Dünya Basını
Hamas’ı IŞİD ve El Kaide ile bir tutanların hataları

Çevirmenin notu: 7 Ekim’deki Aksa Tufanı saldırısının ardından başta Başbakan Binyamin Netanyahu olmak üzere İsrailli yetkililer, Hamas ve silahlı kolunun uygulamalarını IŞİD ve El Kaide ile bir tutmakta gecikmedi. Fakat Selefi cihatçı örgütleri Hamas’tan ayıran ciddi nüanslar söz konusu. Hatta Hamas ve silahlı kolunun IŞİD tarafından yıllar önce “tekfir edildiği” hesaba katılırsa, bu iddianın altı epey boş görünüyor. Stanford Üniversitesi Hoover Enstitüsü’nde öğretim üyesi olan araştırmacı Cole Bunzel’in değerlendirmesi.
Gazze ve küresel cihat: Hamas-İsrail savaşının IŞİD ve El Kaide’yi canlandırması neden mümkün değil
Cole Bunzel
2 Kasım 2023
Hamas’ın 7 Ekim’deki ölümcül saldırısının ardından İsrail, örgütü IŞİD ile karşılaştırmakta gecikmedi. İsrail hükümetinin resmi hesabı, eskiden Twitter olarak bilinen X’te, “Aynı taktikler, farklı isimler. Dünya IŞİD’i yendi. Biz de Hamas’ı yeneceğiz,” dedi. Bu hissiyat anlaşılabilirdi: Hamas’ın aralarında kadın, çocuk ve yaşlıların da bulunduğu yaklaşık 1400 İsrailliyi katlederken sergilediği ve çoğu videoya kaydedilen tarifsiz vahşet, IŞİD’in zirve dönemindeki vahşetini ve kana susamışlığını anımsatıyordu. Saldırıdan sonraki günlerde Hamas, IŞİD’in en karanlık günlerini hatırlatırcasına rehinelerin infazını yayımlamakla tehdit etti.
7 Ekim’den bu yana, Hamas’ın saldırısı ve İsrail ordusunun Gazze Şeridi’nde verdiği karşılığın, küresel cihatçı hareketin yıllar süren düşüşünün ardından yeniden canlanması açısından bir fırsat penceresi oluşturabileceğine dair endişeler söz konusu. Cihatçı örgütler ve destekçileri Yahudi ve Batılı hedeflere yönelik terör saldırıları için çok sayıda çağrı yayımladı ve şu ana kadar Avrupa’da en az bir saldırının sorumluluğu IŞİD adına üstlenildi. İsrail’in Gazze’de binlerce Filistinli Müslümanın hayatına mal olan uzun süreli bir harekâtı IŞİD gibi grupların istismar etmeye çalıştığı öfke duygularını daha da derinleştirebilir.
Yine de Hamas ve küresel cihatçı örgütlerin ideolojik olarak derin bir anlaşmazlık içinde olduklarını kabul etmek önemli. Nitekim IŞİD ilk günlerinde Hamas’ı bir dizi algılanan ihlalinden dolayı tekfir ya da aforoz ettiğini ilan etti. Ayrıca 7 Ekim saldırısını övmekten de özenle kaçındı. IŞİD’in küresel cihatçılıkta üstünlük için rakibi olan El Kaide ise saldırıyı kutladı ve savaşı genişletme çağrısında bulundu ama Hamas’ı ideolojik farklılıkları nedeniyle suçlayan bir mazisi de var. Sahadaki durum kayda değer ölçülerde değişebilir. Çatışma ne kadar uzun ve kanlı olursa, Müslümanlar arasındaki öfkeyi o kadar körükler ve İslam’ın küfür güçleriyle karşı karşıya geldiği cihatçı dünya görüşüne itibar kazandırır. Fakat ideolojik farklılıklar, cihatçıların bu dönemi hareketlerini yeniden canlandırmak için değerlendirebilme imkanlarını sınırlayacaktır.
Haddinden fazla politik
Küresel cihatçıların temel meşguliyeti, Orta Doğu’nun “mürted” yöneticilerine ve onların destekçilerine karşı savaşmak. Bugün Suudi Arabistan’da Muhammed bin Selman, Mısır’da Abdülfettah el-Sisi ve Suriye’de Beşar Esad rejimleri başlıca hedefler arasında yer alıyor. IŞİD veya El Kaide’ye bağlı gruplar Filistin topraklarında hiçbir zaman özellikle aktif olmadılar, ancak Filistin meselesi cihatçı söylemde önemli bir yer tutuyor. El Kaide’nin bir sloganı “Geliyoruz ey Aksa” şeklinde ve Müslümanların İslam’ın üçüncü en kutsal mekânı olarak gördükleri ve ibadet eden Müslümanlarla İsrail güvenlik güçleri arasında sık sık çatışmaların yaşandığı Kudüs’teki camiye atıfta bulunuyor. Usame bin Ladin’in 11 Eylül saldırıları öncesinde kaydettiği meşhur yemininde ABD’ye hitaben şöyle diyordu: “Zahmetsizce gökleri yükselten yüce Allah’a ant olsun ki, Filistin’de yaşayan bizler için güvenlik gerçek oluncaya ve tüm kafir orduları Muhammed’in topraklarını terk edinceye kadar ne Amerika ne de Amerika’da yaşayanlar güvende olacaktır.”
Hamas 1987 yılında Müslüman Kardeşler’in Filistin kanadı olarak kuruldu; bu, cihatçıların İslamlaşmaya dönük tedrici yaklaşımı ve mevcut siyasi sistemler içinde faaliyet göstermeye istekli olması nedeniyle kınadıkları bir siyasi teşkilatlanma. Bu tür farklılıklara rağmen, cihatçı liderlerin Yahudi devletine karşı silahlı direnişi nedeniyle Hamas’ı methettikleri bir dönem oldu. Bin Ladin’in kendisi de Aralık 2001’de bunu yapmıştı: “Bizim mücadelemiz Hamas gibi Filistin’deki kardeşlerimizin mücadelesinden farklı değil. Biz Filistin’de ve başka yerlerde ezilenlerin zulmünü hafifletmek için savaşıyoruz.”
Yine de 2006 yılında Hamas, Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katıldı ve kazandı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün baskın fraksiyonu olan El Fetih ile bir birlik hükümeti kurdu. El Kaide liderliği kınama yağmuru yaşadı. Bin Ladin Hamas’ı demokrasinin çok tanrıcı fıtratı konusunda uyararak “çok tanrıcı meclislere katılmanın yasak olduğunun” altını çizdi. 2007 yılında yaptığı konuşmada, Hamas liderliğinin Filistin Yönetimi’ni kucaklayarak ve böylece İsrail’in var olma hakkını tanıyan “anlaşmaları” kabul ederek (Oslo anlaşmalarına atıfta bulunarak) “dinlerini terk ettiklerini” söyleyecek kadar ileri gitti. İlerleyen yıllarda El Kaide, Hamas’ı Gazze’de İslam hukukunu uygulamadığı, İran’daki Şii İran rejimiyle yakın ilişkiler kurduğu ve Gazze’deki Cund Ensarullah ve Ceyş’ül Ümme gibi yerli cihatçı gruplara zulmettiği için de eleştirecekti (Filistin İslami Cihad’ı, Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet gösteren bir diğer paramiliter örgüt. El Kaide ya da IŞİD ile hiçbir bağı yok ve İran’a Hamas’tan bile daha yakın).
Fakat El Kaide, Hamas’ın siyasi kolu ile silahlı kanadı Kassam Tugayları’nı birbirinden ayırma politikasını benimseyerek Hamas’ı tamamen gözden çıkarmamaya özen gösterdi. Ancak bazı hatalar da oldu. 2009 yılında Mustafa Ebu el-Yezid adlı üst düzey bir El Kaide komutanı, El Cezire’ye “Biz ve Hamas aynı düşünceyi ve aynı metodolojiyi paylaşıyoruz,” deme hatasını yaptı. Önde gelen bir cihatçı ideolog tarafından kamuoyu önünde azarlandıktan sonra komutan yanlış konuştuğunu kabul etti. El Kaide’nin Hamas’a yaklaşımının, Hamas’ı sayısız hata işleyen siyasi bir örgüt olarak görmek ve Hamas bayrağı altında savaşan dürüst mücahitleri birbirinden ayırmak olduğunu açıkladı.
Ancak cihatçı hareket içindeki daha sert düşünenler açısından Hamas’a dönük bu uzlaşmacı yaklaşım işe yaramadı. Örneğin, Ürdünlü etkili bir ideolog ve genelde El Kaide destekçisi olan Ebu Muhammed el-Makdisi, Hamas’ın siyasi kuruluşu ile silahlı kanadı arasında ayrım yapılabileceği fikrini reddetti. İsrail ile Hamas arasında 2021 yazında çatışmalar başladığında, Hamas’ın savaşta ölenlerinin şehit olduğu iddiasına açıkça karşı çıktı ve internette “Demokrasi yolunda, şeriatı uygulamaktan kaçınan ve demokrasiyi seçen bir örgütü desteklemek için öldürülen kişi şehit değil, cesettir,” diye yazdı. El Kaide o dönemde Gazze’deki “mücahitleri” selamlayan ve Hamas’ın öldürülen savaşçıları için başsağlığı dileyen bir açıklama yayımladığında Makdisi, El Kaide’nin yolunu kaybedip kaybetmediğini sorguladı. El Kaide’nin Hamas’ı, İran ve Suriye’de Esad’la aynı safta yer alıp demokratik süreçlere katılırken nasıl övebileceğini sordu.
Kaybedilmiş dava
IŞİD, bütünüyle mürted bir örgüt olarak gördüğü Hamas’a karşı daha da az tolerans gösteriyor. IŞİD’e göre Hamas, sadece desteklenmeyi hak etmeyen değil, düpedüz tekfir edilmesi de gereken bir örgüt; bu yaklaşım, IŞİD’in Selefiliğin dışlayıcı doktrinel ilkelerine daha fanatik bir şekilde bağlılığını ve dini “şirk” kokan her şeyden arındırma vurgusunu yansıtıyor.
IŞİD yıllar boyunca Hamas’ı rutin olarak kınadı. IŞİD’in Arapça haftalık bülteni en-Neba’da 2016 yılında çıkan başyazıda “mürted Hamas hareketi demokrasinin çok tanrıcılığını” uyguladığı ve şeriat hukukunu uygulamadığı için azarlandı. Makalede, “Kudüs’ü Yahudilerin elinden geri almak amacıyla cihat etmek, oradaki putperest yöneticilerin egemenliğini ortadan kaldırmak ve dini orada tamamen tesis etmek yolunda olmadıkça caiz değildir,” deniyordu. IŞİD’in bakış açısına göre, İslami bir devlet kurmanın Hamas’ın amacı olmadığı aşikâr. Filistinli örgüt İsrail’i yenmeyi başarsa bile, bu sadece bir putperest yönetim sisteminin yerine başka bir sistemin geçmesi anlamına gelecektir.
Başyazı ayrıca hem stratejik hem de teolojik önceliğin komşu Arap ülkelerindeki rejimlerle savaşmak olması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Yahudi devletinin koruyucuları ve destekçileri oldukları için onlarla savaşmak İsrail’le savaşmaktan daha öncelikli. Dahası, bu yöneticiler İslam’dan “dönenler” olarak kabul ediliyor ve IŞİD için dinleri İslam’ın güya terk edilmesinden daha az saldırgan olan Yahudiler gibi “orijinal kafirler” olarak görülmüyor.
Bir zamanlar Irak’taki El Kaide’nin lideri olan Ebu Musab el-Zerkavi de dahil olmak üzere IŞİD’in öncülerinden bazıları, Kudüs’ün fethinin —yani İsrail devletinin yok edilmesinin— cihadın gelecekteki bir aşamasına ait olduğu fikrini geliştirdi. Bir konferansında Zerkavi, Orta Çağ’ın büyük Müslüman savaşçısı Selahaddin’in 1187’de Kudüs’ü Haçlılardan geri almadan önce Mısır’daki Fatımi İmparatorluğu’nu yıkması gibi, bugün Kudüs’e ulaşmak için önce Hıristiyan ve Yahudilerle işbirliği yapan “mürtedlerle” savaşmak gerektiğini öne sürdü.
Hakikaten de IŞİD’in medya aygıtı, Filistin topraklarında cihadın önceliğini vurgulamaktan kaçınmış ve hatta bunu yapmayacağını kabul etmişti. Örneğin en-Neba’daki başyazıda, bazı İslamcı grupların aksine IŞİD’in Filistin davasını “abartmadığı” belirtiliyordu. On yıllar boyunca fırsatçı siyasi aktörlerin bunu “Müslümanların birincil meselesi” haline getirdiğini ve bazılarının bunu bir “put” olarak gördüğünü öne sürdüler. IŞİD bunun yanlış olduğunu, cihadın önceliği açısından hiçbir toprağın diğerinden üstün tutulmaması gerektiğini savundu. Beş yıl sonra, en-Neba’daki bir başka başyazıda “hilafetin askerlerinin Filistin meselesini abartmadıkları ve Müslümanların meseleleri arasında bir istisna haline getirmedikleri” yinelendi. Filistin meselesi, IŞİD açısından önemli olsa da dikkatleri başka yerlerdeki önemli savaş alanlarından başka yöne çekecek bir mesele değildi.
IŞİD’in İsrail ve Filistin topraklarındaki faaliyetleri, El Kaide’de olduğu gibi, asgari düzeyde olmakla birlikte yok değil. 2022 yılının başlarında IŞİD, halifeliğe biat etmiş bir İsrailli Arap tarafından İsrail’in güneyinde gerçekleştirilen bir bıçaklama ve araçla çarpma saldırısının sorumluluğunu üstlenmişti.
Sessiz övgü
Şaşırtıcı olmayan bir şekilde El Kaide, 7 Ekim saldırısını alkışladı ve bunu “Siyonist-Haçlı” ittifakına karşı küresel bir cihat çerçevesinde değerlendirdi. El Kaide’nin Hindistan, Kuzey Afrika, Sahel, Somali, Suriye ve Yemen’deki bölgesel kollarının her biri Filistinli “mücahitleri” tebrik eden açıklamalar yayımladı. Bazıları özellikle Kassam Tugayları’nın adını verdi ama hiçbiri El Kaide’nin resmi politikasına uygun olarak Hamas’ı alkışlamadı.
15 Ekim’de El Kaide’nin üst düzey liderliği tarafından yapılan resmî açıklamada operasyon kutlandı ve savaşa yardım için kitlesel seferberlik çağrısında bulunuldu. Amaçlanan seferberlik, İsrail sınırları boyunca yeni cepheler açmayı ve “haçlıları” ve İsraillileri mümkün olan her yerde hedef almak üzere Ürdün’den ve başka yerlerden Gazze’ye savaşçı kaçırmayı içeriyordu. Bildiride Müslümanlara özellikle Birleşik Emirlikler’de Abu Dabi ve Dubai’de, Fas’ta Marakeş ve Rabat’ta, Suudi Arabistan’da Cidde ve Riyad’da ve Bahreyn’de Manama’da (2020’de İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile ilişkilerini normalleştiren ya da Suudi Arabistan örneğinde olduğu gibi normalleştirmeyi uman ülkeler) “sokaklardaki Siyonistleri hedef almaları” çağrısında bulunuluyordu. Açıklamada, 8 Ekim’de iki İsrailli turisti ve Mısırlı tur rehberini vurarak öldüren Mısırlı bir adama atıfta bulunularak “İskenderiye kahramanından” bahsedildi.
IŞİD, saldırıya ancak 19 Ekim’de en-Neba’nın o haftaki sayısında yer alan başyazıda açıkça değindi. O zaman bile yazıda 7 Ekim saldırısından özellikle bahsedilmiyor ve Hamas, “İran ekseninin bayrağı altında” savaşmanın aptallığına dikkat çekilerek kınanıyordu. Başyazıda, “Yahudilerin küçük devletine” son verme konusunda “pratik bir plan” öneriliyordu. Böyle bir çaba sadece Filistin topraklarında savaşmayı değil, aynı zamanda başta ABD ve Avrupa’daki Yahudi toplulukları olmak üzere tüm dünyadaki “Yahudi varlığını” hedef almayı da içerecekti. Yahudi devletini ortadan kaldırmak aynı zamanda Batı’ya ve İsrail’in varlığını destekleyen “mürted Arap ordularına ve hükümetlerine” saldırmayı da gerektirecekti. Gazze ve Batı Şeria’daki savaşçılara gelince, başyazı onları altında savaştıkları “bayrağı arındırmaya”, yani IŞİD’in savunduğu İslam versiyonunu benimsemeye ve ancak bundan sonra cihat yoluna girmeye çağırıyor.
El Kaide gibi IŞİD de savaşı hemen herkesi —küresel olarak Yahudileri, Batı’yı ve Arap devletlerini— hedef alacak şekilde genişletmek istiyor. Fakat El Kaide’den farklı olarak IŞİD, sahadaki Filistinli militanlara destek vermedi, bunun yerine kendilerini reforme etmeleri gerektiğini öne sürdü. IŞİD “Filistin’deki Müslüman halka” sempati duyduğunu ifade etse de Filistinlilerin doğru yolda olduğuna dair bir güven yansıtmadı.
Yerel kalmak
El Kaide ve IŞİD gibi küresel cihatçı örgütler Filistin davasına çok az kaynak ayırdılar ve Gazze ya da Batı Şeria’da sahada çok az varlık gösteriyorlar. Hamas’ın Filistinli İslamcı militan sahnesi üzerindeki tekele yakın konumu, El Kaide ya da IŞİD’in İsrail’in Gazze’yi karadan işgaline karşı herhangi bir direnişte önemli bir rol oynamasını muhtemelen engelliyor. Buradaki savaşa katılmaya hevesli cihatçı aktörler, tecrit edilmiş şeride erişimde muhtemelen aşılmaz engellerle karşılaşacaktır.
Yabancı savaşçılar İsrail’de ya da Gazze’de savaşa katılmasa bile bu cihatçı şiddetin başka yerlerde alevlenmeyeceği anlamına gelmez. El Kaide ve IŞİD’in İslam dünyasının yanı sıra Avrupa ve ABD’de de destekçileri var ve bunlardan bazıları terör eylemleri gerçekleştirme çağrılarına pekâlâ yanıt verebilir. Çok daha geniş bir destek ağına sahip olan IŞİD söz konusu olduğunda tehdit daha büyük. 13 Ekim’de IŞİD’e biat etmiş bir Çeçen göçmen, Fransa’da bir öğretmeni bıçakla öldürmüştü. Ve 16 Ekim’de Tunuslu bir göçmen Belçika’da bir futbol maçının dışında iki İsveç vatandaşını vurarak öldürmüş ve nedenini İsveç’teki Kuran yakma olaylarının ve Chicago’da altı yaşındaki Filistinli-Amerikalı bir çocuğun öldürülmesinin intikamını almak olarak açıklamıştı. IŞİD’in medya kanadı ise Tunuslu saldırganın örgütün Irak ve Suriye’de IŞİD’e karşı savaşan ülkelerin vatandaşlarına saldırma çağrılarına yanıt verdiğini iddia etmiş, İsrail’den ya da Filistin davasından söz edilmemişti.
Gazze’deki savaş Batı’daki bireysel cihat sempatizanlarını daha fazla şiddet eylemi gerçekleştirmeleri için kışkırtabilir. İsrail-Hamas savaşının daha geniş çaplı cihatçı harekete enerji vermesi daha az olası. IŞİD’in lider kadrosu Suriye’de hala saldırı altında ya da hapiste ve örgütün Suriye ve Irak’taki saldırılarının hızı önemli ölçüde yavaşlamış durumda. Bugün IŞİD’in ana varlığı Orta Doğu’da değil Sahra altı Afrika ve Afganistan’da. El Kaide de Yemen’de oldukça aktif bir kolu olmasına rağmen bölgedeki eski dayanaklarında çok az varlık gösteriyor ve Washington’a göre Afganistan’daki yeni Taliban yönetiminden faydalanmakta zorlanıyor.
El Kaide, İsrail ve Hamas arasındaki yeni bir savaştan kazançlı çıkmaya hevesli olabilir ama son on yıldır uluslararası teröre ilham verme konusunda IŞİD’den daha az yetenekli oldu. IŞİD açısından sorun, Filistin davasını hiçbir zaman rakibi El Kaide kadar hararetle benimsememiş olması ve İsrail’e karşı savaşan başlıca Filistinli örgüt olan Hamas’a destek vermeyecek olması. Her ne kadar IŞİD Yahudi hedeflere karşı terör görmekten mutlu olsa da Filistin topraklarında yalnızca “saf” cihadı, yani kendi ideolojisine bağlı olanların cihadını destekliyor. El Kaide ya da IŞİD bir şekilde Filistin sahnesinde bir yer edinmediği sürece Gazze’deki krizin her iki örgütün de talihini yeniden canlandıracağını düşünmek zor.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını7 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını7 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Dünya Basını2 hafta önceProf. Pape: İran savaş öncesinden daha güçlü












