Dünya Basını
Ukrayna’yı lanetleyen propaganda

Çevirmenin notu: Ukrayna’daki savaş önümüzdeki ay üçüncü yılına girecek ve müzakereye dair basında ve bazı siyasi çevrelerde çağrılar artsa da somut bir adım henüz ufukta görünmüyor. Ateşkes ya da barışa giden yolun uzun ve sarp olacağı aşikâr ve savaşın yaşattığı yıkımından sonra Ukrayna’nın bir devlet olarak varlığının sürüp sürmeyeceği şüpheli. Emekli Amerikalı diplomat ve 1972’de Çin’e yaptığı tarihi ziyaret sırasında dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın baş tercümanlığını yapmış olan Chas W. Freeman, barış çağrısı yapan isimler kervanına katılmış.
Ukrayna’yı lanetleyen propaganda
Moskova, Kiev ve Washington yanlış hesaplama sisine yakalandı
Chas W. Freeman
4 Ocak 2024
Amerikan basınının Ukrayna savaşını ele alış biçimi, Mark Twain’e atfedilen şu sözü akla getiriyor: “Pek çok yorumcunun araştırmaları bu konuyu şimdiden karanlığa gömdü ve muhtemelen böyle devam ederlerse yakında hakkında hiçbir şey bilmeyeceğiz.”
Bu, daha iyi bilinen bir özdeyişin [savaşta ilk kayıp hakikattir] daha detaylı bir ifadesi. Buna tipik olarak resmi yalanlardan oluşan bir sis eşlik eder. Ve bu türden bir sis hiçbir zaman Ukrayna savaşındaki kadar yoğun olmamıştı. Ukrayna’da yüz binlerce insan savaşıp ölürken Brüksel, Kiev, Londra, Moskova ve Washington’daki propaganda makineleri tutkulu taraftarlar olmamızı, onların inanmak istediklerimize inanmamızı ve içselleştirdiğimiz anlatıyı sorgulayan herkesi kınamamızı sağlamak adına fazla mesai yaptılar. Bunun sonuçları herkes açısından korkunç oldu. Ukrayna içinse felaket oldu. Yeni bir yıla girerken, ilgili tüm tarafların politikalarını radikal bir şekilde yeniden gözden geçirmelerinin zamanı çoktan geldi.
Bu, savaşın tüm tarafların yanlış hesaplamaları nedeniyle doğduğu ve devam ettiği hakikatinin bir neticesi. ABD, Rusya’nın Ukrayna’nın tarafsızlığı konusunda savaşa girme tehditlerinin blöf olduğu ve planlarının açıklanması ve karalanmasıyla caydırılabileceği hesabını yaptı. Rusya, ABD’nin müzakereleri savaşa tercih edeceğini ve Avrupa’nın düşman bloklara bölünmesinden kaçınmak isteyeceğini varsaydı. Ukraynalılar Batı’nın ülkelerini koruyacağına güveniyordu. Rusya’nın savaşın ilk aylarındaki performansı yetersiz kalınca Batı, Ukrayna’nın Moskova’yı mağlup edebileceği kanaatine vardı. Bu hesaplamaların hiçbiri doğru çıkmadı.
Bununla beraber, itaatkâr ana akım ve sosyal medya tarafından tahkim edilen resmi propaganda, Batı’daki çoğu insanı işgalden önce bir barış anlaşması taslağını reddetmenin ve Ukrayna’yı Rusya ile savaşmaya teşvik etmenin bir şekilde “Ukrayna yanlısı” olduğuna ikna etti. Ukrayna’nın savaş çabalarına sempati duymak tamamen anlaşılabilir bir durum, ancak Vietnam Savaşı’nın bize öğretmiş olması gerektiği üzere, amigoluk habercilikte objektifliğin yerini aldığında ve hükümetler kendi propagandalarını savaş alanında olup bitenlere tercih ettiklerinde demokrasiler kaybeder. Peki, savaş alanında neler oluyor? Ve Ukrayna savaşına katılanlar hedeflerine ulaşma konusunda ne yapıyor?
Ukrayna ile başlayalım. 2014’ten 2022’ye kadar Donbass’taki iç savaş yaklaşık 15 bin can aldı. ABD/NATO-Rusya vekalet savaşının başladığı Şubat 2022’den bu yana çatışmalarda kaç insanın öldüğü bilinmiyor ama bu sayının birkaç yüz bin olduğu kesin. Kayıp sayıları, eşi benzeri görülmemiş yoğunluktaki enformasyon savaşıyla gizlendi. Batı’da ölü ve yaralılarla ilgili tek bilgi, Kiev’in çok sayıda Rus ölüsü olduğunu iddia ederken Ukrayna’nın kayıpları hakkında çok az şey açıklayan propagandası oldu. Oysa daha geçen yaz Ukraynalıların yüzde 10’unun silahlı kuvvetlerle ilişkisi olduğu, yüzde 78’inin ise öldürülmüş ya da yaralanmış akrabaları ya da arkadaşları olduğu biliniyordu. Şu anda 20 bin ila 50 bin arasında Ukraynalının sakat kaldığı tahmin ediliyor [Bağlam açısından, Birinci Dünya Savaşı’nda 41 bin Britanyalı sakat kalmıştı].
Savaş başladığında Ukrayna’nın nüfusu yaklaşık 31 milyondu. Ülke o zamandan bu yana halkının en az üçte birini kaybetti. Altı milyondan fazla insan Batı’ya sığındı. İki milyon insan da Rusya’ya gitti. Sekiz milyon Ukraynalı daha evlerinden sürüldü ama ülkede kalmaya devam ediyor. Ukrayna’nın altyapısı, sanayisi ve kentleri harap oldu ve ekonomisi yıkıma uğradı. Savaşlarda her zaman olduğu gibi uzun zamandır Ukrayna siyasetinin önemli niteliklerinden biri olan yolsuzluk yaygınlaştı. Muhalefet partileri, kontrolsüz medya kuruluşları ve muhalefetin gayri meşru ilan edilmesiyle Ukrayna’nın yeni doğmakta olan demokrasisi artık yok. Öte yandan Rusya’nın saldırganlığı, Rusça konuşanlar da dahil Ukraynalıları daha önce hiç görülmemiş ölçüde bir araya getirdi. Moskova böylece hem Rus mitolojisinin hem de Devlet Başkanı Putin’in inkâr etmeye çalıştığı ayrı Ukrayna kimliğini istemeden de olsa pekiştirmiş oldu. Ukrayna’nın toprak olarak kaybettiği şey, Moskova’ya karşı tutkulu bir muhalefete dayanan vatansever bir bütünlük olarak kazanıldı.
Bunun tersi ise Ukrayna’nın Rusça konuşan ayrılıkçılarının da Rus kimliklerinin pekiştirilmiş olması. Artık Rusça konuşanların, Minsk Anlaşmalarında olduğu gibi, birleşik bir Ukrayna’da bir statüyü kabul etmeleri ihtimali yok denecek kadar az. Ukrayna’nın “karşı taarruzunun” başarısız olmasıyla birlikte Donbass ya da Kırım’ın Ukrayna egemenliğine geri dönmesi de pek muhtemel görünmüyor. Savaş devam ettikçe Ukrayna, Karadeniz’e erişimi de dahil olmak üzere daha fazla toprak kaybedebilir. Savaş alanında ve insanların kalplerinde kaybedilenler müzakere masasında geri kazanılamaz. Ukrayna bu savaştan yaralanmış, sakat bırakılmış ve hem toprak hem de nüfus olarak çok azalmış olarak çıkacaktır.
Dahası, Ukrayna’nın NATO üyeliğine ilişkin gerçekçi bir ihtimal de kalmadı. Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan’ın dediği üzere herkes Ukrayna’nın NATO’ya katılmasına izin vermenin bu noktada “Rusya ile savaş anlamına geldiği” hakikatine “doğrudan bakmalı”. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg ise Ukrayna’nın NATO üyeliğinin ön koşulunun Rusya ile bir barış anlaşması imzalaması olduğunu belirtti. Fakat görünürde böyle bir anlaşma yok. Batı, savaş sona erdiğinde Ukrayna’nın NATO üyesi olacağı konusunda ısrar etmeye devam ederek, Rusya’yı savaşı sona erdirmeyi kabul etmemeye teşvik ediyor. Nihayetinde Ukrayna, Rusya ile barış yapmak zorunda kalacak ve bu barışı da büyük ölçüde Rusya’nın koşullarına göre yapmak zorunda kalacak.
O halde, savaşın başka ne gibi kazanımları olursa olsun, Ukrayna açısından iyi olmadı. Rusya karşısındaki pazarlık pozisyonu büyük ölçüde zayıfladı. Ancak Kiev’in kaderi ABD politika çevrelerinde her zaman sonradan düşünülen bir konu oldu. Washington bunun yerine Ukrayna’nın cesaretinden faydalanarak Rusya’ya haddini bildirmeye, NATO’yu yeniden canlandırmaya ve ABD’nin Avrupa’daki üstünlüğünü pekiştirmeye çalıştı. Avrupa’ya barışın nasıl geri getirilebileceğini düşünmek için ise hiç zaman harcamadı.
Fakat Rusya, savaş hedefleri doğrultusunda ABD’nin nüfuzunu Ukrayna’dan silmeyi, Kiev’i tarafsızlığını ilan etmeye zorlamayı ya da ülkede Rusça konuşanların haklarını iade etmeyi başaramadı. Esasında, savaşın sonucu ne olursa olsun karşılıklı düşmanlık Rusya’nın Kivan Rusya’sında ortak bir kökene dayanan Rus-Ukrayna kardeşliği mitini sildi. Rusya üç asırdır sürdürdüğü Avrupa ile özdeşleşme çabalarını terk etmek ve bunun yerine Çin, Hindistan, İslam dünyası ve Afrika’ya yönelmek zorunda kaldı. Ciddi şekilde yabancılaşmış Avrupa Birliği ile uzlaşmak hiç de kolay olmayacaktır. Rusya savaş alanında kaybetmemiş, zayıflamamış ya da stratejik anlamda tecrit olmamış olabilir ama büyük fırsat maliyetlerini göğüsledi.
Ancak savaş Rusya’yı dezavantajlı duruma düşürmüş olsa bile, ABD’ye fayda sağlayıp sağlamadığı çok da açık değil. ABD, yalnızca 2022 yılında Ukrayna’ya 113 milyar dolar yardım yapılmasını onayladı. Rusya’nın savunma bütçesi o zamanlar bunun yarısı kadardı ve o zamandan bu yana yaklaşık iki katına çıktı. Rus savunma sanayii yeniden canlandı ve ülkenin kısa süre önce Almanya’yı geçerek satın alma gücü paritesi açısından dünyanın en zengin beşinci ve Avrupa’nın en büyük ekonomisi haline gelmesine yardımcı oldu. Batı’nın Rusya’nın cephanesinin tükenmekte olduğu ve Ukrayna’daki yıpratma savaşını kaybetmekte olduğu yönündeki iddialarına rağmen böyle bir durum söz konusu değil. Bu arada, bir zamanlar NATO’nun birliği için güçlü bir argüman olan Batı’ya yönelik sözüm ona Rus tehdidi inandırıcılığını yitirdi. Rusya’nın silahlı kuvvetleri Ukrayna’yı fethedemediğini kanıtladı.
Savaş aynı zamanda NATO üyeleri arasındaki bariz ayrılıkları da ortaya çıkardı. Geçen yıl Vilnius’ta düzenlenen zirvenin de gösterdiği gibi, üye ülkeler Ukrayna’yı kabul etme konusunda farklı görüşlere sahip. Şu anki kırılgan birlikteliğin savaşa kadar sürmesi pek mümkün görünmüyor. Bu gerçekler aynı zamanda Amerika’nın Avrupalı ortaklarının çoğunun neden savaşı bir an önce sona erdirmek istediğini de açıklamaya yardımcı oluyor. Ukrayna savaşı Avrupa’da Sovyet sonrası dönemin sonunu getirmiş olsa da kıtayı daha güvenli hale getirmedi. Amerika’nın uluslararası itibarını artırmadı ya da ABD’nin üstünlüğünü pekiştirmedi. Savaş bunun yerine Amerikan sonrası çok kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkışını hızlandırdı. Bunun bir yanı da Rusya ile Çin arasındaki Amerikan karşıtı eksen.
ABD, Rusya’yı zayıflatmak için Ukrayna ya da oradaki savaşla hiçbir ilgisi olmayan ülkeler arasındaki ticareti aktif bir şekilde engelliyor, zira bu ülkeler ABD’nin kervanına katılmayacaklar. Diğer ülkeleri Rusya ve Çin karşıtı politikalarına uymaya zorlamak için siyasi ve iktisadi baskıyı kullanması açıkça geri tepti. ABD’nin eski müşterisi olan ülkeleri bile Ukrayna’da olduğu gibi, desteklemedikleri gelecekteki Amerikan çatışmalarına ve vekalet savaşlarına karışmaktan kaçınmanın yollarını aramaya teşvik etti. Amerika’nın zorlayıcı diplomasisi Rusya ya da Çin’i tecrit etmek bir yana hem Moskova hem de Pekin’in Afrika, Asya ve Latin Amerika’da ABD nüfuzunu kendi lehlerine azaltacak ilişkiler geliştirmelerine ön ayak oldu.
Kısacası, ABD’nin politikası Ukrayna’da büyük acılara ve burada ve Avrupa’da savunma bütçelerinin artmasına neden oldu ama Rusya’yı zayıflatmayı ya da tecrit etmeyi başaramadı. Aynısının devamı, Amerika’nın sık sık dile getirdiği bu hedeflerin hiçbirini gerçekleştirmeyecektir. Bu arada Rusya, Amerikan silah sistemleriyle nasıl mücadele edeceği konusunda eğitildi ve bunlara karşı etkili karşı koyma yöntemleri geliştirdi. Askerî anlamda güçlendi, zayıflamadı.
Eğer savaşın maksadı daha iyi bir barış tesis etmekse, bu savaş bu işlevi yerine getirmiyor. Ukrayna’nın içi Rus düşmanlığı uğruna boşaltılıyor. Bu noktada hiç kimse savaş durduğunda Ukrayna’nın ne kadarının ya da kaç Ukraynalının kalacağını ya da savaşın ne zaman ve nasıl durdurulacağını güvenle tahmin edemiyor. Kiev şimdiden asker toplama hedeflerine ulaşmakta zorlanıyor. Rusya ile son Ukraynalıya kadar mücadele etmek her zaman iğrenç bir stratejiydi. Fakat NATO’nun Ukraynalıları tükenmek üzereyken, bu yalnızca alaycı bir yaklaşım değil, aynı zamanda artık uygulanabilir bir alternatif de değil.
Bu yıl, bu savaşın kendileri açısından varoluşsal hale geldiği Ukrayna’yı mümkün olduğunca kurtarmaya öncelik vermenin zamanı geldi. Askeri fedakarlıklarının boşa gitmemesi için Ukrayna’nın Rusya ile barış yapmak üzere diplomatik desteğe ihtiyacı var. Ülke yok ediliyor. Yeniden inşa edilmeli. Geriye kalanları korumanın anahtarı, Kiev’i savaşı elde edebileceği en iyi şartlarda sona erdirmesi, mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştırması ve AB katılım sürecini liberal reformları ilerletmek ve tarafsız bir Ukrayna’da temiz bir hükümet kurmak üzere kullanması için güçlendirmek ve desteklemektir.
Ne yazık ki mevcut durumda hem Moskova hem de Washington, Ukrayna’nın süregelen yıkımında ısrarcı olmaya kararlı görünüyor. Ancak savaşın sonucu ne olursa olsun, Kiev ile Moskova eninde sonunda bir arada yaşamak için bir temel bulmak zorunda kalacaktır. Washington, Rusya’yı Ukrayna’nın tarafsızlığına ve toprak bütünlüğüne saygı göstermenin hem bilgeliğini hem de zaruretini kabul etmeye zorlaması konusunda Kiev’i desteklemeli.
Son olarak, bu savaş hem Washington’da hem de Moskova’da diplomasiden uzak, militarize edilmiş dış politikanın sonuçları hakkında ciddi bir şekilde yeniden düşünmeyi beraberinde getirmeli. ABD Moskova ile müzakere etmeyi kabul etseydi, Moskova’nın talep ettiklerinin çoğunu reddetmeye devam etse bile, Rusya Ukrayna’yı bu şekilde işgal edemezdi. Batı, Ukrayna’nın savaşın başlangıcında Rusya ile anlaşmasına yardımcı olan anlaşmayı onaylamasını engellemek için müdahale etmemiş olsaydı, Ukrayna şimdi sağlam ve barış içinde olacaktı. Bu savaşın yaşanmasına gerek yoktu. Ve savaşın her bir tarafı kazandığından çok daha fazlasını kaybetti.
Bu yazı Chas Freeman’ın East Bay Citizens for Peacet’e yaptığı konuşmanın düzenlenmiş bir bölümüdür.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’









