasından bu yana ABD’nin Ukrayna’yı kontrolü altına almaya açıkça kararlı olduğu alenen bilinen bir konudur. 2013’ün sonunda dönemin ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı V. Nuland Washington’un Kiev’deki itaatkâr politikacılarını beslemek üzere 5 milyar dolar harcadıklarını gururla itiraf etmişti. 2004-2005 yıllarında, Batı- Amerikan yanlısı bir adayı iktidara getirmek amacıyla- Kiev’deki ilk darbeyi onaylamış ve Ukrayna Anayasa Mahkemesi’ni ülkenin temel yasalarının öngörmediği üçüncü tur seçimlerini yapmak için haksız bir karar vermeye zorlamıştı. 2013-2014’teki ikinci Maidan döneminde daha da arsızca bir müdahalede bulunmuşlardı. O günlerde bir dizi Batılı özel amaçla gelen gezgin, katılımcıları hükümet karşıtı gösterilere, şiddet eylemlerine doğrudan teşvik etmekteydi. Aynı V. Nuland, ABD’nin Kiev büyükelçisi ile gelecek hükümeti oluşturacak darbeciler kadrosunu tartışıyordu. Aynı zamanda Avrupa Birliği’ne de dünya politikasındaki gerçek yerini gösterdi. Bunun anlamı: “İşiniz olmadığı konulara karışmayın”, demekti. Şubat 2014’te, Amerikalılar tarafından seçilen şahıslar, düzenlenen kanlı darbenin kilit katılımcıları haline gelmişti -hatırlatırım ki- bu, Almanya, Polonya ve Fransa’nın arabuluculuğunda Ukrayna’nın meşru olarak seçilmiş Cumhurbaşkanı V. Yanukoviç ile muhalefet liderleri arasında elde edildiği anlaşmadan bir gün sonra oluyor. BM Antlaşmasının içişlerine karışmama ilkesi birçok kez çiğnenmişti. Darbeden hemen sonra darbeciler, koşulsuz önceliklerinin Ukrayna’nın Rusça konuşan vatandaşları haklarının kısıtlanması olduğunu beyan ettiler. Anayasaya aykırı bir şekilde iktidarın ele geçirilmesinin sonuçlarına katlanmayı reddeden Kırım ve ülkenin güneydoğusunda yaşayanlara karşı cezalandırıcı bir operasyon başlatılarak onları terörist ilan ettiler. Buna karşılık, Kırım ve Donbas, BM Antlaşmasının 1. Maddesinin, 2. Paragrafında kaydedilen halkların eşitliği ve kendi kaderini tayin etme ilkesine tam uyumluluk içinde referandumlar gerçekleştirdi.
Batılı diplomatlar ve politikacılar, Ukrayna ile ilgili olarak tüm olup bitenlerin arka planını, toprak bütünlüğünün ihlal edilmesinin kabul edilemezliğine indirgeme arzusuyla bu en önemli uluslararası hukuk normundan özenle kaçınıyorlar.
Bu bağlamda şunu vurgulamak önemlidir: 1970 yılında oybirliğiyle kabul edilen Devletler arasındaki Dostane İlişkiler ve İşbirliğine İlişkin Uluslararası Hukuk İlkelerine Dair BM Deklarasyonunda, BM Antlaşmasına uygun olarak toprak bütünlüğüne saygı ilkesinin “eylemlerinde halkların eşitliği ve kendi kaderini tayin etme ilkesine uyan devletlere” ve bunun neticesinde bu bölgede yaşayan bütün insanları temsil eden hükümetlere uygulanacağı belirlenmiştir: Darbenin sonucu olarak Kiev’de iktidarı ele geçiren Ukraynalı Neo-Nazilerin Kırım ve Donbas nüfusunu temsil etmedikleri gerçeğini kanıtlamak gerekmez. Ve Batı başkentlerinin Kiev rejiminin suç eylemlerine koşulsuz desteği de içişlerine kaba bir müdahalenin ardından kendi kaderini tayin etme ilkesinin ihlal edilmesinden başka bir şey değildir. Devlet darbesinden sonra Poroshenko ve daha sonra V. Zelensky yönetimi yıllarında, Ruslarla ilgili ne varsa -eğitim, medya, kültür, kitaplar ve anıtların yok edilmesi ile ilgili ırkçı yasaların kabul edilmesi, Ukrayna Ortodoks Kilisesi’nin yasaklanması ve mülkünün ele geçirilmesi- ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı olmaksızın, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı duyulmasına ilişkin BM Antlaşması 1. Maddesinin 3.Paragrafın açıkça ihlal edilmesiydi. Bu eylemlerin, devletin Rusların ve diğer ulusal azınlıkların haklarına saygı gösterme yükümlülüğünün belgelendiği Ukrayna Anayasasına doğrudan aykırı olduğu gerçeğinden bahsetmiyorum bile.
Kiev, BM Güvenlik Konseyi’nin 2202 no’lu kararı ile onaylanan 12 Şubat 2015 tarihli “Minsk Anlaşmalarının uygulanmasına yönelik Toplu Önlemler” adlı özel kararı uyarınca üstlendiği uluslararası vecibeleri, BM Antlaşmasının -anlaşmazlığı çözmek için taraflarca kabul edilen her türlü prosedürü- destekleyen 36. Maddesine uygun olarak, yerine getirmek zorundaydı. Bu taraflar Kiev, Donetsk Halk Cumhuriyeti ve Lugansk Halk Cumhuriyeti idi. Ancak geçen yıl, V. Putin dışındaki Minsk anlaşmalarını imzalayan tüm taraflar (A. Merkel, F. Hollande ve P.Poroshenko), bu belgeyi imzalarken bunu yerine uygulamayı zaten düşünmediklerini alenen ve hatta memnuniyetle itiraf ettiler. Bunu sadece Ukrayna’nın askeri kapasitesini arttırmak ve Rusya’ya karşı silahlandırmak için zaman kazanmaya çalıştıklarını vurguladılar. Bu yıllar içinde AB ve NATO, Minsk anlaşmaları sabotajını doğrudan destekledi ve Kiev rejimini -Donbas sorununun- güç kullanarak çözmeye sürüklemiş oldu. Bütün bunlar, “tüm BM üyelerinin “Güvenlik Konseyi’nin kararlarına uymak ve bunları yerine getirmek” zorunda oldukları BM Antlaşmasının 25. Maddesine aykırı olarak yapıldı.
Minsk Anlaşmaları ile bir paket halinde, Rusya, Almanya, Fransa ve Ukrayna liderlerinin, Berlin ve Paris’in Donbass’taki bankacılık sisteminin yeniden inşasına yardımcı olmak da dahil olmak üzere birçok şey vaat ettikleri bir deklarasyonu imzaladıklarını da hatırlatmak isterim. Ancak bunun için hiçbir şey yapmadılar. Yükümlülükleri olduğu halde ancak P.A. Poroşenko’nun Donbass’ı ticari, ekonomik ve ulaşım ablukasına nasıl aldığını izlemekle yetindiler. Berlin ve Paris, aynı deklarasyonda ticaret alanında Rusya’yı rahatsız eden meseleleri pratik bir şekilde ele almak için, Rusya-Ukrayna-AB formatında üçlü işbirliğinin güçlenmesine yardımcı olacağını ve ayrıca “Atlantik’ten Pasifik’e ortak insani ve ekonomik alanın yaratılmasını” teşvik edeceğini ilan ettiler. Bu deklarasyon da Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı ve BM Antlaşmanın adı geçen 25. Maddesi uyarınca uygulamaya tabi olacaktı. Ancak Almanya ve Fransa liderlerinin bu taahhütlerinin de “içi boş” çıktı ve Antlaşma ilkelerinin sıradaki bir başka ihlali oldu.
SSCB’nin efsanevi Dışişleri Bakanı AA Gromyko, defalarca haklı olarak şöyle demiştir: “On yıl süren müzakere bir günlük savaştan daha iyidir”. Bu öğüte uyarak uzun yıllar müzakere ettik, Avrupa güvenliği alanında anlaşmalar yapmaya çalıştık, 1997’de NATO–Rusya Temel Yasasını onayladık, AGİT’in güvenliğin bölünmezliğine ilişkin en üst düzeyde beyanını kabul ettik ve 2015’ten itibaren müzakerelerden kaynaklanan Minsk anlaşmalarının koşulsuz olarak yerine getirilmesinde ısrar ettik. Her şey, “sözleşmelerden ve diğer uluslararası hukuk kaynaklarından doğan yükümlülüklere adalet ve saygı için koşulların sağlanmasını” talep eden BM Antlaşmasına uygun biçimde. Batılı meslektaşlarımız, belgeleri imzalarken, bunlara uymayacaklarını önceden bilerek bu prensibi çiğnediler.
Bugün aleyhtarlarımızın söylemlerinde sadece “istila, saldırganlık, ilhak” sloganlarını duyuyoruz. Sorunun derin nedenleri hakkında, ikinci dünya savaşının sonuçlarını ve kendi halkının tarihini yeniden yazan Nazi rejimini yıllarca nasıl besledikleri hakkında bir söz bile etmiyorlar. Batı, gerçeklere ve BM Antlaşmasının bütün hükümlerine saygıya dayanan somut diyalogdan kaçıyor. Dürüst bir diyalog için argümanları yoktur.
Batılı temsilcilerin demagojilerini açığa çıkaran profesyonel tartışmalardan korktukları konusunda istikrarlı bir izlenim mevcuttur. Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne dair büyüler yapan eski sömürge metropolleri Paris için -Fransız- Mayotta’yı Komorlar Birliği’ne geri dahil edilmesi ihtiyacı olduğunu, Londra’nın Chagos takımadalarından ayrılması ve Buenos Aires’le Malvinas Adaları üzerine müzakerelere başlaması gerektiğine dair BM’nin kararları konusunda susuyorlar. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün bu “savunucuları” şimdi, temel insan hakları, özellikle de ana dillerine hakkının sağlanması garantileriyle Donbass’ın Ukrayna ile yeniden birleşmesinden bahseden Minsk anlaşmalarının özünü hatırlamadıklarını iddia ediyorlar. Bu anlaşmaların yerine getirilmesini engelleyen Batı, Ukrayna’nın çöküşünden ve orada bir iç savaşın kışkırtılmasından doğrudan sorumludur.
Avrupa’daki güvenlik krizini önleyebilecek ve çıkar dengesi temelinde güven önlemlerinin mutabakatına yardımcı olabilecek BM Antlaşmasının diğer ilkelerinden, Antlaşmanın saygıya değer VIII. Bölümünün 52. Maddesine dikkat çekeceğim. İçinde, bölgesel örgütlerin yardımıyla anlaşmazlıkların barışçıl bir şekilde çözülmesi için bir uygulama geliştirme ihtiyacı tespit edilmiştir.
Bu ilke çerçevesinde Rusya, müttefikleriyle birlikte, AGİT zirvelerinin Avrupa’daki güvenliğin bölünmezliğine ilişkin kararlarının pratik olarak uygulanmasına yardımcı olmak için KGAÖ ve NATO arasında sürekli temasların kurulmasını savundu. Ancak, KGAÖ’nün yüksek organlarının Kuzey Atlantik İttifakına yönelik çok sayıdaki başvurular göz ardı edildi. Eğer NATO KGAÖ’nün iş birliği tekliflerini reddetmemiş olsaydı, belki de bunun sayesinde, Rusya’yı on yıllardır dinlemeyi reddettiği ya da aldattığı gerçeğinden dolayı mevcut Avrupa krizine yol açan birçok olumsuz süreç önlenebilirdi.
Batı merkezli liberal dünya düzeni, çifte standartlar olmadan düşünülemez. Kırım, Donetsk ve Lugansk Halk Cumhuriyetleri, Zaporojye ve Kherson bölgelerinin sakinlerinin özgür iradesi sonucunda Rusya ile birlik lehine hareket etme durumunda olduğu gibi, kendi kaderini tayin ilkesi Batı’nın jeopolitik çıkarlarına aykırı olduğunda, Batı sadece onu unutmakla kalmıyor, aynı zamanda insanların seçimlerini öfkeyle kınıyor, yaptırımlarla cezalandırıyor. Batı’nın çıkarına olduğunda “Kaderini kendin tayin et” ilkesi mutlak kural oluyor. Bu konuda Kosova’nın Sırbistan’dan hiçbir referandum yapılmadan koparılmasını hatırlatmak yeterlidir.
Bu Sırp bölgesindeki durumun kötüye gidişinin sürmesi derin bir endişe kaynağıdır. Kosovalılara silah tedarikleri ve NATO tarafından ordu kurmalarına yardım edilmesi, BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 no’lu temel kararını kabaca ihlal etmektedir. Donbass Cumhuriyetlerinin özel statüsünü öngören ve Kiev’in Batı’nın desteğiyle açıkça sabote ettiği Ukrayna’yla ilgili Minsk anlaşmalarının üzücü tarihinin Balkanlarda nasıl tekrarlandığını bütün dünya görmektedir. Şu anda Avrupa Birliği Belgrad ve Priştine arasında 2013’te Kosova’da kendi diline ve geleneklerine özel hakları bulunan Sırp belediyeler topluluğunun kurulmasına ilişkin anlaşmalarının yerine getirilmesini, himayelerinde bulunan Kosovalılara kabul ettiremiyor ve ettirmek de istemiyor. Her iki durumda da AB anlaşmaların garantörü olarak hareket ediyordu ve muhtemelen onların kaderi de aynıdır. “Sponsor” kim ise, sonuç da ona göredir.
Şimdi Brüksel, önce kendi jeopolitik gururunu düşünerek Azerbaycan ve Ermenistan’a -arabuluculuk hizmetlerini- empoze etmektedir ve Washington’la beraber Güney Kafkasya’ya istikrarsızlık getirmeye çalışmaktadır. Artık Erivan ve Bakü liderleri kendi aralarında iki ülkenin egemenliğinin karşılıklı tanınması meselesini çözdükten sonra, sıra barışçıl bir hayatın kurulmasına, güvenin pekiştirilmesine geliyor. Rusya barış gücü birliği buna her türlü katkıda bulunmaya hazırdır.
Devletlerarası ilişkilerin demokratikleşmesini önlemek için ABD ve müttefikleri, mevcut prosedürleri baypas ederek konsensüs kuralına dayanmayan yetkilere sahip alt mekanizmaların oluşturulmasına ilişkin karar aldırıyor, uluslararası kurumların sekreteryalarını giderek daha açık ve kaba bir şekilde özelleştirmekte, şu veya bu nedenlerden ötürü Washington’dan hoşnut olmayanları suçlama hakkına sahip olan mekanizmaları kurmaktadır.
BM Antlaşması taleplerinin, Antlaşmanın 100. Maddesine uygun olarak tarafsız davranması, herhangi bir hükümetten talimat almaması ve elbette üye devletlerin egemen eşitlik ilkesine saygı duyması gereken Dünya Örgütü Sekreterliği’ne da uygulandığının altını çizmek gerekir. Bu bağlamda, BM Genel Sekreteri A. Guterres’in 29 Mart tarihli “otokratik yönetimin istikrarı garanti etmediği, kaos ve çatışmanın katalizörü olduğu”, buna karşılık “güçlü demokratik toplumların kendi kendini iyileştirme ve kendi yanlışlarını düzeltme yeteneğine sahip oldukları. Kan dökülmeden ve şiddete başvurmadan radikal değişiklikleri bile teşvik edebilirler.” yönündeki açıklamalarına karşı ciddi sorular iletmek mümkündür. Yugoslavya, Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve diğer birçok ülkede “güçlü demokrasilerin” saldırgan maceralarının getirdiği “değişimler” istemeden akla gelmektedir.
Genel Sekreter daha sonra şunları söyledi: “Onlar (demokrasiler) eşitlik, katılım ve dayanışma ilkelerine dayanan geniş işbirliği merkezleridir.” Bu sözlerin, J. Biden’ın ABD yönetimi, katılımcılarını Washington’dan daha ziyade Demokrat Partinin üst yöneticilerine sadakat ilkesine göre seçtiği, BM’nin dışında toplanan bir “demokrasi zirvesinde” telaffuz edilmesi dikkat çekicidir. Bu tür forumları küresel nitelikte konuları tartışmak için kullanma çabaları, BM Antlaşmasında belirtilen “Örgütün ortak hedeflere ulaşmada eylemlerin mutabakatı için bir merkez olarak rolünü güvence altına alması” denilen 1. Maddenin 4. Paragrafıyla, doğrudan çelişkilidir.
“Aynı Demokrasi Zirvesinde” Genel Sekreter şunları açıkladı: “Demokrasi BM Antlaşmasından kaynaklanıyor. BM Antlaşmasının ilk sözleri “Biz halklarız,” temel bir meşruiyet kaynağını “yönetilenlerin rızasını” yansıtıyor. Bu tezi, kendi halkının büyük bir kısmına karşı savaş başlatan Kiev rejiminin “sicili” ile ilişkilendirmek yararlı olabilir – ülkede yasalara aykırı olarak iktidarı ele geçiren ve BM Güvenlik Konseyi’nin onayladığı Minsk anlaşmalarını çöpe atan Neo-Nazilere ve Rusofoblara kendilerini yönetme rızasını vermeyen milyonlarca insana karşı savaş açılmış ve böylece Kiev rejimi Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü kundaklamış oldu.
Antlaşmanın prensiplerinden bahsetmişken, Güvenlik Konseyi’nin Genel Kurulla ilişkisi ile ilgili bir soru ortaya çıkıyor. “Kolektif Batı “uzun süredir ve saldırganca “veto hakkının kötüye kullanılması” konusuna ağırlık veriyor ve BM üyelerine baskı uygulayarak, Batı’nın giderek daha fazla kasıtlı olarak kışkırttığı bu hakkın her uygulanmasından sonra ilgili konuyu Genel Kurulda ele almak için karar aldırıyor. Bu konu bizim için herhangi bir sorun teşkil etmiyor, çünkü Rusya’nın gündemdeki tüm konulara yaklaşımları açıktır, saklı gizli hiçbir şeyimiz yoktur ve duruşumuzu bir kez daha ortaya koymakta zorlanmıyoruz. Üstelik, veto kullanımı, Antlaşmada öngörülen, Örgütün bölünmesine neden olabilecek kararların alınmasına izin vermemek amacıyla kullanılan kesinlikle meşru bir araçtır.
Eğer Genel Kurulda veto kullanım hakkı prosedürleri kabul edilmişse, o zaman Güvenlik Konseyi’nin yıllar önce vetosuz olarak kabul edilen ancak uygulanmayan kararları niçin düşünmeyelim? Bu durumu; örneğin, Filistin ile, ayrıca Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile ilgili sorun kompleksini, İran nükleer programı konusunu düzenleme ve Ukrayna’daki Minsk anlaşmalarını onaylayan 2202 sayılı kararın uygulanmasını engelleyenleri dinlemek gibi konuları Genel Kurul neden ele almasın?
Yaptırım rejimleri ile ilgili problemlere de daha fazla dikkat çekilmeli. Artık norm haline geldi: Uzun müzakerelerden sonra Güvenlik Konseyi -antlaşmaya sıkı sıkıya bağlı olarak- belirli bir ülkeye yönelik yaptırımları onaylıyor daha sonra da ABD ve müttefikleri aynı devlete karşı Güvenlik Konseyi’nden onayı alınmayan ve uzlaşma sonucu “pakete” girmeyen tek taraflı yaptırım uygulamalarını kural haline getiriyor. Berlin, Washington, Paris ve Londra milli yasama kurulları tarafından, süresi BM Güvenlik Konseyi 2231 kararıyla Ekim ayında hukuken sona erecek olan İran’a ilişkin kısıtlamaları uzatma da bunlara dahildir. Yani: Güvenlik Konseyi’nin kararının süresi doldu ama bu durum Batılıların umurunda bile değildir. Onların kendi “kuralları” vardır.
Batı azınlığının saldırgan, dar görüşlü çizgisi, uluslararası ilişkilerde ciddi bir krize neden oluyor. Küresel çatışmanın riskleri artıyor. Bununla birlikte, oluşan bu durumdan çıkış yolları mevcuttur. İlk önce, herkesin dünya kaderlerinin sorumluluğunun, bir sonraki ulusal seçimlerdeki konjonktürel seçim düzeni açısından değil de daha çok tarihsel bağlamda, bilincine varması gerekir. Takriben 80 yıl önce, BM Antlaşmasını imzaladıktan sonra, dünya liderleri tüm devletlerin eşitliğine saygı duymayı kabul ettiler, böylece gelişimlerinin sürdürülebilirliği ve güvenliği için eşit, çok merkezli bir dünya düzenine duyulan ihtiyacı onayladılar.
BM Antlaşmasında yer alan çok kutuplu ruhun hayata geçirilmesini sağlamak gereklidir. Gün geçtikçe daha çok ülke kendi egemenliğini pekiştirmeye ve ulusal çıkarları, gelenekleri, kültürü ve yaşam tarzını korumaya çalışmaktadır. Başkalarının zorlaması altında yaşamak istemiyorlar, çok kutuplu mimari çerçevesinde sadece eşit ve karşılıklı yarara dayanan hem kendi aralarında hem de dünyanın geri kalanıyla dost olmak ve ticaret yapmak istiyorlar. Bu tutum, BRICS, G20 ve Doğu Asya Zirvesi’ndeki son toplantılarda yaygındı.
Küresel yönetim mekanizmalarının hızlı bir şekilde değişmesi görevi ön plana çıkmaktadır. ABD ve müttefikleri, Küresel Güney ülkelerinin gerçek ekonomik ve mali ağırlığını kabul ederek, IMF ve Dünya Bankası’nda oy kullanma kotalarının yeniden dağıtılmasını yapay olarak engellemekten vazgeçmelidir. DTÖ uyuşmazlıklarının çözümü için Kurum çalışmalarının engellenmesinin derhal kaldırılması gereklidir.
Güvenlik Konseyi’nin tamamen Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin yetersiz temsiliyetinin ortadan kaldırılması üzerinden genişletilmesine giderek daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Güvenlik Konseyi’nin hem daimi hem de daimi olmayan yeni üyelerinin hem kendi bölgelerinde hem de Bağlantısızlar Hareketi -Grup 77- İslam İşbirliği Örgütü gibi küresel erişim örgütlerinde de otoriteye sahip olmaları önemlidir.
BM Sekreteryası’nın oluşturulmasının daha adil yöntemlerini düşünmenin zamanı gelmiştir. Uzun yıllar boyunca yürürlükte olan kriterler, devletlerin dünya meselelerindeki gerçek ağırlığını yansıtmıyor ve yapay olarak NATO ve AB vatandaşlarının aşırı çoğunluğunu sağlıyor. Bu eşitsizlikler, sahiplerini, neredeyse hepsi Batı’nın politikasını yürüten başkentlerde bulunan uluslararası örgütlerin karargahlarının ev sahibi ülkelerinin konumuna bağlayan kalıcı sözleşmeler sistemi sayesinde daha da derinleşmektedir.
BM reformuna yönelik tüm çabalar, uluslararası hukukun üstünlüğünü onaylamayı ve Örgütü dünya politikasının merkezi koordinasyon organı olarak yeniden canlandırmayı amaçlamalıdır. Örgüt dürüst bir çıkar dengesi temelinde sorunların birlikte ele alınacağı bir yer olmalıdır.
Bu arada, Küresel Güney’in çıkarlarını yansıtan yeni tip birliklerin potansiyeli tam olarak devreye girmelidir. Bu, her şeyden önce, Johannesburg’daki zirvenin ardından güvenilirliğini önemli ölçüde artıran ve gerçekten küresel bir etki sahibi olan BRICS’tir. Bölgesel düzeyde Afrika Birliği, SELAK, Arap Birliği, Basra Körfezi Arap Devletleri İşbirliği Konseyi ve diğer yapılar gibi örgütlerin yeniden canlanması söz konusudur. Avrasya’da, SCO, ASEAN, KGAÖ, AEB, BDT, Çin Tek Kuşak, Tek Yol projesi çerçevesinde entegrasyon süreçlerinin uyumlaştırılması ivme kazanmaktadır. Ortak kıtamızın istisnasız her ülkenin katılımına açık olan büyük bir Avrasya Ortaklığının doğal oluşumu gerçekleşmektedir.
Bu olumlu eğilimler, Batı’nın dünya siyasetinde, ekonomide ve finans alanında egemenliğini sürdürmeye yönelik giderek artan agresif girişimleriyle çelişmektedir. Dünyanın izole ticaret bloklarına ve makro bölgelere parçalanmasını önlemek ortak çıkarlardadır. Fakat eğer ABD ve müttefikleri küreselleşme süreçlerini adil ve eşit hale getirmek konusunda anlaşmaya varmak istemiyorlarsa, geri kalanlar, sosyo-ekonomik ve teknolojik gelişimlerini, güvenliklerini eski metropollerin yeni sömürgeci içgüdülerine bağlı olarak ortaya koymamaya yardımcı olacak adımlar hakkında sonuçlar çıkarmak ve düşünmek zorunda kalacaklar.
5 Ekim’de Valdai Forum toplantısında konuşan Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Vladimiroviç Putin, BM Antlaşmasına dayanan uluslararası hukukun güçlendirilmesini açıkça savunmuş ve gerçek çok kutupluluğun oluşumunun altı ilkesini ortaya koymuştur: dünyanın açıklığı ve birbirine bağlılığı – iletişimin önündeki engelleri kaldırarak, çeşitliliğe ortak gelişimin temeli olarak saygı duyulması, küresel yönetim yapılarında maksimum temsililik, herkesin çıkarları doğrultusunda evrensel güvenlik, kalkınma yararlarına adil erişim, herkes için eşitlik, “zengin ya da güçlü” olanın dayatmasının reddedilmesi.
V.V. Putin şunları vurguladı: “Önümüzde, aslında, yeni bir dünyanın inşa edilmesi görevi vardır.” Söz konusu olan öncekilerin yaptığı her şeyi sil baştan yapmak değildir. Yeni bir dünya için sağlam bir temel vardır – bu da BM Antlaşmasıdır. Asıl mesele şu ki, yasal ilkelerle konjonktürel seçici hokkabazlık yoluyla onun yıkımını önlemek, bu ilkelerin tüm ülkeler tarafından tam anlamıyla ve karşılıklı olarak yerine getirilmesini sağlamaktır.
Eğer dünya topluluğunun üyeleri kökenlerine geri dönme kararlılığını kendilerinde bulurlarsa ve BM Antlaşmasına göre kendilerine verilen yükümlülükleri pratiğe dökerlerse insanlık tek kutuplu dönemin zararlı mirasını yenme şansına sahip olacaktır.
Herkesin dünyanın kaderinde aldıkları kendi ve kolektif sorumluluklarının ne kadar farkında olduklarını BM Genel Sekreteri’nin inisiyatifiyle seneye gerçekleşecek olan “Geleceğin Zirvesi”’ ne hazırlıklar gösterecektir. Guterres’in Genel Kurulun 78. oturumunun arifesinde düzenlediği basın toplantısında söylediği gibi, eşitlik ve dayanışmaya dayalı barış ve refah istiyorsak, ortak geleceğimizi ortak iyilik uğruna tasarlarken uzlaşmaya varmada, liderler özel bir sorumluluğa sahiptir.” Altın sözler. Birleşmiş Milletler’in misyonu ülkeleri “demokratik” veya “otokratik” olarak bölmeye değil, uzlaşma arayışıdır. Rusya, benzer düşünenlerle birlikte, bunun uygulanmasına tam olarak katkıda bulunmaya hazırdır.
Diplomasi
Emekli Yarbay Daniel Davis: Artık 1992’de değiliz, ABD askeri üstünlüğünü kaybetti

Editörün notu: ABD ordusundan emekli Yarbay Daniel Davis, 26 Eylül’de İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamındaki sunumunda Washington’ın 1992 sonrasına ait tek kutuplu askeri üstünlüğünü kaybettiğini belirtti. Amerikan yönetiminin ve Avrupalı müttefiklerin yeni askeri gerçeklikleri okuyamadığını belirten Davis; Çin, Rusya ve İran’ın değişen dengelerin tamamen bilincinde olduğunu ifade etti. Karabağ Savaşı ve Ukrayna cephesinde Bayraktar TB2 gibi İHA sistemlerinin geleneksel zırhlı harp doktrinlerini geçersiz kıldığını, ABD’nin ise insansız sistemler yarışında rakiplerinin çok gerisinde kaldığını vurguladı. İran’ın dağ altı tesisleri ve balistik füze kapasitesiyle güçlü bir savunma hattı kurduğunu dile getiren kıdemli subay, askeri dayatmalar yerine gerçekçi diplomasiye dönülmesi gerektiğini kaydetti.
Size son dakika bir haberim var: Artık 1992 yılında yaşamıyoruz. Anlaşılan bu haberi benim vermem gerekiyor; zira hem Washington’da hem de Avrupa’da bunu henüz idrak edememiş görünenler var. Oysa 1992’de Amerika Birleşik Devletleri, kurduğu koalisyonla Irak ordusunu rekor sürede darmadağın ettiği Çöl Fırtınası Harekâtı’ndan henüz yeni çıkmıştı.
Sovyetler Birliği dağılmış, Varşova Paktı tarihe karışmıştı. Ayakta kalan Rus ordusunun donanması limanlarda paslanmaya terk edilmişti; konvansiyonel düzeyde hiçbir varlık gösteremiyordu. Elbette nükleer silahları mevcuttu ancak konvansiyonel sahada koca bir sıfırdan ibaretti. Çin ise esasen piyadeye dayalı bir ordu niteliği taşıyordu.
İşte o tarihe kadar ABD, küresel sahnede kesin biçimde mutlak askeri güç konumundaydı. Güç intikalini herkesten daha iyi icra edebiliyor, bunu konvansiyonel olarak sahaya yansıtabiliyorduk; üstelik nükleer cephanemiz de arkamızdaydı.
Oysa artık 1992’de değiliz. ABD ise sanki hâlâ 1992 yılındaymışız, hâlâ tek kutuplu dünyanın rakipsiz askeri gücü bizmişiz gibi hareket ediyor. Fakat bu konuda ne Çin’in kafası karışık ne de Rusya’nın. Artık İran da durumun gayet farkında. Gezegendeki en kudretli askeri kuvvet olmadığımızı hepsi çok iyi biliyor.
Karşınızda Başkan Trump, Savaş Bakanı Pete Hegseth ve Temsilciler Meclisi Başkanı Johnson gibi isimler var. Durmaksızın, tarihin ve gezegenin gelmiş geçmiş en güçlü askeri kuvveti olduğumuzu, hiç kimsenin yanımıza bile yaklaşamayacağını yineliyorlar. Doğrusu bize yaklaşan pek çok aktör var; üstelik hemen yanı başımıza değil, tam karşımıza dikilecek kadar yakınlar.
Yirmi birinci yüzyılda askeri harekâtları hâlâ yirminci yüzyıl kafasıyla yürütmeye çalışıyoruz. Çağın fersah fersah gerisinde kaldık ve bunun sonuçları son derece ağır oluyor.
Arkanızda bunu icra edecek askeri kudret yoksa tek kutuplu bir güç olamaz, insanlara ne yapacaklarını dikte edemez ve üzerlerinde hâkimiyet kuramazsınız. Biz artık öyle bir orduya sahip değiliz. Bu gerçek, bizim dışımızdaki herkes için gün gibi ortada.
İşin en tehlikeli yanı da liderlerimizin söylediklerine sahiden inanması; en güçlü ordu olduğumuzu ve canımızın istediği her şeyi yapabileceğimizi düşünmeleri.
Ne yazık ki bu yanılsamanın doğru göründüğü en talihsiz örneklerden biri Venezuela oldu. Bir meslektaşımın deyişiyle Başkan Trump orada “yıkıcı bir başarı” elde etti. Birçok kişi kendisini türlü sorunlar çıkabileceği konusunda uyarmıştı; nitekim Venezuela halkı gerçekten direnseydi bu sorunlar yaşanırdı da.
Ancak içeriden istihbarat aldığımız ve iş birliği yapan bazı unsurlar bulunduğu için neredeyse kansız bir darbe gerçekleşti. Yine de 80 civarında insan hayatını kaybetti; yani onlar açısından hiç de kansız sayılmazdı, fakat Trump için büyük bir başarı oldu.
Böylece meselenin sarpa saracağını, zorlaşacağını ya da yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini öne süren bütün o muhaliflerin aklını kaçırdığı sonucuna vardı. Artık atacağı her adımın tutacağını sanıyor.
İran’a girebileceğimiz, belki Küba’ya, hatta yakın zamana kadar Grönland’a bile uzanabileceğimiz inancıyla hareket ediyor. Kısacası yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını zannediyor.
Oysa durumun hiç de öyle olmadığını tüm çıplaklığıyla kanıtlamış bulunuyoruz. Zaten birkaç gün önce sizinle de tam olarak bunu konuşuyorduk.
Eski bir tank subayı olarak Çöl Fırtınası’nda bizzat savaştım. Bilginiz olsun diye söylüyorum; İkinci Dünya Savaşı’ndan o güne kadarki en büyük tank çarpışması olan 70 Easting Muharebesi’nde yer aldım. 2000’li yıllarda Almanya’daki ABD 1. Zırhlı Tümeni bünyesinde zırhlı süvari taburunun ikinci komutanıydım; personelin eğitiminden ve muharebeye hazırlanmasından sorumluydum. O dönem modern savaş buydu.
Bu görev, yine konvansiyonel yöntemlerle yürüttüğümüz 2003 Irak Savaşı’nın sonrasına denk geliyordu. Yeri gelmişken belirteyim, artık 2003 yılında da değiliz. Çünkü o çatışmalarda hava kuvvetlerine, İHA gücüne ya da balistik füze cephanesine sahip bir düşmanla karşılaşma endişemiz yoktu; bu tür tehditlerin hiçbirini dert etmek zorunda değildik.
İran’ın açıkça gözler önüne serdiği üzere, füzelerin sahadaki varlığı sebebiyle, 1991’de Çöl Fırtınası ile başlayıp sonraki yıllarda yürüttüğümüz türden bir savaşı bugün vermemiz imkânsız.
2020 yılındaki Ermenistan-Azerbaycan Savaşı ve Bayraktar TB2 İHA’larının kullanımı, konvansiyonel harbin ebediyen ve kökten değiştiğini kanıtladı. Amerikan ordusunda, özellikle de kara kuvvetlerimizde köklü bir dönüşüm yaşanacağını; hatta dünya genelindeki tüm kara unsurlarının bunu göreceğini düşünmüştüm.
Oysa artık karada, daha 2003’te Bağdat’ta yaptığımız gibi savaşamazsınız; bunu tekrarlamak mümkün değil. Sahaya toplu birlikler ve zırhlı araçlar yığdığınız an, tanklarınız ne kadar gelişmiş olursa olsun havaya uçacaktır. Aynı durum zırhlı birlikler için de geçerli; artık toplu halde intikal edemezsiniz. Dolayısıyla savaşmak için yeni yöntemler geliştirmek zorundasınız.
Şaşırtıcı biçimde Rusya da bu dersi hemen kavrayamadı; 2022’de Ukrayna’ya yönelik ilk harekâtlarında çağın gerisindeydiler. O aşamada Ukrayna aslında daha ilerideydi; nitekim ilk safhalarda Bayraktar TB2 İHA’larını kayda değer bir etkiyle kullandılar.
Fakat Rusya toparlandı, vaziyeti kesin olarak çözdü ve bana göre şu anda küresel ölçekte lider konuma yerleşti. Ukrayna da bu konuda çok yakın ve son derece yetkin; ancak Rusya özellikle hacim ve ölçek bakımından onların önüne geçti. Biz ise fersah fersah gerideyiz. Hâlâ yirminci yüzyılda çakılı kaldık, arayı kapatamadık bile. Durumu özetlemek gerekirse: 2027 sonuna kadar muhtelif türlerde yaklaşık 300 bin İHA edinmeyi planlıyoruz.
Rusya bu miktarı ne kadar sürede üretiyor dersiniz? İki haftada, belki de daha kısa bir sürede. Kısıtlı imkânlarına rağmen Ukrayna da öyle; üstelik katbekat daha ucuza mal ediyorlar. Asıl can alıcı nokta da bu. Bizim zihniyetimiz ise hâlâ salyangoz hızıyla ilerliyor; olup biteni kavrayamıyoruz.
Artık herkese ne yapacağını dikte edemeyiz fakat hâlâ bunu deniyoruz. Bu yüzden Başkan Trump, elindeki nüfuzu Rusya-Ukrayna savaşını sonlandırmak için kullanmaya yanaşmıyor.
Ukrayna’nın Rusya’nın içlerini vurmasına yardım etmeyi sürdürebileceğimize ve işleri zorlaştırarak bir hayal dünyasında Rusya’ya “Pekala, ne haliniz varsa görün, Ukrayna ne istiyorsa yapalım, savaşı onların şartlarıyla bitirelim” dedirtebileceğimize dair bir kuruntuya sarılıyor. Bunu dile getirmek bile abes, ancak tam olarak bu hayal doğrultusunda hareket ediyoruz.
Belirli bir açıdan bakıldığında, İran’a karşı yürüttüğümüz savaş çok daha anlamsız. Daha savaş başlamadan önce bas bas bağırıyor, askeri yollarla bir zafer kazanılamayacağını haykırıyordum.
İran’ın savunma düzenine, balistik füzeleri ve İHA’larıyla kurduğu taarruz sistemlerine ve Rusya’dan alıp geliştirdikleri -ki Rusya da bu teknolojileri ilerletip muhtemelen bir kısmını geri aktarmıştır- donanıma bakmanız yeterli.
İran bu kabiliyete sahip; 2003’te yürüttüğümüz savaştan ders çıkardılar. Bütün fabrikalarınızı Amerikan füzelerinin kolayca vurabileceği açık hedefler halinde yer üstünde tutmayın, erişemeyeceğimiz dağların altına gömün dediler ve bunu harfiyen uyguladılar.
Sonuç olarak, PAC-3 veya THAAD önleme sistemlerimizle kurduğumuz savunma gücü ne olursa olsun, ateşledikleri her hedefi vurabileceklerini gösterdiler. Savunmamız yetersiz kalıyor; İran nişan aldığı yeri vuruyor.
İran’ın bugüne kadar sergilediği itidal hayret verici; zira isteselerdi Orta Doğu’yu çoktan ateşe verebilirlerdi. Bu durum hem ulusal güvenliğimizi hem de küresel ekonomik dengeleri yerle bir ederdi. Şimdilik bunu yapmadılar.
Fakat görüyorsunuz, Başkan Trump geçen gün Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda o cafcaflı konuşmasını yaptı. Belki aranızdan görenler olmuştur; hemen ertesinde buna dair bir değerlendirme yayımladım.
Bir Amerikalı olarak hem utandım hem de öfkelendim. Çünkü aklıma John F. Kennedy ve Eisenhower gibi, insanlarla ortak bir zemin bulmayı, barış için çabalamayı telkin eden o büyük Amerikalı liderler ve yaptıkları unutulmaz konuşmalar geliyor.
Oysa Trump burada kendini adeta tanrı yerine koyup İran’a ya barış ve güvenlik bahşedeceğini ya da ülkeyi haritadan sileceğini söylüyor. Elbette bunu konvansiyonel silahlarla başaramayacağınıza göre, kastettiği neredeyse kesin olarak nükleer silahlar.
Bunu açıkça telaffuz etmedi belki; fakat zihninden ne geçerse geçsin, bunu yapabileceğimizi varsayıyor. Oysa yapamayız. Çok sayıda İranlıyı katledebiliriz, bundan şüphe yok; ancak ne askeri kapasitelerini yok edebilir ne de diğer bölgelerde yaratacakları yıkıcı etkinin önüne geçebilirsiniz.
Tanrı’ya dua ediyorum, dilerim Amerika Birleşik Devletleri aklıselime kavuşur ve artık 1992’de yaşamadığımızı, insanlara öylece buyruk veremeyeceğimizi nihayet idrak eder.
Hâlâ bir çıkış yolu var. Aklımızı başımıza toplarsak, hem Rusya-Ukrayna savaşında hem de İran krizinde bir çıkış kapısı mevcut. Üstelik teslim olmak zorunda da değiliz; yalnızca gerçekleri kabul etmemiz yeterli.
Ancak bunu yapmaz, hâlâ tek hâkim güç olduğumuz, takvimlerin 1992’yi gösterdiği ve herkesin emirlerimize boyun eğmek zorunda kaldığı zannıyla bu yolda körü körüne ilerlersek, neticesi herkes adına bir felaket olacak.
Amerikalılardan ziyade Avrupalıların tavrına şaşıyorum. Birçok Amerikalı liderin tutumu midemi bulandırıyor; fakat Avrupalılar beni asıl hayrete düşüren taraf, çünkü bütün bu gerçekler gün gibi ortada. Görmek hiç de zor değil.
Ne yapmaya kalkıştığımızı, nerede çuvalladığımızı görüyorsunuz. Rusya-Ukrayna savaşında geçen neredeyse beş yıllık süreçten, İran’da harcanan onca yıldan bahsediyorum; askeri açıdan hiçbir şey sonuç vermiyor. Buna rağmen bir sonraki seferde işe yarayacağını iddia edip duruyoruz.
Trump kalkıp “Şunu yapmazlarsa ben de bunu yapmam” diyor. Yapamazsınız. Bakın, Suudi Arabistan bu işin yürümeyeceğini anladı; son gerilimde Trump’a saldırmaması için yalvardılar, zira namlunun ucunda olduklarını ve yerle bir edilebileceklerini biliyorlardı. Petrol üretim altyapılarını kaybettiklerinde ayakta kalıp kalamayacakları meçhul.
Artık vaktimiz geldi. Buradaki buluşmanın beni bu denli heyecanlandırmasının, daveti tereddüt etmeden kabul etmemin sebebi de bu: İstediği her şeyi anında yapabilecek baskın bir askeri güç olmadığımızı kabullenmek zorundayız.
Bu kabulleniş hayırlı bir şey; zira her şeyi yapabileceğinizi sandığınızda, “Dediğimi yapmazsan seni öldürürüm” kibrine kapılıyorsunuz ve çok fazla insan canından oluyor. Oysa bunun adı diplomasi değil.
İran’a karşı sergilediğimiz tavırların çoğu diplomasiyle uzaktan yakından uyuşmuyor. “Şartlarımızı kabul ederseniz canınızı bağışlarız” diyoruz; diplomasi bu değil.
Artık onların da direnme kabiliyeti var ve direnecekler. Rusya da bu baskıya boyun eğip “Madem bizi vuracaksınız, o halde her dediğinizi yapalım” demeyecektir. Bunu asla yapmazlar; çünkü bu durum onlar için de varoluşsal bir tehdit teşkil ediyor.
Bütün bu hakikatler apaçık ortada. Tanrı’dan tek dileğim, iş işten geçmeden önce yeniden akıl ve mantık çizgisine dönecek bir yol bulabilmemiz.
Zira hem Orta Doğu’da hem de Avrupa’da nükleer eşiğin aşılma ihtimali haddinden fazla yüksek. Nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, böyle bir gelişme tüm insanlık adına felaket anlamına gelir.
Diplomasi
G20 ticaret bakanları açıklamasına tek itiraz Çin’den geldi

G20 ticaret yetkilileri bu hafta Milwaukee’de bir araya geldi ve küresel çelik arz fazlasıyla mücadeleye yönelik yeni bir anlaşma duyurdu.
“Milwaukee Çerçevesi”, ülkeleri piyasayı bozan sübvansiyonları kısıtlamaya ve çelik ithalatı ile ticaretin kuralları dışına çıkarılmasının izlenmesini artırmaya çağırıyor.
Ayrıca, olası gümrük vergileri de dahil olmak üzere, kapasite fazlasına karşı “kanıta dayalı önlemleri” destekliyor.
Bu anlaşma, Eylül ayında Kuzey Carolina’nın Asheville kentinde düzenlenen G20 maliye bakanları toplantısında varılan daha geniş kapsamlı bir mutabakatın ardından geldi.
Toplantıda ABD ve diğer neredeyse tüm G20 ekonomileri, büyük ve kalıcı ticaret dengesizliklerinin diğer ülkelere zarar verebileceği konusunda mutabık kaldı.
Büyük ticaret fazlası olan ülkelerden, büyüme için ihracata aşırı bağımlı hale getiren politikalarını gözden geçirmelerini isteyen bir bildirgeyi imzaladılar.
Çin, bu bildirgeye itiraz eden tek G20 üyesi oldu.
Axios’a göre giderek daha fazla ülke, Donald Trump’ın küresel ticaretteki sorunlara ilişkin argümanının temel bir unsurunu benimsiyor. Üstelik bu durum, Trump’ın uyguladığı gümrük vergilerinin dünya ekonomisini sarsmasına rağmen gerçekleşiyor.
On yıllardır hükümetler, aşırı çelik üretimi de dahil olmak üzere küresel ticaretteki dengesizlikler konusunda uyarıda bulunuyorlar.
Değişen şey ise, yerli sanayilere verilen zararı kabul etme ve onları koruma konusundaki istek.
ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer, konferansın aralarında gazetecilere yaptığı açıklamada, “Çoğu ülke bu küresel sorunlara katılıyor, insanlar teşhise katılıyor fakat harekete geçmekten çekiniyorlar,” dedi.
Greer’e göre Milwaukee anlaşmasının “2015 yılında gerçekleşmesi” mümkün değildi.
Greer şöyle konuştu:
“Diğer tüm ülkeler, ABD pazarına erişimlerini sürdürmek istiyorlarsa uluslararası sistemi yeniden düzenlememiz gerektiğini biliyorlar. Yaratıcı fikirler, yeni yapılar ve tutarlı planlar ortaya koydukça, onlar da bu sürece katılıyorlar.”
AB Ticaret Komiseri Maroš Šefčovič, salı günü Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezinde Greer ve imalat sektöründen CEO’larla düzenlenen yuvarlak masa toplantısında, yönetimin kapasite fazlası konusuna odaklanmasını olumlu karşıladı.
Greer, “Ticaret komiseri ve diğerleri de dahil olmak üzere Avrupa’daki pek çok kişinin bu konu hakkında oldukça net bir görüşe sahip olduğunu düşünüyorum… Onlar, bizim 10 yıl önce atmaya başladığımız bazı adımları atmaya başlıyorlar,” dedi ve Avrupa’nın kendisinin de küresel kapasite fazlasına katkıda bulunduğuna inandığını ekledi.
ABD’nin ticaret ortakları, Washington ile birlikte çözmeye çalıştıkları bazı sorunları hedef alan gümrük vergileriyle ya da bu vergilerin uygulanma olasılığıyla karşı karşıya kalıyor.
Kanada’nın ABD’ye yaptığı çelik ihracatının çoğu %50’lik bir gümrük vergisiyle karşı karşıya.
Ülkenin ticaret yetkililerinden biri Milwaukee’ye vardığında, belirli Kanadalı ürünlere yönelik bir ithalat yasağı yürürlüğe girdi.
Greer ayrıca 16 ekonomideki kapasite fazlası ve üretimi de soruşturuyor ve bu soruşturmalar nihayetinde yeni gümrük vergilerinin önünü açabilir.
Greer, yuvarlak masa toplantısındaki gerginliği kabul ederek, ABD ile ticaret ortakları arasında anlaşmazlıklar olabileceğini ama yine de başka yerlerdeki üretim fazlası konusunda ortak endişeleri paylaştıklarını belirtti.
Dış ticaret bakanları dün öğleden sonra, Rockwell Automation’ın Milwaukee’deki genel merkezine 1,5 mil (yaklaşık 2,4 km) uzunluğundaki bir yolculuk için otobüslere bindi ve burada fabrika tesisini gezdi.
Bu “saha gezisi”, Trump yönetiminin teşvik etmek istediği türden ileri düzey yerli üretimi sergilemeyi amaçlıyordu.
Rockwell, bakanlara gezi için çelik burunlu spor ayakkabılar hediye etti (bu ayakkabılar Vietnam’da üretilmişti).
Fabrikalarda kullanılan otomasyon teknolojisi üreten Rockwell, ABD’deki tesislerine, insan kaynağına ve teknolojiye 2 milyar dolarlık yatırım yapıyor.
Fakat gümrük vergileri de bu üreticinin maliyetlerini artırıyor. Rockwell, yaz aylarında yatırımcılara bazı müşterilerinin projelerini ertelediğini bildirdi.
CEO Blake Moret, şirketin kazanç açıklamasında, “Gümrük vergileri ve enflasyon açısından bu kadar dalgalı bir ortamda, müşteriler iş planlarının maliyet tarafının sağlam olduğundan emin olmak istiyorlar,” dedi.
Diplomasi
Tayvan, Xi-Trump zirvesinin ardından gelen F-16V teslimatını memnuniyetle karşıladı

Tayvan, ayrı bir milyarlarca dolarlık silah paketine ilişkin ABD başkanlığı tarafından getirilen askıya alma kararına rağmen, uzun süredir ertelenen iki adet F-16V savaş uçağının teslimatını, ABD’nin askeri desteğinin devam ettiğinin bir göstergesi olarak değerlendirdi.
Cuma günü doğudaki Taitung ilçesindeki Chihhang Hava Üssü’ne ulaşan iki tek kişilik uçak, 1997 yılında orijinal F-16A/B filosunun teslimatlarının başlamasından bu yana adanın aldığı ilk yeni F-16’lar.
Önceki versiyonlarla karşılaştırıldığında, F-16V konfigürasyonu Northrop Grumman APG-83 aktif elektronik taramalı dizi radarını, güncellenmiş aviyonik sistemleri ve geliştirilmiş hedef tespit ve izleme yeteneklerini içermektedir.
Bu iki uçak, ABD Başkanı Donald Trump’ın ilk görev dönemi sırasında, Ağustos 2019’da Washington tarafından onaylanan 247,2 milyar NT$ (7,76 milyar ABD doları) tutarındaki 66 adet F-16V satışının bir parçası.
İki uçağın, geçen hafta Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD’ye yaptığı devlet ziyaretinden yaklaşık bir ay önce, ağustos ayı sonunda Tayvan’a ulaşması bekleniyordu. Ne Taipei ne de Washington, gecikmeyle ilgili kamuoyuna bir açıklama yapmadı.
Kongre’nin gayri resmi incelemesinden geçen, Taipei’ye yönelik yaklaşık 14 milyar ABD doları değerindeki ayrı bir silah paketi ise başkanın onayı beklenirken askıda kalmaya devam ediyor.
Trump’ın Xi’yi sıcak bir şekilde karşılamasının adada bir miktar belirsizliğe yol açmasının ardından, cuma günkü teslimat Tayvan’ın iktidar partisi Demokratik İlerleme Partisi (DPP) tarafından memnuniyetle karşılandı.
Tayvanlı lider William Lai Ching-te, Tayvan’ın kendini savunmasına yönelik “uzun vadeli desteği” ve iki taraf arasındaki güvenlik işbirliğini derinleştirmeye devam ettiği için Washington’a teşekkür etti. Ayrıca, bu teslimatı bölgesel istikrarla ilişkilendirerek, bunun ABD’nin “güvenliği ilerletmek için Tayvan dahil Hint-Pasifik ortaklarıyla birlikte çalışma” taahhüdünü gösterdiğini belirtti.
Demokrasi İlerleme Partisi (DPP) milletvekili Chen Kuan-ting de, bu teslimatın zirveden bu yana ABD’nin silah satışlarında “yapısal bir değişiklik” olmadığını gösterdiğini belirtti.
Buna karşılık, muhalefetteki Kuomintang milletvekili Ma Wen-chun, uçakların gelmesinin programdaki gecikmelerden dikkatleri başka yöne çekmemesi gerektiğini belirterek, savunma bakanlığını kalan uçaklar için net bir takvim sunmaya çağırdı. “İkisi geldi; kalan 64’ü de zamanında gelmelidir” dedi.
Tayvan Savunma Bakanlığı başlangıçta 66 savaş uçağının tamamını yıl sonuna kadar teslim almayı umuyordu, ancak program planlanan takvimin çok gerisinde kaldı. Tayvanlı yetkililer, takvimi etkileyen başlıca faktörler arasında üretim hattının yer değiştirmesini ve tedarik zincirindeki aksaklıkları gösterdi.
Savunma Bakanı Wellington Koo Li-hsiung cuma günü, yıl sonuna kadar daha fazla F-16V’nin teslim edileceğini söyledi, ancak kesin bir sayı vermedi.
İlk iki savaş uçağının teslim süreci de beklenmedik bir şekilde uzamıştı.
17 Ağustos’ta ABD anakarasından ayrılan uçaklar, Pasifik’i aşan yolculuklarında havada yakıt ikmali yaparak 21 Ağustos’ta Hawaii’deki Pearl Harbour-Hickam Ortak Üssü’ne ulaştı. Uçakların birkaç gün içinde Tayvan’a doğru yola devam etmeleri bekleniyordu, ancak bunun yerine üssünde neredeyse altı hafta kaldılar.
Tayvanlı medya ve askeri gözlemciler, teknik sorunlar, elverişsiz hava koşulları ve yakıt ikmal uçağının bulunmaması gibi çeşitli olası açıklamalar öne sürdü.
Nedeni açıklanamayan bu gecikme, Tayvan’da Washington’un, Xi’nin ABD’ye yapacağı devlet ziyaretinden kısa bir süre önce siyasi açıdan hassas bir teslimatı önlemek istemiş olabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.
Tayvan’ın United Daily News gazetesi, isimsiz bir kaynağa atıfta bulunarak, bu hafta bir ekipman sorununun uçağın Hawaii’de gecikmesine neden olmasının ardından Washington’un, teslimatın Xi’nin ziyareti etrafında daha fazla karmaşıklığa yol açmasını istemediğini bildirdi.
Ne ABD ne de Tayvanlı yetkililer, teslimatın zamanlamasını Xi’nin Washington ziyaretiyle ilişkilendirdi.
South China Morning Post, Xi’nin Washington ziyaretinden önce, yönetimin Tayvan’a yönelik büyük çaplı yeni silah satışlarını ertelemeyi değerlendirdiğini bildirmiş; kaynaklar, Pekin’in Xi’nin gezisi sırasında yeni anlaşmaların onaylanmamasını sağlamak için Washington’a gizlice baskı uyguladığını belirtmişti.
14 milyar ABD doları tutarındaki silah paketi, bu yılın başlarında zaten askıya alınmıştı. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un silah satışlarını değerlendirirken kendi askeri ihtiyaçlarını, üretim kapasitesini ve silah stoklarını yenileme gerekliliğini de göz önünde bulundurması gerektiğini vurgulamıştı.
Geçen hafta Trump ile yapılan zirve sırasında Xi, ABD’nin “Tayvan bağımsızlığına” karşı çıkacağını ve Tayvan meselesini ihtiyatla ele alacağını umduğunu yineledi.
ABD Dışişleri Bakanlığı, zirvenin ardından Tayvan’a yönelik genel ABD politikasının değişmediğini vurgulamaya çalıştı.
Diplomasi5 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi1 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri










