Bizi Takip Edin

Dünya Basını

John Mearsheimer yazdı: Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Aşağıda tercümesi verilen makale, Washington yönetiminin dış politika tercihlerine son derece eleştirel bakan, saldırgan realizm teorisinin sahibi Chicago Üniversitesi Profesörü John Mearsheimer’in imzasıyla Haziran 2009’da yayımlandı. Son aylarda Ukrayna savaşı konusundaki sağduyu davetleriyle öne çıkan Mearsheimer, 7 Ekim’deki Aksa Tufanı saldırısından sonra başlayan Gazze savaşı için de geçerli sayılabilecek değerlendirmelerde bulunmuş. Hatırlamak fena olmayabilir.


Yeni bir savaş, yeni bir yenilgi

John J. Mearsheimer

The American Conservative

26 Haziran 2009

Gazze saldırısı Filistinlileri cezalandırmayı başardı ama İsrail’i daha güvenli hale getirmedi.

İsrailliler ve onların Amerikalı destekçileri, İsrail’in 2006’daki felaket Lübnan savaşından iyi dersler çıkardığını ve Hamas’a karşı yürüttüğü bu savaş için bir kazanma stratejisi geliştirdiğini iddia ediyor. Elbette ateşkes sağlandığında İsrail zafer ilan edecek. Buna inanmayın. İsrail aptalca bir şekilde, kazanamayacağı bir savaş daha başlattı.

Gazze’deki harekatın iki hedefi olduğu söyleniyor: 1) İsrail’in Ağustos 2005’te Gazze’den çekilmesinden bu yana Filistinlilerin İsrail’in güneyine yönelik roket ve havan topu saldırılarına son vermek; 2) İsrail’in Lübnan fiyaskosu, Gazze’den çekilmesi ve İran’ın nükleer programını durduramaması nedeniyle azaldığı söylenen caydırıcılığını yeniden tesis etmek.

Ancak Dökme Kurşun Harekatı’nın asıl amaçları bunlar değil. Asıl amaç, İsrail’in uzun vadede milyonlarca Filistinliyle birlikte nasıl yaşayacağına dair vizyonuyla ilgili. Bu daha geniş bir stratejik hedefin — “Büyük İsrail’in” kurulması — parçası. Özellikle de İsrail liderleri, Gazze ve Batı Şeria’yı da kapsayan ve eskiden Filistin Mandası olarak bilinen bölgenin tamamını kontrol etmeye kararlı. Filistinliler, biri Gazze olmak üzere, birbirinden kopuk ve iktisadi açıdan çökmüş avuç kadar bölgede sınırlı bir özerkliğe sahip olacaklar. İsrail bu bölgelerin etrafındaki sınırları, aralarındaki hareketleri, üstlerindeki havayı ve altlarındaki suyu kontrol edecektir.

Bunu başarmanın anahtarı Filistinlilere büyük acılar çektirerek yenilmiş bir halk olduklarını ve geleceklerini kontrol etmekten büyük ölçüde İsrail’in sorumlu olacağını kabul etmelerini sağlamak. İlk kez 1920’lerde Ziv Jabotinskiy tarafından dile getirilen ve 1948’den bu yana İsrail politikasını büyük ölçüde etkileyen bu strateji genellikle “Demir Duvar” olarak anılır.

Gazze’de yaşananlar bu stratejiyle tamamen uyumlu.

İsrail’in 2005 yılında Gazze’den çekilme kararı ile başlayalım. Genel kanı İsrail’in Filistinlilerle barış yapma konusunda ciddi olduğu ve liderlerinin Gazze’den çıkışın yaşayabilir bir Filistin devleti kurma yolunda önemli bir adım olacağını umdukları yönündeydi. New York Times’tan Thomas L. Friedman’a göre İsrail, Filistinlilere “Akdeniz’de Dubai kadar iyi bir mini devlet kurma” fırsatı veriyordu ve bunu yaparlarsa “İsrail’de, Batı Şeria’nın çoğunun Filistinlilere verilip verilemeyeceği konusundaki tartışma temelden yeniden şekillenecekti.”

Bu tamamen hayal ürünü. Hamas iktidara gelmeden önce bile İsrailliler Gazze’deki Filistinliler için bir açık hava hapishanesi yaratmayı ve İsrail’in isteklerine uyana kadar onlara büyük acılar çektirmeyi planlıyordu. Ariel Şaron’un o dönemdeki en yakın danışmanı olan Dov Weisglass, Gazze’den ayrılmanın barış sürecini teşvik etmeyi değil, durdurmayı amaçladığını açıkça ifade etmişti. Ayrılmayı, “Filistinlilerle siyasi bir süreç olmaması için gerekli olan formalite” olarak tanımlamıştı. Dahası, çekilmenin “Filistinlileri muazzam bir baskı altına soktuğunu” vurgulamıştı: “Onları olmak istemedikleri bir köşeye itiyorlar.”

Şaron’a da danışmanlık yapmış olan önde gelen İsrailli nüfus bilimci Arnon Soffer, bu baskının nasıl bir şey olacağını şöyle detaylandırdı: “2,5 milyon insan kapalı bir Gazze’de yaşadığında, bu bir insanlık felaketi olacak. Bu insanlar çılgın bir köktendinci İslam’ın da yardımıyla bugün olduklarından çok daha azgın birer hayvana dönüşecekler. Sınırdaki baskı korkunç olacak. Korkunç bir savaş olacak. Eğer hayatta kalmak istiyorsak öldürmek zorunda kalacağız. Tüm gün, her gün.”

Ocak 2006’da İsraillilerin yerleşimcilerini Gazze’den çekmesinden beş ay sonra Hamas, Filistin yasama seçimlerinde El Fetih’e karşı mutlak bir zafer kazandı. Bu İsrail’in stratejisi açısından sorun anlamına geliyordu, zira Hamas demokratik olarak seçilmişti, iyi örgütlenmişti, El Fetih gibi usulsüzlük yapmamıştı ve İsrail’in varlığını kabul etmek istemiyordu. İsrail buna Filistinliler üzerindeki iktisadi baskıyı artırarak karşılık verdi ama bu işe yaramadı. Esasında durum Mart 2007’de El Fetih ve Hamas’ın bir araya gelerek bir ulusal birlik hükümeti kurmasıyla daha da kötüye gitti. Hamas’ın itibarı ve siyasi gücü artarken, İsrail’in böl ve yönet stratejisi dağılıyordu.

Daha da kötüsü, ulusal birlik hükümeti uzun vadeli ateşkes konusunda baskı yapmaya başladı. Filistinliler, İsraillilerin Filistinlileri tutuklamayı ve öldürmeyi bırakması ve Gazze’ye sınır kapılarını açarak iktisadi kıskaca son vermesi halinde İsrail’e yönelik tüm füze saldırılarına son verecekti.

İsrail bu teklifi reddetti ve Amerika’nın desteğiyle El Fetih ile Hamas arasında bir iç savaş çıkararak ulusal birlik hükümetini yıkmak ve El Fetih’i başa geçirmek için harekete geçti. Hamas’ın El Fetih’i Gazze’den defetmesiyle plan geri tepti ve Hamas, Gazze’de, daha uysal olan El Fetih de Batı Şeria’da kontrolü ele geçirdi. İsrail daha sonra Gazze’nin etrafındaki ablukanın vidalarını sıkarak orada yaşayan Filistinliler arasında daha da büyük zorluklara ve acılara neden oldu.

Hamas buna İsrail’e roket ve havan topu atmaya devam ederek karşılık verdi ve bir yandan da belki de on yıl ya da daha uzun sürecek uzun vadeli bir ateşkes istediklerini vurguladı. Bu Hamas açısından asil bir jest değildi; ateşkes istediler zira güç dengesi büyük ölçüde İsrail’in lehineydi. İsraillilerin ateşkese ilgisi yoktu ve yaptıkları tek şey Gazze üzerindeki iktisadi baskıyı artırmak oldu. Ancak 2008 ilkbaharının sonlarında, roket saldırıları altında yaşayan İsraillilerin baskısıyla hükümet 19 Haziran’da başlayan altı aylık bir ateşkesi kabul etti. Resmi olarak 19 Aralık’ta sona eren bu anlaşma, 27 Aralık’ta başlayan mevcut savaşın hemen öncesinde geldi.

İsrail’in resmi tavrı, ateşkesin altını oyduğu gerekçesiyle Hamas’ı suçluyor. Bu görüş ABD’de yaygın olarak kabul görse de doğru değil. İsrailli liderler ateşkesi başından beri istemiyordu ve Savunma Bakanı Ehud Barak, Haziran 2008’de ateşkes görüşülürken İsrail Savunma Kuvvetlerine mevcut savaş için hazırlanmaya başlaması talimatını vermişti. Dahası, İsrail’in eski BM Daimî Temsilcisi Dan Gillerman, Kudüs’ün mevcut savaşı satmak için propaganda kampanyasını çatışmalar başlamadan aylar önce hazırlamaya başladığını bildiriyor. Hamas ise ateşkesin ilk beş ayında füze saldırılarının sayısını büyük ölçüde azalttı. Eylül ve ekim aylarında İsrail’e toplam iki roket atılırken, bunların hiçbiri Hamas tarafından atılmadı.

Aynı dönemde İsrail nasıl davrandı? Batı Şeria’daki Filistinlileri tutuklamaya ve öldürmeye devam etti ve Gazze’yi yavaş yavaş boğan ölümcül ablukayı sürdürdü. Ardından 4 Kasım’da Amerikalılar yeni başkan için oy kullanırken İsrail Gazze’deki bir tünele saldırdı ve altı Filistinliyi öldürdü. Bu, ateşkesin ilk büyük ihlaliydi ve İsrail İstihbarat ve Terör Enformasyon Merkezine göre “ateşkesi muhafaza etmeye özen gösteren” Filistinliler, buna roket saldırılarına yeniden başlayarak karşılık verdi. Haziran ayından bu yana hüküm süren sükûnet, İsrail’in ablukayı, Gazze’ye dönük saldırılarını artırması ve Filistinlilerin İsrail’e daha fazla roket fırlatmasıyla ortadan kalktı. Şunu belirtmek gerekir ki 4 Kasım’dan savaşın başladığı 27 Aralık’a kadar Filistinlilerin attığı füzelerle tek bir İsrailli bile ölmedi.

Şiddet arttıkça Hamas, ateşkesi 19 Aralık’tan sonraya uzatmaya niyeti olmadığını açıkça ortaya koydu ki bu pek de şaşırtıcı değil zira ateşkes amaçlandığı gibi işlememişti. Fakat aralık ortasında Hamas İsrail’e, tutuklamaların ve suikastların sona ermesi ve ablukanın kaldırılması şartıyla uzun vadeli bir ateşkesi müzakere etmeye hala istekli olduğunu bildirdi. Ancak ateşkesi Hamas’a karşı savaşa hazırlanmak için kullanan İsrailliler bu teklifi reddetti. Başarısız ateşkesin resmen sona ermesinden sekiz gün sonra Gazze’nin bombalanmasına başlandı.

Eğer İsrail Gazze’den gelen füze saldırılarını durdurmak isteseydi, bunu Hamas ile uzun vadeli bir ateşkes sağlayarak yapabilirdi. Ve eğer İsrail hakikaten yaşayabilir bir Filistin devleti kurmakla ilgileniyor olsaydı, anlamlı bir ateşkes uygulamak ve Hamas’ın iki devletli çözüm konusundaki fikirlerini değiştirmek için ulusal birlik hükümetiyle birlikte çalışabilirdi. Fakat İsrail’in farklı bir ajandası var, o da Gazze’deki Filistinlilerin Büyük İsrail’in talihsiz tebaaları olarak kaderlerine razı olmalarını sağlamak için Demir Duvar stratejisini uygulamaya kararlı.

Bu acımasız politika İsrail’in Gazze savaşındaki tutumuna da açıkça yansıdı. İsrail ve destekçileri, İsrail Savunma Kuvvetlerinin sivil kayıpları önlemek için büyük çaba sarf ettiğini, bazı durumlarda İsrail askerlerini tehlikeye atacak riskler aldığını iddia ediyor. Hiç de öyle değil. Bu iddialardan kuşku duymak için bir neden de İsrail’in gazetecilerin savaş bölgesine girmesine izin vermemesi: İsrail, dünyanın askerlerinin ve bombalarının Gazze’yi ne hale getirdiğini görmesini istemiyor. Aynı zamanda İsrail, ortaya çıkan dehşet hikayelerine olumlu bir hava katmak için büyük bir propaganda kampanyası başlattı.

Ancak İsrail’in Gazze’deki büyük nüfusu kasıtlı olarak cezalandırmaya çalıştığının en iyi kanıtı, İsrail Savunma Kuvvetlerinin bu küçük toprak parçasında yol açtığı ölüm ve yıkım. İsrail binden fazla Filistinliyi öldürdü ve 4 binden fazlasını yaraladı. Kayıpların yarısından fazlası sivil ve pek çoğu da çocuk. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 27 Aralık’taki açılış salvosu çocuklar okuldan çıkarken gerçekleşti ve o günkü başlıca hedeflerinden biri, terörist olarak nitelendirilmesi zor olan, mezun olan polis öğrencilerinden oluşan büyük bir gruptu. Ehud Barak’ın “Hamas’a karşı topyekûn savaş” olarak adlandırdığı bu süreçte İsrail bir üniversiteyi, okulları, camileri, evleri, apartmanları, devlet dairelerini ve hatta ambulansları hedef aldı. İsminin açıklanmaması kaydıyla konuşan üst düzey bir İsrailli askeri yetkili, İsrail’in bu kadar geniş kapsamlı hedefler belirlemesinin ardındaki mantığı açıkladı: “Hamas’ın pek çok yönü var ve biz tüm yelpazeyi vurmaya çalışıyoruz, zira her şey birbiriyle bağlantılı ve her şey İsrail’e karşı terörü destekliyor.” Başka bir deyişle, herkes terörist ve her şey meşru birer hedef.

İsrailliler açık sözlü olma eğiliminde ve zaman zaman gerçekte ne yaptıklarını söylerler. İsrail Savunma Kuvvetlerinin 6 Ocak’ta bir BM okulunda 40 Filistinli sivili öldürmesinin ardından Haaretz, “üst düzey subayların İsrail Savuma Kuvvetlerinin muazzam bir ateş gücü kullandığını itiraf ettiğini” bildirdi. Bir subay şöyle diyor: “Bizim açımızdan temkinli olmak saldırgan olmak anlamına geliyor. Girdiğimiz andan itibaren savaştaymışız gibi davrandık. Bu da sahada muazzam bir hasar yaratıyor… Umarım Gazze’de harekât yürüttüğümüz bölgeden kaçanlar yaşadıkları şoku anlatırlar.”

Haaretz’in başyazısında belirttiği üzere, İsrail’in “1,5 milyon Filistinli sivile karşı acımasız, topyekûn bir savaş” yürüttüğünü kabul edebilir ama eninde sonunda savaş hedeflerine ulaşacağını ve dünyanın geri kalanının Gazze halkına yaşatılan dehşeti çabucak unutacağını iddia edebilir.

Bu temenni dolu bir düşünce. Öncelikle İsrail’in Gazze’nin sınırlarını açmayı ve Filistinlileri tutuklayıp öldürmeyi durdurmayı kabul etmediği sürece roket ateşini kayda değer bir süre için durdurması pek mümkün değil. İsrailliler Gazze’ye roket ve havan topu girişini kesmekten bahsediyor ama silahlar gizli tüneller ve İsrail’in deniz ablukasından sızan gemiler aracılığıyla gelmeye devam edecek. Ayrıca Gazze’ye meşru kanallardan gönderilen tüm malları denetlemek de imkânsız olacaktır.

İsrail Gazze’nin tamamını ele geçirmeyi deneyebilir ve her yeri kilitleyebilir. İsrail yeterince büyük bir güç konuşlandırırsa bu muhtemelen roket saldırılarını durduracaktır. Fakat o zaman da İsrail Savunma Kuvvetleri, son derece düşmanca bir halka karşı maliyetli bir işgale girişmiş olur. Eninde sonunda ayrılmak zorunda kalacaklar ve roket ateşi yeniden başlayacaktır. Ve eğer İsrail roket ateşini durduramaz ve durdurmaya devam edemezse, ki öyle görünüyor, caydırıcılığı güçlenmeyecek, azalacaktır.

Daha da önemlisi, İsraillilerin Hamas’a boyun eğdirebileceğini ve Filistinlilerin Büyük İsrail içindeki bir avuç Bantustan’da sessizce yaşamalarını sağlayabileceğini düşünmek için çok az neden var. İsrail 1967’den beri işgal altındaki topraklarda yaşayan Filistinlileri aşağılıyor, işkence ediyor ve öldürüyor ve onlar daha sinmediler. Aslında Hamas’ın İsrail’in vahşetine verdiği tepki, Nietzsche’nin “öldürmeyen şey güçlendirir” sözünü doğrular nitelikte.

Fakat beklenmedik bir şey olsa ve Filistinliler pes etse bile İsrail yine kaybedecektir, zira bir apartheid devleti haline gelecektir. Başbakan Ehud Olmert’in kısa süre önce söylediği gibi, Filistinliler kendilerine ait yaşayabilir bir devlete sahip olamazlarsa İsrail, “Güney Afrika tarzı bir mücadeleyle karşı karşıya kalacak”. Olmert, “Bu gerçekleştiği zaman İsrail devletinin işi biter,” diyor. Ancak Olmert yerleşimlerin genişlemesini durdurmak ve yaşayabilir bir Filistin devleti kurmak adına hiçbir şey yapmadı, bunun yerine Filistinlilerle başa çıkmak için Demir Duvar stratejisine bel bağladı.

Dünyanın dört bir yanında İsrail-Filistin ihtilafını izleyen insanların İsrail’in Gazze’de uyguladığı korkunç cezalandırmayı kısa sürede unutması da pek mümkün değil. Yıkım gözden kaçmayacak kadar açık ve özellikle Arap ve İslam dünyasında çok sayıda insan Filistinlilerin kaderini önemsiyor. Dahası, uzun süredir devam eden bu çatışma hakkındaki söylem son yıllarda Batı’da bir deniz değişimine uğradı ve bir zamanlar İsrail’e tamamen sempati duyan pek çoğumuz artık İsraillilerin mağdur, Filistinlilerin ise kurban olduğunu düşünüyor. Gazze’de yaşananlar, çatışmanın bu değişen resmini hızlandıracak ve uzun süre İsrail’in itibarı üzerinde kara bir leke olarak görülecektir.

Sonuç olarak, savaş alanında yaşanırsa yaşansın İsrail Gazze’deki savaşı kazanamaz. Aslında İsrail, diasporadaki sözde dostlarının da yardımıyla, uzun vadeli geleceğini riske atan bir strateji izliyor.

Dünya Basını

Milyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz

Yayınlanma

Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği özel mülakatta yapay zeka teknolojilerinin beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını geride bırakacağını açıkladı. İnsan benzeri robotların ve dijital süper zekanın üretimi devasa boyutlara ulaştıracağını belirtilen ünlü iş insanı, önümüzdeki 10 yıl içinde paranın tüm anlamını yitireceğini ve küresel ekonomide benzeri görülmemiş bir bolluk çağının başlayacağını savundu.

Tesla ve SpaceX’in CEO’su olan Amerikalı milyarder Elon Musk, İngiliz yayın kuruluşu The Economist’e verdiği kapsamlı video mülakatta açıklamalarda bulundu.

Tesla’nın Teksas’taki dev tesislerinde gerçekleşen söyleşide Musk, yapay zeka gelişiminin durdurulamaz bir hıza ulaştığını ve önümüzdeki beş ila 10 yıl içinde dünyada taşların yerinden oynayacağını ilan etti.

Sunucunun “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yani 2036 yılında başarmayı hedeflediğiniz dünya nasıl bir yer olacak?” sorusunu yanıtlayan Elon Musk, “10 yıl sonrasından, yani 2036 yılından bahsediyoruz. Büyük ihtimalle her ikimiz de o günleri göreceğiz. Yapay zekanın ezici bir üstünlük kurmadığı bir gelecek hayal etmek imkansız. 10 yıl içinde yapay zekanın tüm insanların toplam zekasından katbekat üstün olmasını bekliyorum. Hatta bence yapay zeka yaklaşık beş yıl içinde tüm insanlığın toplam zekasını aşacak” dedi.

“Yapay zeka beş yıl içinde tüm insanların toplam zekasını geçecek”

Gelişimin boyutlarını tarif eden Musk, “İnsan olmak dışında yapay zekanın insanlardan daha iyi yapamayacağı hiçbir şey kalmayacak. En olası senaryo, herkesin aklına gelen her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa çılgınca gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da nerede olacağımızı göreceğiz. Tabii ki küresel bir nükleer savaş gibi felaketler bu süreci rayından çıkarabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşı çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerliyoruz. Bu, geleceğe dair bir iyimserlik ve heyecan mesajıdır” ifadelerini kullandı.

Şirketlerinin gelecekte nasıl para kazanacağına ilişkin soru üzerine ekonomi tanımını yeniden yapan Elon Musk, dijital zekanın hızlı ilerleyişine karşın fiziksel dünyada varlık göstermesi için robotlara ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

Musk, “Ekonomiyi dijital ve fiziksel zeka olarak düşünebilirsiniz. Şu an dijital zeka neredeyse her geçen hafta yeni bir kırılmayla ilerliyor. Ancak henüz dijital aleme sıkışmış durumda. Mekanik tutuculara, yani insan benzeri robotlara ihtiyacınız var. Kısacası çok sayıda robota ihtiyacınız var” açıklamasını yaptı.

“2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak”

Ekonominin mal üretimi ve hizmet sunumu olduğunu vurgulayan ünlü girişimci, “Muazzam miktarda dijital zekaya sahip devasa sayıda robotunuz olduğunda, bir bakıma sonsuz bir ekonomiye ulaşırsınız. Gelecek geçmişten çok ama çok farklı olacak. Yaşayacağımız değişimin büyüklüğünü anlatabilecek hiçbir benzetme ya da mecaz yok. Şirketlerimin nasıl para kazanacağına gelince, başka bir tahminde daha bulunayım: 2036 yılında paranın hiçbir önemi kalmayacak” dedi.

Sunucunun hisse hissedarlarının para kazanma beklentisini hatırlatması üzerine Musk, “Gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Eğer robotlar ve yapay zeka herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretiyorsa, o zaman paraya neden ihtiyaç duyasınız ki?” cevabını verdi.

“İnsanların kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız”

Süper zeki sistemlerin insan kontrolünden çıkacağını iddia eden Musk, “İnsanların 10 yıl içinde kontrolü elinde tutması neredeyse imkansız. Yapay zeka ile insan arasındaki zeka farkı, insan ile şempanze arasındaki zeka farkından katbekat fazla olduğunda, şempanzelerin kontrolü elinde tutmasını hayal etmek zordur. Bizler esasen evrimleşmiş şempanzeleriz. Çok değil, kısa süre önce ormanda ağaçlarda sallanıp muz yiyorduk” şeklinde konuştu.

“Süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek kibir olur”

Gelecekte devasa bir yapay zekayı yönlendirme iddiasında olmadığını belirten Musk, “Benden katbekat akıllı olan süper zeki bir yapay zekayı kontrol edebileceğimi düşünmek benim açımdan bir kibir gösterisi olur. Yapmamız ve denememiz gereken tek şey, yapay zekanın iyi değerlere sahip olmasını, insanlığı önemsemesini, mutlu olmamızı ve gelişmemizi istemesini sağlamaktır. Biyolojik sinir ağımın bana söylediği şey, yapay zeka güvenliği için en önemli unsurun azami düzeyde hakikat arayışında bulunması ve meraklı olması gerektiğidir. Eğer durum buysa, insanlığı besleyip koruyacaktır” dedi.

“Katil robotların insanlığı yok etme riski yüzde 10 ila 20 arasında”

Daha önce yaptığı uyarılara değinen Musk, “Yapay zeka ve robotlarla ilgili halen risk olduğunu düşünüyorum, bu risk sıfır değil. Geçmişte katil robotların insanlığı yok etme olasılığının yüzde 10 ila 20 arasında olduğunu söylemiştim. Felsefi olarak olumlu tarafa bakma kararı aldım. Yapay zeka ve robotların bu inanılmaz ivmesini gerçekten durdurmanın bir yolunu göremiyorum” ifadelerini kullandı.

“Çılgın akışı durduramam, o yüzden yolculuğun tadını çıkarmaya bakıyorum”

Musk, teknolojik gidişata ilişkin duruşunu şu sözlerle özetledi: “Durdurma düğmesi olsaydı bile muhtemelen ona basmamalıydık, çünkü en olası sonuç herkes için inanılmaz bir bolluk çağıdır. Benim felsefem şu an için ‘yolculuğun tadını çıkaralım’ noktasına geldi. Dürüst olmak gerekirse burada durdurulamaz bir ilerleme var. Durdurmak istesem bile bunu başaramam. Evrenin sonu fizik kurallarına göre kademeli bir soğuma, yani ısı ölümüyle bitecek. Eğer nihai varış noktası korkunçsa, o zaman her şey yolculuğun kendisiyle ilgilidir.”

“Rakip teknoloji devleri birbirini denetleyip dürüst tutmalı”

Yapay zeka güvenlik risklerinin azaltılması için teknoloji devlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunan Tesla CEO’su, Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis ile yaptığı görüşmeyi aktardı.

Musk, “En önde gelen yapay zeka şirketlerinin birkaç haftada bir toplanıp güvenlik konularını tartışması kısa vadede atılacak en hızlı adımdır. Mevcut sistemlerden çok daha akıllı yeni bir öncü model piyasaya sürülmeden önce, rakip yapay zeka şirketlerinin bu modeli zararlı etkilere karşı test etmesine ve güvenlik sorunlarını gidermek için erteleme tavsiyesinde bulunmasına fırsat tanınmalıdır. Hükümette derin teknik bilgisi olmayan kişilerin bir modelin yayınlanıp yayınlanmaması gerektiğine karar vermesi zordur. Ancak rakipler kendilerine bir iki hafta süre verildiğinde sorunları vurgulayabilir. Rakiplerin birbirini dürüst tutma teşviki vardır” değerlendirmesinde bulundu.

İçerik denetiminde film derecelendirme sistemine benzer bir sektör grubu modelini öneren Musk, “Eğer bir şirket çok tehlikeli bir şey yapıyor ve tehlikeyi azaltmak için adım atmayı reddediyorsa, işte o zaman hükümetin müdahale etmesi gereklidir” dedi. Amazon’un Anthropic üretimi Mythos modeli hakkındaki siber güvenlik endişeleri üzerine Beyaz Saray’ı aramasını bu duruma örnek gösterdi.

“Çin elektriğe sahip ama çip sıkıntısı çekiyor”

Sektördeki küresel rekabeti değerlendiren Musk, Çin merkezli teknoloji firmalarının başarısına dikkat çekti. Çin’in Kimi K3 modelinin Anthropic’in Fable modeline yaklaştığını belirten Musk, jeopolitik dengeler hakkında şunları söyledi: “Çinli yapay zeka şirketleri nispeten küçük bir hesaplama gücüyle çok iyi iş çıkarıyor. Büyük bir hesaplama gücüne sahip olurlarsa lider konuma geçme şansları yüksek. Yapay zekanın önündeki kısıtlamalar elektrik ve yapay zeka çipleridir. Çin, ABD, Avrupa ve Hindistan’ın toplamından daha fazla elektriğe sahip. ABD’nin çip ihracatı kısıtlamaları nedeniyle Çin şu an çip sıkıntısı çekiyor. Çin dışındaki dünyada ise kısıtlayıcı unsur elektrik ve soğutma kapasitesidir. Çin ayrıca litografi sorununu çözmeye ve devasa hacimlerde çip üretmeye tahmin edilenden daha yakın. Fiziksel yapay zeka alanında da çok iyi robot şirketlerine sahipler.”

Çin’deki robot dövüşü etkinliklerini eğlenceli bulduğunu söyleyen Musk, kafası koptuğu halde dövüşmeye devam eden bir robot izlediğini belirtti.

Rakipleriyle olan ilişkilerine değinen Musk, OpenAI CEO’su Sam Altman’a yönelik eleştirilerini yineledi. Musk, “Sam Altman’ın hayranı değilim. Kar amacı gütmeyen, açık kaynaklı ve dünyaya ait olması gereken bir şirket kuruyorsunuz, sonra bu şirket bir şekilde 800 milyar dolarlık kapalı kaynaklı, kar amacı güten bir şirkete dönüşüyor. Bence bu, para bağışlama amacıma tamamen zıt bir durum. Anthropic Kurucusu Dario Amodei de Sam Altman’a güvenmediği için ekibiyle OpenAI’dan ayrıldı. Dario ilkeli bir insandır. Dünyanın iyiliği için kişisel farklılıklarımızı bir kenara bırakıp konuşmamız gerekiyorsa konuşuruz” dedi.

İstihdam piyasasındaki dönüşüme işaret eden Musk, yapay zekanın tüm masa başı işleri insanlardan daha iyi yapacağını vurguladı. Musk, “Yazılım mühendisliğinde yapay zeka, profesyonel yazılım mühendislerinin en az yüzde 90’ından daha iyi kod yazıyor. Yakında bu oran yüzde 99’a çıkacak ve rekabet etmek imkansız hale gelecek. Bu durum Stockfish satranç programının seviyesine ulaşmaya benziyor. Stockfish satrançta o kadar iyi ki, küçük bir bilgisayarda hatta telefonunuzda çalıştırıp Magnus Carlsen’i rahatça yenebilirsiniz. Yazılımda da durum bu olacak” uyarısında bulundu.

“Çalışmak tıpkı bahçe bakımı gibi isteğe bağlı bir hobiye dönüşecek”

Gelecekte çalışmanın zorunluluk olmaktan çıkacağını savunan Musk, “Çalışmak isteğe bağlı hale gelecek. Bunu bahçe bakımına benzetebiliriz. Bahçenizde sebze yetiştirmek zorunda değilsiniz, markete gidip kusursuz sebzeler alabilirsiniz. Bahçenizdeki domatesler markettekiler kadar sulu ve düzgün olmaz ama kendi ürettiğiniz için hoş bir dokunuştur. İş hayatı da tıpkı böyle bir hobiye dönüşecek” ifadelerini kullandı.

“İnsanlara karşılıksız para dağıtılmalı, enflasyon değil deflasyon çıkacak”

İşini kaybeden kitlelerin yaşam standartlarına dair ekonomi teorisini açıklayan Musk, “Hazine insanlara doğrudan karşılıksız para çekleri dağıtmalıdır. Para, mal ve hizmetlerin paraya oranıdır. Üretim miktarı yüzde 1000 oranında artarsa, veri tabanında para oluştursanız bile mal ve hizmet üretimi para arzından daha hızlı artacağı için enflasyon değil deflasyon yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemin ana sorunu enflasyon değil deflasyon olacak” açıklamasında bulundu.

Kendi serveti ve vergi yükümlülüklerine dair rakamlar veren Musk, “Tarihte bir insan tarafından ödenen en yüksek vergiyi ödeyerek rekor kırdım. Federasyona yüzde 40, California eyaletine yüzde 15 olmak üzere toplamda yaklaşık yüzde 45 vergi ödüyorum. Öldüğümde kalan servetimden bir yüzde 45 daha vergi alınacak. Trilyonlarca dolar vergi ödeyeceğim ve bundan rahatsız değilim. Şirketler üzerindeki oy kontrolüm (SpaceX’te yüzde 80 civarında) bana sadece beş ila 10 yıllık uzun vadeli yatırımlara, Ay ve Mars üslerine odaklanma imkanı tanıyor. Aksi takdirde borsa analistlerinin çeyrek dönemlik kar baskılarına maruz kalırsınız” dedi.

Uzay projelerine ilişkin tutkusunu dile getiren ünlü iş insanı, “Altı yaşındayken sinemada izlediğim ilk film Yıldız Savaşları olmuştu ve aklımı başımdan almıştı. Bilinci dünya ötesine taşımak ve Yıldız Görevi tarzı bir geleceği gerçek kılmak istiyorum. Yıldız Gemisi füzesini günde birden fazla kez fırlatmayı hedefliyoruz. Bazen hayatım o kadar gerçek dışı geliyor ki bir simülasyonun içinde olduğumuza inanıyorum” sözlerini sarf etti.

Starlink uydu ağının jeopolitik rolüne ve Ukrayna savaşına değinen Musk, cephe hatlarının iki yılı aşkın süredir değişmediğini belirterek pragmatik bir barış anlaşmasının şart olduğunu söyledi.

Musk, “Diplomatlar lüks mekanlarda yedi kap yemek yerken cephede her gün insanlar ölüyor. Rusya geri çekilmeyecek, bu gerçekçi değil. Pragmatik davranıp barış yapmalıyız” ifadelerini kullandı.

“Hükümet harcamalarındaki devasa israfı engellemek için siyasete girdim”

ABD siyasetine ve Hükümet Verimliliği Departmanı bünyesindeki çalışmalarına ilişkin özeleştiride bulunan Musk, “Siyasete biraz fazla karıştım, kendimi kaptırdım. Amacımız devasa boyutlara ulaşan bütçe açığıyla mücadele etmekti. ABD’de borç faiz ödemeleri, Savunma Bakanlığı ve istihbarat bütçesinin toplamını aştı. Afrika’ya yardım adı altında istenen paraların Washington’daki adreslere yönlendirildiğini gördük. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı fonlarının kesilmesi nedeniyle kimsenin öldüğüne inanmıyorum, Gates Vakfı gibi dev özel vakıflar bu kaynakları karşılayabilir” şeklinde konuştu.

“Sınırların korunmasını ve güvenli şehirler istemek aşırı sağcılık değildir”

Avrupa siyasetine dair görüşlerini savunan ve kendisine yönelik aşırı sağcılık suçlamalarını reddeden Elon Musk, “Güvenli sınırlar, güvenli şehirler ve mantıklı kamu harcamaları istemek aşırı sağcılık değil, normal insanların talepleridir. İngiltere’de mevcut nüfus artışı ve Batı değerlerine tamamen karşıt görüşlerin yayılması devam ederse önümüzdeki 20 yıl içinde bir iç savaş kaçınılmaz hale gelebilir. Sosyal refah devletleri, yaşam standardı düşük insanları çekerek ekonomik bir güç oluşturuyor. Sadece topluma faydalı olacak, dürüst göçmenlerin kabul edildiği kontrollü göçü destekliyorum” dedi.

Yapay zeka devriminin siyasi çatışmalardan çok daha hızlı gerçekleşeceğini belirten Musk, söyleşiyi “İngiltere’deki olası bir iç savaş 20 yıl uzaklıktaysa, yapay zeka tekilliği 10 yıl uzaklıktadır. Yapay zeka ve robotik devrimi her şeyi domine edecektir” diyerek noktaladı.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English